Faşist devlet tarafından katledilişinin 36. Yılında Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya’yı, bizlere miras bıraktığı yeni demokrasi bayrağını, fabrikalarda, tarlalarda, okullarda daha da yükselterek anıyoruz.
Kaypakkaya’yı anmak, bugün ülkemiz halklarının sırtındaki üç kambur olan emperyalizme, faşizme ve feodalizme karşı amansızca mücadele etmek ve revizyonizme, reformizme ve her türden oportünizme karşı Bilimsel Sosyalizm’in savunuculuğunu yapmaktır.
İçeriği, güncelliği ve önemi açısından, aşağıda Özgür Düşün dergisinin 46. sayısında yayınlanmış olan bir yazıyı, halk gençliğine sunuyoruz.
Tarihe Düşülen Not Kaypakkaya
“Her toplumsal yaşam özünde pratiktir. Teoriyi gizemciliğe götüren bütün gizler, ussal çözümlerini, insan pratiğinde ve bu pratiğin kavranmasında bulur.”
Karl Marx - Feuerbach Üzerine 7. Tez
“Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar, sorun onu değiştirmektir.”
Karl Marx - Feuerbach Üzerine 11. Tez
“İbrahim o dönemin o devrim rüzgarının önünde bir meşale, bir sembol, bir köylü lideri, bir işçi lideri, devrimin gerçekleşmesi için ülke şartlarını tahlil eden ve bana göre az yanılan bir devrimci.”
Haydar Polat - Kırmızı Gül Buz İçinde Belgeseli’nden
“Uzun sözün kısası, adam bir güneşti, doğdu gitti işte. Bu kadar biliriz; ama fikri ölmez. Yani insan ölür, ceset ölür gider, o adamın fikri bizim memlekette, bizim yörelerde hiç ölmedi, hiç ölmez.”
Şat Hasan (Çoban) - Kırmızı Gül Buz İçinde Belgeseli’nden
1960'larda Sosyalist Hareket
1960’lar dönemi ülkemizde genel olarak solun, özelde de bilimsel sosyalist düşüncenin gelişmeye başladığı yıllardır. Solun siyasal arenaya çıkması hem ülkedeki konjonktürün hem de dünyadaki devrimci dönüşüm ve gelişmelerin bir sonucu olarak ele alınmalıdır. Kitlelerin politize olduğu, geleneksel düşünme biçimlerinden uzaklaşıp bunların sorgulandığı bu dönemlerde sosyalist siyasal alanı üç ana akım çerçevesinde değerlendirmek mümkündür:
1. Türkiye İşçi Partisi(TİP)
2. Yön-Devrim dergisi çevresi
3. Milli Demokratik Devrim(MDD) Çevresi[1]
TİP 1961 yılında sendikacılar tarafından kurulmuş bir partidir. O dönemde sendikacıların böyle bir partiyi kurmasındaki temel sebep, işçilerde artan siyasallaşmaya getirilen bir cevap olma isteğidir. Kurucularının Amerikan sendikal anlayışıyla hareket ettikleri, milletvekili olmak için bu işe kalkıştıkları, aralarında ajanlar olduğu ve kısa bir süre sonra da siyasetten tamamen uzaklaştıkları, bu dönemi analiz eden birçok sosyalist tarafından kabul edilen gerçekliklerdir.[2] Fakat bu olumsuz özelliklerine rağmen, ezilen sınıfların politizasyonu sayesinde 1965 seçimlerinde %3’e yakın bir oy alan TİP, meclise 15 milletvekili sokmuştur. Pek çok solcu ve Kürt aydınlarını, sendikacıları ve gençleri bünyesinde toplayan parti 1965 seçimlerinden sonra ise hızla düşüşe geçmiştir. Partinin çözülüşü ve gerileyişindeki en önemli sebepler parlamentarizm merkezli anlayış, dönemin komünist hareketindeki kuramsal tartışmalara kayıtsız kalınması ve 1967’den itibaren büyük bir atağa geçen devrimci gençliğin halkla bütünleşen pratiklerini provokasyon olarak algılayıp dışlamasıdır. TİP’in trajik sonunu özetleyen bir örnek olarak, parti genel başkanı Mehmet Ali Aybar’ın Adıyaman’da bir toprak ağasını milletvekili adayı olarak göstermesini diğer partililere temellendirmesi verilebilinir. Aybar bu adayı göstermesinin nedenini, parti toplantısındayken tahtaya, adayın ismini yazdığın yerin yanına “on bin oy” yazarak açıklamıştır. Yani Aybar’a göre sosyalist bir parti, on bin oy kazandığı için bir toprak ağasını aday göstermesi meşru olabilmektedir.
