AYDIN SORUNUNA KENAR NOTLARI

Özgür Düşün Sayı-24'te "aydın sorunu"na dair çıkmış bir yazı        

"Aydın çağından sorumludur,çağının hem tanığı hem de sanığıdır."(1)

1990'lardan 2000'li yıllara gelgitleriyle sarsılarak savrulan tarihsel kesite damgasını vuran küreselleşmenin devreye soktuğu çürüme ve imkânlar zemininde Türkiye ile dünyada yaşanan "tıkanıklıklar" nedeniyle aşka ve hayata dair beşeri-politik faaliyetlerin, bir darboğazdan geçtiği "sır" değil! (2)

Otto Rene Castillo'nun, "Bir gün ülkemin apolitik entelektüelleri halkımın sıradan insanları tarafından göreve çağrılacak. Sıradan insanlar onlara, ulus bir şenlik ateşi gibi nazlı, küçük ve tek başına yok olup giderken neyle meşgul olduklarını soracaklardır!" sorusunu anımsatan gidişatta; yani "Pop star’ın jüri üyelerinden Armağan Çağlayan'ın, Aktüel'den Onur Baştürk'e Türk kültürünün yeni entelektüeliyim' diye" bildiği(3) bir "cinnet tablosunda "aydın sorununu tartışmak, hiç de kolay değil...

Çünkü; Theodor W. Adorno'nun, "insan Auschwitz'den sonra yaşayabilir mi?" sorusunun giderek yakıcılaştığı bir "yeni düzen(sizlik) dünya"sında yaşıyoruz...

"Paranın Kiri"yle daha da kararmış bu "düzen(sizlik)" konusunda Adorno, Horkheimer'le birlikte yazdığı "Aydınlanmanın Diyalektiği"nde, "Auschwitz ve Hiroşima'yı yaşadıktan sonra gelecekte hâlâ böyle bir felaket beklemek, işlerin her zaman daha da kötüye gideceği yollu acıklı teselliye sarılmak olur," derken çok haklıdır... Duyarsızlığın ve toplumsal körleşmenin giderek büyü(tül)düğü "Bilgisayar Hissizlerinin(4) yabancılaşma dünyasında yaş(atıl)ıyoruz da ondan!
Duyarsızlığın, yaşamın tüm hücrelerine nüfuz ettiği gidişatta, dört yanımız bunun çarpıcı örnekleriyle doludur... Örneğin, "Antalya'da yüzerken boğularak yaşamını yitiren A.T.'nin, savcının gelmesi beklenirken cesedin üzerine örtülecek bir gazete kağıdı bile bulunamazken, sahildeki tatilcilerin ölüme aldırmayarak eğlenmeye devam etmesi, insanların duyarsızlığı olarak yorumlanıyor,..("5")Hayatın bir sirk alanı"na dönüştürülüp, "kendimizin olanı anlamaktan(6) uzaklaştırıldığımız yabancılaşmayla insanlık kirleniyor...

Kapitalist "beden politikalarıyla, "arzunun manipülasyonuyla tüketilen insan(lık)ın hedonizm labirentlerinde yitirtildiği; insanın insan, felsefenin de "felsefe" olmaktan çıkartıldığı bu "Kitsch Dünyası", Sertap Erener'in "Everyway that I can"ıyla(7) huşu içinde savrulup sarsılmaktadır...

Bu bir değişim değil; metamorfozdur (başkalaşımdır)!

Ve de verili metamorfoz kavranılmadan; "aydın sorunu" (ve gerekli yanıtları) yerli yerine oturtulamaz...

1-) METAMORFOZ (YA DA NEREDEN NEREYE?) ÜSTÜNE

"Kara gün kararıp gitmez. "(8)

Hemen sorulması gerek: "Dystopia Çağı"nda mıyız? Aldous Huxley'in "Yeni Dünya"sı, Jack London'un "Demir Ökçe"si, Orwell'in "1984"ü, Yevgeni Zamyatin'in "Biz"i mi, yaşadığımız?

Yoksa Zamyatin'in, "Son günlerde, mükemmel kamuflajlarla bütün sokaklara yerleştirilen dinleyiciler, Korucular Bürosu için bütün konuşmaları kaydediyorlar. (...) Geceleyin uyanmak ceza gerektiren bir suç. (...) Gerçekte 'herkes' ve 'ben' değil, 'biz' var. (...) Düş gücünün kökünü kazımalıyız,"(9) diye betimlediği bir cinnetin ortasında mıyız?

Ya da Heinrich Böll'ün, "Aşındırılması olanaksız tüketim malları için aşınma süresini, tüketim ekonomisi sarsıntı geçilmeyecek biçimde hesaplamak, yüksek teknik zekânın işi bu yüksek bilimsel zekânın insanı da aşındırıp, kapısının üzerinde 'tüketim insanı özgür kılar' tabelasını asacak bir tür korkunç Auschwitz yaratmaya neden olup olmayacağı henüz belli değil,"(10) uyarısının hâlâ geçerli olduğu bu dünya; hayatımızı,onurumuzu ve bilincimizi, her gün, sonsuz kere zehirliyor...

Kitlenin suskunluk sarmalı ile kuşatıldığı bu dünyada Elias Canetti'nin deyişiyle, "Ritmik ve durağan kitleler", "kuşatılmış bir kale" gibidir...(11)

"Postmodern" vahşet dünyası olarak nitelenmesi mümkün bu konjonktür; çok şeyin bir gölge oyununa dönüştürüldüğü bu sanal dünya akıldışı ve rahatsız edicidir...

"Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i" ("YDD") patentli küreselleşmede somutlanan söz konusu akıl dışılık, tüm yerküreyi benzeşik temalı "küçük bir köye" dönüştürürken; dünya "Mc World" diyebileceğimiz ekonomik-siyasal küreselleşmeye mahkûm edilmektedir. Hollyvvood patentli "Mc World" kültür(süzlüğ)ünün "Gösteri Toplumu"nun kısır döngüsünde görüntü sözcüklere, basit karmaşığa, "sınıflar üstü" sınıfsala yeğlenmektedir.

Çünkü televizyona bakmak, maç seyretmek; kitap okumaktan, düşünmekten, araştırmaktan daha kolaydır. Hollywood patentli "Gösteri Toplumu"ndaki "Mc World" kültür(süzlüğ)ünün manipülasyonlarda ifadesini bulan "düş fabrikası", insan(lar)a; anlık heyecanlan ve eğlenceleri taşırken; gündeliklik dışında, artık hiçbir şeyin geçerliliği kalmamıştır!

Söz konusu düzeyde toplumsal ilişkiler, metaların gösterge değerleri üzerinden yeniden kurulurken; hâkim tek dürtü her şeyin son derece hızlı tüketilmesi üzerinde yükseliyor. Baştan sona sanal yaşam tarzı toplumsal hayatın bütün dokularına nüfuz ediyor. Yani işlerliğiyle durmadan atık üreten toplumun tüketim histerisiyle yarattığı çürümüş kültür(süzlüğ)ü, çöp tenekesi olarak nitelenmek mümkündür.

Bu, en iyi televizyonlardan izlenebilir. "Gösteri Toplumu"nda televizyon, konumu ve işlevselliği itibariyle en önemli gösterge değeri üreticilerinden biridir. Çünkü televizyonlarda sergilenen herhangi bir insanın varlık olarak bir anlamı yoktur; o, sadece bir gösterge değeri taşıyan imajdır. Medya, gösterge değeri tayin ettiği metayı istediği biçimde sunma (=sergileme) hakkına sahiptir.

Evet postmodern durumun "Gösteri Toplumu"nda kültür(süzlüştirilme)nin sanallık çağında yaşıyoruz! "YDD” nin postmodern kültür endüstrisi; yorgun, cahil, bilgiç, kendini beğenmiş, kendinden kuşkulu "yarı-münevverler" maketi yerine, yeni bir insan kalıbı getirdi: Dinç, cahil, bilgiç, kendini beğenmiş, kendinden kuşkusuz, paragöz, iş bitirici, çevresini küçümseyen, kültür vampiri, TV çocuğu, iktidar düşkünü ve duyarsız özellikler taşıyan futbol fanatiği, holigan postmodern münevverlerini de ikame etti!

Ana hatlarıyla tasvir etmeye çalıştığımız tabloyu yaratan siyasal iklimin Türkiye'deki "ol hikâyat-ı" da -özetle- şöyledir: 70'lerde Türk(iye) solunun "öncü" kesimi, kurtuluş ütopyalarıyla ya da projeleriyle birlikte tarihe "gömülmek" istendi. Örgütlü işçi hareketinin önü kesildi. 80'lerde, bu kez, bütün bir topluma deli gömleği giydirilmesi söz konusuydu. Ve giydirildi de! Sadece iyi kötü var olan sol somut enerjiler değil, sol düşünce, tasarım ve tahayyüller, meraklar, düşünceyi besleyecek kaynaklar, sol bir siyasetle birlikte anılabilecek "liberal" terimiyle tarif edilen bir ekonomik modelin dünyada ve burada dayatılmasına paralel olarak seksen sonrası Türkiye'sinde anlaşılır bir yön tayini süreci başladı.

Siyasetin "sol" ile herhangi bir şekilde ilintili olabilecek her hâlinin yasaklandığı bir ortamda, özellikle kentin orta sınıfları "iç dünyalarını" keşfetme serüvenine itilirken, bu çağın "sosyal olana veda" anlamına da geliyordu. Üu bağlamda: Toplumun işleyişinde etkin yasaları anlamaya, onları yönlendirerek topluma ve bireye rasyonel bir biraradalık ortamı sunma (özgür, baskısız, sınıfsız, sömürüşüz bir biraradalık) projesinin kuramsal temelini oluşturan tarihsel materyalizm, bir başka deyişle, Marksist öğretinin, bireyi zorunlu olarak "ihmal" ettiği iddiası, bu kez pratikte işletiliyordu. Bireyin toplum karşısında ikincil konuma düşmesi zorunlu olan bu öğretinin dolaylı olarak kavrandığı, (toplumdan, sosyal olandan gelerek anlamak istediği) birey, dolayısıyla onun iç,psikolojik dünyası öne çıkmalıydı. Medyanın da katkısıyla, bu iç dünyanın, sadece cinsellik anlamına geldiği kısa sürede anlaşıldı.

