|
"Ne mutlu o yoksullara ki öteki dünya onlarındır, er ya da geç bu dünya da onların olacaktır."
F. Engels
Özellikle AKP’nin türbanla ilgili anayasa değişikliğini içeren tasarıyı MHP’nin desteğiyle meclisten geçirmesiyle başlayan ve ‘aydınlanma’, ‘gericilik’ ve ‘laiklik’ kavramları üzerinden süre giden tartışmalar bu kavramları açıklamaktan çok daha da muğlaklaştıran bir hal aldı. Tartışmanın sağlıklı bir çerçevede yürümesi bakımından söz konusu kavramları nasıl anlamlandırdığımızın bilinmesinin önemli olduğu kanısındayız. Bu anlamlandırma süreci kavramların sözlük anlamına denk düşen kaba ve yüzeysel yaklaşımlardan ziyade bu kavramların ortaya çıkış süreci ve tarihsel süreç içersinde evrensel ve lokal yansılarını anlamaktan geçiyor.
Bu kavramlardan ‘aydınlanma’ kavramı esas olarak M.S 400–1400 yılları arasına denk düşen dönemde varlığını etkin bir biçimde sürdüren ve ‘karanlık ortaçağ’ diye de tabir edilen bir dönemden sonra kullanılmaya başlandı. Dolayısıyla “Ortaçağ öncesi, Ortaçağ ve Ortaçağ sonrası” dönemleri irdelemeden tartışmaya dahil olmamız meseleyi bütünlüklü kavramamamızın önünde engel oluşturacaktır.
insanoğlunun ilk aydınlanma süreci, doğaya karşı mücadelesinde emeğini kullanarak geliştirdiği aklının ve karşılığında aklının da geliştirdiği emeğinin yardımıyla oldu. Bu gelişim süreci içerisinde insanoğlu birçok evreden geçerek doğa ile mücadelesinde baskın olan taraf haline geldi. Kuşkusuz bahsedilen süreç kısa bir zamanı kapsamamakla beraber insanlık için bedeli büyük olan bir süreç-her iki boyutuyla da devam etmektedir- oldu.
insanoğlu bu evrelerden geçerken yaşamını; yaşadığı mekân, yaşam alışkanlıkları ve üretim ilişkileri boyutuyla birçok kez değiştirmiştir. Bu evrelerden geçerken sistematik düşünme yol ve yöntemlerini içeren ve bugünkü bilim dallarının ana kaynağı olan felsefeyi köleci toplum evresinde keşfetti. Kölelerin angarya karşılığında çalıştırılması sonucunda zamanlarını salt düşünme üzerine harcayan köle sahipleri üzerinden yükselen felsefe, özellikle “ilk çağ” filozoflarının ‘mutlak’ arayışlarının Platon tarafından ideal bir dünyaya taşınmasıyla devam etti. Platon üzerinden yaşanan ve öğrencisi Aristo ile de gelişen bu durum “ortaçağ” tanrıbilim yönelimli düşünürlerinin mantıksal açıklamalar yoluyla Hristiyan öğretilerine ussal temeller kazandırmasına sebebiyet veriyordu. Bu süre içerisinde siyasal iktidarın bir parçası haline gelen kilise papazları, düşünsel anlamda yakalanmış bu ilerlemeye ket vurarak her tür sorgulayıcı düşünceyi yasakladı. Din ile felsefe arasında süregelen anlaşmazlıkların giderilerek bu iki alanın kaynaştırılması sağlandı. Bu dönemde düşünürler kilisenin dogmatik düşünceleri etrafında düşünmeye zorlanılıyor, buna uymayanlar ise engizisyon mahkemelerinde yargılanıyordu. insanlık tarihinde düşünsel ve bilimsel gelişmeler açısından bir durgunluk çağı olarak kabul gören “ortaçağın”, bilime karşı giriştiği yok etme pratiklerinden birisi de 1600 yılının Şubat ayında, Roma'da Campo dei Fiori meydanında Bruno'nun diri diri yakılması oldu.