1960 sonrası dönemde, toplumcu düşünce içerisinde etkili olan bir başka akım Doğan Avcıoğlu önderliğindeki Yön-Devrim hareketidir. İdeolojik pozisyonu esasen Kemalizm ile sosyalizmin sentezlenmesi üzerine kuran bu hareket ordu içinde kurulacak bir devrimci cuntayla emperyalist-kapitalist kamptan çıkmayı hedeflemiştir. Bu yüzden hareket kendini, esas olarak aydınlara ve ordu içindeki radikal subaylara dayandırmıştır. Hem askerlerle darbe yapıp hem de sosyalizme benzer bir program hedefleyen bu hareket, ordu içerisinde belli ölçülerde örgütlenmeyi de başarmıştır. Fakat bu hareketin etkilediği subayların 9 Mart kalkışması 12 Mart 1971’de yapılan askeri darbeyle etkisiz hale getirilmiştir. Bu darbeden sonra ordu, radikal subayları temizleyerek kendi içindeki “devrimci safrayı” bir daha ortaya çıkmamak üzere temizlemiştir.
Yine bu dönemde etkili olan üçüncü akım ise Mihri Belli önderliğindeki oluşturulmuş MDD hareketidir. TİP içerisine girip orada partiyi daha Marksist bir temele yaklaştırmayı hedefleyen eski TKP’liler Belli önderliğinde hareket etmişler, fakat TİP kurmaylarının bu unsurları parti içerisine almamaları sonucunda kendi hareketlerini kurmaya çalışmışlardır. MDD aynı zamanda Sovyetler Birliği’nin ideolojik ve siyasal önderliğine kesin bir bağlılık içindedir.
MDD Türk Solu (1967) dergisi aracılığıyla TİP’e keskin eleştiriler getirmiştir. İşte bu dönemde kurulan Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu (Dev-Genç)’da MDD’ci akımın etkisi altına girmiştir. Fakat MDD’ci akım devrim stratejisi çerçevesinde 3 ana akıma –THKO, THKP-C, TİİKP- bölünmüştür. MDD’ci akımı genel olarak diğer TİP ve Yön-Devrim hareketi çevrelerinden ayırmak gerekir. Çünkü MDD’ci akım hem Marksizm’in ülkemiz gençleri, yoksul köylüleri ve işçi sınıfı tarafından kavranmasına hizmet etmiştir, hem de siyasal mücadeleyi sokaklara, fabrikalara ve kırlara taşıyarak devrimci akımların oluşmasına zemin hazırlamıştır.
