|
Biz MLM'yi savunanlar nasıl bir felsefi bakış açısına sahip olmalıyız? MLM bilincini savunan her kadro, her militanın bu soruya vereceği cevap, diyalektik materyalizmin felsefi anlayışı olmalıdır. Zira savunmuş olduğumuz MLM bilimi, dünya görüşü olarak diyalektik materyalizmin yöntemi ve felsefesidir.
İdealist burjuva anlayışlarını ve bunun kalıntılarını yok etmek için etkin bir rol oynamak istiyorsak felsefeyi öğrenmek bir gerekliliktir.
MLM'lerin olay ve olgular karşısında tek yanlılığa düşmemek için, hazır ve şabloncu çözümler sunan dogmalara değil, her zaman değişen olayları hesaba katan, iç ve dış görüngülerini tüm yönleriyle ele alan, özgülden genele giden ve bütünsellik içinde genelden özgüle doğru teoriyle pratiğin ilişkisini yaşamdan koparmayan MLM'ni temelini meydana getiren diyalektik materyalist bir felsefi anlayışa sahip olmalarıdır. Bu anlayışa sahip olmayan KP kadrolarının evreni ve toplumu doğru tahlil edip, çelişkilerin çözümünde doğru yöntemler uygulamaları söz konusu olmadığı gibi, gerçek anlamda her hangi bir şeyi değiştiremezler.
Bilgisizlik ilk insanların güçsüzlüğünü oluşturuyor ve doğa karşısında çözümsüzlüğe götürüyordu. Doğa yasalarını bilmeyen ilk insanlar, doğayı dönüştürüp amaçları için yararlı hale getirmekte ve kullanıma sokmada zorlanmışlardır. Doğa olaylarını maddesel bir yaklaşımla ele alıp çözmedikleri için bu olayları bilimsel olmayan açıklamalarla, tabiat üstü güçler ve ruhlarla açıklamaya çalışmışlardır.
Bilim geliştikçe insanlar evrenin bilinmezliklerini, bilimsel deneylerden yola çıkarak, somut olaylarla açıklamaya çalıştılar. Materyalist felsefe olayların bilime dayanarak açıklanmasından doğmuştur. Ve bu bağlamda materyalizm evrenin bilimsel açıklamasıdır.
Ortaçağ döneminde bilimlerin felsefi materyalizme göre daha ağır gelişmesi, evrenin açıklanmasında deneysel olgularla desteklenmeyişi materyalizmi kaba bir şekle sokuyordu. Materyalizmin her gerileyişi idealizmin gelişmesi demektir. Materyalist felsefenin gelişmesi ise idealizme indirilmiş bir darbedir.
Marksist felsefe materyalisttir. Materyalist oluşundan ötürüdür ki bu felsefenin ortaya çıkışından günümüze kadar gelinen zaman dilimi içinde sınıf düşmanlarının yoğun saldırı ve kara çalmalarıyla karşı karşıya kalmıştır. "Materyalizm" sözcüğünün doğru anlamı saptırılmış, gerçek özü gizlenerek üstü örtülüp, gözden düşürüp değersizleştirmek için, ahlaki sınırlar içine sıkıştırılmıştır. Ahlaki değeler içine sıkıştırılıp kuşatılan "materyalizm" sınırsızlık, ahlaksızlık, yalnızca maddi gereksinimleri karşılayan zevk ve sefa düşkünlüğü olarak ifade edilmiş ve ortaçağ döneminde özellikle kilise papazları ve üniversite kürsülerinden materyalizme karşı yoğun bir şekilde kara çalma ve saldırılar yöneltilmiştir.
Engels vermiş olduğu şu yanıtla kara çalmaları sahiplerine iade etmiştir: "gerçek şu ki, burada materyalizm sözcüğüne karşı dar kafalı burjuvaların ön yargısına, kökeni köy papazlarının eski kara çalmalarından olan bu ön yargıya bağışlanmak bir ödün vermektir. Dar kafalı materyalizm dendiğinde, pisboğazlık, ayyaşlık, arsızlık, ten zevkleri ile şatafatlı bir yaşam sürdürmeyi, aç gözlülük, cimrilik, doymak bilmezlik, çıkar peşinde koşma, borsa oyunlarını ve kendisini gizliden gizliye hisleri olduğu bütün bu iğrenç kusurları anlar." (Marks, Engels, Ludwig Feuerbach syf. 33)
İdealistler tarafından materyalizm sözünün gerçek anlamında arındırılarak açıklanmasının nedeni materyalizmi emekçi halk kitlelerinin gözünden düşürmektir. Oysa materyalizm sözcüğü maddeden üretilmiştir. Zevk sefadan değil.
Materyalizm bilimsel bir dünya anlayışıdır, belli ilkelerden hareket ederek doğa görüngülerini ve bunun doğal sonucu olarak toplumsal görüngüleri anlama ve yorumlama tarzından başka bir şey değildir.