Feodal aristokrasinin temellerini dine dayandırdığı dogmatik düşüncelere karşı burjuva aydınları bir bir isyan bayrağını çekerken; özellikle Batı Avrupa’nın gündemine 15. ve 16. yüzyıllarda toplumsal dönüşümler neticesinde ‘laiklik’ geldi ve o günden beri modern devletin inşasında dinin nerede yer aldığı ya da alması gerektiği tartışması süregeldi. Sınıfların ve sınıf mücadelelerinin durumuna göre devletle olan ilişkisinin farklılık gösterdiği din, istisnasız olarak ezilen kitlelerin uyutulmasında, iktidara itaat etmesinde ve ehlileştirilmesinde devletler tarafından kullanıldı. Bir bakıma en “laik” ülkelerde bile din; önemli bir araç olarak egemenlerin elindeki silaha dönüştü, kitlelere bu dünyadaki vahşeti daha katlanır kılmak için önce öteki dünya yaratıldı, sonrada o dünya yoksullara vaat edildi. Bir bakıma laiklik kendi anlamındaki öze kapitalizm koşullarında dahi ulaşamadı. Ancak, bilindiği gibi laiklik kavramı kapitalizmle birlikte gündeme geldi ve burjuvaziye ait bir söylem olarak feodal aristokrasiye karşı kullanıldı. Bu anlamıyla laiklik anlayışı çeşitli tarihsel kesitlerden bağımsız ele alınmamalı, çağının gereklerince egemen güçlerin elindeki bir koz olarak kullanılmış olmasıyla kapitalizmin günümüzde de kelimeye farklı anlamlar biçtiği unutulmamalıdır. Kimileri bunu “devlet işleriyle din işlerinin ayrılması” şeklinde ele alırken, kimileri ise “dinin devlet himayesine alınması” olarak yorumlamakta, dolayısıyla karşıt anlamlar kelimeye atfedilebilmektedir. Gelinen noktada hala “laiklik” farklı yorumlanmaktadır ve bu yüzden kafa karışıklığı devam etmektedir. O yüzden biz kelimeye fazla takılmadan “anlamı” üzerine yoğunlaşarak sorunu ele alalım.
Ortaçağ, ekonomide feodalizmin hâkim olduğu ve üst yapısının da bu ekonomik modeli yansıttığı karanlık bir çağ olduğundan bahsetmiştik. Onu karanlık kılan en önemli etken ise kuşkusuz ki dindi. Bilim ve teknolojinin gelişimine vurduğu darbeyle hem toplumların gelişim dinamiğinin önüne set çekiyordu, hem de tanrısal inançları kitlesel bir nüfuz ile topluma yayarak insanın yaratıcılığını engelliyordu. Kilisenin geniş bir coğrafyaya olan etki alanı Papalık kurumunu tek siyasal otorite haline getirmişti ki zaten kilise de kendini tanrı adına yeryüzündeki yetki sahibi olarak ilan etmişti. iktidarın kaynağı tanrıydı ve onun yeryüzündeki temsilcisi ise kiliseydi. Ancak her ekonomik alt üst oluş kendisini siyasal yapıda nasıl değişikliğe zorluyorsa, ticaretteki gelişme ve yeni bir toplumsal güç olarak burjuvazinin doğuşu da ekonomik dengeleri sarsıyor, ulusal devletler gündeme geliyor ve feodalizm üst yapısıyla beraber tasfiye edilmemek için can çekişiyordu. Merkantilist süreç sonrasında iyice belirginleşen ulusal sınırlar ve burjuvazinin elinde tuttuğu ekonomik güce siyasal gücü de eklemesi din alanındaki değişimleri zorunlu kıldı. Papanın denetiminden kurtulmak için oluşturulan ulusal kiliseler ve bu kiliselerin devletin himayesine alınması dönemin önemli yapısal değişimlerini ifade eder. Laiklik de bu sürecin önemli bir siyasal söylemi olarak Martin Luther’in teorisyenliğini yapıp burjuvaziye sunduğu bir söylem oldu.
Avrupa’da söz konusu dönüşümün yaşanması zorlu bir sürece tanıklık etti. Özellikle Hristiyanlık dininin yeniden yorumlanması ve Protestan mezhebinin doğuşu sürecin önemli bir parçasıdır. Dinin toplumsal yaşamda edindiği yerdeki dönüşümler devlet organizmasında dinin yerini boşaltmamış; ama ona yeni bir yer bulmuştur. Bu anlamıyla dini yeniden yorumlamaya kalkmak ve incil’in sadece Yunanca ve Latince okunmasının yerine ulusal dillere çevrilmeye başlanması ve getirilen yeni yorumlar, taşları yerinden oynatmış ve yüzlerce yıllık gelenekler tartışılmaya başlanmıştır. Bu süreç yılları bulan din savaşlarına sebep olduğu gibi ekonomik temelli birçok savaşın da görünen yüzünü oluşturabilmiştir. Kapitalizmin gelişmesine yetecek kadar dinde reform ortaçağın son döneminin önemli bir yüzünü oluştururken “modern” çağın dinle ilişkilenişi hiç de az olmamıştır. Egemenler her daim dini ellerinde tutmayı gerekli görmüşlerdir. Değişen yalnızca dinin egemenlerin elindeki tutuluş tarzı olmuştur.