İbrahim Kaypakkaya, bu üç ana akımın MDD kısmının TİİKP sektinden ayrılarak kendi siyasal kurumunu kuran bir devrimcidir. Kaypakkaya’nın ayrım çizgilerine geçmeden önce o dönemde nasıl bir kişiliğe sahip olduğuna dair bilgiyi en yakın yoldaşı olan Muzaffer Oruçoğlu’ndan aktaralım:
“İbo’nun en belirgin özelliği özgür düşünme ve özgür eleştiriydi. İnsanları dönüştürme ve örgütleme çabası, dikkat çeken ikinci bir özelliğiydi onun. Yazıları bize onun dilinin ve mantığının oldukça güçlü olduğunu gösteriyor… İbo polemikçidir. Tartışma ve yazma iklimi polemiğe dayanır… Çok yönlü okuyan ve çok yönlü tartışan bir insandı. Yaşamı ışıltılı ve şaşırtıcıdır. İbo yaşama bir çok insandan daha yakın bir insandı. Planlı çalışırdı, günümüz devrimci hareketin kadrolarında bu planlı çalışmayı göremiyorum… İbo okuma ile diğer faaliyetler arasında dengeli bir ilişki kurmayı beceriyordu. Pratiği aydınlatan güce, yani ideoloji ve teoriye birinci derecede önem veriyordu. Ama teoriyi pratik faaliyet içinde çalışırken, pratikten çıkarmaya önem veriyordu… İbo, güçlü bir sezgi ve kavrama yeteneğine sahipti…”[3]
MDD’cilikten doğan üç gelenek –THKO, THKP-C, TKP-ML kendisinden önceki bilimsel toplumcu yöntemi benimsediğini iddia eden hareketlerden köklü kopuşu sağlayan hareketlerdir. Bunun en temel sebebi devrimci zoru ve kitlelerin içinde mücadele perspektifiyle hareket etmeleridir. Kaypakkaya’nın görüşleri ise bu 1971 devrimciliği içinde ayırt edici bir düşünce sistematiğine sahiptir. Kaypakkaya diyalektik düşünceyi, ülke koşullarını analiz etmede rehber edinmiş ve bunu hem kuramsal hem de pratik alanlara uygulamıştır. Kaypakkaya’nın sistematiği 71 devrimciliği içinde şu ayırt edici yönlere sahiptir:
· Kemalizm’den Köklü Bir Kopuş
· Kürt Sorununda Marksist Analiz
· Devrimci Zoru, Halk Savaşı Pratiğinde Ele Alma
· Ülkenin Tarihini Marksist Açıdan Analiz Etme
· Kitlelerden Kitlelere Anlayışının Amansız bir Takipçisi Olma
Kaypakkaya’nın Şafak revizyonistleri olarak adlandırdığı, o günün TİİKP’sinden İşçi Partisi’ne evrilen, Aydınlık hareketinin bugün geldiği noktaya baktığımızda Kemalizme devrimci bir rol biçmenin nasıl bir kurumsal yapı yarattığını görmemiz mümkündür. Bugün devrimcileri Süper Nato olarak adlandırdığı hayali bir örgütün başıbozuk uzantıları olarak adlandıran bu hareket, bizzat NATO’nun üyesi olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni en büyük devrimci güç olarak belirlemektedir. Tabi Kemalizm ile olan ideolojik kardeşlik sadece Aydınlık hareketine özgü bir şey değildir. Yukarıda gösterdiğimiz MDD, Yön-Devrim ve TİP hareketleri de Kemalist düşünceyi ve onun baskı aygıtlarını devrimci bir öze sahip oldukları gerekçesiyle desteklemekten geri durmamışlardır. Aslında Kemalizm ile yakın bağlar kurmanın sebepleri, ülkemiz devrimciliğinin gizil olarak kitlelere güven duymama algısında da aranabilir. “Kitle olmasa da zinde güçler var ve bunlarla da devrim yapılabilinir” anlayışı 12 Mart’ta, 12 Eylül’de veya yakın zamanlarımızda 28 Şubat’ı veya 2000’lerdeki darbe girişimlerini destekleyen anlayışlarda görmek mümkündür. 12 Eylül darbesi yapıldığı zaman, Kenan Evren’i radyolarında devrimci paşa olarak tanıtanları tarih affetmeyecektir.
Kaypakkaya Kemalizm’i, üretim ilişkilerinde köklü bir kopuşu gerçekleştirmediği ve emperyalizmle ilişkileri yapısal olarak koparmadığı için devrimci görmez. Bu açıdan tarihsel analizlerini birey-devlet temelinde kuran liberal anlayışla da kökten ayrılır. Bugün Taraf Gazetesi’ndeki Kemalizm eleştirileriyle Kaypakkaya’nın arasında ilişki kurmak ya bilgisizlik ya da ahmaklıktır. Kaypakkaya analizlerinde her zaman bilimsel sosyalizmin rehberliğine başvurmuştur, liberal, mezhepçi veya başka bir kimlik üzerinden Kemalizm’i analiz etmemiştir.