Maddeden üretilen materyalizm sözcüğünü ahlaki sınırlamalarla değil, bizim dışımızda var olan maddi gerçeği dünya. Doğa ve toplumu ye bunların sonsuz derecede çeşitlilik ve sayısız yönler taşıyan görüngülerini ve bu görüngüler arasındaki çeşitli yönlerini, bu çeşitli yönler arasındaki bütün ayrımları ve en önemlisi de daha önce hiçbir bilimsel araştırma yapılmadan kavranabilmesidir.
Ancak maddi şeyler dediğimiz; görebildiğimiz, dokunabildiğimiz şeylerin yanında, ne görebildiğimiz, ne de dokunabildiğimiz duygularımız, düşüncelerimiz ve fikirlerimiz vardır. Bunlarda maddi şeylerden daha az var olan şeyler değildir. Bunların maddi olmadıklarını belirtmek için düşüncel olduklarını söyleriz.
Zira toplumsal alanda maddi yön ile düşüncel yön birbirinin karşısına getirildi. Ve böylece maddi olanın yanına bir ilke olan ruh kondu.
Felsefe tarihi çeşitli biçimlerde ifadelendirilip formüle edilse de, esas tartışmaların yoğunluk çerçevesini oluşturan dünyanın açıklanmasıdır. Felsefe üzerine bütün tartışmalar bu noktada odaklaşır. Dünyanın açıklanmasında da filozoflar iki ayrı dünya görüşü etrafında kutuplaştılar. Burada iki ilke öne çıkarıldı. Biri madde diğeri ruh. Her bilim adamı iyi bir felsefi formasyona sahip olabilmek için, maddi yönü ile düşüncel yönü arasındaki ayrımı; madde ile kendisinin maddeden edindiği fikir arasındaki ayrımı yapabilmelidir.
Bu bizler içinde geçerlidir. Bir militan kendi istemleri ve arzulan ile gerçek olan arasında ayrım yapmaz. Arzularını gerçek olanın yerine geçirmeye çalışırsa, doğru bir formasyona sahip olamaz.
Yukarıda belirttiğimiz iki ilkeden hangisi ilk, başı ve sonu olmayan sonsuz ilktir? Materyalistlerin bu soruya verecekleri cevap: Madde (doğa-varlık) dir, başı ve sonu olmayan sonsuz ilktir. Ruh (düşünce ve bilinç) maddenin yansımasıdır ve bundan türemiştir.
İdealistlerin vereceği cevap ise Ruh (düşünce ve bilinç) başı sonu olmayan sonsuz ilktir. Madde bundan türemiştir. idealizm ve materyalizm birbirleriyle bağdaşmadıkları gibi, birliktelikte oluştururlar, iki karşıt gibi ayrılmaz bir şekilde birbirlerine bağlıdırlar. Her hangi bir çelişkinin ele alınışında doğru yöntem materyalizmdir. Materyalizm ile idealizm arasındaki savaşım kaçınılmazdır. Gelişme bu zıtların savaşımı olarak, savaşımının bir sonucu olarak bir olgu halini alır.
idealistler evren'in açıklanmasını doğa üstü güçlere ve ruha bağlıyordu, bu idealizmin birinci şekliydi. İkinci biçimi ise özellikle tek tanrılı dinlerin çıkmasıyla birlikte, doğanın maddiliği görüşünü de kabul ediyor ve bir ilk yaratan olduğunu söylüyordu.
Hıristiyan dini dünyanın maddi gerçekliğini kabul eder, ama bu gerçek, ikincil yaratılmış gerçektir. Gerçek varlık derin gerçeklik taşıyan ruhtur. Bu salt ruh ve evrensel olan ruh tanrıdır. Yine nesnel idealizmin bulunduğu birçok biçimlere tanık oluyoruz.
Platon'a göre maddi gerçek düşünsel bir dünyanın var olması için, maddi bir dünyaya gereksinmesi yoktur. Mutlak aklın hüküm sürdüğü fikirler dünyasının bir yansımasıdır der. Eski yunan stoacılar okuluna göre dünya tanrısal bir iç ateşle canlanan muazzam bir canlı varlıktır.
Hegel'e göre ise doğa ve insan toplumlarının gelişmesi kendiliğinden var olan, mutlak ve evrensel düşüncenin dış kılıfından, görülebilir yönünden ve cisimleşmesinden başka bir şey değildir.
Nesnel idealizm çevresinde yer alan bu filozoflar, dünyanın maddiliğini yalnızca görünüş itibarıyla kabul ediyorlar. Son tahlilde onun derin gerçeğini başka yerde arıyorlar. Bu derin gerçekte ruhtur. Ve bu ruh bizim bireysel insan bilincimizden bağımsızdır.