Güncel tartışmalar
Türban meselesi gündemimize sokulduğundan beri ifade edilen fikirlerin ve tartışma platformlarının çeşitliliği meselenin algılanmasını zorlaştıracak bir kirlilik yarattı. Birçok defasında meselenin tartışılması gereken boyutu kaçırılarak tali unsurlar esas unsurmuş gibi tartışıldı. Gelinen noktada tam bir kaos hali söz konusu ve kimin neyi hangi açıdan tartıştığı belli olmaksızın herkes bir tarafa yedeklenmeye çağrılıyor. Baştan belirtmek gerekir ki AKP’nin gündeme zorla soktuğu türban tartışması esasında suni bir gündem olup, ekonomik, demokratik bir dizi saldırı paketinin görünümünü engellemeyi hedeflemektedir. SSGSS meselesinden “özelleştirme” talanlarına; Ortadoğu’da BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) kapsamında gelişen ABD oyunlarından Kürt ulusuna yönelik saldırılara varıncaya kadar birçok olay sessiz sedasız geçiştirildi. Bugün ayrı kutupları temsil ediyormuş gibi gösterilen kesimler arasında ABD emperyalizme hizmet etme konusunda yüksek bir uyum gözlenmektedir. AKP-MHP ittifakıyla onlara karşı duran Kemalistlerin öncülük ettiği klik ya da bu gelişmelere “sessiz kalan” Ordu, halkın en temel haklarını gasp etme noktasında tek kutup halinde hareket ediyor. Örneğin 2008 yılında, sadece “özelleştirme” alanında şu uygulamalarla karşı karşıya kalacağız:
* Tekel’in “özelleştirilmesi”, (yazımızı yayına hazırlarken TEKEL satılmıştı bile) * Köprü ve otoyol “özelleştirmeleri”, * Telekom’un hazineye ait %15’lik kısmının satışı, * Elektrik dağıtım ve üretim “özelleştirmeleri” * Halk Bankasının “özelleştirilmesi” ile 12–13 akarsuyunun 49 yıllığına satılması, özelleştirme talanının önde gelenleri arasında yer alıyor. “Satarım… Kim daha fazla verirse ona satarım!” diyen zihniyet sahipleri memleketi satmaya devam ediyor ve bir taraftan da türbanı malzeme yaparak gündemi bulandırıyor.
Ancak türban sorunu hiç yoktu denilemez, bununla birlikte; bu bir sorun haline getirilip gündemleştirildiğinde de “bu suni bir gündemdir, tartışmıyoruz” denilerek tavırsız da kalınamaz. Biz, öncelikle bunun laik olmayan iki kliğin çıkar çatışmasının vesilesiyle gündeme geldiğini belirtecek ve buna rağmen tartışmaya ilişkin görüşümüzü açıklayarak bir bakıma tarafların gerçek niteliklerini göstereceğiz. Taraf olarak bahsini ettiğimiz iki kesimin de esasında halka karşı ittifak halinde olduğunu belirtmeye gerek bile yok. Bugüne kadar kol kola TCK, CMK ve benzer yasal düzenlemeleri yapıp halka ve demokratik kurumlarına karşı baskının dozunu arttıran, ekonomik olarak emekçilerin sırtına binen bu kesimler ancak çıkarları çatıştığında farklı iki “taraf” olmakta, onun dışında ise halka karşı birleşmektedirler.
Öncelikle meselenin en önemli ve ilk elden kabul edilmesi gereken boyutlarını sırasıyla açıklayalım ve sonrasında konuya yaklaşımımızı daha anlaşılır kılalım.
AKP, Osmanlı’dan günümüze uzanan siyasal islamcı çizginin devamıdır!
Yazımızın giriş kısmında dinin toplumsal gelişim evrelerinde hâkim sınıflar tarafından nasıl ele alındığına değindik. Avrupa’da feodalizmin hüküm sürdüğü dönemlerde, çelişkinin esas yönünü oluşturan sınıflar arasında çatışmalar yaşanırken ve nihayetinde feodalizm yerini kapitalizme bırakırken; Osmanlı’da yaşanan çelişkiler farklı bir seyir izliyordu. Söz konusu “farklılık” Osmanlı’nın sosyal ve ekonomik koşullarıyla ilgiliydi. Örneğin batıda feodalizm 9. ve 11. yüzyıllar arasında varlığını gösterirken; bu durum yakın doğuda ancak 19. yüzyıl başlarına kadar devam eden çeşitli çatışmalar sonucunda kendisini gösterebildi. Bu duruma yol açan temel neden Batı’nın ve Doğu’nun farklı sosyal ve ekonomik yapılara sahip oluşuydu. Bu dönemde Avrupa’daki mevcut sosyal ve ekonomik yapının gereği olarak dinle devlet arasına “görünürde” bir mesafe koyuldu. Doğu’da ise din, devlet yönetiminin ayrılmaz bir parçası olarak algılandı. Bu algıyı Osmanlı devlet yönetiminde de rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz. Osmanlı, islam dinini devletin “yararına” kullandı. Devleti şeriat hükümlerine göre yönettiğini söyleyen Osmanlı padişahları, merkezi güçlü bir devlet kurarak bir taraftan “sınırlarını” genişletti diğer taraftan Avrupa’da tanık olduğumuz manada bir feodalizmin gelişmesini engelledi. Bu süreç Osmanlı’nın merkezi devlet yapısının zayıflayıp da, bilinen manada bir feodalizmin yerleşmesini sağlayacak yasaları kabul etmesine kadar devam etti. Osmanlı’yı bu “düzenlemeleri” yapmaya zorlayan en temel etken Avrupa’da tüm hızıyla gelişen kapitalizm oldu. 19. yüzyılla birlikte Osmanlı’da sınıflar arasındaki çatışma yeni bir evreye taşındı. Devlet yönetimindeki etkin silahlardan birisi olan islam dini, yeni dönemin özgünlüklerine göre şekillenmeye başladı. Din bu dönem, siyasal zeminle birleşerek devletin (hakim sınıfların) “çıkarları” çerçevesinde yeniden konumlandırıldı. Nihayetinde islam dini şeyhlerin, mollaların şahsında etkisini sürdürdü. Mevlana Xalitleri sahneye çıkaran koşullar bu tarihsel süreç üzerine bina edildi. Böylelikle Osmanlı’dan günümüze uzanan örtülü oyunlar başlamış oldu.