Kürt sorununda 1960’larda söylenen ve tespit edilen şeyler vardır. Mesela TİP “Kürtler vardır” maddesini programına koyduğundan kapatılmıştır. Kemalist-sosyalist Yön dergisi dahi Kürt sorununu derginin sayfalarına taşımıştır. Fakat Kaypakkaya eğip-bükmeden, çarpıtmadan ve dosdoğru bir şekilde bilimsel sosyalist yöntemi, bu sorunu analiz etmede kullanmış ve ulusların kendi kaderini tayin hakkını kayıtsız şartsız savunmuştur. Bugün hala sorunu “birlikte yaşayabiliriz” tarzında liberal söylemlere bulandıranlarla Kaypakkaya’nın fikirleri aynı yere düşmez. Kaypakkaya, Kürtlerin haklarını ve kimliklerini tanımayıp, ABD ve Avrupa Birliği’nin direktifleri doğrultusunda, onlara süs bitkisi rolü biçercesine haklar vererek, kendi sömürü ve inkar düzenlerini devam ettirenleri hala mahkum etmeye devam etmektedir.
“Yine komünistler, genel olarak büyük devletler halinde örgütlenmiş olmayı, küçük küçük devletler halinde örgütlenmiş olmaya tercih ederler. Çünkü geniş bir alana kurulmuş büyük devletler, sınıf mücadelesi açısından, geniş çapta üretim yapılması açısından ve sosyalizmin inşası açısından daha elverişli şartlara sahiptir. Fakat komünistler, belirttiğimiz gibi büyük devletler halinde örgütlenmenin, milliyetler üzerinde baskıya ve zora dayanmasına kesinlikle karşıdırlar… Şafak revisyonistleri, sonuç itibariyle, genel olarak milletin kendi kaderini tayin hakkını, özel olarak da Kürt milletinin kendi kaderini tayin hakkını fiilen yok etmişlerdir. Bunu yok ettiniz mi de, “ulusların eşitliği” prensibinden geriye kocaman bir sıfır kalır; elinizi hakim ulusun sadece burjuvazisine değil, polis şeflerine, faşist generallerine de dostça uzatmış olursunuz.”[4]
Kaypakkaya devrimci zoru da dönemin sosyalist hareketinden farklı bir şekilde ele almaktadır. “Savaş siyasetin başka araçlarla devam ettirilmesidir” ilkesinden hareket eder. Fakat zoru, uluslar arası komünist hareketin tecrübelerinin izinden gidip, ülkenin üretim ilişkileri ve özgül koşulları çerçevesinde ele alarak “halk savaşı” yöntemini benimser. Dolayısıyla kendi sistematiğiyle, dönemin küçük burjuva fokocu hareketleri arasındaki anlayış farkını ortaya koyar.
Bir devrimci hareketin olmazsa olmazı, ülke tarihini kendi metodu çerçevesinde ele almasıdır. Kaypakkaya’nın Kurtuluş Savaşı’nı, 27 Mayıs’ı, Kemalizmi, ulusal sorunu,ve TKP’yi ele alış şekli ezilen sınıfların ve kesimlerin tarih anlayışını oluşturma çabası içinde değerlendirilmelidir. Aynı zamanda Diyarbakır cezaevinde aylarca gördüğü işkencelere rağmen oluşturduğu savunma taslağında ülke tarihini siyasal, sosyal, ideolojik ve ekonomik çerçevede ele alması da bu yaklaşımına verdiği önemi açıkça göstermektedir.[5] Sonuç olarak Kaypakkaya, yıllardır liberal-kemalist tartışmaları ekseninde yürüyen tarih tartışmalarında Marksist tarih anlayışını ortaya koymuştur.
“Komünistler, tarihin devrimci mücadelede bir silah haline getirilmesini bilirler. Kurtuluş Savaşı’nda canıyla, kanıyla destanlar yaratan halk kahramanları vardır, mesela bir Karayılan vardır, biz bunların mücadelelerinin mirasçısıyız. Biz, yığınların tükenmez enerjilerinin, mucizeler yaratan dehalarının, sonsuz devrimci güçlerinin mirasçıyız. Her fırsatta yığınların mücadelesini kanla ve zorbalıkla bastırmaya çalışanların, onlara düşmanlık gösterenlerin değil!”[6]
1960’ların dünyası Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin yanlış talimatları sonucu birçok devrimci hareketin ezilen kitlelere dayanmaktan çok cuntacı faaliyetlere ve asker-aydın zümreye odaklanmalarına sebep olmuştur. MDD hareketi tarafından da benimsenen bu anlayış maalesef bugünün devrimci hareketlerine de kötü miraslar bırakmıştır. Kitleleri dikkate almayan onları egemenlerin ideolojik ve baskı aygıtları sonucunda cahil ve sinmiş olarak gören anlayış halen sol hareketin kurtulamadığı bir hastalıktır. Kitleleri sadece kurumların emirlerini yerine getirmek için birer araç olarak gören bu yaklaşım biçimini, sosyalist düşünceden çok otoriter ve iktidar fetişizmi içerisinde olan, çarpık bir anlayış olarak adlandırabiliriz. Kaypakkaya ise örgütsel pratiğinde, daima “kitlelerden kitlelere” anlayışını uygulayarak kitlelerin hem öğrencisi hem de öğretmeni olacak bir kurumsal yapı yaratmaya çalışmıştır.