Siyaseti yasaklanmış orta katmanlar ve de aydın görünümlü öncüler, püriten bir toplumun öncüleri gibi öne fırlayıp travestilere, eşcinsellere vb. lerine yapılan baskılan, toplumda bunlara dönük 'dıştalamaları', keyifle tartışmaların odağına yerleştirdiler. Başka bir deyişle, ekonomik-siyasi özgürlüğün koşullarını tartışıp dayatamayan emekçi sınıfı ve orta katmanlar, ihmal edildiği varsayılan bir iki yaşam alanının bütünden soyutlanıp öne çıkarılmasına seyirci kaldılar.

Ortalıkta ideal mideal kalmadı. Ama "birey" de "yaratılamadı"! Sözüm ona bireyin dünyası bütün ihtimallerin ışığında yeniden ve geç de olsa kavranma yoluna gidilecekti. Ama kotarılan sonuçta bireycilik adı altında yabancılaştırılan insan(lık)ın "sürüleştirilmesi" oldu...

"Sürüleşen insan salt tüketerek yaşamaktadır artık, insanın yaşamasının genel geçer ölçütü bu olmuştur. Bireyleşmek, bireycileşmek biçiminde ve yalnızlaşmayla sona ermektedir. (...)

Bugün insanın sürüleşmesi denilen olgunun daha ağır ve yoğun yaşanan yabancılaşmadan pek büyük bir ayrımı yoktur. Kitle kültürünün her şeyi sıradanlaştırması, kötü ve sıradanın alışkanlık haline getirilmesi, H. Arendt'in deyişiyle "kötülüğün sıradanlaşması" sonucunda yitirilen insansal değerler ağlatısal bir görüntü çizmektedir. Adına ister yabancılaşma diyelim, isterse insanın sıradanlaştırılarak sürüleştirilmesi, bir yığın olarak güdülmesi, sonuçta ekonomik küreselleşmenin yarattığı tek kutuplu bir dünyanın sonucudur.(12) (...)

Sürüleşen insan güçsüzleşmiştir, bilinç yitimine uğramış ve geleceğin belirlenmesinde söz sahibi olamayacağını düşünerek yazgıcılığa yeniden boyun bükmüştür. Bu noktada sığındığı alanlardan biri de dinsel inanç olmuştur. Yaşamında bireyci ve günübirlik hedefler dışında amaç kalmadığı için dünyadan kopmuş ve 'hayat'ın anlamsızlığı sonucuna varmıştır. Bunların sonucunda, gerçeklik duygusunu yitirdiği için kendine de yabancılaşarak sürüden biri haline gelmiştir. Sürünün güdülmesi egemen sınıf için çok daha kolaydır..."(13)


2-) BU TABLODA... AYDIN KiMDiR, NE YAPAR?

"Uyanık bir tek insan, uyuyan binlerce kişiden daha güçlüdür."(14)

"Bilindiği üzere 'Aydın'ın Batı dillerindeki karşılığıyla 'entelektüel'in,(15) 'Çağının anlamını kavramış, bilincine varmış ve çağdaş değerlerin hayata geçirilmesi için mücadele eden insan' olarak tanımlanması pek bilinir. 'Çağında olmak', aydın için bir ölçüt; ama o da yetmiyor, çağın değerleri adına kavgaya da katılmak şart. Yani aydın, 'fildişi kule'ye hapsolmuş bir tip değil; toplum içinde ve mücadelede. Ayrıca mevki ve mansıpla, ya da diplomayla da ilgisi yok aydın sıfatını kazanmanın. Fikirle eylemin iç içe olduğu bir 'tavır insanı', aydın.

'Bilim insanı' ile 'aydın' kimliklerinin çakıştığı oluyor, ama olmadığı da. Aydın kimliğini kazanmanın ön koşulu, 'muhalif, 'sorgulayıcı' ve 'eleştirel' olmasıdır.(16)

"TDK sözlüğü 'aydın'ın tanımını 'öğrenimi, bilgisi ve görgüsü olan kimse' diye belirtiyor. Ancak öyle bir tanım yetersiz. Zaten değişik toplum kesimlerinin değer ölçülerine uygun bir 'aydın' tanımı saptamak oldukça güçtür. Böyle olmakla birlikte 'aydın' için ortak birtakım nitelikler saptamak mümkündür.

Aydın bilincine ermiş, okuyan, araştıran, kafa yoran, günün olaylarına ve geçmişe geniş bir perspektiften bakabilen, gelecek için yeni insansal değerler üreten ve doğrularını hayata geçirebilme sorumluluğu taşıyan kimlik, 'aydın' kavramı için ortak bir payda oluşturabilir belki. Böyle bir yaklaşımda salt zihinsel etkinlik göstermek, bir diploma veya kariyer sahibi olmak elbette aydın kimliği için yeterli değildir. Sorun iyiyi kötüden, doğruyu eğriden ayırt edebilme ve bunu hayatın her alanına sürme titizliği ve sorumluluğu gösterme sorunudur. Herkes gibi 'aydın' için de 'iyi' ya da 'doğru' mutlak birer kavram değildir. Değişme ve gelişme en çok onun için geçerlidir. Ancak onu toplumun genelinden ayıran asıl özellik inandığı doğruyu söyleme, söyleyebilme 'etik'idir. Kitlelerin suskunluğa itildiği dönemlerde bile sesini yükseltebilme sorumluluğudur. Böyle bir sorumluluk 'aydın'a bir işbölümü gereği verilmiş değildir. O bildiklerinden dolayı kendini diğer insanlara karşı sorumlu hisseden, kendini sorumlu gördüğü insanlarca anlaşılamama pahasına, doğrularına söylemekten geri durmayan ve bu doğruları hayata geçirebilmek için mücadele eden bir kimliktir.

'Okumuşluk, kültürlü kişi olmak, kültür değerlerini üretmek gibi nitelikler aydın kavramını tam kuramazlar, bunlara bir de toplumu aklın ışığıyla aydınlatmak yolunda 'eleştiri' görevini üstlenmeyi eklemek gerekir. Bu 'eleştiri' geleceği biçimlendirmede aydınlara hem bir görev, hem de bir sorumluluk yüklemektedir' diyor Macit Göktürk.

Üstün bilgi ve yetenek sahibi olduğu halde, çağın ve insanın sorunlarından kaçan sorumsuz bir yapıya karşılık gerçek aydın, yeryüzünde işlenen her kötülük, ona dokunuyormuşçasına bir evrensel sorumluluk duygusuyla davranan, kendi iyilik ve doğruluğunun her şeyden önce insanlığın iyilik ve doğruluğuna bağlı bulunduğunun bilincine ermiş olandır. Böyle geniş bir perspektif, aydının birey oluşu, bireyin gelişmesinin de toplumsal bağlar içinde var olmasıyla ilintilidir.

Aydınlar bir sınıf oluşturmazlar, toplumsal bir kesim olarak; bilim, sanat, eğitim, sağlık gibi alanlarda yoğunlaşmışlardır. Ancak sistem içinde edindikleri yerler, buna bağlı olarak yaşam koşullan değişkenlikler gösterir. Bu gerçeklik onların dünya görüşlerine ve tavırlarına da yansır. Ancak aydını ille de bir kampın insanı olarak düşünmemek gerekir. Ona daha geniş bir perspektif gerekir.Kenan'ın deyişiyle; 'Aydın kişi ne kendi diline aittir, ne de uyruğuna. O, özgür ve etik sahibi olduğu için yalnız kendisine aittir.' Bu kendine aitlik, aydının içsel özgürlüğü anlamındadır ve onun toplumsallığına ayak bağı oluşturmaz, halkla kucaklaşmasını engellemez.

Gramsci; 'Aydın, halkın tutkularını anlamazsa, onunla arasında duygusal bir bağ kuramazsa, halkla arasında bir mesafe olursa aydın değildir. Böyle bir bağ olmayınca aydınlarla halk arasındaki ilişkiler, bürokratik, katı ilişkiler olacaktır. Böylece aydınlar bir 'kast' kuracaklar ve halktan kopacaklardır' diyor. Böyle bir 'kast' ve kopuş, tarih boyunca kendini hep duyumsatmıştır. Bilginler ve sanatçıların bir bölümü; 'Ülkemiz yanlış yapsa da, bunun doğru olduğunu düşünmemiz gerekir' (Barres) diye açık seçik yanlıştan yana tavır takınmışlar, bununla da kalmayıp, kendi ülkeleriyle ilgili düşünce ve söz özgürlüğü taşıyanları, 'Ulusal Hain' saymaktan geri durmamışlardır. Emre Kongar da bu konuda açık yüreklilikle, '... ülkemizde 'hain' olmak istemiyorsak, evrensel ölçülere göre aydın olmaktan vazgeçmemiz gerekir' diyor. Belki Nurullah Ataç da 'Aydınımız yok' derken böyle bir trajediyi kastediyordu.