Dolayısıyla mesele, bugün yansıtıldığı gibi “türban” meselesi değildir. Osmanlı’nın son dönemlerinden bugüne uzanan “siyasal islamcı” çizginin “yeni” bir halkasıdır. AKP bu halkanın günümüzdeki temsilcisi olarak kendisine biçilen misyonu yerine getiriyor. Tıpkı Mevlana Xalit, 2. Abdülhamit, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Demokrat Parti, Adalet Partisi, Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Anavatan Partisi, Refah Partisi ve Fazilet Partisi örneklerinde olduğu gibi. Osmanlının son dönemlerinden günümüze uzanan siyasal islamcı çizgi, içerisinden geçilen dönemin özelliklerine göre değişiklikler arz etmekle birlikte, özünde aynı amaca hizmet ediyordu. Bu amaç, egemen güçlerin dini kullanarak halk kitlelerini yönlendirme isteklerinin, değişik dönemlerde değişik oyunlarla dışa vurumu şeklinde yansıdı. Din, hâkim sınıfların iktidarlarını korumasında etkin bir rol oynayarak dönemin ihtiyaçlarına göre farklı şekillere büründü. Hâkim sınıflar dini olguları hedeflerine ulaşma yolunda kullanırken, islamcı kesimlerin sınırlarını net olarak belirledi. Dolayısıyla AKP’yi hâkim sınıfların yönelimlerinden bağımsız ele almak, oynanan oyunu aklamaya hizmet ederek meselenin esasını karartmaya hizmet eder. Mevlana Xalit nasıl hâkim sınıfların çıkarları çerçevesinde başlayıp bittiyse; AKP de “görevini” tamamlayarak, öncekiler gibi, sahneyi başkalarına terk edecek.
Bugün “rejim elden gidiyor” feryatlarıyla oturup kalkan Kemalistler, “Osmanlıdan Cumhuriyet dönemine” geçişte siyasal islamcı çizginin motor gücünü oluşturdu! Osmanlıdan devralınan yarı-sömürge yarı-feodal yapı kaçınılmaz olarak dinle devlet arasındaki ilişkilerin de devamını getirdi. Hakim sınıflar Kemalist hareketin niteliğini karartarak bu “geçişi” bir taraftan yarı-feodal Osmanlıya karşı yapılan bir “demokratik devrim” olarak allayıp pullamakta ve Sovyetlerin desteğini almakta; diğer taraftan da dönemin çelişkilerine uygun olarak eskiden beslenen “yeni” adımlar atmaktaydı. Hakim sınıflar cephesinde din bu dönem de, yarı-sömürge yarı-feodal yapının gereği olarak, önemli bir yere sahipti. Mustafa Kemal’in “cumhuriyetin” ilk dönemlerinde şeyhlerin ellerini öperek onları “yeni sürece” dahil etme yoluna gitmesi dönemin sosyal ve ekonomik koşullarıyla alakalıydı. Çünkü din halk üzerindeki etkisini devam ettirmekteydi. Şeyhler ise bu etkinin cisimleştiği etkili birer “aktör” konumundaydı. Sonraki dönemde ise, bugün de dillerinden düşmeyen “laik” devlet tesis edilmedi. Hâkim sınıflar dün olduğu gibi bugün de laikliği gerçekleştirecek niteliğe sahip değildir. Dolayısıyla “Cumhuriyet” döneminde de din önceki dönemlerde olduğu gibi, hâkim sınıfların çıkarlarıyla uyumlu hale getirildi. Uyumlu olanlar ödüllendirildi, “uyumsuzlar” cezalandırıldı.