Kaypakkaya ismi, kısacık yaşamında gerçekleştirdiği gerek kuramsal çalışmaları gerek de pratiğiyle 71 devrimci kopuşunun tavan noktasını ifade etmektedir. Onun genç olmasından hareketle “tecrübesiz” veya “yetersiz” tarzındaki eleştiriler, sadece eleştiri sahiplerinin dar görüşlüğünü ortaya koymaktan öte şeyler değildir. Siyasal bir insanın yaşı, mücadele yaşıyla ve bu mücadeleye harcadığı mesai yoğunluğuyla ölçülür. Örnek vermek gerekirse TİP genel başkanı Mehmet Ali Aybar yaşlıdır fakat 1969’da bir sosyalist partinin Adıyaman milletvekili adayını bir toprak ağasından seçecek kadar da toydur. Bu hamlık Aybar’ın bize siyasal yaşını göstermektedir.
“Kaypakkaya, eylemiyle koca bir külliyata, tüm teori birikimine, yılların alışkanlığına satır darbesi indirip geriye çevrilmez bir kopuşun mimarıdır. Evet, iki soruna, Kemalizm ve Kürt Ulusal Sorununa yönelik politik tutum Marksizmin pratik-politik varlığının oluşmasının temelidir. Kaypakkaya’nın eseri bu iki sorunu ele alışı ve pratik-politik devrimciliğiyle ayrışır. Politik düzlemde ‘eleştiri silahı’nın hükmü yoktur; hüküm ‘silahların eleştirisi’nindir.”[7]
Küçük burjuva entelektüelleri ülkemizde devrimcileri analiz ederken sadece onların görüşlerine değil aynı zamanda toplumsal kökenlerine atıfta bulunarak eleştirirler. Attila İlhan’ın Kaypakkaya ile ilgili sözleri bu açıdan çok manidardır:
“Deniz, Mahir, Sinan ve diğerleri, ‘küçük burjuva’ (şehirli orta burjuvazi) çocuklarıdır: Hareket’in başlangıcı, biraz da Batı’dan ‘kopya’ edilmişti; oysa, şehir ve kır gerillasına kaymanın ‘itici gücü’ Anadolu kırsalından büyük şehir gerçeğine intibak edemeyenler olmuştur… 68 Hareketi’nin ‘mirası’ iki vahim gerçek, masamızın üzerindedir: 1/ PKK gerçeği, 2/ ‘Çeteler’ gerçeği!... Bireyci düzeydeki bireysel isyan, şiddete yöneldi mi; türlü çeşitli provokasyonla onu, ‘Terörizm’e kaydırmak işten bile değildir: Kaypakkaya ile Öcalan’ın arası, kaç adımlık yer? Çatlı, Oral, Ağca vb. nerden geliyor: Komünizmle Mücadele örgütlerinden mi, değil mi?... Karşıtının, -‘Komünizmle Mücadele Cemiyetleri’nden başlayarak- aynı kırsal, - daha doğrusu ne kırsal ne kentsel, ikisinin arasına sıkışmış- ‘lümpen’ kesimden olması mı?”[8]
İlhan o “eşsiz” eleştirilerini Kaypakkaya üzerinden temellendirirken bu devrimcinin anlayışının “geriliği”ni yarı kırsal yarı kentli kökenine bağlamaktadır. İlhan gizliden gizliye şunu fısıldamaktadır: Ey Kaypakkaya gibiler, edebiyatından müziğine engin burjuva kültüründen nasibini almamışlar, sizler tarlanız, varoşunuz, öküzünüz, orağınız dururken ne politikaya bulaşıp yüce sosyalizm ideolojisine bulaşırsınız. Bu iş bizim gibi Kemalizm orijinine sahip devlet devrimcilerinin işidir. Sizler tarlada çapa sallamak, yaylada öküz gütmek dururken devrimci olmaya kalkmayın. Zaten kalksanız da ancak Kaypakkaya gibi olabilirsiniz. Aslında burada savaşan iki birey değil iki ideolojidir: Attila İlhan’ın Kemalizm’i ve Kaypakkaya’nın Marksizm’i. Dolayısıyla asıl konu İlhan’ın Kaypakkaya’ya olan düşmanlığı değildir. Bu, Kemalizm’in ezilen sınıfların bilinçlenip kendi kaderlerine sahip çıkması karşısında takındığı tavrın “küçük burjuva entelektüelinin” söylemine basit bir yansımasıdır.