Evet, aydın olmanın önkoşulu bilmektir. Bilmek de sorumluluktur..."(17) Yani bilmek sorumluluğuna uygun davranan aydın; "Evren, ben, varlık, töz gibi felsefi sorulardan küreselleşme, neo-liberalizm, kapitalizm, özgürlük, direniş gibi politik tanımlara kadar bir çok kavramı tartışan aydın aslında bugün yaşadığı tarihsel sorumluluk gereği de bunları salt bir bilgi olarak bırakmamalı; kendi bireysel dünyasındaki o tartışmayı, hayatla ilişkilenen, dolayısıyla bilginin pratikleştiği bir sürece dönüştürmelidir..."(18)

3-) UZUN BiR PARANTEZ

"Nondum omnium dierum sol occidit!"(19)

Üimdi burada durup, "Aydınların asıl işi var olan normları sorgulamaktır. (...) Tarihin bastırdığı, tarihte yitirilen hakkında sorular sormaktır,"(20) diyen Edward Said’in saptamasından hareketle uzun bir parantez açarak ekleyelim:
Bilinç, "farkında olmaktır. Bu da "Neden" diye sormakla başlar. Bu sorunun ardından ortaya çıkan seçenekleri görmekle sürer, sonra da bu seçenekleri eleye eleye varacağı kararı "benimsemek'le tamamlanır. Bilinç, kişisel bilme sürecinin ürünüdür. Bilinçli insan, önce bilir, sonra da "bildiğine inanır." Bilinçli olmak "kişisel sorumluluk" yükler, güç bir öğrenme, daha da güç bir eleme, eleştirme sürecinden geçer, dahası "öğrendiğini daha doğru olanla değiştirme" yükümlülüğünü taşır. Oysa, inanç, inandığını değiştirmemeye dayandığı için kişiye "sürekli bir düşünme zorunluluğu" yüklemez. Onun için, bilinçli insan olmak zordur, ağır sorumluluklar yükler, çok yönlü düşünmeyi gerektirir, en doğru bildiklerini eleştirmeye zorlar, bildiklerini değiştirmeye açık tutarak bilinenlerin dondurulmasına izin vermez. Bu zorluk nedeniyle de pek çok bilinçli insan, zaman içinde bildiklerini inanca dönüştürerek inançlı insan olur...

ifade ettiğim özelliklere haiz bilinç, "YDD" koşullarında kolektif aydın (veya entelektüel) ile yaşama geçirilebilir... Ancak çarpıtmalara çok açık olan bu alan ilişkin bir iki noktaya değinmeden geçmek mümkün değildir...

Entelektüel öncelikle; temel özelliği soru soran, bulduğu yanıtlarla yetinmeyen, var olanı olduğu gibi kabul etmeyen, sorgulayan, araştıran, tartışan, eleştiren ve değişen, değiştiren, yaşadıklarından ve yaşayacaklarından sorumlu olan olarak tanımlanabilir...

Entelektüel, kendisi için öğrenen ve öğrendiğini gerektiği zaman açıklamaktan kaçınmayan kişidir. Ve kesinlikle evrenseldir. Otoriteye ve iktidara hizmeti reddeder. Milliyeti, dini ve içinde büyüdüğü geleneği ile arasına mesafe koyar. Evsizdir; bu anlamda sürgündür. Marjinaldir; bunu bir yoksunluk olarak değil özgürlük olarak yaşar...

Entelektüel, Kant'ın "Kategorik buyruk" düşüncesini ciddiye alabilen kişidir. Entelektüel, öncelikle yaratıcı bir düşün adamıdır. Zihinsel/ düşünsel üretimin mimarıdır. Ama aynı zamanda yaşadığı ülkenin veya dünyanın tüm sorunları karşısında kendini sorumlu gören bir hareket adamıdır da. Entelektüel kişi, büsbütün kabul veya retçi değildir. O enikonu araştırıp didiştirdikten sonra inanır veya inanmaz. inandıklarına tapmaz. Kuşkucudur. Kışkırtıcıdır. Özgürlükçüdür. Sorduğu sorularla başkalarını rahatsız eder. Sorulara verdiği yanıtlarla belirlenmiş dogmaların dışına çıkmaktan korkmaz. Özgürlüğünü yok etmeye yönelmiş dogmatik koşullara karşı militanca mücadele verirken yalnız kalmaktan çekinmez. Gerektiğinde herkesi, hatta bütün bir dünyayı karşısına almaktan ürkmez...

Taraf olmayı yadsımayan entelektüel evrensel bir kavramdır. Entelektüelin Türkiye ve de başka bir yer için özel, özgül bir tanım olanaksızdır. Entelektüelin rolü, siyasal alanda yerine getirilen bir sorumluluğun taraflılığıdır. Entelektüel bir ifade biçimidir. Çelişkileri vurgular. Altı çizer. Soru sorar. Taraf olur. Taraf olmaktan kaçınan ("Üçüncü Yol"(21) çıkışsızlığına) hayır der! Dünyayı sorgularken ve sorumluluklarını yerine getirir. Bu bağlamda entelektüel direnme hakkından vazgeçmeyip, gasp ettirmeyendir...

Entelektüel, belki herkesten farklı olarak, eleştirel ve direnişçi tavrını benimserken konjonktüre! zorlamalar, çağın gerekleri gibi kolaycı meşruiyet açıklamalarına sığınmayan kişidir. Entelektüel, düşünsel düzlemlerde merak eden,neyi merak edeceği konusunda da zihnini özgür tutan kişidir. Zihni özgür tutmak, kendi ahlâkını (etik anlamındaki ahlâkını) oluşturmak anlamını taşır. Her ahlâklı insan gibi entelektüel de özel ve kamu yaşamında fikirlerin yaşama geçirilme süreçlerini izler, değerlendirir, eleştirir. Bu fikirlerin onaylamadığı uygulamalarına, herkes gibi, entelektüel de direnme hakkına sahiptir. Entelektüel, aklı en yüce değer olarak gören, akıldan umudunu kesmeyen kişidir. Entelektüelin bilimsel yaratıcılığı veya eleştiri yeteneği buradan kaynaklanır....

Galiba tüm bunları Edward Said'in, 1993 Reith Konferanslarında dedikleri özetler: "Ben entelektüelin, zayıf olanların ve temsil edilmeyenlerin safına ait olduğundan eminim. Robin Hood, diyenler olacaktır. Ama o kadar basit bir rol değildir bu, dolayısıyla da romantik idealizm denip bir kenara atılamaz. Sözcüğe benim verdiğim anlamda entelektüel ne insanları teskin etme ne de konsensüs oluşturma derdindedir, çok ciddi bir anlamda, ucuz formülleri, hazır klişeleri ya da iktidar sahiplerinin ve uzlaşımcıların söylediklerinde, yapıp ettiklerinde gözlenen sorunsuz, uzlaştırıcı olumlamaları kabullenmeyi istememe anlamında tüm varlığını ortaya koyan biridir. Hatta sadece bir şeyleri pasif olarak istememekle yetinmez, bunu aktif olarak kamuoyuna söyler de..."(22)

"Aydın kendisini ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokan ve küresel insan ve toplum kavramı adına bugün olanaksız, dolayısıyla soyut ve yanlış bir kavram, çünkü büyümekte olan toplumlar kendilerini yaşam biçimlerinin, sosyal işlevlerin, somut sorunların uç boyutlarındaki çeşitliliğiyle tanımlamakta kabullenilmiş gerçeklerin ve bundan kaynaklanan davranışların tümünü sorgulama iddiasında olan biridir."(23)

Organik aydına, devrimci entelektüele olan gereksinim büyüktür.

Bilindiği gibi, "Entelektüelin siyasileşmesi geleneksel olarak iki şeyden hareketle oluyordu: Burjuva toplumunda, kapitalist üretim sisteminde ve bu sistemin ürettiği veya dayattığı ideoloji (...) içinde bir entelektüel olarak konumundan ve belli bir hakikati ortaya çıkardığı, hiç algılanmadıkları yerlerde siyasi ilişkileri göz önüne serdiği ölçüde kendi söyleminden... Entelektüel hâlâ hakikati görmemiş olanlara, hakikati söyleyemeyenler adına, hakikati söylüyordu; entelektüel vicdandı, bilinçti ve belagattı.'(24)

Ancak burada unutulmaması gereken önemli nokta; Feuerbach üzerine Tezleri’nin üçüncüsünde Kari Marks’ın, "insanların, koşulların ve eğitimin ürünü oldukları, dolayısıyla değişen insanların başka koşulların ve değişen eğitimin ürünü oldukları şeklindeki materyalist öğreti, koşulları değiştirenin insanlar olduğunu, eğitimcinin kendisini de eğitmesi gerektiğini unutur" uyarısını göz ardı etmemektir!

Bir yanda; "...'Aydın' tartışmasını artık kapatayım,"(25) diyen (AB standartlarına uygun!) "sivil toplum"cu bir "kaçış"; diğer yanda Afşar Timuçin'in açık mı açık saptaması: "Gerçek aydın insanlar, insanlığa adanmış varlıklardır. (...) Aydın insan yaşamı çileciliği gerektirir biraz da..."(26) Aydın konusunda ikilem net... Ya kaçıp, yan çizeceksiniz. Veya Albert Camus gibi, "Yaşama nedeni denilen şey, aynı zamanda çok güzel bir ölme nedenidir de..." diyeceksiniz!

Çünkü; "Nasıl proletarya, kendi tarihsel konumu gereği evrenselin taşıyıcısıysa (ama evrenselin dolayımsız, yadsımaz ve kendisinin pek de bilincinde olmayan taşıyıcısı), entelektüel de ahlâki, teorik ve siyasi seçimi yoluyla bu evrenselliğin bilinçli ve gelişkin biçiminin taşıyıcısı olmaya özenir. Böylece entelektüel karanlık, kolektif biçimi proletaryada cisim bulan bir evrenselliğin berrak, bireysel biçimi olarak görülür."?(27)

Hayır; kimsenin "aydın tartışmasını kapatalım" demeye; bu yaşamsal konuyu gölgelemeye hakkı yoktur...

Kapitalizmin altüst ettiği "dünyayla derdi olmayan" bir insan aydın olabilir mi? Dünyayı ezilenlerden yana saf tutmuş akılla ve bilgiyle kavrayıp, dünyayı değiştirme derdi olmayan; dert edindiği taraflılıkla da, derdi ve sorumlulukları büyümeyen aydın olur mu?

