|
Teşekkürler! Son toplantıya katıldığımda bugün en büyük üzüntüm niye sabahtan katılmadığım oldu. Çünkü hakikaten aydın kavramı üzerinde dönen tartışmaların zengin tartışmalar olduğunu düşünüyorum. Aslında biraz daha katılsaydım onlar üzerinden bir şeyler söyleyebilirdim diye şimdi kendi kendime hayıflanıyorum. Ama aydın kavramının bu kadar ciddi bir kavram olduğunu düşünmüyorum; her şeyden önce bunu söyleyeyim size. Çünkü kendi kendime biraz önce şunu da dedim: Aydının karşılığı nedir? Aydın olmayan yurttaş hangisi? Aydınlar var da aydın olmayan kim? Çok bilen mi aydın, çok cesur olan mı aydın? Çok iyi analiz, sentez yapabilen mi aydın? Çok iyi aydın olmanın sınavı, ölçütü nedir? Hakikaten felsefi anlamda çok tartışabilirsiniz. Ama pratik anlamda bunun karşılığına istediğiniz an burun kıvırabilirsiniz, dudak bükebilirsiniz. Çünkü bazen çok cesur olabilirsiniz. Bu sizi bir aydın olarak gösterebilir o kadar; ama karanlık şeyler söylüyorsunuzdur ki toplumun canına okuyorsunuzdur. Çok cesursunuzdur; ama değilsiniz. Sartre’ı okudum “aydın çağından sorumludur” diyor. Peki, Türkiye’de ki aydınların durumlarına bakarsak, biz çağımızdan sorumluyuz noktasında kalarak aydın olabilir miyiz? Yoksa gerçek sorumsuzluğumuzu yani çağımız ve çağımızdan önceki sürece ilişkin üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmediğimiz için aydın sayılabiliriz miyiz ortaya çıkar. Bence aydının bir tek doğru, dürüst, bir sınavı vardır. Türkiye de aydın ve tarih ilişkisine baktığımız zaman boşa gitmeyecek şeyler çok söylenebilir. Biraz önce işçi sınıfından bahsettik. işçi sınıfının felsefesinden, işçi olmanın aydın olmanın ne olduğundan bahsettik. Ama şunu söyleyebilirim; Türkiye’de aydın olmayan asıl aydınlar Türkiye solu içerisindeki aydınlar olmuştur. Tarih sınavını ele alırsak eğer, Fikret Başkaya’lara kadar, ismail Beşikçilere kadar Türk Solu içerisinde aydın olma vasfına haiz -tabi bazıların tenzih ediyorum- özellikle bir dönemin TiKKO’ su içerisinde tarihi gerçek anlamda analiz edebilen sağlam insanlar çıkmıştır. Ama Türk Solu içerisinde itiraf etmeliyiz ki aydın olmanın o sınavından büyük çoğunluğu geçmemiştir. Tabi tarih dediğimizde, beni gördüğünüzde tarih sadece Ermeni tarihinden müteşekkil bir tarih değildir. Ben sadece Ermeni tarihinden müteşekkil bir sınav sorusu sormayacağım. Ve sınavı da sadece buradan yapmayacağım. Ama sınav sorularından bir tanesini eğer benim soruma ayırırsak; Türk solu ve Türk aydınları bu sınavdan, bu sorudan bütünüyle çakmışlardır. Biraz önce sevgili Ercan’ın verdiği Nazım Hikmet de çakmıştır. Bakınız ben size bir şey söyleyeyim: Nazım Kurtuluş Savaşı üzerine destanlar yazdı. Kuva-i Milliye üzerine destanlar yazdı. Nazım’ın TKP içerisinde en yakın arkadaşları Ermeni yoldaşlarıydı. Hatta Moskova’da Ermenistan’dan gelen yoldaşlarıylaydı. Vedat ağabeyle de bir gün oturup konuştuk. Üaşırdık. Nazım 1915 döneminde, Kurtuluş Savaşı döneminde olanları bilmiyor