“İbrahim Kaypakkaya ‘71’ in öteki devrimcilerimden farklı olarak, anlayışını da devrimcileştirmişti. Ötekiler, Kemalist mücadeleye ve Kurtuluş Savaşı’na, Karayılanları, çeteleri, efeleri, Çerkez Ethemleri de katarak sahipleniyordu; Kaypakkaya bu birleştirmeye karşı çıkıyordu. Başka birileri, Kemalist mücadeleye ve Kurtuluş Savaşına, Türklerin ve Kürtlerin ortak mücadelesi olarak sahip çıkıyordu; Kaypakkaya bu birleştirmeye de karşı çıkıyordu. Kürtlerin Kemalist orduda savaşması, bazı Kürtlerin Kurtuluş Savaşı Meclisinde yer alması, Kürtlerin bir özne olarak bu savaşın ‘asil unsuru’ olduğu anlamına gelmez diyordu. O, Mustafa Kemal bizim mirasçısı olacağımız biri değil diyordu… O, dikkatini, tarihsel olarak burjuvazinin adına yazılan devrimcilik ya da mücadele mirasına değil, ezilenlerin mücadele tarihine yöneltiyordu.”[9]
Egemen sistem, 1968’den 1973’e çok zor bir devrimciyle karşı karşıya kalmıştır. Onun mirasçıları da en az onun kadar korkutucudur. Çünkü Kaypakkaya, reformizmin aracı haline getirilememektedir. Aynı zamanda onun içini boşaltıp popüler bir ikon haline de veya liberalizmin oyuncağı haline de. Bir gençlik önderiymiş gibi de geçiştirilememektedir, çünkü o sömürü sisteminin eşitsiz ilişkilerine ve tarih yazımına saplanmış bir ok gibidir. Bugün yaşasaydı, büyük bir ihtimalle, İslamcı neo-liberaller ile Kemalist neo-liberaller arasındaki mücadeleyi iki egemen filin tepişmesi olarak görüp, yoldaşlarına sınıf mücadelesinin engin denizlerine açılmayı salık verirdi.
Marx ve Engels’in ünlü manifestolarında belirttikleri komünizm heyulası[10], 1968’ler Türkiye’sine, gerçek anlamda Kaypakkaya ile uğramıştır. Egemenlerin korkunç hayali, ezilenlerin ve yönetilenlerin ise tek umudu olan bu düşü somuta yükselten genç devrimci 18 Mayıs 1973’de katledilmiştir. Belki de Kaypakkaya’nın en büyük hatası, devrimin hem önderi hem hamallığını üstlenme işinde kendini koruyacak kurumsal mekanizmalara yeterli derece eğilmemesidir. Bunu bilgisayarın veya daktilonun tuşuna basarak yargılamak ise bir Kaypakkayacı’ya yakışmaz. Her ne olursa olsun, biyolojik yaşı genç siyasal yaşı olgun olan bu devrimci, ardıllarına çok önemli miraslar bırakmıştır. Bugünün halk gençliği, ülkesinde gerçek bir demokrasi ve devrim mücadelesini ancak Kaypakkaya’nın kendisini, pratiğini ve kuramsal miraslarını tanıyıp anlayarak sürdürebilir.