Aydının sorunu "değiştirilmesi gereken" dünya ve ona mündemiç statükolarladır... Sorunlara ve sorumluluklarına teğet geçmeyen, onlarla kuşbakışı "ilişkilenmek"le yetinmeyen aydın; aşıktır; aşkındır...

3.1-) AYDIN NEDiR?

"Aydın gelişen,gelişirken, biraz da,geliştiren kimsedir."Geliştirmeyen aydın olmaz.(28)

Yanıt(lar)ı kısa kısa sıralayarak ilerleyelim...

Ahlâki ve eylemci sorumluluk bilinciyle aydın olmak, "toplumun vicdanı" olabilmektir.

Aydın olmak; güç sahiplerine karşı koymak, aykırı olmayı göze almak ve her şartta fikir özgürlüğünü savunmayı göze almaktır.

Aydının tarafı adalet ve haktan yanadır.

Aydın, belli bir kamu için ve o kamu adına bir görüşü, tavır ve felsefeyi ya da kanıyı temsil etme, cisimleştirme, ifade etme yetisine sahip olan kişidir.

Aydın söz konusu kamunun gündemine sıkıntı verici sorular getirir, dogma üretmektense bunlara karşı çıkan fikirler, düşünceler yayan kişilerdir. Bunun için asla hükümetlerin ve büyük şirketlerin (artık hükümetlerle koşut anılıyor şirketler) adamı olmamalıdırlar; sumen altı edilmiş, itilmiş, ezilmiş sınıfların, toplulukların yanında olmalıdırlar hep...

Güce tapmayandır; kişiyi putlaşmayandır.

Aydın yalnızca yazıp çizmeyle değil, karşı çıkan eylemleriyle de var olmalıdır. Yani kazığa bağlanıp yakılma, sürgün edilme, hapse atılma, hatta çarmıha gerilme riskini bile göze almalıdırlar. Yani güçlü bir kişiliğe sahip, su katılmadık insan olmalıdır.(29)

Aydının "olmazsa olmaz" ilkeleri, taviz vermeyeceği, direneceği ve satmayacağı idealleri vardır. Bu elbette bir katılık ve taraflılıktır. Örneğin bu özelliğiyle Nâzım Hikmet, - Üevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tor ya da Aclan Sayılgan'ı andıran! - "eski solcu neo-liberaller entellere(30) hiç mi hiç benzemez...

Bunların yanında "Aydın olabilmenin birinci koşulu, her koşul altında hakikati' aramaktır. Kültür ve toplum bilimlerinde hakikat arayışı, 'yarar ya da getiri'den önce gelir..."(31)Tıpkı Noam

Chomsky'nin, "Daima sorgulayın karşınızdaki otoriteyi. Otoriteye gerekirse utandıran, sert, acımasız, irdeleyen sorular yöneltin. Hepsinin ürktüğü, bütün 'sorun çıkartan sözcüklere' tutkuyla bağlanın. Tartışma ve sorun çıkarma geleneği, aydın olma olgusunun, insancıllık kavramının ateşlenme odağıdır",(32) haykırışındaki üzere...

Düzeni sorgulayıp, ezilenlerden yana ona karşı çıkmakla mükellef olan aydın, yapısı gereği "müspet" değil, "menfi"dir. Çünkü o esen rüzgârlar karşısında başını sallayan değildir. Bunun için de, ne "Arz-ı ubudiyet eyleyen/ Kulluğunu sunan"lardan; ne de "Hafıza –i beşer nisyan ile malûldür" diyenlerden değildir...

Aydın; Hemingway’ın, "insan yok edilebilir, ama teslim alınamaz"; ya da Napoleon'un, "Düşünceler kurşuna dizilemez"; veya Picasso'nun, "Çağımızda hayır 'evet'ten önce gelir" betimlemelerindeki dirençtir...

"YDD" koordinatlarında aydın, Andre Malraux'nun, "II y'a de l'espoir, terrible et profond en l'homme/ insanda müthiş ve derin bir umut var" ve Baraccio'nun, "Gerçekten cesareti olanlar için, cesaret diye bir şey yoktur," saptamalarını unutmayandır...

"Ben entelektüelin, zayıf olanların ve temsil edilmeyenlerin safına ait olduğundan eminim," diyen Edward Said'in deyişiyle, "..'Aydın' kelimesiyle yalnızca bazı bilgileri yayan kişiyi değil, güç odaklarını, kurulu düzeni, iktidarı derinden eleştiren bir kişiyi de kastediyoruz. (...) Salt hükümet politikalarım eleştirme meselesi değildir bu...  Entelektüelin yarı doğrulara ya da basmakalıp fikirlere pabuç bırakmamak için sürekli tetikte olmayı görev edinmesi meselesidir"^
Çünkü "Aydın kendisini ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokan ve küresel insan ve toplum kavramı adına bugün olanaksız, dolayısıyla soyut ve yanlış bir kavram, çünkü büyümekte olan toplumlar kendilerini yaşam biçimlerinin, sosyal işlevlerin, somut sorunların uç boyutlarındaki çeşitliliğiyle tanımlamakta kabullenmiş gerçeklerin ve bundan kaynaklanan davranışların tümünü sorgulama iddiasında olan biridir."(34)

O halde denilebilir ki aydını, aydın yapan toplumsal vicdanıyla yaşadığı çağa ve topluma karşı vazgeçilemez taraflı sorumlulukları; ya da bir diğer deyişle aşkının tutkuları, karasevdalarıdır...

Tekrar ediyorum: Aydın'ı aydın yapan şey "entelektüelin "intellect"iyle ezilenlerden, mağdurlardan, ötekilerden yana mücadelesidir; bu yoldaki taraflı aidiyetidir...

Kime ve neye mi? Aydının ezilenlerden, dıştalananlardan, ötekilerden, mağdurlardan yana olma cüretiyle silahlanmış ilkeleri ve değerlerine...

Bu her türlü "dalkavukluğun", "eyyamcılığın" ve renkten renge giren "piyasa entelektüellerinin ya da kısaca "sömürge aydını"(35) diye adlandırabileceklerimizin köklü reddidir...

Bu reddiye; Haluk Gerger'in şu uyan ve çözümlemesini asla unutmamalıdır: "Vandal burjuvazi kendi aydınını dahi yetiştiremediğinden sosyalist hareketin bağrında yetişmiş olanları devşirdi ve onlar da bütün devşirmeler gibi geçmişlerine, kendilerini yaratan güçlere saldırmaya başladılar. Sonuçta da, sömürücü, baskıcı düzenin çapsız ideologu ya da tetikçisi olup çıktılar ve tabii çürüdüler de... Bugün aydın olabilmenin vazgeçilemez koşulu yazgılarını sınıf ve emek ile bütünleştirmek, sınıfın öz ideolojisiyle yoğrulmaktır..."(36)

Egemen para medyanın yalanlarına aldırmadan, gerçeğin peşinde koşan aydın sinmeyen, vazgeçmeyen; inatçı-direngen-hülyalı bir üretkenliğin karşı duruşudur...

Yani aydın, Türkiye'deki egemen medyanın tartışma programlarında pazarlanan değildir! Bir an her gece bir televizyon kanalında -tribünleri doldurmuş bir güruh onları alkışlayıp, sunucu da işi kızıştırırken- saç saça, baş başa birbirlerinin gırtlağını sıkanları; bir incir çekirdeğini bile doldurmadan saatler boyu ahkâm kesenleri anımsayın... Bunlara "aydın" demek imkânsızdır...

Ya "mikro" ayrıntılara gömülüp, her şeyi "ayrıntı patronları"na göre kesip-biçerken, ağaçlardan ormanı göremeyen -belki bir konunun uzmanı sayılabilen- "toplumsal" bilim "akademisyenleri", "aydınlan" mı? Onlara da "aydın" demek çok güç...

Aydın deyince -sosyalist olsun ya da olmasın- aklıma bizde Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Nâzım Hikmet Ran, Doğan Avcıoğlu, ismail Beşikçi, Haluk Gerger, Fikret Başkaya, Yalçın Küçük, izzetin Önder, vd'leri gelir...

Batı'da (ya da Kuzey'de) ise Antonio Gramsci, Miguel de Unamuno, Albert Einstein, Jean Paul Sartre, Bertrand Russell, Louis Althusser, Martin Luher King, Elias Canetti ya da "Amerikalı dilbilimci Noam Chomsky, Edward Said, Günter Grass, Arthur Miller, Jurgen Habermas, G. G. Marquez, vb. gibi söylediklerine kayıtsız kalınmayan aydınlar...

"Bu entelektüellerin iki özelliği var: Birincisi, kendi alanlarında fevkalâde başarılı ve saygın olmaları, ikincisi ise kendi ülkelerinin yöneticileri ve ideolojisi ile kavgaya tutuşmaktan çekinmemeleri. Örneğin Chomsky'nin modern linguistik biliminin kurucusu bir deha olduğunu kimse inkâr edemiyor. Tıpkı Said'in usta bir karşılaştırmalı edebiyat kuramcısı, Grass'ın ve Marquez'in büyük romancılar, Miller'ın örnek bir oyun yazan, Habermas'ın derin bir filozof olarak saygıya layık olduğunu inkâr edemedikleri gibi...

Ancak, onlar kendilerini uzmanlık alanlarıyla sınırlamıyor, üzerlerine vazife olmayan konularda fikir beyan ederek ya da eylem yaparak akademisyenlikten entelektüelliğe geçiyorlar. (Entelektüelin tanımlarından birisi de üzerine vazife olmayan konularda kafa yoran kişi değil mi?) Kendilerini tüm insanlığın vicdanı gibi görüyorlar...

