"iMTiYAZSIZ, SINIFSIZ, KAYNAŞMIŞ BiR KÜTLE"NiN MiLLiYET

Tarihi yanlış yazmak bir millet olmanın parçasıdır.”
Ernest Renan

Milliyetçilik nedir, iktidarla ilişkisi nedir ve hangi toplumsal ilişkiler bütününe dayanarak ayakta kalabilmektedir? Soruları çoğaltabilmek elbette mümkün; ancak bunların bile açıklanmaya kalkılması başlı başına zor bir iştir.

Ulus devlet projesinin kapitalizmin şafağında belirmesi ve bu anlamıyla korumacı politikaya yaslanan bir milliyetçilik ile Paris banliyölerinin tutuşmasına sebep olan milliyetçilik bir ve aynı şey değildir. Zaten kavramın açıklanabilmesini zor kılan şey de budur. Dünya ve toplumlar sürekli olarak hareket halindedir ve gelinen aşamada kavram yeni koşullara kendini adapte etmiştir.

Biz gene de bir kaç milliyetçilik tanımı yaparak sorunu ele almaya başlayalım. Elbette milliyetçilikten önce millet tanımı ele alınmalı ve onun üzerinden milliyetçilik açıklanmalıdır. Bu noktada Stalin’in çok bilinen tanımıyla başlayalım. “Millet, tarihsel olarak evrilmiş istikrarlı bir dil, toprak, ekonomik yaşam ile kendini kültür ortaklığı ile dışa vuran psikolojik yapıdan oluşan bir topluluktur.” (1)

“Millet” konusunda en bilindik olanı ve genel kabul görmüş olanı Stalin’in yukarıda yaptığımız tanımıdır. Şimdi de milliyetçiliğe ilişkin birkaç tanıma değinerek meseleye farklı açılardan bakmaya çalışalım. Çünkü bu, mevcut bir takım gelişmeleri algılamamızda kolaylık sağlayacaktır.

***

“Milliyetçilik, modern dünyaya özgü devlet ve toplum ayrımına verilen özel bir yanıttır. Bu ayrımı yıkmayı amaçlar” [John Breuilly]. Bu tanımdan hareketle başta sorduğumuz sorulardan ikincisine de cevap verebildiğimizi düşünüyoruz. “Devlet” ve “toplum” arasındaki ayrıma verilen bir yanıt olarak tanımlanan milliyetçilik olgusu, ister istemez devletin elindeki ideolojik bir aygıt özelliğini vurguluyor. Yani milliyetçilik, toplum içerisindeki çeşitli grupların tercihi olmaktan çok, daha önemlisi devletin işlevsel bir aracı olarak gündeme geliyor, getiriliyor. Özellikle bizimki gibi, çok uluslu ve çeşitli milliyetlerden medeniyetlere beşiklik etmiş ülkelerde milliyetçiliğin bir “ulus” yaratma çabasının harcı olarak ve başta Kürtler olmak üzere diğer azınlıklar üzerinde bir baskılanmanın hatta asimilasyonun aracı olarak hiç elden bırakılmadığı düşünülmelidir. Ulus yaratmaya ilişkin söylenmiş bir başka söz daha var ki meseleyi özetler niteliktedir. “italya yapıldı, şimdi italyanları yapmak zorundayız.” (1860 Massimo D’azeglio) (2)

Ulus-devletin inşası bir bakıma egemen güçler tarafından toplum mühendisliği olarak ele alındı ve bu inşa sürecinde farklı olan ne varsa “tek”leştirildi. “Dil, folklor, tarih, coğrafya (vatan), din (ulusal din)...standart bir çerçeveye yerleştirilerek ulusal bütünlük sağlanmaya çalışıldı. Bu bağlamda farklı soy, lehçe, kabile, etnisite vs. ulusal kültür içinde homojenleştirildi. Bu da ulus-devletlerin homojen kültür ihtiyacını karşıladı”(3)

Söz “ulus” yaratmaya gelmişken bu sürecin özellikle batı Avrupa’da gündeme geliş tarzına kısaca değinmekte fayda var. Avrupa kıtasında kapitalizmin gelişimiyle paralellik taşıyan sürecin doğu toplumlarında gündeme geliş tarzı oradakinden farklı olmuştur ve içsel bir dinamiği ifade etmemektedir. Diğer bir deyişle yukarıdan aşağıya bir devlet politikası olarak gündeme gelmiştir. Ancak konumuz kapsamında olmadığı için şimdilik bu noktayı es geçiyoruz. Çeşitli makalelerde değişik vesilelerle değindiğimiz ulusun oluşumu konusuna kısaca da olsa değinerek ilerleyelim.

