MAHALLE BASKISINDAN MiLLi BASKIYA SiYASAL iSLAMIN YÜKSELiŞi

Sosyolojinin bütün konuları birbirini besler. Bir önceki yazılarımızda, Türkiye’de kentleşmenin tarihsel sosyolojik analizine girişmiştik. Bugünün politik kompozisyonun şekillenmesinde de kentleşme olgusu önemli rol oynamıştır/oynamaktadır. 22 Temmuz 2007 seçimlerinde ortaya çıkan tablo kentleşme sürecinde meydana gelen sermaye birikiminin öncülüğünü yapan politik öznelerin ektiklerini biçtiklerinin sonucuydu. 12 Eylül’de toplumsal kesimler içerisinde tarihsel yönden kazananlardan biri de islami hareketti. Daha doğrusu dönemin soğuk savaş şartlarında ABD’nin, Sovyetler Birliği’ni güneyden islami hareketleri besleyerek yıpratmayı amaçladığı stratejinin bir uzantısıydı bu durum. Ki zaten 12 Eylül darbesini de ABD’nin kendi diliyle ifade ettiği “bizim çocuklar” yapmıştı. Kenan Evren’in bu stratejinin baş aktörü olarak cumhurbaşkanı sıfatıyla meydanları elinde Kuran-ı Kerim’le dolaşması, her köye bir camii yapma projeleri, din derslerinin zorunlu hale getirilmesi ve daha birçok din eksenli düzenlemeler itaatkâr ve muhafazakâr bir toplumsal bilincin gelişmesine yeterli koşul sağlıyordu. Aslında yakından bakıldığında YÖK’ün de türbanın da aynı ananın rahminden doğduğu görülecektir.

Marksist Lefebvre, 1974 tarihli “Mekânın Üretimi” adlı kitabında her toplumun kendi yeniden üretimine uygun bir mekân ürettiğini belirtir; kentsel mekânın üretiminde ve kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretiminde önemli bir araç olduğuna dikkati çeker. Ancak mekân metaların üretiminden farklı karaktere sahiptir; zira mekân hem bir emek ürünüdür hem bir araçtır hem de bir iştir. Yani birden çok boyut taşımaktadır (akt. Ekber,2007:17). Dolayısıyla mekanın toplumsal yeniden üretimi aynı zamanda ideolojik bir üretimi ve temsili de taşır. islamcı siyasetin yerelden merkeze doğru mekanı toplumsal örgütleyişinin sosyolojik izlerine dikkat çekmeden, onun ezbere analizini yapmak son derece kolaydır.

AKP’nin bugüne gelişinde önemli bir tarihsel derinlik ve miras vardır. Osmanlı devrindeki mülkiyet ilişkilerine kadar uzanan bu tarihsellik içerinde vücut bulan üretim ilişkilerinin bugüne uzanan tezahürüdür. AKP’nin dayandığı sosyal ve sınıfsal tabanın tarihselliği anlaşılmadan onun temsil ettiği siyasal konum da anlaşılamaz. Bu yazımızda AKP’de bütünleşen islami hareketin, yerellerden nasıl merkeze doğru yükseldiği konusuna odaklanacağız.

