|
Türkiye’nin IMF ve Dünya Bankası ile yaptığı yapısal uyum ve kredi anlaşmalarının temel şartı sosyal güvenlik ve sağlık politikalarının, Başbakan’ın ifadesiyle “pazarlanabilir”, ya da “rekabet edilebilir” hale getirilmesiydi. Bunun bugünkü ve gelecek kuşaklar için anlamı, sağlık hizmetlerinin paralı hale getirilmesi, hastanelerin, sağlık ocaklarının özelleştirilmesi ve emeklilik yaşının artırılarak sosyal güvenlik sisteminden yararlananların sayısının daraltılması oldu. Sağlık ve sosyal güvenlik alanında geride kalan 5 yıl içinde AKP tarafından pek çok değişiklik gerçekleştirildi. SSK, Emekli Sandığı, Bağ-Kur’un birleştirilmesi çabası, hastane ve sağlık birimlerinin Sağlık Bakanlığına bağlanması, aile hekimliği pilot uygulamaları, özel hastanelere sevk serbestliği ilk akla gelen yasal uygulamalar. Ama düzenlemeler bunlarla sınırlı kalmadı meclis gündeminde olan; Sosyal Sigortalar ve Genele Sağlık Sigortası Yasa tasarısı, Kamu Hastaneleri Birlik Yasa Tasarısı, tam gün çalışma yönetmeliği, yabancı doktorlara izin verilmesi girişimi ile bu alandaki yeni düzenlemeler sırasını bekliyor.
Peki bu kadar değişikliğin amacı ne?
Bu sorunun cevabı çok açık ve net. 1980’lere kadar sağlık ve sosyal hizmetler sermayenin, yani patronların müdahale alanının dışında kalmıştı. Özellikle işçi sınıfının mücadelesi, sosyalizmin varlığı koşullarında devletler “sosyal devlet” adı altında bu hizmetleri büyük oranda “ücretsiz” vermek zorunda kalıyordu. Ama artık durum değişti. Ulusal ve uluslar arası sermayenin girmediği, kar elde etmediği, sömürü zincirine katmadığı hiçbir alan, hizmet kalmamalıydı. Sağlık harcamaları 2005 yılındaki verilere göre yıllık 4 trilyon dolarlık bir hacme sahipti ve bu para iştah kabartıyordu. Zaten işçi ve emekçilere ücretsiz hizmet vermeyi gerektirecek herhangi bir tehdit de yoktu artık.
Büyük tablo bunları gösterirken ülkemizde de burjuva devlet yapısı bu tabloya uygun şekillenmeye başladı. işte sağlık alanında “parası olana, parası kadar sağlık” uygulamaları böylece uygulamaya başlandı. Öncelikle bir hatırlatma yapmakta fayda var; AKP iktidarı meclis tablosunun avantajı ve sermayenin desteğiyle sağlıkta bu kadar fütursuzca düzenlemeler yapıyor. Ama bu düzenlemeler sadece onlara ait değil. 1980’lerden beri iktidara gelen ya da talip olan tüm burjuva partilerin programlarında Genel Sağlık Sigortası yer alıyordu.
Ama burjuvazi ve onun hükümetleri hiçbir zaman gerçeği söylemediler yine söylemiyorlar. Bir yandan sosyal güvenlik kurumlarının battığını, sağlık hizmetlerine daha fazla para ayıramayacaklarını söyleyerek tehditler savururken, diğer yandan, “hastane kapılarında beklemeye son, herkesin evine doktor getireceğiz, hastanelerde rehin kalma dönemi bitti” diyordu. Halkın gözünü boyayarak rızasının alıyordu. Bugün hala “GSS’nin ücretsiz sağlık hakkı vereceği, doktor seçme özgürlüğü getireceği, isteyen herkesin istediği hastanede muayene olacağı” yalanları ile işçi ve emekçileri kandırmaktan çekinmiyorlar. Bize düşen ilk görev bu yalanları görmek olacak.
• Batık bankaları kurtarmak için 100 milyar dolar buluyorlar, 70 milyonun sağlığına para bulamıyorlar. • GSS’nin şu an çalışanları etkilemediğini söylüyorlar, oysa hepimiz ilgilendiriyor. • Herkese sağlık hizmeti vereceğiz diyorlar, oysa GSS sadece parası olana sağlık hizmeti veriyor. • GSS şu an çalışanları etkilemiyor diyorlar, oysa GSS hem bizi hem çocuklarımızı etkiliyor. Çocuklarımızın geleceğine sahip çıkmamamızı istiyorlar. • Parası olmayanın primini devlet ödeyecek diyorlar, oysa aylık geliri 145 YTL’nin üzerinde olan herkes prim ödemek zorunda kalacak. Ayrıca yeni yasanın neleri değiştireceği, halkın yaşamını nasıl etkileyeceği de bilinmeli ve işçilere/emekçilere anlatılmalı. Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasa Tasarısı ile;
• Emekliliğimizi imkansızlaştırmak istiyorlar. Prim gün sayısı 9 bin güne yükseltiliyor, emeklilik yaşı kadın ve erkekte 65’de çıkartılıyor. • Ölüm veya malullük aylığı bağlanması için 900 prim günü ödeme şartı, 1800 güne yükseltiliyor. • Aylık geliri 145 YTL üstünde olan yoksul halkımız 73 ile 475 YTL tutarında genel sağlık primi ödemek zorunda kalacak. Prim ödemeyen sağlık hizmetlerinden faydalanmayacak. • Bütün sağlık hizmetlerini paralı hale getiren sistem, “katılım payı” adı altında tüm sağlık hizmetleri için cebimizden para ödemek zorunda bırakılacağız. • Doğum yapan sigortalı bir annenin çocuğunu emzirme süresini altı aydan bir aya indiriyor. Emzirme yardımı da bir defaya mahsus, asgari ücretin onda biri oranında olacak. • Ölen annesi veya babasının emekli aylığının belirli bir kısmı ile geçinen kadınlarımızın hastalık sigortasından yararlanma hakları ellerinden alınıyor. Sağlık karneleri iptal ediliyor. • Evli olmayan veya boşanmış 25 yaş üstündeki kadınlar, anne ve babalarının yükümlülüğünden çıkarılıyor, genel sağlık sigortalısı olarak prim ödemek zorunda bırakılıyor.