muydu? Milli Kurtuluş savaşı denilen olgunun aslında bu ülkede yaşayan halklara karşı verilmiş bir savaş olduğunu bilmiyor muydu? Bir tek satıra rastlayamazsınız. Onca külliyesinin içerisinde sadece bir yerinde – tarihten değil o da- bir şiirinde, Bakkal Karabela’dan bahseder. Sadece bir yerinde olmuş bitmiş. Peki, TKP ‘ye baktığımız zaman TKP’nin en üst seviyelerinde merkez komitelerinde yer almış insanların arkadaşları, yoldaşları Ermeni sorununa vakıf değiller miydi? Niye bu konular; yani tarih konuşulmadı, niye o dönemler de iki çift laf edilmedi, yazılmadı? Aydın ve tarih denildiği zaman ben size Türkiye’nin pratiğinden başka bir şey anlatamam. Bu pratik, bu kadar açık bir pratik. Onu konuşalım. ‘Aydın Sadece Çağından Sorumlu Değildir; Tarihinden Sorumludur’ Aydın tarihinden sorumludur. Sadece çağından sorumlu değildir. Hele hele böyle bir ülkede yaşıyorsak! TC tamamen yeni bir birey, yeni bir tarih, yeni bir kültür ve o tarih ve kültürün harmanladığı yeni bir zihniyet ve hatta üniforma tek bir forma, tek bir kıyafet tek bir kimlik yaratamaya çalıştı. Bir teklik ve onun toplamında Türklük diye bir kimliği aldı ve bütün yurttaşlarına dayattı. Türkiye solu bu teklik içerinde “Ne gereği var canım ayrılıklarımızın, bizim bir tane sorunumuz var; işçi sınıfının sorunu. Biz bu sorunu bitirirsek zaten başka sorunlar kalmayacak” diye tarihine bakmamayı bir maske ile perdelemiş ise o zaman Türkiye aydınları kendi tarihlerini ne kadar doğru sorguladılar? Sorgulamadılar. Ve bunun aydın olmanın en önemli sınavı olduğunu izin verin ben belirteyim. Beşikçiye ve Başkaya’ya teşekkür ediyorum. Türkiye de ilk kez sorun Kürt sorunu olmaktan çıktı. Gerçek anlamda Beşikçi ve Paradigmanın iflasın’da da Başkaya, Ermeni Sorununu bu ülkenin inşa edilmiş o büyük binasının temelinde yattığını gösterdi, gün yüzüne çıkardı. Arkasından bugün artık en azından sorgulanmaya, konuşulmaya başlandı. Biraz önceki oturumdaki konuşmalarda bahsedilen aydın olmak; solcu olmak ve işçi sınıfına ait olmaktır gibi saptamaların ve kavramların içi dolmadıkça inanın hiçbir anlamları kalmaz. Bunu da hayat ve pratik çok net gösterir. Ben bunu alkışlanması için ya da solu kenara atmak içinde söylemiyorum. Sonuçta ben solun içerisinden gelen birisiyim. Ama isterseniz itiraf edebilirim bunu size. Bize kimliklerimin ne kadar boş şeyler olduğunu, öğreten ve dayatan da solun sekter zihniyetinin kendisidir. Bize aynılığı sol dayattı, sekter sol dayattı. Oysa keşke aydın olabilseydik ve “hayır farklı olmak daha iyi bir şey” diyebilseydik. Niye aynı olacağız diyebilseydik. Hayır diyemedik. Ben TiKKO içine girerken arkadaşlarıma -Allah rahmet eylesin, toprağı bol olsun- Orhan BAKIR ve Stephan’la beraber adlarımızı değiştirdik. Orhan Bakır’ın adı Armenak’tı, Murat’ın adı Stephan’dı. Ben Hrant’tım. Ama TiKKO’ya girerken rahat çalışabilelim, arkadaşlarımıza uyum gösterebilelim ve başımıza bir şey gelirse Ermeni toplumunun başına bir