KEMALiSTLER VE iSLAMCILAR: TALi ÇELiŞKiLER VE TAŞRA BURJUVAZiSiNiN YÜKSELiŞi

Türkiye’nin sosyolojik siyasal ortamını analiz etmek için ilk elden başvurulması gereken önemli kaynaklardan biri şüphesiz idris Küçükömer’in “Düzenin Yabancılaşması” adlı kitabında dile getirdiği düşünceleridir. Küçükömer’in 1968’lerde dile getirdiği düşünceler ve yaptığı analizler bugüne de ışık tutacak cinstendir. Temel iddiası dönemin CHP çizgisinde simgeleşen “ortanın solu” aslında sağ’da, sağda olduğu iddia edilen Demokrat Parti/Adalet Partisi geleneği ise tarihsel açıdan sol’da yer almaktadır. Küçükömer’in bu iddiasındaki en önemli belirleyici kriter ise bu iki kesimin üretim güçleri karşısındaki tutumlarıdır. Ona göre tarihsel olarak sol yanda, yeniçeri-esnaf-ulema birliğinden gelen ve islami halk cephesine dayanan Jön Türklerin Prens Sabahattin Kanadı, Hürriyet ve itilaf’tan Terakkiperver Fırka’sına, Serbest Fırka, Demokrat Parti ve Adalet Partisi’ne kadar uzanan geniş kesim yer almaktadır. Sağ yanda ise Batıcı-laik bürokratik geleneği temsil eden Jön Türklerin Terakki ve ittihat Kanadı’ndan CHP’ye uzanan kesimdir (sf. 72). Bu ikinci kesim üretici güçlerin gelişmesine engel olmakla birlikte bu engeli emperyalistlerle işbirliğiyle sağlamaya çalışmışlardır. Halide Edip, Dr. Adnan Adıvar ve ismet inönü gibi bu kanatta yer alanların bir dönem yalnızlaşmaktan korkmalarından dolayı Amerikan Mandası’nı savunmuş olmaları bile yeterlidir. Ancak diğer kanat da elbette anti-emperyalist değildir. Lakin CHP’ye göre üretim güçlerinin geliştirilmesi ile sağlanacak göreli ekonomik bağımsızlıktaki düşünceleri, toplumsal kalkınma bakımından daha ilericidir. Küçükömer’e göre sol olmak için laik olup olmamak ya da batıcı olup olmamak önemli değildir. Ki bu kesimdeki bürokratların ve kompradorların emperyalistlerin himayesine girmiş olmaları bile solla alakası olmadığını göstermiştir. OYAK gibi sermaye kuruluşlarının emperyalist ortaklıkları zaten ortadadır. iki kesim arasındaki çekişme talidir ve çıkar çatışmasıdır sadece. Laik-batıcı asker-bürokratların yaptığı sadece “kültürel üst devrimdir”, mülkiyet ilişkilerinde Osmanlı’dan sonra cumhuriyette de pek bir değişiklik olmamıştır. iktidarı elinde bulunduran bürokrat elit, halktan kopuk yaşamakta, çeşitli usullerle ülkeyi yarı-sömürge haline dönüştürmekte ve artık üründen önemli pay alarak sömürü derinleştirmektedir. Üst yapısal düzenlemeler ise demokratik görünüm içerisinde sunulan aslında batıyı memnun edecek hukuksal hegemonyalardır. Bu yüzden Küçükömer MGK’nın varlığını içeren 1961 Anayasasını gerici bulmaktadır.

Yukarıda Küçükömer’in özetlemiş olduğumuz düşünceleri nesnel açıdan ispatlanmaya gerek duyulmayacak kadar açık ve berraktır. Sol tarafa koyduğu doğucu-islamcı kesim elbette ki düşüncel boyutta değil; sosyal ve ekonomik açıdan durduğu pozisyondan dolayı Kemalist kesime göre ilericidir. Tabii ki sosyalistler açısından ikisinden birini tercih etmek söz konusu olmayacaktır. Doğucu-islamcı kesim sürekli Kemalist iktidar tarafından hep engellendi laiklik adına. Oysa devletin laik filan olduğu yoktu. Aynı şekilde diğer kesimin islamcılığı da zaten tartışmalıdır hep. Her ikisi de geniş kitleleri korku kültürü ile terbiye etmeye çalıştılar. Biri laiklik elden gidiyor, diğeri din elden gidiyor edalarıyla.

Kemalist kesim tek bir merkezden modernleştirici bir mantık yürütüyordu. Ziya Gökalp’in hars-medeniyet ayırımından yola çıkarak gelişen Kemalist jargon, üstten inmeci ve zamanla da batı taklitçiliğine uzanan ve halktan kopan bir güzergaha giriyordu. Şerif Mardin’in en önemli görüşüdür: Osmanlı’da toplumla devlet arasında iletişim köprüsü olan dinin yerine cumhuriyet bir şey koyamadı. Devlet-toplum arasında tampon kurumlar oluşturulamadı. Türk Ocakları, Halkevleri ve Köy Enstitüleri ise bireyi tek tip homojen kültür içine hapseden yine aynı taklitçi mantığın bir uzantısıydı. Toplum adam edilmeliydi. Köylere gidilmeden de toplum aydınlanamazdı. Eğitimle aydınlanmanın olacağı sanıldı. Olamazdı, zira bu üst yapı baskısıydı, sosyal ve ekonomik dayanağı yoktu. Alttan tepki gecikmedi ve Demokrat Parti din karşıtı/komünist yuvası diyerek kapattırdı. Sonuçta Kemalist kesim halka gidilecek damarları iyi kullanamıyordu. Bu iki kesim arasındaki en temel ayırım çizgisi de burasıdır. Yani biri halka doğru gitmek zorunda iken diğerinin halktan iktidara doğru yol almış olmasıdır. Bu noktada ilginç bir alegori ortaya çıkmaktadır. Kemalistler modernleşmeci zamanın ideolojik savunusunu ve uygulamasını yaparken; bugünkü haliyle islamcı kesim post-modernleşmenin öncülüğünü yapıyor. Kemalistler bürokrat-komprador burjuva iktidar elit olarak merkezi temsil ediyordu- ki hala da bu özelliğini sürdürmektedir, islami kesim ise çevreyi, yani taşrayı temsil ediyordu. Bu ikisi arasındaki çekişme siyaset arenasında şimdilik islamcıların lehine sonuçlandı. Ancak merkez yeterince toplumu modernleştirememişti, kente göç eden taşralılar zamanla modernleşecekleri; ama kentleşmek bir yana kentler çağı geniş köyler haline geldi. Kemalizm’in çırpınışları kentin mahallesini işgal eden bu taşralının korkusuyla büyüdü. Şimdi de “mahalle baskısı” konuşulmaya başlandı. Bu aslında Kemalizm’in iflasının ifadesidir.