Kaldı ki Jean-Paul Sartre böyle bir entelektüeldi ve ülkesinin Cezayir politikasına karşı çıkmıştı... 'Baskıcı egemenlik sevgisinin yerine eşitliği koymamız gerek; zafer sevgisinin yerine, adaleti; gaddarlığın yerine aklı koymalıyız; yarışmanın yerine, işbirliğini. insanlığı tek bir aile olarak düşünmeyi öğrenmeliyiz,' diyen Bertrand Russell da kendisini insanlığın vicdanı olarak gören ve ulusal sınırlarla kısıtlamayan bir başka entelektüeldi. 1960'h yıllarda Amerika'nın Vietnam'da yürüttüğü savaşa karşı uluslararası mahkeme kurulması fikrinin bayraktarlığını yapmıştı. Nükleer silahlara ve savaşa karşı açtığı kampanyalarla tüm dünya kamuoyunu etkileyen Russell, 90'lı yaşlardayken tutuklanmaktan kaçınmamıştı..."(37)

Özetin özeti "YDD” nin yalan imparatorluğuna satılmayıp, teslim olmayan aydın, çağının soru(n)lan karşısında tavır alan, kavgasına katılandır. Aklın ve emeğin değerlerine yaslanan özgürlüğüyle, yerleşik düzene kuşkuyla bakan, sorgulayan, karşı çıkan, başkaldıran eleştiridir. Uyumcu-ortalamacı olmayan, töre-inançlara aldırmayan, aykırı bir vicdan ve emekten yana özgürlükçü-insanî bir duruştur; örneğin Don Kişot'tur!

Aydın bilge şövalyedir, yeryüzünü cehenneme çeviren "haramiler" karşısında, dünya nimetlerine, egemenlerin tehditlerine aldırmadan haksızlığa-zulme karşı sürekli mücadele edendir.

Bu bağlamda da "sırtında yumurta küfesi olmayan" bir hoyratlık veya "konuşmayı şehvetle seven" yanlışlıklar, sağa sola saldırmayı maharet bilen hırçınlık gibi algılanmaması gereken aydın; lafı gediğine koyarken dünyayı değiştirmekten uzak duran "münazaracı cevvallik" ya da "havanda su döven", "gölge boksu yapan", "ölmüş atı kırbaçlayan" da değildir... Çünkü aydın "Onbirinci Tez"dir!

3.2-) AYDININ "OLMAZSA OLMAZI": DÜÜÜNCE-DAVRANIÜ (TEORi-PRATiK) BiRLiĞi

"Onlarsız yaşamaya değmeyecek şeyler için ölmeye değer. "(38)

Aydın'ı aydın yapan yaşamsal "olmazsa olmaz"lardan biri de düşünce-davranış (teori-pratik) birliğidir...

Davranıştan (pratikten) soyut bir düşünce (teori) olsa olsa spekülatiftir... Soyut ve dogmatik özellikler taşıyan "teorisist faaliyet", maddi gerçeklikten kopuk skolastisizmdir. Bilimsel faaliyetin bağlandığı dünyayı değiştirme eyleminin devrimci teorik inşası soru(n)lara akademik bir bakışla ya da toplumsal ilişkilerin açıklanması sınırlanmışlığının dar penceresinden bakamaz. Bilimsel faaliyet, her şeyin ötesinde devrimci eylemin kılavuzdur. Yerel planda sosyalist, genelde de dünya devrimi güçlerinin hedef, olanaklarına ilişkin soru(n)lara teorik ve pratik çözümler üretmekle mükelleftir.

"Teorisist" lafazanlığı aşmış, yüzü eyleme dönük ortak fikir oluşturma süreçleri ekseninde kazanılan devrimci teori, bilimsel faaliyetin temel ilgi alanını oluşturur. Bunun için bilimsel faaliyet, burjuva boyunduruğu karşısında işlevsiz eleştirilerin "idare-i maslahatçılık"ıyla yetinmeden, Marks’ın "Üçüncü Tezi"ni unutmaz: "Ortamın değiştirilmesi ile insan faaliyetinin ya da kendi kendini değiştirmenin çakışması, yalnızca devrimci pratik olarak kavranabilir ve ussal biçimde anlaşılabilir."(39)Bilimsel faaliyeti, akademisyenliğe ya da "teorisist" lafazanlığa indirgeyenler, çağımızın ihtiyaçlarına sırt dönmüş elitistlerdir. Karmaşıklaşan dünyayı çözümleyip, değiştirecek araçları yaratmaya hizmet eden bilimsel faaliyeti tanımlamanın organik yolu eylemdir. Bilimsel faaliyetin ayırıcı özelliği, ücretli kölelik sisteminin insanlık-dışı koşullarını aşmaya bağlanmaktır. Var olan her şeyi devrimci Marksist sorumlulukla sorgulayan, çeşitlilik içinde birliği kucaklayan bilimsel faaliyetin aslî hedefi, bilimin toplumsallaştırıldığı sokaklardır.

Çünkü bilim, basit bilgi yığını veya yansıtma eylemi değildir. Bilim, dünyayı değiştirme eyleminin ve bu eyleme mal olarak değişen faaliyetiyle ilişkilendiği insanı ve mücadeleyi toplumsallaştırmanın tek yoludur. Toplumsal mücadeleye bağlanmayan bilimsel faaliyet olmadığı yerde, entelektüel gelişme de olmaz. Tıpkı K. Marks’ın, "Filozoflar dünyayı çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir," vurgusundaki üzere...

Özetle ücretli köleliğin resmi ideolojik boyunduruğuna karşı başkaldıran "Marksist bütün anlayışının(40) organik aydını"na, devrimci entelektüele(41) olan gereksinim büyüktür.

Emeğin organik aydını; toplumsal sorunlara bir doğa teknisyeni veya "işbitirici" profesyonel gibi yanaşmaz; "elini taşın altına sokma" cesaretiyle bilgiyi, tekellerin kontrolünden kurtarıp, yığınlara mal etme kavgasında yerini alırken; "YDD” nin manipülasyonlarına karşın bilgiye erişmek için, "olağan"a ve akıntıya karşı çıkar.

Bu konuda altı çizilebilecek bir diğer husus ise, özgürleştirici eğitimin; "Özgürlük korkusu"nun(42)aşıldığı; ya da Roger Caillois'un deyişiyle, "Özgürlük, ancak zekâ ve cesaretin 'kaderi' yendiği yerde var" olabileceğidir!

3.3-) AYDININ GÖREVi

"Hayal gücü olmayanın kanatlan yoktur. "(43)

M. Ö. V. yüzyılda Atina'da yaşayan Sokrates, insanlara bildikleri sandıklan şeyi aslında bilmediklerini göstermenin hizmet olduğuna inanırdı. Hem de yüksek katlarda yer alanların bilmediklerini dahi, bilmediklerini ortaya koymasından ötürü cezalandırıldığında "Ben ölmeye siz yaşamaya. Hangisi daha iyi!" diye haykırmak pahasına...

Aydının görevini; belki de en iyi Sokrates’in bu tutumu belirler...

Aydının görevi, basit ve itaatkâr kâtiplik refleksinden kurtulmayı "olmazsa olmaz" kılar. Çünkü "Aydın devlete göre pozisyon almaz,"(44) inancıyla, egemen düşünce karşısında "şeytanın avukatlığı "m yapar... Bunu yaparken hiçbir özel beklenti, amaç ve çıkan yoktur ve olamaz da!(45)

Entelektüelin etiği resmi doğrulara itibar etmemeyi vaaz eder ve resmi doğrulara itibar eden biri entelektüellik iddiasında bulunamaz. "Aydınların asıl işi var olan normları sorgulamaktır. (...) Tarihin bastırdığı, tarihte yitirilen hakkında sorular sormaktır."(46)

Sorarak ve eleştirerek, resmi ideolojik hurafelerine, tektip dayatmalarına karşı çıkmaktır... Unutmayınız Theodor Adorno'nun deyişiyle, "Bütün insanların aynı olduğu iddiası, totaliter toplumların işitmek istediği şeydir..."

Bunu içindir ki bireyin özgürlüğü ilkin beynin özgürlüğünü sağlamakla başlar. Bunu için Sokrates’çe sorgulama ve eleştirel akılcılık alışkanlığını kazanmış bireylere gereksinmesi vardır. Bireyin özgürce oluşturduğu düşünceyi, dış dünyaya yansıtması aşamasında, Alfonso Reyes'in ifadesiyle, "Kenetlenmiş dişlerle özgürlük türküleri söylenemez"!

Özetle aydının görevi; Herbert Marcuse'nin, "Yüreğinizin sesini, yüreğinizin adaletsizlik ve haksızlığa öfkesini dinleyin ve o sesi hiçbir zaman boğmayın"; Edip Cansever'in, "Ne gelir elimizden insan olmaktan başka"; P. Eluard'ın, "insan kendi gerçeğinden başka bir şey olamaz," sözünden hareketle haykırmaktır: "En büyük özgürlüğümüz 'hayır' diyebilme özgürlüğüdür"!(47) "Artık her söz, her 'Hayır', bir eylemdir"!(48)

3.4-) ACAYiP BiR MAHLUKÂT: "TÜRK(iYE) MÜNEVVERi"

"Hayalleri rüyalarından küçük olana acımak lazım."(49)

"Aydın, düşünür ya da yazar 'yerleşik düzene' bağlı kalarak aydın veya düşünür olabilir mi? Örneğin sermayenin ve çokuluslu şirketlerin egemen olduğu oligarşik bir düzende aydın gerçekten aydın olabilir mi? Hayır!

Düşünür, yazar ve sanatçı bugün de 'kapitalist sistemin içine çekilmiştir. Tabii görüntü biraz farklıdır. Düşünür 'düşünürken ve yazarken', sanatçı sanatını 'yürütürken' sermayeye, şirketlere ve kapitalist düzene bağlanmıştır. Üirketler (ve sermaye) sanat merkezleri kurar hatta yayıncılık yapar. Tekeline aldığı televizyonlar, gazeteler ve ajanslarla sanat dünyasına egemen olur. Yazar ve sanatçı 'bu dünyadan beslenir ve ayakta durur' hale getirilir."(50)
Bu saptamadan hareketle "Ağacın kurdu içindedir" sözünün bir kanıtı olan "Türk(iye) münevverlerinin(51) çoğunun ciddi bir "bellek" sorunuyla karşı karşıya olduğu, açık. (Aydın tutarlılığı, galiba her şeyden önce bir "bellek" sahibi olmayı gerektiriyor.)