1947’den sonra ülkemiz üzerindeki ABD etkisinin artmasıyla birlikte, ABD’nin komünizme karşı hayata geçirdiği “yeşil kuşak projesi” coğrafyamızda da yaşam bulmaya başladı. ABD emperyalizmi, genel çıkarlarının bölgesel yansıması olarak, Ortadoğu’da “siyasal islam” yönelime ağırlık verdi. ABD’nin Ortadoğu’daki tarikat, cemaat, aşiret gibi odaklarla olan “yakın” ilişkileri bu durumdan ileri geliyor. ABD emperyalizmi Ortadoğu’da dini elinde tutarak bölgenin geleceğini şekillendirme projelerini güçlendirmek istiyor. Ülkemiz hâkim sınıfları, ABD’nin bu yönelimine paralel olarak, 1960’lı ve 70’li yıllarda yükselen devrimci dalgaya karşı islamcıları da kullandı. Bugün islami kesim arasında hatırı sayılır bir etkiye sahip olan Fethullah Gülen’in “komünizmle mücadele derneklerinde” örgütlenmesi tesadüf olmasa gerek. Nitekim ABD emperyalizmi 1980 Askeri Faşist Cuntasını “bizim çocuklar başardı” diyerek karşıladı. 12 Eylül, siyasal islam’ın ülke gündemine daha belirgin bir şekilde girişinin ve devlet güvencesi altına alınışının resmidir aynı zamanda. Din eğitiminin anayasada yer bulmasından, imam hatip mezunlarının doğrudan üniversitelere geçişine olanak tanıyan “düzenlemelere” varıncaya kadar birçok dini öğe, bu tarihle birlikte “yasal” statü kazandı. 1980 sonrasında ise din, yeni dönemin ihtiyaçları doğrultusunda konumlandırıldı ve yükselen Kürt hareketine karşı kullanıldı. Bu konuda Hizbullah’ın ortaya çıkışını, faaliyetlerini ve devletin bu gelişmelere yaklaşımını hatırlamak dahi yeterli olacaktır.
AKP’nin ortaya çıkış süreci, ABD’nin Ortadoğu projeleri kapsamında şekillendi. Zira AKP üzerinden yaygınlaştırılmaya çalışılan “ılımlı islam”, “muhafazakâr demokrat” gibi nitelemelerin nedenleri, bu tablo içerisinde daha da belirginleşiyor. AKP, emperyalizmin sözünden çıkmadığını IMF politikalarına bağlılığıyla, Kürt ulusu başta olmak üzere çeşitli inançlara ve azınlık milliyetlere dönük saldırılarıyla defalarca ispatladı. Dolayısıyla türban meselesini “laik-anti laik” kutuplaşması şeklinde yorumlamak ve bu saflaşma çerçevesinde tavır belirlemek doğru değildir. Çünkü ne hararetli laiklik savunucularının derdi laikliktir; ne de özgürlük savunucusu kesilenlerin derdi özgürlüktür. Her iki kesim de kendi çıkarlarını savunma telaşındadır. Fakat her iki kesimin çıkarları da ABD emperyalizmine hizmet etmektedir. Onların çıkarları emperyalizmin sunduğu çerçevenin dışına taşmamaktadır. Siyasal islam’da din, hâkim sınıfların yönelimlerine hizmet eden etkin bir silah konumunda olduğundan, her dönem perdeye yansıyan “aktörler” farklılaşmakta fakat sergilenen oyun değişmemektedir.
TC. Devleti laik değildir!
Tartışmanın tarafını oluşturan birçokları için mesele bir laik-anti laik çatışmasından ibarettir. Ancak mesele hiç de öyle değildir. Belki tarafları şu şekilde belirlemek daha doğru olur: Bir tarafta islami yönleri olan ve Büyük Ortadoğu Projesi’nin çerçevesini çizdiği “muhafazakâr demokrat” bir siyasi proje olarak gündeme gelen AKP, diğer tarafta ise islamın ve hatta Sünni mezhebine dayanan bir islamın modern devlet inşa sürecinde önemli bir yer tuttuğu, sözumona “laik” olan, esasında ise sekülerizmle dinsel olanı birbirine karıştıran devletin hâkim ideolojisi.
Evet, devletin kurucu ideolojisini temsil ettiğini söyleyenlerin laik olmadıkları gün gibi ortadadır. Diyanet işleri başkanlığı olan, her yıl bütçesinden din işlerine kaynak aktaran ve dolayısıyla dinin yayılmasında katkı payı olan, ders müfredatına zorunlu din derslerini yerleştirip her türlü dinsel ve mezhepsel inanca sahip kesimlere aynı Sünni mezhebinin propagandasını dayatan bir devlet laik değildir, olamaz. Anayasanın 2. maddesinde yazdığı gibi TC devleti laik değildir ve güncel tartışma boyutuyla tehlikede olan da laiklik değildir. Bu topraklarda hiç tesis edilememiş laiklik olgusu etrafında dönen tartışmalar tamamen devlet içerisinde hâkim olan kliklerin kavgasından ibarettir.
Devletin ulus yaratma projesinin önemli bir yerinde durmaktadır din. Her şeyi tekleştiren ve böylelikle birbirine benzeten bir anlayışla ele alınan uluslaşma projesi, özellikle bizimki gibi çok uluslu topraklarda daha da belirginleşmektedir. Her ayrım, her farklılık ulus olmanın önündeki çakıl taşları olarak ele alındığından, Kürtler ve azınlık milliyetler nasıl ki yok sayılarak inkâr edilip Türkleştiriliyorsa, aynı şekilde din ve mezhep ayrılıkları da tekleştirilmesi gerektiğinden kitleler, islamın Sünni yorumunun eğitiminden geçirildi, geçiriliyor. Bunu yapan da “ulus” yaratma projesinin mimarı olarak devletten başkası değildir. Bugün, laikliğin bekçiliğini yaptığı söylenen devlet…
AKP demokrat değildir!