islamcı Siyasetin Mekânsal inşası

Yerelden merkeze doğru kartopu gibi büyüyen islamcı hareketin giriş kısmında sözünü ettiğimiz ulusal ve uluslararası koşulların etkisinin yanında, yavaş yavaş izlenilen mikro siyasetin de etkisi büyüktür. “Milli Görüş” hareketinin en küçük bina sorumlusundan, mahalle ve semt sorumlularına kadar genişleyen organizasyonu, 1980 sonrasında meyvelerini zamanla vermiştir. Mahallelerde yüz yüze ilişkilerin sürekli taze tutulması, ev ziyaretleri, cenazelere ve düğünlere katılmak gibi kültürel davranışlara katılmalarının yanında “Milli Görüş”ü yükselten asıl etken kentleşme sürecindeki “patronaj” ilişkilerdeki önderlik olmuştur. iş bulma, ya da enformel sektörde (işportacılık gibi) yer alanlara belediyenin göz yumması gibi konular, birey ile devlet arasında artık zamanla kurumların patronaj ilişkileri yürütmesine kadar varmıştır. Milli Görüş’ün “Adil Düzen”i yerellerde böyle hayat buluyordu. Devletle yerel halk arasında köprüyü sağlayan mekanizmanın başında yer alan islamcı belediyeler, sadece belediyenin olanaklarını kullanmakla kalmıyor, zamanla serpilip büyüyen taşra burjuvazisi ile halk arasında da önemli vazifeler üstleniyordu. Anadolu’nun birçok şehrinde gelişen küçük sanayilerde istihdam edilen kesim, “kaderci” toplumun dinsel inanç kılıfı ile uyuşturuluyor, her şeye razı hale getiriliyordu. Sosyal güvencelerinden yoksun bu kesime sadece asgari ölçüde iş verilmesi ile kalınmıyor, Ramazan aylarındaki yardımlarla da bağımlılık arttırılıyordu. Böylece çalışanlar “şükretmekten” ve “mahcup” olmaktan, artık sömürüye itiraz edebilecek düşünceyi bile akıllarına getirmiyorlardı. Kırdan kentlere yığılan ucuz işgücünün istihdam edilmeyen kesimine ise belediyenin sosyal yardımları yeterli oluyordu. Kent yoksullarını yoksulluğa bağlı hale getiren, balık tutmasını öğretmeyen, sadece balık verip bağımlılaştıran bu politikalar, bir taraftan islam’ın zekât ideolojisi ile bir taraftan da sosyal devlet düşüncesi ile birleştirilince ortaya eğrelti bir durum çıkıyordu. “Eğreti Kamusallık” kavramsallaştırmasıyla Kayseri örneğinde islami belediyeciliği inceleyen Ali Ekber Doğan, sözünü ettiğimiz sürecin ekonomi-politiği için önemli bilgiler vermektedir.