Günümüzde Kaypakkaya’ya yaklaşmak nasıl mümkündür? Aslında en can alıcı soru budur. Çünkü Kaypakkaya’yı şarkılarda, şiirlerde anmak veya sadece direniş ruhunu öne çıkartarak anmak, asıl yapılması gerekenlerin yanında tali etkinliklerdir. Asıl yapılması gereken bugünün Kaypakkayalarının kim olduğunu belirlemekten geçer. Bugünün Kaypakkayaları, taşeronlaştırılıp sendikasızlaştırılarak insanlık dışı koşullarda çalıştırılmaya grevle yanıt veren ülkemiz işçi sınıfıdır. Bugünün Kaypakkayaları, IMF ve Dünya Bankası emirleri doğrultusunda yok edilmeyi reddeden yoksul köylülerdir. Bugünün Kaypakkayaları, imha ve inkara karşı çocuk ve kadınlarıyla mücadele eden Kürt halkıdır. Bugünün Kaypakkayaları, gecekondularını seçim öncesi yaptırıp daha sonra yıkanlara karşı direnenler; varoşlarda işsizlik, yozlaşma ve çeteleşme sarmalına karşı çıkanlar; kocasının dayağını ve ev içi sömürüsünü reddeden kadınlar; üniversite ve liselerde çeşitli soruşturma, faşist saldırı ve polis baskısına rağmen haklarını aramaktan vazgeçmeyen öğrencilerdir. En önemlisi de, bugünün Kaypakkayaları, egemenlerin karşısında dizleri üstünde liberal veya ulusal sayıklamaları reddedip, bu bütün haklı talepleri kurumsal olarak devrim perspektifinde birleştirmek için uğraşan komünistlerdir.
Dipnotlar
1 Bu üç akım ile ilgili bilgi ve analizlerde esas olarak Aydınoğlu’nun kitabından faydalanılmıştır. Ergun Aydınoğlu, Türkiye Solu(1960-1980), İstanbul: Verso Yayınları, 2007, s. 45-189
2 Hikmet Kıvılcımlı,“İkinci Basılışa Acı Bir Giriş”, Uyarmak için Uyanmalı, Uyanmak için Uyarmalı, İstanbul: Tarihsel Maddecilik Yayınları, 1970, s.10; TİP Eleştirisi, İLKE(Türkiye Sosyalist İşçi Partisi Yayın Organı), Sayı: 10, Ekim 1974, s. 83; A. Samim, ‘The Tragedy of Turkish Left’, New Left Review, Mart-Nisan 1981, s. 67; Mihri Belli, İnsanları Tanıdım, Cilt 2, İstanbul: Milliyet Yayınları, 1970 , s.71; Aktaran: Ergun Aydınoğlu, Türkiye Solu(1960-1980), İstanbul: Verso Yayınları, 2007, s. 89
3 Muzaffer Oruçoğlu’nun “bizdenbize” dergisindeki yazısından alınmıştır. Erişim Adresi: http://www.bizdenbize.de/
4 İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, İstanbul: Altınçağ Yayımcılık, s. 205-207
5 Emrah Cilasun, Kırmızı Gül Buz İçinde, İstanbul: El Yayınları, 2009, 88-93
6İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar,…, 1999, s. 160
7Süleyman Yılmaz Bulduruç, Kaypakkaya’nın Pratik-Politik Marksizmi, Teori ve Politika, Sayı:42-43, Yaz-Güz 2006, s. 18
8Attila İlhan, Dönek Bereketi, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2002, s. 124-126
9Metin Kayaoğlu, “Hangi Tarihin Mirasçısıyız?”, Teori ve Politika, Sayı: 39, Güz 2005, s. 9
10“Avrupa’da bir heyula(korkunç hayal) kol geziyor –komünizm heyulası. Yaşlı Avrupa’nın bütün devletleri, Papası ve Çarı, Metternich’i ve Guizot’su, Fransız Radikalleri ve Alman hafiyeleri bu heyulaya karşı kutsal bir sürgün avında el ele vermişlerdir.” Karl Marx – Friedrich Engels, Komünist Manifesto ve hakkında yazılar, Yordam Kitap,2008, s. 21