Günümüz dünyasında kişilerin hak ve özgürlükleri arasında kolaylıkla sayılabilecek kılık kıyafet serbestliği türban meselesiyle birlikte gündeme geldi ve sorun ister istemez “hak ve özgürlükler” düzleminde tartışıldı. Sorunun kim tarafından bu düzleme çekildiği ve kimler tarafından bu düzlemden çıkarılmaya çalışıldığın bakarak niyetlerini sorgulayabiliriz.
Öncelikle türban özgülünde kılık kıyafet serbestliğini kayıtsız şartsız desteklediğimizi belirtmek isteriz. Bu, temel bir insan hakkıdır ve hiç bir otoriter gücün insanların giyimine karışmasının savunulacak demokratik bir ölçütü olmadığını söyleyebiliriz. Tutarlı bir devrimci tavır, hiçbir kaygıyı gerekçe göstermeden bu özgürlüğü savunmayı gerektirir ve aynı kararlılıkla “özgürlük” savunuculuğuna soyunan gericiliğin gerçek yüzünü deşifre eder. Çünkü türbanın üniversitelerde ve belki de tüm kurumlarda serbest olmasını savunmak ne AKP’yi ne de MHP’yi demokrat yapar. Kürt ulusal mücadelesinin talepleri karşısında azgınlaşan, Alevilerin inançlarına karşı asimilasyoncu bir çizgiyi savunan, işçilerin ve emeklilerin geleceğine göz diken sosyal güven(siz)lik yasasını hararetle savunan bir zihniyet demokrat olamaz. Eğer bildiğimiz demokratlığın kriterlerini değiştirip yeni bir tanım yaratıyorlarsa, bize de “demokrat” olmadığımızı açıklamaktan başka yol kalmaz.
AKP-MHP kutsal ittifakının türban sorununu temel hak ve özgürlükler düzleminde tartıştırıp demokrat edalara bürünmeleri ne kadar ikiyüzlüce ise, kendine demokrat, solcu ve laik diyen geniş bir yelpazedeki kesimin de meseleyi “gericilik dizginlenemez, hızlarını alırlarsa daha çok şey talep ederler, Anadolu illerindeki üniversitelerde başı açık öğrenciler üzerinde baskı oluştururlar” noktasına getirmesi bir o kadar “demokrat” kimliğini zedelemektedir. Hatırlayalım… Kürt öğrenciler anadilde eğitim hakkı için üniversite rektörlüklerine dilekçe yazma kampanyası yürüttüklerinde benzer bir şekilde çeşitli kesimlerin “anadilde eğitim bahane, bu işin sonu bölünmeye kadar gider. Bugün anadilde eğitim isterler yarın özerklik…” deyişlerini hatırlayalım. Kişinin en doğal hakkının devletin tabularının altında ezilmesidir söz konusu olan. Dolayısıyla kişi, insan hakları ve özgürlükler karşısındaki tepkiselliğini yalnızca kendisiyle ilgili bir sorun gündeme geldiğinde dile getiriyorsa ve içerisinde olmadığı bir toplumsal kesimden biri benzer bir hak ihlaliyle karşılaşırken alttan alta otoriter baskıcı devlet mekanizmasının arkasına sinip sus pus oluyorsa demokratlığından şüphe etmelidir. Bu Kemalistler açısından anlaşılırdır, ancak Kemalizm’le ve devletle arasına mesafe koymuş “sol”cularımız açısından içler acısı bir durumdur.