Doğan (2007:248), Şükrü Kocatepe zamanından bugünün Kayseri Büyükşehir Belediyesine kadar islamcı belediyeciliğin, eskinin kamucu belediyecilik anlayışını törpüleyerek yoksullara yardım altında geliştirdiği “hayırseverlik” politikasının “sosyal belediyecilik” adı altında sunulmasını “eğretileşme” olarak görmektedir. Doğan bu kavramı, Fransız sosyologlarından Bourdieu’nun 1990’ların sonlarında işsiz ve geçici işçilerin yükselen mücadelesi üzerinden kentsel yoksulluğu anlama çabasında başvurdukları anahtar kavram olan “eğretileşme/ yaşamın eğretileşmesi”ndeki anlamından alır. Kentsel işgücünün geçici işlerde kullanılmasıyla günü kurtarma üzerine bina edilen “yaşamların eğretileşmesi”, yine belediyenin hayırsever yardımlarını kentsel yaşam maliyetlerini düşürecek şekilde yapması eğretileşmenin toplumsal yeniden üretimini besleyen nitelik taşımaktadır. Farklı kesimlerin mücadele ve müzakere alanı olarak özgün anlamındaki “kamusal alan”ın islami geleneksel değerler ile kentsel rantın hayırseverlik kılıfıyla özel sermayenin birikimini artıracak değerlerin kaynaştırılması, eğreti kamusallığın özünü oluşturmaktadır. Eğreti kamusallığı Doğan(2007:249) şu üç önemli noktada somutlamaktadır:

Yoksullara yardım adı altında iddia edilen “sosyal belediyeciliğin”, yararlananların hayatta kalmalarından başka bir fonksiyonu yoktur. Onları yardım almaktan kurtaracak bir perspektif taşımamakta, kentsel eşitsizlikten kurtaramamakta ve yoksulluğa çare olamamaktadır.

Belediyenin yaptığı ihaleler şeffaf gibi gösterilse de büyük kırımlar yapılır, iş başlayıp ilerledikçe de malzemenin cinsi değiştirilir. Onlarca taşeron kullanılır; ancak en büyük parayı en üstteki alır. Belediye iş ilişkilerine giren girişimciler kentin futbol takımlarına ya da paralel vakıflara bağışta bulunmak zorunda bırakılır.

Belediye, meydan-park, yol gibi kamusal yerleri düzenlerken öncelikle kendi mekânsal temsili unsurlarıyla yeniden düzenlemekte, sonraki basamaklarda önceki belediyecilik anlayışının izlerini taşıyan unsurlardan arındırılarak yeniden düzenlemeye gidilecek basamaklar oluşturulur. Bu alanlar siyasal kamu mekânı olmaktan çıkar ve geçerken sadece göz atılan geniş bulvarlar, alt geçitlerden oluşan simgeler müzesi inşa edilir.

Belediyeciliğin hizmet üreten bir yapıdan işi özel sermayenin çıkarı doğrultusunda organize eden karaktere bürünmesinde “oturma” denilen grupsal etkinliklerin de etkisi büyüktür. Sadece Kayseri örneğinde değil; Tokat, Sivas gibi kentlerde de rastlanılan bu yapı, dinin ağırlık kazandığı, yaş, cinsiyet ve komşuluk ilişkilerine göre biçimlenen ve çoğunlukla da aile üzerinden katılımın sağlandığı bir toplumsal etkinliktir (Doğan,2007:195). Bu etkinlik cemaatleşmenin çekirdek kadrosunu oluşturur. Politik ve ekonomik yönlendirmeler, oluşturulan “oturma”lar üzerinden yapılır. Bu organizasyonun işlevini, Osmanlı’daki ulema sınıfının mikro boyuttaki işlevine benzetebiliriz. Kentsel yapılanmada inşaat ve konut sektöründen ticaret sektörüne kadar birçok KOBi’ler “oturma” denilen kitle iletişim ve ilişki ağları çerçevesinde büyümüştür.