şey gelmesin isimlerimizi değiştirdik. Armenak Orhan oldu, ben Fırat oldum, Stephan Murat oldu. Düşünün ne kadar yüce bir dava için, ideal için, ne kadar önemli bir şey için kendimizi, aidiyetimizi bir kenara itebiliyorduk. Unutabiliyorduk! Ve biz bunu yaparken bunu bize aslında birileri dayatıyordu. Sol dayatıyordu. Düşünün farklılık içerisinde biz rahat olabilseydik, farklı yani devletin bize dayatmış olduğu teklik kimliği içerisinde hapsolmamış olsaydık ve bu teklik içerisinde sınıf mücadelesini sınırlı tutmamış olsaydık; bence Türkiye bugün çoktan sınıf mücadelesinde daha ileri noktalara taşınmış olurdu diyorum. Ve size açıkça şunu söylüyorum: Türkiye’de sınıf mücadelesi yenilgiye uğradıysa kimlik mücadelesini bir kenara ötelediği için uğramıştır. Bunu açıkça itiraf ediyorum! Eğer Türkiye işçi sınıfı kendi içindeki kimliklere sahip çıksaydı, farklılıklarına sahip çıksaydı, bu yenilgiye uğramazdı. En azından 12 Eylül’de, 12 Mart’ta bu kadar büyük yenilgiler almazdı. Ama gelin görün ki o kadar dayatmaya, o kadar aldanmaya karşın bizim kendimizin aldanmasına karşın bize dayatılan tek kimlik, teklik tutmadı. Bu dikiş tutmadı ve sonunda patladı. Üimdi içinizden çıkacak birileri der ki; yaşanan bütün sorunların temeli sınıfsaldır. Solcu arkadaşım, tamam bunu biliyorum ve bu cümleye ben yeni bir cümle daha ekliyorum: Bugün bu ülkede yaşanan bütün sorunların etrafında dönüp dolaştığı temel sorun kimlik karmaşasıdır. Ve Türkiye’deki yurttaşlar bu kimlik sorununu çözmeden, kendi gönüldaşlıklarıyla o ortak kimliği yeniden hissetmeden hiçbir diğer sorunun çözümü mümkün olmayacaktır. Hatta sınıfsal sorunun çözümü mümkün olmayacaktır. ‘Devlet Bocalamıyor; Çünkü Devlet Tarihini Çok iyi Biliyor’ Kimlik sorunu deyince buradan çok net olarak Kürt sorununa geçebiliriz. Bugün Kürt sorununun Türkiye’de yaşamış olduğu bütün boyutlar, size çok açık söyleyeyim geçmişte Ermenilerin bu topraklarda yaşamış olduğu sorunun, sürecin ve o boyutun aynısıdır. Size Ermenice tercümeler ah yapıp getirebilsem, makaleler, gazete makaleleri…1910’lu, 8’li, 12’li, 13’lü, 15’li yıllarda makaleler yazılmış. Herkes; aydınlar soruna yeniden müdahale ediyor. “Üu şöyle olmasın, bu böyle olsun, işte birlik..” Osmanlı harekete geçiyor. Devletten hak talep ediyorlar. Devlet “evet” diyor; vermiyor. Verir gibi gözüküyor; yapmıyor. Birileri dışarıdan müdahale ediyor. Aynı şeyler yaşanıyor. Ve eğer o makaleleri tercüme etsem ve yayınlasam hiçbiriniz onların yüz sene önce yayınlanmış olduğunu anlamazsınız. O kadar her şey birbirine benziyor ki… Ama Türkiye tarihiyle gerçek anlamda hesaplaşmadığı için bugün Kürt sorunu içerisinde bunalıyor ve bocalıyor. Bocalamayan tek bir kişi var, bir tek kesim var; o da devlet. Toplum bocalıyor; çünkü toplum tarihini bilmiyor. Devlet bocalamıyor; çünkü devlet tarihini çok iyi biliyor ve geçmişte edinmiş olduğu başarının aynısını bugün devam ettirmeye çalışıyor; aynı yüklemlerle, aynı