***

Kapitalizmin şafağında ulus (millet)

Milliyetçilik, egemenliğin kültürel duyarlılığıdır ve ulus-devletin sınırları içinde idari gücün koordinasyonuyla atbaşı gider"
A. Giddens

Avrupa’da burjuvazi iç pazarın birleştirilmesine yönelen milli hareketlerin öncü gücüydü. Feodalizmin kabile-kavim gibi toprakları bölen yapısı burjuvazinin ekonomik çıkarlarını bozuyordu ve bu yüzden burjuvazi öncülüğündeki milli hareketler feodalizme yönelmişti. Bu süreç burjuva demokratik devrimlerle merkezi ulusal devletlerin kurulması şeklinde ilerledi. Batı Avrupa’da durum buyken, Doğu Avrupa ve Asya’da merkezi devletler feodalizm döneminde oluştu.

iç gümrükler, geçiş vergileri, senyörlerin keyfi davranışları, tek bir ölçü sisteminin olmayışı ve yerel adli kurallar ticaretin genişlemesini, tek bir ulusal pazarın kurulmasını ve kapitalist ilişkilerin kesin olarak yerleşmesini engelleyen etmenlerdi. Tüm bu sebeplerden dolayı ulusal söylemler burjuvazinin öncülüğünde dillendirilmeye ve gelişen kapitalist ilişkilerle birlikte daha geniş bir toplumsal güç tarafından savunulmaya başlandı. Yeni üretici güçler ile eski üretim ilişkileri arasındaki uzlaşmaz çelişki, devrimi burjuvazi önderliğinde ve “ulus” söyleminin ardında mümkün kıldı.

Toprağın lordlar arasındaki bölünmüş yapısı siyasal iktidarın da bölünmüşlüğü demekti. Bu durum iktidarın tek elde toplanıp merkezileşmesini önlüyordu. Kentlerin büyümesi ve buralarda burjuvazinin artan etkinliği, gelişen ticaret, tarımsal üretimin üstünlüğünü yitirmesi gibi nedenler lordların etkinliğini azaltıyor ve ekonomik etkinlik el değiştiriyordu. Ekonomik etkinliğini yitiren lordlar siyasal iktidarlarını da kaybetmeye başlıyordu. Burjuvazi, önünde yıkılması gereken güç olarak kilisenin etkinliğini ve feodalizmi görüyordu. Katolik kilisesine karşı Protestanlığı savunup “ulusal kilise”lerin önünü açtı ve reform hareketlerini hızlandırdı. Diğer taraftan da feodalizme karşı merkezi otoritenin güç kazanmasını ve ulus-devletlerin kurulmasını destekledi. Tüm bu süreç kapitalizmin oluşması ve beraberindeki uluslaşma hareketlerinin sancısına tanıklık etmektedir.

Tarihsel bir sürecin ki buna ulus-devletlerin inşa süreci de diyebiliriz, devamında ulus-devletlerin kendini tamamlaması milliyetçiliği tarih sahnesinden çekilmeye koşullamadı.

Bahsini ettiğimiz milliyetçiliğin, proleterleri ve burjuvaları aynı ortak ülkü çerçevesinde birleştirme çabası sınıf çelişkilerinin gizlendiği bir peçe olarak hep var oldu, olmaya devam ediyor. Burjuva ya da burjuva-feodal devlet mekanizmalarının iktidarlarını kalıcılaştırma plânlarının bir parçası olarak “milliyetçilik” hep biçilmiş kaftan olarak kitlelere nüfuz ettirildi. Gelinen noktada kavram kendini gelişen süreçlerin çelişkilerine adapte edebildi ve öncesinde “pazar” oluşturma kaygısıyla beliren milliyetçilik, coğrafyanın tarihsel toplumsal koşullarına göre kendini sınıf farklarının olmadığına ya da azınlıkların aslında Türk olduğuna kadar geniş bir söylem alanı oluşturabildi. Aslında azınlık ulusların bastırılması şeklinde bir biçime bürünen milliyetçiliğin de esasında “Pazar” ekseninde cereyan eden ekonomik öze tekabül ettiğini söyleyebiliriz.

“Grev isteyen işçinin Türklüğünden şüphe edilen”(4) bir ülkenin cumhurbaşkanı Türk-iş genel kurulunda yaptığı konuşmada aslında milli bir kaynaşmışlıktan hareketle şu sözleri sarf edebiliyor:

“Aslında bugün güzel bir an yaşıyoruz. Sendika başkanları özellikle Harb-iş çok daha iyi bilir. Benim babam 45 yıl önce Kayseri'de tayyare fabrikasında Türk-iş'in, Harb-iş'in temsilcilerindendi. Emekli olduktan sonra durmadı çalışma hayatına devam etti. Şimdi yanında çalışanlarıyla bir çocuk-baba şefkati içinde. Ben bugün cumhurbaşkanıyım. Demokrasinin, cumhuriyetin, bugünkü Türkiye'nin aslında hangi noktada olduğunu söylüyorum. Sınıfların kırıldığını, eskiden olduğu gibi ayrımın olmadığını, Türkiye'nin artık çok açık bir toplum olduğunu söylüyorum.” (5)