Kentsel gelişmeyi kapitalist yapılanmaya bağımlı hale getiren ve kenti sermaye birikiminin aracı için yoksula yardım, toplu sünnet-toplu nikâh, şeffaf ihale, düğünlere, cenazelere mesaj yollama gibi işlerle muhafazakârlığı yeniden üreterek yoksulluğu yaratan güç ilişkilerine karşı başkaldırının da önü kesiliyordu. Doğan (2007:250) bu duruma, Gough’un “yoksulların yerel topluluk ağları içinden ekonomik ve toplumsal yeniden üretimi” adını verdiği sürecin etkide bulunduğunu belirtir. Ancak bu noktada söylemin toplumsal örgütlenişinde Gough’un yaklaşımının tersi de geçerli olabilmektedir. islamcı siyasal örgütlenmenin tabandan tavana doğru yayılan örgütlenişi, söylemin toplumsal inşasıyla bütünleştirildiğinde ortaya “karizmanın” inşası da çıkıyordu. Sözgelimi, Tayyip Erdoğan’ın herhangi bir yoksulla birebir muhatap olması ya da televizyon programını arayarak “hayırseverliği”ni göstermesi gibi küçük bir gösteri, toplumda söylenti ile büyütülerek söyleme dönüştürülebiliyor. Bu, aynı zamanda gerçeğin de söylemsel inşasıdır. Zira her söylem bir gerçeklik inşasıdır (Sözen,1999:12) ve güç ilişkileri çerçevesinde ideoloji yaratır. “Mahalle baskısı”nın tartışıldığı bugünlerde, mahallenin delikanlısının bu karizmatik tipte şekil bulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Mahalle baskısından kastedilen toplumsal baskı, söz konusu söylemin toplumsal baskısıdır. Ama artık bu baskı mahalleyi aşıp kenti-ülkeyi saran bir boyut almaya başlamıştır. Kemalist modernleşme yerini islamcı post-modernleşmeye bırakırken baskı biçiminde ve güç ilişkilerinde niteliksel herhangi bir değişiklik oluşmamakta, sadece dünya sisteminin gerektirdiği siyasal moda ile uygun baskı geleneği yeniden üretilmektedir. Haldun Gülalp’in Türkiye’de yükselen siyasal islam’ın temellerini sosyolojik yönden incelediği “Kimlikler Siyaseti” adlı eseri, AKP’nin bugün geldiği noktanın sosyolojik köklerini anlamak açısından önemli bir referanstır. Milli Selamet Partisi’nin taşralı küçük burjuva sınıfsal dinamiğinden, Refah Partisi’nin buna eklediği büyük kentlerdeki işçi ve yoksul ile taşra kökenli profesyonel orta sınıfa kadar uzanan ve giderek toplumsal bir kartopu halini alan sosyal ve sınıfsal taban son olarak bugünkü AKP’de anlam bulmuştur. Gülalp’in de öne sürdüğü gibi AKP, islamcı kimliği sadece Müslümanlığın kamusal alana rahatlıkla taşınmasında kullanmıştır. Gülalp’e (2003:182) göre Türkiye’de sınıfsal konum ile Müslüman kimliğe yakınlık veya uzaklık iç içe geçer; öyle ki bazen Müslüman kimlik, sınıfsal konum için bir gösterge niteliği taşır. Bunun nedeninin Türkiye’deki modernleşme projesi ile yaratılan toplumsal kategoriler olduğunu belirten yazara göre; Türkiye’nin ulusal kimliğinde ve doğal olarak da “Türk”ün tanımında islamiyet önemli bir merkezi öneme sahiptir. Tanımlama coğrafi ve kültürel varsayımlar üzerinden yapılsa da “Türk” sayılmak için Müslümanlık bir önkoşuldur. Her Türk’ün kimliğinde “dini islam”dır yazmak laiklik anlayışının ve kimlik sorunun güzel bir ifadesidir. Post-modernizmle, modernizme karşı bir duruş sergileyen islamcılık, modernizmin ulusal baskı karakterini de Türk kimliğinde şekillendirerek eleştirdiği şeye benzemiş oluyor. Mahallenin baskıcı ideolojisinin, böylelikle milli bir baskı halinde top yekun hegemonyaya dönüşmekte olduğunu söyleyebiliriz.

KAYNAKLAR:

1- Doğan, Ali Ekber (2007) Eğreti Kamusallık- Kayseri Örneğinde islamcı Belediyecilik,
istanbul: iletişim

2- Gökalp, Haldun (2003) Kimlikler Siyaseti-Türkiye2de Siyasal islam’ın Temelleri, istanbul:
Metis

3- Küçükömer, idris (2006) “Batılaşma” Düzenin Yabancılaşması, 4. baskı, istanbul: Bağlam

4- Sözen, Edibe (1999) Söylem-Belirsizlik, Mübadele, Bilgi/Güç ve Refleksivite, istanbul:
Paradigma

ÖZGÜR DÜŞÜN SAYI- 41

 
kaypakkaya-anma-afisdgh-li-tutsaklarla-dayanisma

Özgür Düşün

  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün

www.demokratikgenclikhareketi.org | Demokratik Gençlik Hareketi Resmi İnternet Sitesi