süreçlerle. Ama toplum bunun farkında değil. Çünkü tarihini bilmiyor. Eğer tarihini biliyor olsaydı, bugün bu sorunun altından kalkması onun için çok daha kolay olacaktı diye düşünüyorum. Ne söyleyebilirim bilmiyorum! Ben buraya solu eleştirmek için inanın gelmedim. Hiç böyle bir niyetim yoktu; ama biraz önce dinlediğim konularda gördüğüm kadarıyla eğer biraz katkım olacaksa bir arkadaşımızın söylediği gibi ben de değişik bir çiçek olacaksam bu bahçede, farklı bir çiçek olacaksam, yüz çiçeği bu bahçede görmeye ve kabul etmeye hazırsanız şöyle söyleyeyim: Arkadaşlar aidiyetlerimiz; yani devletin bizden sakınmaya çalıştığı bizim gerçek kimliklerimiz çok önemli. Bir zenginliğimiz bizim. Eğer o kimliklerimizin farkına varabilir, o zenginliğimizi ortaya koyabilir ve farklılıklarımızdan eğer bir birlik oluşturabilirsek Kürt sorununu da diğer sorunları da çözeriz. Ama hala sol terminoloji bugün ulusalcıların, cumhuriyetçilerin her gördüklerinde bana söyledikleri “Ah Hrant’cığım! Aslında biz kardeşiz ya! Bizim çocukluğumuzda böyle sorunlar mı vardı ya? Biz komşuyduk; ne güzel yaşıyorduk bakkalda değil mi? Hiçbir sorunumuz yoktu. Ne var şimdi böyle ben Ermeniyim falan değil mi?”. Hayır, o günün bedelini ödüyoruz. Çok iyi yaşadığımız günlerin bedelini ödüyoruz. Çünkü o sizin “çok iyi komşular” gibi yaşadığınız, bizim Ermenilerin ne güzel köfteler, pilakiler yaptığı günler, “ne güzel komşuluk yaptığımız o tatlı günler”, siz tatlı zannederken çok acı günlerdi. Biz birer birer eksiliyorduk. Ama kardeşiz aynıyız diyenler, farklılıklarını kaybettiklerinin farkında bile olamıyorlardı. Cumhuriyetin başlarından bahsediyorum, Osmanlı dönemine girmiyorum. Buraya tarih tartışmaya gelmedim. Ama Lozan tutanaklarına bakarsanız görürsünüz 300 bin Ermeni vardı. O zaman bütün Türkiye’nin nüfusu 13 milyondu. Bütün Türkiye’nin nüfusu bugün 70 milyona ulaştı; Ermenilerin sayısı 50 bine düştü. Neydi sorun, cinsel bozukluk mu vardı? Bu halk çoğalmıyordu. Hayır, onlar da bugün 1,5 milyon olmalıydı. Ama devletin o aynılaştırma politikasına toplum kendini o kadar çok adapte edip kaptırdı ki, farklılıklarını o kadar çok görmezden geldi ki… Buna Türkiye’deki sınıf mücadelesi yapanların da büyük katkısı olmuştur. Ben bugün bunu söylemek için buraya gelmedim. Zannediyorum vaktimi burada tamamlamış vaziyetteyim. ‘Vicdanı Olmayan Aydın Olamaz’ Bir kaç dakika ile bitireyim. Tarih önemli arkadaşlar. Resmi tarih ilişkisi ve aydın ilişkisine baktığımız zaman, aslında ben tarihçilik denilen bir mesleğin entelektüel ve çok önemli bir bilim dalı olduğunu da düşünmüyorum. Nedir ki tarihçinin yapacağı şey? O zaman şu önemlidir: Resmi devlet için resmi tarihçi önemlidir. Çünkü yeni bir tarih inşa edecektir; o inşa ettiği tarihi getirip kendi yurttaşının kimliğine oturtacaktır ve onu üniforma olarak giydirecektir. O zaman resmi tarihçi devlet için önemlidir. Ama onun dışında tarihçilik tarih yazmak gibi bir kavram zaten