Belleksiz "Türk(iye) münevveri", "Mevcut iktidar ideolojisiyle özdeşleşmiştir"!(52)

Ancak buna karşı çıkanlar da vardır... Fikret Başkaya, konuya ilişkin olarak şunları der: "Ben haysiyetli bir aydın olarak üzerime düşeni yapıyorum, hiç fazla bir şey de yapmıyorum. Aydın dediğimiz şey nedir? Toplumun sorunlarıyla ilgili kafa yoran, düşünce üreten ve bunları sözlü, yazılı olarak ifade eden kişidir. Ancak aydın kavramı Türkiye'de oldukça soysuzlaştırılmış bir kavramdır. Rejimin en çok içselleştirdiği insanlar da bu tip insanlardır. Halbuki aydın; bütün bir insanlığın yalan karşısında secde ettiği durumda dahi insanlığın vicdanını seslendiren adamdır. Benim yaptığım şey budur. Fakat rejimin bağnaz resmi ideolojisi var ve bu ülkede gerçekler, doğrular önceden tespit edilmiş durumda. Onun dışında bir şey söylediğin zaman mayınlı tarlaya, yasak bölgeye girdiğin iddia ediliyor. Çizilen çerçevenin dışına çıktığınızda peşinize düşülüyor. Burada esas sorun sizin peşinize düşülmesi değil, aynı zamanda sizin durumunuzda olan herkesin peşine düşülmesidir.

Bir düşüncenin yasaklanması ya da aynı anlama gelmek üzere sansüre tabi tutulması, dar anlamda bu yasağın ötesinde sonuçlar doğurur. Zira sansür, belirli bir eşikten sonra oto-sansürü beslemeye başlar, insanlar 'başlarına bir iş gelir' endişesiyle ve savunma 'içgüdüsüyle' kendi kendilerini sansür etmeye başlar. Bu sansürün içselleştirilmesidir. Bence bu, görünen sansüre göre çok daha yıkıcı sonuçlan olan bir olaydır. Sansürün içselleştiği, oto-sansürün yaygınlaştığı bir toplum artık bilimsel, estetik, entelektüel kısırlığa mahkûm olmuş bir toplumdur. Böyle bir rejim, 'sorunları çözme yeteneği' dumura uğramış bir rejimdir. Aynı bugün Türkiye'de olduğu gibi. işte yapılmak ve yaygınlaştırılmak istenen şey budur.

Önemli bir konuda; rejimin, toplumu duvarların içerisine hapsetmeye çalışmasıdır. Halbuki toplumun dinamiği daima duvarları yıkmaya yöneliktir. Düşünceyi yasaklayan bir rejim kısa vadede 'durumu kurtarsa da' orta ve uzun vadede çürümekten ve yıkılmaktan kurtulamaz. Zira toplumsal dinamik eninde sonunda bağnaz yasal-kurumsal-siyasal- ideolojik yasakçı çerçeveyi çatlatma, parçalama ve yıkma istidadına sahiptir. Hiçbir sosyal formasyon bu tarihsel gerçeklikten muaf değildir. O halde yapılmak istenen nedir? Nasıl olsa o duvarlar yıkılacak, zira insanlığın tarihi bize bunu gösteriyor, işte bu tür sansürler vasıtasıyla toplumun önü tıkanıyor, gözleri bağlanıyor, aslında bu olayın sansürleri koyanlar açısından da yıkıcı sonuçları vardır, dolayısıyla duvarlar yıkılıyor ama insanların gözleri bağlı olduğu için gidecekleri yönü bilmiyorlar. Bu bağlamda rejimin en çok korktuğu şey özgür düşüncedir. Özgür düşünce ortaya koyulduğu zaman kendi foyası ortaya çıkacaktır. Çünkü ürettikleri ideoloji yapay bir ideolojidir, yalana ve tahribata dayanan bir ideolojidir. Bu yüzden hiçbir yerine dokunulmasını istemiyor. Çünkü hemen her yerinden sökülmeye başlayacak, işte bunun için özgür düşüncenin önünü tıkamaya çalışıyor. Saçma gerekçelerle davalar açılmasının altında da, benim gibi örneklerin çıkmasını engellemek yatıyor.

Özgürlük size ait bir şey değil ki, başkasının özgürlüğüdür, yani başkaları özgür değilse ben özgür olamam, insanlar bunun farkında değil..."(53)

4-) "SONUÇ YERiNE"

"Diyalektik, devrimin matematiğidir. "(54)

Devasa bir "Akıl Tutulması"yla eş zamanlı kesitte devreye giren entelektüel kriz ile betimlenen
"Geçiş Dönemi"ndeyiz... Yaşanan; yoğun bir ekonomik, politik, kültürel, toplumsal krizde somutlanan "Uygarlık Krizi"; sanki bir "Tufan" öncesi... Karanlık bir tünelde ilerlediğimiz bir "sır" değil... Tam olarak ne kadar süreceği kestirilemeyen bir "Geçiş Süreci" ya da zaman diliminin bir kırılma noktası ile "hiçleştirilme" kesiti veya yalanın "umut" diye sunulduğu bir karanlık!

"Geçiş süreci travması"nda somutlanan ve krizin körüklediği vurdumduymazlıkla iç içe geçen kapitalist mantık(sızlık)ın ürünü olan "çığırından çıkmış zaman"da var olan değerler sistemi belli bir süreç içinde ağır ağır kemiriliyor, tüketiliyor ve çöküş sonunda kaçınılmaz oluyor.

"Çöküş" kelimesi insanda belli bir panik duygusu yaratsa da hemen ürkmemek gerek, çünkü tarihsel bir perspektiften baktığınızda, verili bir değerler sisteminde açılan çatlakların, bir şeylerin yitip gitmesinin aynı zamanda toplumların düşünsel ve sanatsal yaratıcılık dönemlerinin de başlangıcım oluşturduğunu ya da iki sürecin genellikle iç içe geçtiğini görüyorsunuz.

Unutulmasın her "fırtına" ve "toplu akıl"ı ve "ayaklanması"nı da devreye sokan dinamiktir... "Tufan" ile "yaratıcı sıçrama" arasında bir ilişki vardır. Çünkü "tufan" seçenekleri çoğaltır. "Seçeneksizlik", bir çoraklaşma ve "çölleşme" ise; "tufan" üretken bir zenginliktir...

O halde başını "90 IQ'luk Bush"un(55) çektiği cinnete karşısında ezilenlerin, mağdurların, ötekilerin, emekçilerin aklı özgürse, özgürleşebiliyorsa; umut var olmak hakkımızdır...

Bunun için "Ne gördüğüm hakikati gizlemekten korkarım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Karanlık ve aydınlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım; bundan dolayı da her yerde nefretle karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı ve aptal çoğunluğun öfkesine hedef olarak yaşadım," diyen Giardano Bruno'nun...

"Göçüp gitmekte olanı ortaya koyan bir araştırma metodu, ezilenleri yüreklendirmenin en kestirme yoludur,"(56)diyen Berthold Brecht'in...

"Düşüncemizde devrim açmak, eylemlerimizde devrim yapmak zorundayız (57) ve dünya ulusları arasında ilişkileri devrimci bir anlayışla yeni baştan düzenlemek cesaretini göstermeliyiz,"(58)Albert Einstein'ın...

"Egemen ideolojilerle, baskı yöntemleri ile mücadele edilmeden bilim yapılamaz. Zaten sinmek ve boyun eğmek gibi kavramlar da bilimin kavramları değildir. Olguların olgusal ilişkilerin ve nesnel gerçeğin ifade edilmesinin engellenmesini, iki safhada ele alabiliriz. Birincisi, bizzat olguların varlık alanı olarak gerçeğin ifade edilmesinin engellenmesidir. ikinci olarak ise, bu gibi olguları ve olgusal ilişkileri, düşünülmüş somutları, yani nesnel gerçeği kavramsallaştıran hipotez ve teorilerin engellenmesidir,''(59) diyen ismail Beşikçi'nin...

"Olup bitene ve olup bitenin sorumlularına karşı öfke; olması gerekene, olabileceğe ve onu getirecek olan büyük emekçi ve aydın kitlelerine sevgi... Öfke ile sevgi arasında çırpınan bir sevginin bir çelişkinin içinde yaşıyorum ben. (...) insanı ezici, bütünselliğini bozucu her şeyden nefret ediyorum.

(...) Bir insan için kendine acımaktan daha kötü bir şey yoktur. (...) Hırgürü sevmeyen bir insanımdır. Ama hırgürsüz yaşanmıyor bu ülkede. (...) Hiçbir zaman umudumu kaybetmedim. insanlıktan umut kesmem. insan, zaman zaman iyimserlik ya da karamsarlık duyabilir. Fakat, insanla ilgili aşağı yukarı bütün gerçekler içinde bir tansık, bir mucize vardır. Bu mucize umudu getiriyor. Ama umut durduğu yerde olmaz. Kazanarak, çalışarak, edinilir,"(60) diyen Can Yücel'in...