Evet, gündem gerçekten de AKP tarafından çeşitli gerekçelerle bulandırılmış ve bu bulanıklığın ardında başka hesaplar güdülmektedir. Ama tüm bu istemlerimiz dışında değişen değiştirilen politik gündeme ilişkin demokratların, solcuların, devrimcilerin tavrı ne olacaktır? Ya türlü gerekçelerle, kıvırmalarla ve “ne şiş yansın ne kebap” tavrıyla şerhen otoriteye bel bağlanacaktır; ya da her şeye rağmen, sorunun kim tarafından ne amaçla gündeme getirildiğine bakılmaksızın “türban takma özgürlüğü” savunulacaktır. Bizler elbette ki kişilerin “türban takma özgürlüğünü” savunuruz. Fakat mevcut gelişmeleri değerlendirdiğimizde, ABD emperyalizmine hizmet eden iki klik arasında cereyan eden bu çatışmada taraf olmamak önemli olduğu gibi yaratılmak istenen bu kampların sınıfsal zemin üzerinden sorgulanması esasımızı teşkil etmektedir. Dolayısıyla bizler türban tartışmasının üzerinde yükseldiği bu gerçeklikten ötürü, ne üniversitelerde yapılan “türbana evet” eylemlerinin ne de “türbana hayır” eylemlerinin tarafı olabiliriz. Çünkü her iki yaklaşım da mevcut çatışmanın niteliği göz önünde tutulduğunda, niyetlerden bağımsız olarak hakim sınıfların ve efendisi emperyalistlerin çıkarlarına hizmet edecektir. Bizler bu sorunun mevcut sosyal ve ekonomik yapı gerçekliği içerisinde çözülemeyeceğini; bu sorunun ezilenlerden yana olan bir sistem değişikliğini zorunlu kıldığını ve bunun ülkemizdeki adının Demokratik Halk Devrimi programı olduğunu savunuyoruz. Hakim sınıfların türban tartışmaları üzerinden gündeme taşınan “inanç özgürlüğü” meselesi nihai çözümünü bu program içerisinde bulacak, hakim sınıfların yakınından uzağından geçmeyen laiklik gerçek anlamını bulacaktır. Demokratik Halk Devrimi programı, Osmanlı’dan bugüne uzanan feodalizmin tüm kalıntılarını tasfiye edecek; emperyalizmin inançlar üzerindeki baskı-asimilasyona, oynadığı oyunlara son vererek ve onların ülkemizdeki işbirlikçilerini yok ederek gerçek manada inanç özgürlüğünü garanti altına alacaktır. Ezilenler cephesinde bunun dışında bir çözüm yoktur. Hakim sınıfların tartıştığı “inanç özgürlüğü” meselesi ise bugünün gerçekliğinde dinin hakim sınıflarca araçsallaştırılmasından ve böylece kendilerini meşrulaştırmaktan öte bir anlam taşımamaktadır.
“Türban” mı, “türban takmak” mı özgürlüktür?
Özellikle Kemalist kesimin tartışmayı getirmek istediği diğer bir nokta da türbanın dogmayı temsil ettiği ve özgürlük olarak algılanmaması gerektiği idi. Çünkü türbanın kadının toplumsal koşullarını daha da gerilettiği ve ikinci sınıf insan muamelesi görmesine zemin sağladığı ileri sürülmektedir. Bilim yuvalarında dogmalara yer olmadığı tartışması ise baştan ayakları havada bir tartışmadır. Çünkü o “bilim yuvalarında” çoktandır özgür beyinler değil, kurşun asker misali tek tip “birey”ler “piyasa”ya sürülüyor. Düzenin çıkarları doğrultusunda şekillendirilmiş eğitim müfredatlarıyla hukuki, iktisadi, siyasi ve “ilmi” dogmalar çoktandır üniversiteleri meslek okulları haline getirdi. Herkesin özgürlüklerden, fırsat eşitliğinden, demokrasiden dem vurduğu bu toz duman içerisinde R. Tayyip Erdoğan: “Üniversitelerde türbanı serbest bırakmak için yapılan düzenleme eğitimde fırsat eşitliği için yapılıyor.” Diyebilecek kadar pervasızlaşıyor. Hâkim sınıfların sözcülüğünü yapan AKP ve benzerleri, eğitimde fırsat eşitliğini dar sınırlara hapsederek eğitimdeki bütün eşitsizlikleri görmezden gelmeye devam ediyor. Oysa eğitimde fırsat eşitliğini savunduğunu iddia eden hâkim sınıflar; özel okulların varlığı, paralı eğitimin giderek sistemleşmesi, emekçi kesimlerden gelen öğrencilerin barınma-beslenme-ulaşım ve har(a)ç gibi konularda yaşadığı sıkıntıları, kredi ve burs ihtiyacı olanların bu imkânlardan yararlanamaması, anadilde eğitim hakkının yok sayılması, üniversitelerde bilimsel eğitimin rafa kaldırılması, düşünen-sorgulayan beyinlerin eğitim haklarının gasp edilmesi, üniversiteli işsizler ordusunun yaratılması gibi onlarca eşitsizliği yok sayarak bilinçleri bulandırmaya, kavramları anlamsızlaştırmaya çalışıyor. Şimdi birilerinin “dogmalar üniversiteye giremez” sözleri, boğazına kadar dogmaya batmış sahiplerinin ağzında gülünç hale gelmektedir.