Türkiye'de ne dünyada sosyal güvenlik ve sağlık sistemlerinin krize girmesinin nedeni “yaş sınırları” ya da “prim gün sayısının azlığı değildir. Çünkü mevcut sosyal güvenlik sistemleri; işçi ve emekçilerin asgari olarak düzenli bir işte sigortalı olarak (emeklilik ve sağlık sigortası), 25-30 yıl çalışarak emekli olmalarını, bu süre içinde sağlık sisteminde de her tür sağlık hizmetini parasız olarak almaları üstüne kurulmuştur. Ve bu sistem, bu temel düzen değişmedikçe, tüm eksikliklerine karşın olumlu bir işlev görmüştür. Gelişmiş kapitalist ülkelerde sistem “daha çok hizmet” verirken geri ülkelerde “az hizmet” vermiş, ancak işleyiş mantığı ve amacı aşağı yukarı aynı olmuştur.
Esnek çalışma biçimlerinin, üretim ve hizmet birimlerinde mevcut çalışma ilişkileri sistemini parçalayarak; düzenli ve belirli bir iş günü, belirli bir iş haftası ve sigortalı çalışma zorunluluğunu (yasalarda bu zorunluluk olmasına karşın) ortadan kaldırmış olması; sosyal güvenlik sistemlerini çöküşe götüren yolu açmıştır. Ortaya çıkan açıkların hazineden karşılanması yerine hükümetler; bunu giderek sayısı ve prim ödeme imkanları azalan sigortalıların üstüne yıkan yöntemleri devreye sokmuş ancak; yapılan “düzenlemelere” karşın sistemdeki çöküş sürmüştür. Çünkü; esnek çalışmanın, kuralsız ve sigortasız çalıştırmanın yaygınlaşması, yapılan “iyileştirmeleri” bile önemsiz hale getirmiştir. Sosyal güvenlik ve sistemini tahrip eden temel faktör; çalışma düzeninin esnekleştirilerek, çalışma ilişkilerine kuralsızlığın egemen olmasıdır. Bu temel etkene karşı mücadele edilmeden; 4857 Sayılı iş Yasası ile yasallaştırılan esnek çalışma yöntemlerine karşı mücadele etmeden; Yeni Personel Yasası ile getirilmek istenen değişikliklere karşı birleşik bir mücadele hattı oluşturmadan; bugün yaşanan tahribatın sonuçlarını ortadan kaldıracak bir sosyal güvenlik sistemi ve sağlık hakkı için mücadeleye girişmek zordur.
Bütün anlatılanlardan hareketle, sağlık sistemini tek çatı altında toplayarak hizmetlerin merkezileşmesi ve halka daha iyi hizmet anlayışının sunulması koca bir yalandır. Sağlık Bakanlığı, bugün ülkedeki tüm sağlık hizmetlerinden sorumlu kurumdur. Ancak bu sorumluluğunu ne kadar yerine getirebildiği, sağlık sisteminin içinde bulunduğu içler acısı duruma bakınca kolaylıkla görülebilir. Bütçenin üçte birini faiz harcamalarına ayırırken, halkın eğitimine ve sağlığına gelince “para yok” diyenlerin, sağlık hizmetlerini düzeltmesi ve herkese eşit sağlık hizmeti sunması mümkün değildir. “Herkese Sağlık, Güvenli Gelecek Platformu” adı altında; emek örgütleri, meslek odaları, partiler ve kitle örgütleri, işçi ve emekçiler bu yasaya dur demek için bir araya geldi. Her işyerinde, semtte, okulda bu yasayı anlatmak ve halkı sağlık hakkına sahip çıkmaya çağırmak görevi ile karşı karşıyayız.
Bu birliği büyütmek bizim elimizde, üretimden gelen gücümüzü gösterelim. Bu yasaya karşı direnmek, mücadele etmek haklı ve meşrudur. Yasaya karşı genel grev genel direnişi örgütleyelim. Sağlık hakkımızı patronların para kazanma hırsına feda etmelerine engel olalım. Kadir Ertan Baydemir
ÖZGÜR DÜŞÜN SAYI-42
|