Bu iki felsefi anlayış, teorik planda birbirine karşı savaş içinde konumlanmışlar ve bunun pratik sonuçlarının büyük bir önemi vardır. Çünkü birbirine karşı iki dünya anlayışını, pratikte birbirlerine karşı iki ayrı tutuma komuta ederler. Marksist anlayış; "yalnız bilincimizin gerçekten var olduğunu,'maddi dünyanın varlığının doğanın ancak bizim bilincimizde, duyumlarımızda, tasarımlarımızda, kavramlarımızda var olduğunu savunan idealizmin tersine, maddenin, varlığın, doğanın, bilincin dışında ve ondan bağımsız olarak var olan nesnel bir gerçeklik olduğu, maddenin bir ilk veri olduğu, çünkü duyumların, tasarımların bilincin kaynağının madde olduğu, oysa bilincin bir ikincil veri, türev olduğu çünkü maddenin yansısı. varlığın yansısı bulunduğu .düşünmenin,gelişmenin yüksek bir yetkinlik derecesine varmış maddenin bir ürünü olduğu; daha belirli bir biçimde söyleyecek olursak düşüncenin beyinin bir ürünü olduğu ve beyin düşünmenin organı olduğu, dolayısıyla düşünmenin maddeden ayrılmayacağı, onları ayırmanın büyük bir yanılgıya düşmek demek olacağı ilkesinden yola çıkar." (Stalin'in -Leninizm’in sorunları)
Yukarıdaki alıntılardan görüleceği gibi, maddi dünyanın varlığı, bizim bilincimizin bir yansıması değil, bizim bilincimiz maddi dünyanın bir yansımasıdır.
Nesnel idealizm maddeyi bir evrensel ruha bağlıyor, öznel idealizm ise maddeyi bilincimizde eritiyordu. Ancak bunların biri doğa bilimleri tarafından diğeri fizyoloji ve toplum bilimleri tarafından yerle bir edildi. Özellikle metafizik anlayış insanı bir kalıp içerisinde ele alır. "Bu güne kadar ne ise odur. Üzerinde var olan hata ve zaafları atması mümkün değildir ve değişmez" der. Bu bağlamda hareket eden metafiziğe göre, toplumu ve insanı değiştirmek ütopyadan başka bir şey değildir. Bu anlayış özünde insanın toplumsal bir varlık olduğunu reddeder ve kendiliğinden bir varlık olarak ele alır.
Din insanların günahkar ve kusurlu oluşundan ötürüde, toplumun kargaşa içinde olduğunu ve olacağını söyler. Onlara göre toplumu değiştirmek, tanrıya hakaret ve küfür etmektir. Ancak din aracılığıyla ruhun arındırılacağını insana öğütlerken, toplum için durum daha farklıdır. "Bu ölümlü dünyada" kurtuluş olmadığına göre gerçek bir ehlileşme de toplumda hiç bir zaman söz konusu olmayacaktır.
İdealist metafizik anlayışların, toplumların ve insanların değişmeyeceğini söylemesine rağmen, toplumların tarihi gelişme süreci bize bunun tam tersini gösteriyor. Farklı toplumsal sistemlerde, kendisinden daha ileri olan toplumsal sistem biçimlerine tanık oluyoruz. Örneğin köleci toplumdan feodal topluma vb.
Devrim yapmış ülkelerde, işçiler ve emekçi halklar kendi maddi gerçekleri içerisinde insanın değişebileceğini yeni sosyalist insan tipiyle, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ve bu özel mülkiyetin kutsanması yerine üretim araçlarının toplumsal (kamu) mülkiyetine dönüştürülmesi ve bir avuç azınlığın yönetimden alaşağı edilmiş olması ve toplumsal yaşama aktif olarak katılan ezilen çoğunluk tarafından yönetilmesi, bütün bu metafizik idealist görüşleri yerle bir etti.
Bu durum burjuvazinin işine gelmiyor. Marksist-diyalektik-materyalizme cepheden saldırarak, ideolojik savaşımızda uluslararası planda daha da yoğunlaştırarak sosyalist ülkelere saldırı ve karalamaları yoğunlaştırıyor, bu ülkelerde gerçek anlamda "demokrasinin olmadığını, diktatörlük altında yönetildiği" demagojileriyle kitlelerin bilincini karartmaya çalışıyor.
Kitlelerin Marksist bir felsefi anlayışa sahip olmasını kesinlikle istemez. Çünkü kitleler sömürüldüklerini ve yoksulluk içinde kıvranışlarının nedenlerini görecek ve var plan bu toplumsal sistemi değiştirmek için harekete geçeceklerdir. Bu durum burjuvazinin sömürü sisteminin son bulması ve kurmuş olduğu "cennetin" kaybolmasına neden olacaktır. Bu cenneti kaybetmek istemeyişleri onları daha da saldırganlaştırmaktadır.
Ama nafile "o halde nasıl kapitalist düzen, zamanında feodal düzende kapitalist düzenin yerini alabilir." (Stalin-Leninizm'in sorunları)
"Eğer koşullar insanı biçimlendiriyorsa, bu koşulları insanca biçimlendirmek gerekir" (Marks-Felsefe incelemeleri) Sonuç olarak toplumlar, hep geriye doğru bir gelişme gösterir. Bu gelişim seyrini engellemek insan iradesine bağlı değildir. Doğanın gelişin skecini etkileyerek yavaşlatıp, hızlandırabilir. Ki devrim mücadelesinin amacı da budur. Toplumsal gelişim sürecine müdahalede bulunmak, süreci hızlandırmak. HIDIR TOKUŞ PARTİZAN GENÇLİK SAYI-02
|