yok. Tarihi, toplum ve olaylar kendileri yazar. Tarihçinin yapabileceği bir şey yok. Tarihçi okur, anlamaya ve anlatmaya çalışır. Bu açıdan baktığımız zaman çok şükür Türkiye’de son zamanlarda –elbette son 15 yılı söylüyorum- sol içerisinde de Müslüman kesimler içerisinde de bakın size söyleyeyim onlar sol falan değil dindar kesim içerisinde hatta liberal kesimler içerisinde de hakikaten de artık tarihe doğru dürüst bakmaya ve anlamaya çalışan insanlar var. Bir aydının muhakkak sahip olması gereken olmazsa olmaz bir tek silahı vardır. Bu, sadece akıl değildir. Bazen çok akıl da gerekmez. Çünkü aydın, bazen mantık karmaşası yapıp düz mantıkla çok rahat anlayacağımız şeyleri karmaşık mantık içerisinde anlaşılmaz kılan adamdır. Aynı zamanda Türkiye’de bunun örneği çok. Bazen sıradan halkın düz ve basit mantığı olayları çok daha iyi kavrayabilir ve bazen halk, kendi aydınından çok daha aydındır. O açıdan baktığınız zaman çok basit bir bakış gibi görebilir; ama ister karmaşık mantıkla ister düz mantıkla yorumlayan insanlar olsun ister sıradan halk olsun aydının olmazsa olmaz bir tek silahı vardır: Vicdandır. Vicdanı olmayan aydın olamaz. Vicdanını ortaya koyarak meselelere ve olaylara bakmayan, sadece aklına güvenen ve aklıyla problematikler çözmeye çalışan aydın olamaz. Benim nezrimde olamaz. O çok iyi bir computer olabilir bir bilgisayar olabilir; ama aydın olamaz. Aydının olmanın vazgeçilmez olmazsa olmaz koşulu vicdandır. Tarihine ve bugüne bakarken 1915’te olanlara kayıtsız kalıyorsa eğer; bugün Behiç Aşçıya da kayıtsız kalır. Teşekkür ediyorum! Hrant Dink’in Dinleyicilerden Gelen Sorulara Yanıtları Soru 1) Kişisel özgürlükler vs. standartlara gelmemiz gerçekten gidip gelip kimlik üzerine mi kilitleniyor? Soru 2) Bir milyon Ermeni Türkler tarafından soykırıma uğramış mıdır, uğramamış mıdır? Lütfen bu soruyu cevap verin. ‘Bir Kimlik Mücadelesi Sınıf Mücadelesinden Bağımsız Yürüyemez’ Birinci soruyu soran arkadaşımın yani her şey kimlik üzerinde mi gidip geliyor ve mücadele o açıdan mı ele alınmalı sorusunu değerlendirmek istiyorum. Ben sizin o kaygınıza katılıyorum aslında. Bu, Türkiye’de bir yandan devletin en büyük kaygısı, bir yandan devleti oluşturan kurumların en büyük kaygısı ve hatta toplumun da en büyük kaygısıdır. Çünkü toplum da parçalanmaktan korkuyor. Üöyle bir korku var: Devlet kendi yaratmış olduğu tek kimliği o kadar ulvi, o kadar kutsal, o kadar da kurumsal bir noktaya taşıdı ki, o kimlik yıkılırsa devlet yıkılacak zannediyor. Bu kaygı çok açık bir kaygı. Size şunu söylüyorum: Belki dikkatinizden kaçmıştır; ama hukukçu arkadaşlarım Ercan burada; sanırım onun gözünden kaçmamıştır. Dikkat eder 301. maddeye bakarsanız 301. maddede ortada işte: Devletin kurumlarını aşağılamakla yükümlü bir maddedir. Ağırlıklı olarak somut kurumlar vardır. Başbakanlık, güvenlik güçleri, cumhurbaşkanı, ordu- devlet- meclis o somut kurumların yanında bir de Türklük. Çünkü devletin gözünde o