Ve nihayet "Bu dünyanın insanı irkilten yanı korkunçluğu değil olağan görünüşüdür," diyen Adorno'nun uyanları unutulmadan; Murathan Mungan'ın, "Karanfil" dizeleri anımsanmalıdır:

"Kulağında karanfil taşıyan halkımın oğulları/ Atlanın gidiyoruz./
Buğulu bir şafak vakti yeniden düşüyoruz yollara/ Eski zamanlarda olduğu gibi/
Dersimiz Tarih: Unutmayın kaldığımız yeril ve yenilmedik daha/
Masal alın koynunuza. Belki dönmeyiz uzun zaman/ masallar hatırlatır size doğduğunuz yeril ilişkiler ikliminde çocukluk taşınabilir bir şeydirl alınsa da elinden geçmişi./
Tütün ve tarih koyun torbanıza. Kekik ve dağ ateşleri/ Üafağın bin yıllık anlamını,/ suların ve çağların sesini ezberleyin,/ bilinmez otlarını adını hatırda tutar gibi/
Ten rengi aya bakın son defa/ yani yaşanmış ve yaşanacak tüm yaz geceleri.../ kaçak aşıkları, uçurum bakışlı firarları,/ mağrur eşkıyaları saklar gibi/ kilitleyin yüreğinizin giz kalelerini/
Anka ve Anahtar, ikinci bir emre kadar / Kaf Dağı’nın ardına gitti..."

DiPNOTLAR:

1 J. P. Sartre
2 Yeni dönem; aşka ve hayata dair beşeri-politik faaliyetler açısından kaçınılmaz bir yenilenmeyi; yeniden "olmazsa olmaz" kılıyor. Hiçbir şeyin eskisi gibi devam etmesinin artık mümkün olmadığı koordinatlarda duraksamanın; kısır bir döngüye talip ve taraf olma anlamı taşıyacağı çok açıktır...
3 Nur Çintay A., "Varlığımız Bu Egoya 'Armağan' Olsun", Radikal, 28 Kasım 2003, s.2.
4 "Günde iki ila yedi saat arasında bilgisayar oyunu oynayan gençlerin beyinlerinde duygu merkezi olumsuz etkileniyor." ("Bilgisayar Hissizleri", Radikal, 10 Temmuz 2002, s.22.)
5 Ebru Erdoğan, "Sözün Tükendiği An", Cumhuriyet, 11 Temmuz 2003, s.3.
6 Ahmet inam, "Kendimizin Olan Kendiliği Anlamaya Doğru...", Cumhuriyet Bilim Teknik, No:844, 24 Mayıs 2003, s.2.
7 "Everyvvay that I can'ı Türkçeye birebir çevirmek olanaklı değil, ama parçanın geri kalanıyla birlikte değerlendirdiğimizde pekâlâ 'Bende her yol var yeterki sen iste' diyebiliriz." (Ergin Yıldızoğlu, "Thank You Sertab", Cumhuriyet, 28 Mayıs 2003, s.4.)
8 Orhan Kemal.
9 Yevgeni Zamyatin, Biz, Ayrıntı Yay., s.52-55-113-79.
10 Heinrich Böll, Frankfurt Dersleri, Çev: Kasım Eğit, Can Yay.
11 Elias Canetti, Kitle ve iktidar, s.18.
12"Küreselleşme, aydınlanmanın son aşaması anlamında tüm karşıtlıkları ortadan kaldıran bir gelişme olarak yüceltilmesine karşın, gerçekte her şeyi, ticareti yapılır ve karşılığı ödenebilir bir mala dönüştürüyor. Ve bu süreç, aşırı zorlayıcı bir tabiata sahipken; küreselleşmenin insan hakları konusuna yaptığı vurgu ise, reklamdan ibaret." (Jean Baudrillardile Der Spiegel Dergisi'nin yaptığı söyleşiden, Silinen Yüzler Karşısında Terör,haz:Cemal Güzel, Ayraç Yay., 2002, s.369-370.)
13 Kemal Gündüzalp, "insanın Sürüleşmesi ve Üiirin Konumu", Eski Dergisi,No:27, Ocak 2004,s.12-14.
14 S. Carnot.
15 Aydın konusunda Rıfat Ilgaz’ın, "Benden geçti mi demek istiyorsun/ Aç iki kolunu iki yanına, korkuluk ol," uyarısını anımsatmadan geçmeyelim... Ayrıca bkz: Louis Bodin, Aydınlar, çev: Mehmet Dündar, Gündoğan Yay., 1984; J. M. Albertini, Azgelişmişliğin Mekanizması, çev: M. Üener-M. Kum, May Yay., 1974; Attilâ ilhan, Aydınlar Savaşı, Bilgi Yay., 3'Uncü baskı, 1996; Metin Gümrükçü, "Solda Bir Aydın Tipi", Sanat Adam Dergisi, No:214, Kasım 2003, s.42-47; Mustafa Erdemkol, "Yerini Beğenememiş Bir Adam", Eski Dergisi, No:24, Ekim 2003, s.12-13; Burcu Uprak, "Suat Derviş: Susturulamayan Bir Aydın", insancıl Dergisi, Yıl:14, No:2003/ll, Kasım 2003, s.14-17; Nihat Genç, "Türkiye Aydını 'Doğusuna' Bakıyor", Öteki istanbul, Yıl:l, No:l, 1-14 Kasım 2003, s.8; ikinci Bilim ve Siyaset Dergisi, Yıl:l, No:l, Yaz-Sonbahar 2001, Haluk Gerger, "Aydın Üzerine", s.23-27; Metin Çulhaoğlu, "Cumhuriyet Dönemi Türk Aydınının ilgi Çekici Üç Özelliği", s.28-31; Kadir Cangızbay, "Münevver'den 'Entel'e", s.7-10; Avni Özgürel, "Hani 'Liberal' Aydınlar?", Radikal, 24 Ekim 2001, s.9; Erol Manisalı, "Azgelişmiş Ülkenin Aydını... Yorgun Savaşçı...", Cumhuriyet, 17 Aralık 2001, s.9; Oral Çalışlar, "Aydın ve Entel Kelimeleri", Cumhuriyet, 23 Aralık 2001, s.4; Hasan Bülent Kahraman, "Mesele Direnmekte", Radikal, 22 Üubat 2001,s.22; Noam Chomsky, Özgür Üniversite Forumu Dergisi, "Yazarlar ve Aydın Sorumluluğu", No:2, Ocak-Üubat-Mart 1998, s. 122-137;Agora Dergisi,No:12, "Küreselleşme ve Aydınlarımız",Aralık 2000, s.17-19; Fikret Başkaya, Küreselleşmenin Karanlık Bilançosu, Özgür Üniversite Kitaplığı: 31, Maki Yay., 2000, s.128-135; Türker Alkan, Radikal, "Münevver", 28 Mart 2000, s.5; Kemal Görmez, Yeni Binyıl, "Türk Aydınının Dramı", 19 Mart 2000, s.14; Michel Foucault-Gilles Deleuze, Varlık Dergisi, "Entelektüeller ve iktidar", No:2000/04-llll, Nisan 2000, s.16-21. Osman Çutsay, "Küresel Krizin Zorladığı Doğum: Aydın", Eski Dergisi, No:ö, Nisan 2002, s.6-8; Gülfer Uğur, "Aydın Var,'Aydın' Var!", Güney Dergisi, No:20, Nisan Mayıs Haziran 2002, s.18-19; Aydın Çubukçu, "işçiler ve Aydınlar", Evrensel Kültür, No:124, Nisan 2002, s.50-52; Zeki Coşkun, "Kim Bu 'Entel Sosyete', Nerede?", Radikal, 22 Kasım 2002, s.23;Ayşe Atalay, "Azgelişmiş Ülkelerde Aydının işlevi...", Cumhuriyet, 25 Haziran 2002,s.2; Necdet Adabağ, "Aydın Aymazlığı...", Cumhuriyet, 12 Üubat 2004, s.2.
16 Server Tanilli, "Aydınlar ve Medya", Sanat Adam Dergisi, No:214, Kasım 2003, s.5.
17 A. Hicri izgören, "Bilmek Sorumluluktur", Özgür Gündem, 25 Haziran 2003,s.ll.
18 Jülide Kural, "Tarihsel Sorumluluk", Evrensel Kültür Dergisi, No: 143,Kasım 2003, s.73.
19 "Bütün günlerin güneşi henüz batmıyor. Yani dünyanın sonu değil."
20 "Muhalefetin Kimliği, Kimliğin Muhalefeti", Edward Said'le söyleşi, Defter Dergisi, Kış 1996, s.24.
21 "Üçüncü Yol bugün neo-liberalizmin en iyi ideolojik kılıfıdır." (Perry Anderson, aktaran: Alex Callinicos, "Dokuz Anti-Kapitalist Tez", Conatus Çeviri Dergisi, No:l, Üubat-Mayıs 2004, s.33.)
22 Edvvard Said, Entelektüel, çev: Tuncay Birkan, Ayrıntı Yay., 1995.
23 Jean Paul Sartre, Aydın Üzerine, çev: Aysel Bora, Can Yay., 1997, s.ll.
24 Michel Foucault, Seçme Yazılar,Entelektüeller ve iktidar,.32.
25 Murat Belge, "Aydın Edebiyatımız", Radikal, 16 Eylül 2000, s.9.
26 Afşar Timuçin, "Zamanı Kullanmak", Agora Dergisi, No:28, Kasım-Aralık 2002, s.3.
27 Michel Foulcault, Seçme Yazılar 1: Entelektüelin Siyasi işlevi, çev: Işık Ergüden-Osman Akınhay-Ferda Keskin, Ayrıntı Yay., 2000, s.77.
28 Karl Marx.
29 "Troçki, Edebiyat ve Devrim adlı kitabında, 'Onlar başlangıçta sözün olduğuna inanırlar, bizse eylemin; söz, eylemin fonetik gölgesidir,' der ya; Edward Said de Sartre, Jean Genet, Noam Chomsky gibi bu gerçeğin izinden yürüdü yaşamı boyunca. Görkemli bir bilgi birikimi ve korkusuz bir eylem adamı, yani çağımızın özel bir kahramanı oldular..." (Adnan Satıcı, "Çağımızın Kahramanı: Edward Said", Yeniden Özgür Gündem, 8 Ekim 2003, s.ll.)
30"Sosyalist uygulamanın yıkılışının, bütün dünyada okur-yazar katlarına zihinsel savrulma olarak yansıdığını; küçük bir grup Marksist aydının siperdeki yerini korumasına karşılık, önemli bir kesimin liberalizm, çevrecilik, dindarlık ve benzer kalelere sığındığını biliyoruz. (...)
Büyük bir bölümü eski solcu, hatta darbeci, sonra liberal Özalcı, derken islamcı, türbancı, küreselci ve liberalci libaslarını giyinen bu ampul aydınlarının kimi, doğrudan ABD'den emir alıyorlardı." (Mine Kırıkkanat, "Ampul Aydınları", Radikal, 24 Ekim 2001, s.7.)
31 Onur Bilge Kula, Cumhuriyet Bilim Teknik, No:715, 2 Aralık 2000, s.5.
32 Noam Chomsky, aktaran: Engin Aşkın, "insancıllık Kavramının Ateşlenme Odağı", Cumhuriyet, 30 Temmuz 2000, s.8.
33 Edward Said, Entelektüel, Ayrıntı Yay., 1994. s.36.
34 Jean Paul Sartre, Aydın Üzerine, çev: Aysel Bora, Can Yay., 1997, s.ll.
35 "Günümüzdeki sömürge aydını,tipik ve ortak özellikler gösteriyor. Bu aydın tipinin bilgisinden, yeteneğinden kuşku duymak için neden yok. Eksikliği, halkından kopuk oluşu, köksüzlüğüdür...Bir de belki rahatına giderek daha düşkün olması... Böylece, sorumluluğunu kendisinin üstlenmesi, kendisinin yapması gereken işleri başkalarına, başka güçlere havale etmesi kolaylaşıyor... Günümüzün kayıtsız koşulsuz AB yandaşlarının ortak duyarlığı tam olarak budur...
Onları tıpkı, sürünün içinde gizlenip kaybolmaya çalışan koyunlara benzetiyorum..." (Ataol Behramoğlu, "Ulusal Gurur ve Sömürge Aydını", Cumhuriyet, l Haziran 2002, s.6.)
36 Haluk Gerger, "Söyleşi", Özgür Düşün Dergisi, Yıl:l, No:9, Ocak 2003, s.25-28.
37 Haluk Üahin, "Chomsky, Russell ve Ötekiler", Radikal, 2 Üubat 2002, s.6.
38 Eduardo Galeano.
39 K. Marx, F. Engels, Felsefe incelemeleri, Sol Yay., 1978.
40"Marksizm! burjuva bilim ve düşüncesinden ayıran nitelik, ekonomik gerekçelerin açıklanmasında oynadığı rol değil; 'bütün' anlayışı denen görüş açısıdır." (G. Lukacs, Tarih ve Sınıf Bilinci, çev: Y. Öner, Belge Yay., 1998, s.87.)
41"Entelektüeller ve öncü örgüt olmadan, 'ayaklanan' yerel ordular, hatta eşkıya çeteleri olabilir, bir isyan bile çıkarabilir, ama ulusal düzeyde köklü bir mülkiyet transferini gerçekleştirebilen
bir devrim yapılamaz." (Alvin W Gouldner, Entelektüelin Geleceği, Eti Yay.,1993.) Ayrıca bkz: Michel Foucault-Gilles Deleuze, Varlık Dergisi, "Entelektüeller ve iktidar", No:2000/04-llll, Nisan 2000, s.16-21; Michel Foucault, Entelektüelin Siyasi işlevi Üzerine, Ayrıntı Yay., 2000; Hatice Yürekli, Kızıl Bayrak Dergisi, "Aydın Sorunu Üzerine", No:2000/26, 15 Temmuz 2000, s.2*7; Türker Alkan, "Münevver", Radikal, 28 Mart 2000, s.5; Kemal Görmez, "Türk Aydınının Dramı", Yeni Binyıl, 19 Mart 2000, s.14; Ahmet Yaşaroğlu, "istenen Aydın Tipi", Evrensel, 16 Aralık 2002, s.8; Hasan Bülent Kahraman, "Herkes Aydına Düşman", Radikal, 4 Aralık 2002, s.9; Orhan Gökdemir, "Avrupa ideolojisi", Fabrika Dergisi, No:54, Kasım 2002, s.47-60; "Aydın Üzerine", Devrimci Hareket, No:7, Ekim-Aralık 2002, s.8-9; Mustafa Silar, "Aydınlar ve Dönüşümleri", Kaldıraç Dergisi, No:29, Ağustos 2002, s.83; Mehmet Yetiş, "Aydınlar ve Sınıflar", Praksis Dergisi, No:8, Güz 2002, s.51-90; Mert Güney, "Aydın ve Aydınlarımız", Atak Dergisi, Yıl:3, No: 18, Temmuz 2002, s. 15; Hediyetullah Deniz, "Bir Chomsky Portresi", Ümran, No:95, Temmuz 2002, s.61-66; Aytek Soner Alpan, "Mücadele ve Aydın", Nikbinlik Dergisi, No:9, Nisan 2002, s.18-27; Cogito Dergisi, No:31, Bahar 2002; Edward Said, "Yazar ve Entelektüellerin Kamusal Rolü", s.3757; Hüseyin Batuhan, "Entelektüel Kavramı Üzerine", s.94-101; Selahattin Hilav, "Entelektüeller ve Eylem", s. 103-106; Oğuz Demiralp, "Entelektüeller ve Aydınlar", s. 121-132; Aydın Uğur, "Aydın Kim Değildir", s.134-135; Ahmet Arslan, "Aydınlar, Entelektüeller ve Müminler", s.201-213; Oya Baydar, "Batıcılıkla Tutuculuk Arasında Sol Aydınlar", s.250-257; Ferhat Kentel, "90'ların Türkiye'sinde Kamusal Yüzleriyle Aydınlar", s.269-290; Abbas Türkmen, "Aydınlar ve Ortadoğu", Yeniden Özgür Gündem, 19 Aralık 2002, s.ll; Demirtaş Ceyhun, "Postmodernizm, Aydınlarımız ve Batılı Marksistler", Eski Dergisi, No:23, Eylül 2003, s.6-11; Servet Akbudak, "Aydın, Solculuk ve Özelleştirme Gerçeği", Evrensel, 22 Eylül 2003, s.8.
42 Türker Alkan, Radikal, "Özgürlük Korkusu", 17 Mart 2000, s.5.
43 Muhammed Ali Clay.
44 Mehmet Al tan, Milliyet, 10 Nisan 2000,s.l6.
45 "Ataerkil bir zihniyetin, merkeziyetçi bir siyasi yapının egemen olduğu bir düzeyde, 'fikir ve çıkar' arasındaki ölümcül çelişki pek kolay aşılamıyor. Çıkarın, fikir aracı haline getirilmesinin önünde pek durulamıyor." (Ali Bayramoğlu, Yeni Binyıl, "Toplum ve Siyaset", 18 Mart 2000, s.5.)
46"Muhalefetin Kimliği, Kimliğin Muhalefeti", Edward Said'le söyleşi,Defter Dergisi, Kış 1996, s.24.
47 Emine Demirci Yılmaz, "...'Hayır' Diyebilme Özgürlüğümüz", Cumhuriyet, 5 Nisan 2003, s.2.
48 Osman Çutsay, "Tüccar Düşürmesi", Eski Dergisi, No:18, Nisan 2003, s.17.
49 Emir Kusturica.
50 Erol Manisalı, "Danimarka'da Aydın Olmak!", Cumhuriyet, 12 Mart 2004, s.ll.
51 Bkz: Hasan Pulur, "Döneklik Zor Zanaat!", Milliyet, 22 Ekim 2001, s.3; Haluk Üahin, "Değişmek, Dönmek, Aynı Kalmak", Radikal, 2 Mart 2002, s.6; Sebati Özdemir, "Değişim ve Döneklik
Üzerine...", Cumhuriyet, 3 Mayıs 2002, s.17; Hasan Pulur, "Kapitalizmin Terbiye Kotası...", Milliyet, 2 Üubat 2002, s.3; Oktay Akbal, "Bir Döneklik Öyküsü...",Cumhuriyet, 25 Haziran 2002, s.2; Aydın Parıltı, "Eleştiri Adına Sola Küfretmek Moda mı?", Fıratta Yaşam, Yıl:6, No:217, 2 Ocak 2004, s.5.
52 Hasan Bülent Kahraman, aktaran: Demirtaş Ceyhun, "Gramofon Aydınlar",Bahar-Berfin, Yıl:7, No:47, Ocak 2002, s.5-6.
53 Fikret Başkaya, "Rejimin En Çok Korktuğu Üey Özgür Düşüncedir", Haksöz Dergisi, No: 147, Haziran 2003, s.59-60.
54 Alexander Herzen.
55 Türker Alkan, Radikal, "90 IQ", 26 Temmuz 2001,5.4.
56 Berthold Brecht, aktaran: ismail Beşikçi, Bilim Yöntemi, Yurt Yay., 1991.
57 "Devrim hakkında konuşmak belirsizliği kucaklamaktır. (...) Devrimi günümüzün bir sorusu olarak, belirsizliğin bir sorusu olarak ortaya atmalıyız. (...) Devrim yine bir soru olarak ortaya atılmalı..." (Werner Bonefeld, "Kesintisizlik ve Toplumsal Otonomi", Conatus Çeviri Dergisi, No:l, Üubat-Mayıs 2004, s.61-62.)
58 Albert Einstein, "Aydınlara Bildiri", Dünyaya Bakış, Alan Yay., istanbul.
59 ismail Beşikçi, Bilim Yöntemi,Yurt Yay., 1991.
60 Can Yücel, Cumhuriyet, 15 Ağustos 1999, s.13.

TEMEL DEMiRER 

 
kaypakkaya-anma-afisdgh-li-tutsaklarla-dayanisma

Özgür Düşün

  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün

www.demokratikgenclikhareketi.org | Demokratik Gençlik Hareketi Resmi İnternet Sitesi