Türbanın özgürlüğü simgelemediği tartışması ise benmerkezci dünyaya bakış açısının yarattığı bir alışkanlıktır. Tartıştığımız türbanın dinin neresinde yer aldığı ve dinin ne kadar özgürlükle bağdaşır olduğu değildir. Öyle olsaydı dinin ve özellikle islamın genelde insanı özelde ise kadını soktuğu cenderenin ifade edilmesi zor olmazdı. Ama bu tartışmanın hak ve özgürlükler zemininde yapılıyor olması türban takmayı bir özgürlük olarak ele almayı gerekli kılar. Başkaları adına özgürlük kararı almak sosyolojik-psikolojik bir vaka değilse eğer siyasi bir despotizm olarak değerlendirilmelidir. Hatırlayınız, ABD Irak’a özgürlük getireceğini söyledi ve işgalin başladığı günden beri milyonlarca Irak’lıyı “özgürleştirdi”. Şimdi ise bizim Kemalist, “laik” ve bilumum demokratımız kadının özgürlüğü adına türbanın üniversite kapısında zorla çıkarılmasını savunuyor. Eğer bu bir toplumsal olguysa ki öyledir, bunu tersine çevirecek, kadını ve insanı özgürleştirecek olan toplumsal bir dinamik süreçtir. Ve bu insanlığın tarihine bakmayı bilenler için kabul edilir ki yüzyılları bile alabilmektedir. Zaten gerek din gerekse de kadın açısından yüzyılları bulan bu sancı AKP’nin gündeme getirdiği anayasa değişikliği ile değil çok öncesinden başlamıştır. Dinin sosyal bir temeli vardır ve bu temele yönelmiş bir sınıf hareketini güçlendirecek devrimci bir süreç yerine, idari yaptırımları temel alan bir “özgürleştirme” özünde çok farklıdır. Yasaklayarak özgürleştirme paradoksal bir durumdur. Sosyal dönüşümler ise karmaşık, sancılı ve bir o kadar da uzun bir zaman dilimine yayılacak niteliktedir. Devrimler ekonomik ilişkileri ve kısmen sosyal ilişkileri değiştirmede hızlı davranabilmektedir. Ancak; alışkanlıklar, toplumsal-kültürel eğilimler hemen değişmemektedir. Çelişki, çatışmasını zamana yaymıştır ve sosyal hareketlilik ve dönüşüm geniş bir tarihsel sürece ihtiyaç duyabilmektedir. insanlık tarihini okuyabilenler açısından bu anlaşılır bir durumdur.
Özgürlük ve “zorunluluğun bilince çıkarılması” arasındaki ilişkiyi koparanların, türbanı yasaklayarak türban takmak isteyenleri özgürleştirme çabaları, özgürlük diye bağıranları diktatöre çevirmektedir. Tıpkı ABD’nin zorla Saddam rejimini devirmesi gibi. Saddam’ı devirmek ne ABD’yi demokrat yapmıştır ne de Irak halkını özgürleştirmiştir. Özgürlük ve zorunluluğun bilince çıkarılması arasındaki paradoksal sorunun anlaşılabilmesi için bir nebze de olsa katkı sunacağını düşündüğümüzden Lars Von Trier’e ait “Manderlay” filminin izlenilmesini öneriyoruz.
Evet, türban tartışmaları bir taraftan egemenler arasındaki işbirliği ve çatışmanın ayrım noktalarını belirginleştirmiş, bir taraftan da “demokrat” kesimler arasında da bir farklılaşmanın görünebilmesini mümkün kılmıştır. Tutarlı demokrat tavrının her “ötekileştirme” sürecinde benzer sınavlardan geçtiğini söyleyebiliriz. Kürtler ötekileştirilirken kendine demokrat diyen bilumum liberal “sol”cu nasıl ki dökülüyorsa, aynı şekilde türban sorununa yaklaşımıyla da kimi demokratlarımız dökülüyor, döküldüğü yerde Kemalizm’le ortak paydalar bulabiliyor. Türbanı gerçekten gündemden düşürecek olanın ise her türlü din ve vicdan özgürlüğünün savunucusu olabildiğimizi kitlelere gösterebilmekten geçiyor. Ancak bu noktada kitleler gerici kliklerin peşine değil, gerçek özgürlük savunucularının safına girecektir. Toplumsal kamplaşmaların sınıfsal temeli olması ve mücadelenin de bu sınıfların mücadelesine endekslenmesi, karşıtlığı ister istemez otoriteyle ezilen kitleler arasında kuracaktır, ezilenlerin bir bölüğüyle diğer bölüğü arasında değil…
KAYNAKLAR
1) Prof. Dr. Korkut Boratav, Küreselleşme ve Siyasal islam, Birgün gazetesi 2) Fikret Başkaya, Başörtüsü üzerinden yürüyen iktidar mücadelesi veya Siyasal islam’ı anlamak 3) ikinci Abdülhamit’ten AKP’ye Siyasal islam ve Kürtler, Gündem gazetesi 4) Sosyalizm ansiklopedisi 6. cilt, iletişim Yayıncılık 5) www.mizgin.net/modules.php?name=Sektions&op=viewarticle&artid=1143, Beylik Döneminden Şeyhlik Dönemine Geçiş 6) DGH, bilim-eğitim-üniversite broşürü 7) Emre Kongar, Aydınlanma, Soğuk savaş ve Türban sorunu-II 8) MHP, Demokrasi ve inanç Manifestosu 9) Yeni Şafak gazetesi, 02.01.2008 tarihli sayısı 10) Prof. Dr. Namık Açıkgöz,Üniversiteler kaynıyor mu, kaynatılıyor mu? 11) Abdurrahman Dilipak, Üniversite paralı olsun
ÖZGÜR DÜŞÜN SAYI-42
|