Abdullah Gül sınıfların kırıldığını söyleyerek yeni bir şey söylediğini sanıyor. Hâlbuki M. Kemal o tanımı “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kütle” şeklinde çok önceleri yapmıştı. Yükselen, yükseltilen bir değer olarak “milliyetçilik” AKP’nin de diline pelesenk olduğundan dolayı meseleyi güncel bir tartışma olarak ele almak eksik olacaktır. Meselenin yaşadığımız coğrafyada sahip olduğu bir tarihsellik vardır ki o da Türk-islam senteziyle şekillenen bir devlet politikası olarak milliyetçiliğin devletin temel ülküsü olduğu gerçekliğidir. Şimdi meseleyi yeni gündeme gelmiş gibi tartışmanın tek haklı gerekçesi vardır. O da son yıllara göre kıyaslandığında milliyetçiliğin halk içerisindeki varlığının hiç bu düzeyde olmadığıdır. Yoksa devletin kafatasçı zihniyeti ittihat Terakki’ye kadar varmaktadır. Meseleyi tersinden okuduğumuzda ise anti-faşist mücadelenin milliyetçi gruplara karşı yapılan mücadeleden ziyade devlete karşı yürütülen bir mücadele olduğunu söyleyebiliriz.

***

Mesele çağımızda ister istemez küreselleşme-milliyetçilik ikilemine varmıştır. Sermaye ve sömürü olanca hızıyla küreselleşirken, milliyetçiliğin anlamı ne olmaktadır. Kapitalizmle hesaplaşmayacak bir ideolojinin, dahası kapitalizmin koltuk değneği bir ideolojinin yine kapitalizmin vardığı evre olan küreselleşmeyle çelişmesi paradoksal gözükebilir. Ama esasında söz konusu olan; milliyetçiliğin, özü aynı kalmakla birlikte yeni bir biçime bürünmesidir. Küreselleşme, kendi milliyetçiliğini de yaratmıştır ve bugün milliyetçilik küreselleşme şartlarına uyarladığı söylemlerle nemalanmaktadır. “Kapitalizmin ekonomisi, devleti gerekli kılan siyasal ve toplumsal boyutları olmaksızın düşünülemez. Dolayısıyla günümüz kapitalizminin temel çelişkisi, ekonomideki kürselleşme ile siyasal ve toplumsal alandaki ulusallık arasındaki bölünmüşlüktür.” (6)

Küreselleşme sürecinin ulus-devleti aşındırmasının milliyetçi söylemi getirdiği yeri göstermek açısından bir örnek vermek gerekirse, istanbul Üniversitesi iktisat Fakültesi iktisat Sosyolojisi Anabilim Dalı Başkanlığı’nı ve aynı zamanda faşistliği tescilli Aydınlar Ocağı genel başkanlığını yürüten Mustafa Erkal’ı dinleyebiliriz. “Artık klâsik sağ-sol ideolojik tartışması, yerini milliyetçi-evrenselci ikilemlere bıraktı.” diyen Erkal, “Küreselleşme, milliyetçiliğin karşıt söylemidir mi diyorsunuz?” sorusuna ise, “Milliyetçilik, küreselleşme ile önü açılmış milli devletlerin üzerinde ortaya çıkardığı olumsuz etkilere karşı ister istemez başlayan bir yeniden kendine hâkim olmadır. Milliyetçilik öyle bir yükselişte ki; daha önce bu akımı reddeden, sınıf çatışmasını esas alan ve buna dayalı ideolojilere olumlu bakan bazı çevreleri bile milli bir noktaya çekti. Bunda küreselleşme rolü önemli.” (7) cevabını veriyor. Erkal’ın da itiraf ettiği gibi yükselişe geçen milliyetçilik küreselleşmeyle mümkün olabilmiştir. işte paradoksal durum burada yine karşımıza çıkmıştır. Küreselleşme ulus-devleti aşındırırken, diğer taraftan da milliyetçilik küreselleşmeye yaslanarak büyümektedir. Üstelik ideolojik olarak yalpalayan kimi “sol”cularımızı bile milliyetçileştirecek kadar geniş bir alanı etkisine alarak...

DiPNOTLAR

  1. Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, inter Yayınları, syf: 17
  2. H.J. Puhle’den aktaran Ergün Yıldırım, Doğu Batı sayı 38 - Milliyetçilik I, Küreselleşen dünyada milliyetçilik, sf. 185.
  3. Gellner E., Milliyetçiliğe Bakmak, istanbul: iletişim Yayınları, sf. 52
  4. 1950’lerde CHP hükümetinin çalışma bakanlığı müsteşarı Fuat Erciyes, aktaran Aziz Çelik, Grevfobi, Radikal iki, 18.11.2007
  5. 9 Aralık 2007 tarihli Milliyet gazetesi,
  6. Ölmezoğulları Nalan, Ekonomik sistemler ve küreselleşen kapitalizm, Ezgi kitabevi, sf. 249
  7. http://rustemyemez.blogcu.com/2232939

    ÖZGÜR DÜŞÜN SAYI-42
 
kaypakkaya-anma-afisdgh-li-tutsaklarla-dayanisma

Özgür Düşün

  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün

www.demokratikgenclikhareketi.org | Demokratik Gençlik Hareketi Resmi İnternet Sitesi