kimlik, somut bir kurum. Devletin direklerinden birisidir. Meclis nasıl direkse, nasıl sütunsa başbakanlık, ordu ve kimlik de bir sütundur. Onlar yıkılırsa devlet yıkılır(!). Bu kaygıyı anlamak mümkün. Onun için ben şunu iddia edenlerden birisiyim ve bunu genellikle dışarı gittiğimde Ermenilere söylüyorum: Türkiye’de devletin yıkılmasını, devletin kimliğinin yıkılmasını o kadar çok arzu etmeyin. Devlet yıkılırsa kendi temeline yıkılmaz; sağına soluna yıkılır. Ben bu kimlik konusundaki hassasiyete katılanlardan biriyim. Ama yıkılmasını değil; bu kimliğin değişmesini talep ediyorum ben. Benim yapmaya çalıştığım budur. Bu kimlik tek bir üniform ve fukaralığın alt tabakasıdır. Fukaralığın gelip koskoca zengin bir farklılıklar manzumesine dayatılmasıdır. Bu kimliği bizim zenginleştirmemiz lazım. Tekliği, “bir”leri dönüştürmemiz lazım. Toplumsal taleplerden hareketle nasıl bu ülkede yeni bir anayasa ve istediğimiz bu anayasanın nasıl iç dinamiklerin taleplerinden fışkıran bir anayasa olmasını istiyorsak; dışardan dayatılan ya da örnek alınan bir anayasa istemiyorsak bu istediğimiz anayasanın bütün kimliklerimizin farklılığındaki zenginliği görmesi lazım. Çünkü bu her şey buna bağlı. Farklılığı zenginlik olarak algılıyorsanız; ona göre artık yurttaşlarınızı yaratırsınız. Eğer tehlike olarak alıyorsanız; ona göre hareket edersiniz. Üimdi sorun burada; Hrant DiNK’in Ermeni farklılığını zenginlik olarak alacak! Yok canım ne gereği var, buradan maraza çıkar! Üu Kürtler şimdi aradan ayrılır, biraz versen biraz daha fazlasını alır diye düşünürler. O kaygıları mı güdeceğiz? Sorun burada artık. Alevi sorunu da Müslüman kesimin türban sorunu da bir kimlik sorunudur. Bir kimlik sorunudur. Ve iddia ediyorum; Türkiye’nin yaşadığı bütün sorunlar kimlik sorunun etrafında dönen ve hatta içine bıçak gibi saplanan sorunlardır. Bu açıdan baktığımız zaman sevgili arkadaşım sizin ilk sorunuza cevap veriyorum: Bireysel haklar açısından baktığımız zaman standartların yükseltilmesi dediğimiz şey, yine orada farklılığın mevcudiyetini gerektirir. Her farklı kesim için standartlar farklı bir şey önerir ve her farklılıkta bir kimlik vardır, bir doku vardır. Eğer standartlardan kastınız insan hakları çerçevesinde aynılaşmaksa; insan haklarının söylediği bu değildir. Bize dayattığı bu değil! Ben burada bunu söylerken sınıfsal mücadeleyi hiç yabana atmıyorum. Sizin bahsettiğiniz gibi sınıf ve kimlik savaşının aslında beraber yürümesi gerektiğini düşünüyorum. Bir kimlik mücadelesi sınıf mücadelesinden bağımsız yürüyemez. Ama bir sınıf mücadelesi asla ve asla kimlik mücadelesinden korkamaz; onu gölgeleyemez, yok sayamaz, bir kenara atamaz. Türkiye’de de dünyada da artık bu böyle; bunu artık sol içselleştirmeli. Kendi mevcudiyetinin temel bir parçası saymalı. Aidiyetten ve kimlikten kastım da sadece etnik kimlik değil. Kadın kimliği, homoseksüel kimliği, cinsel kimlik hatta ve hatta çevreci kimliğiniz… Ama şunu yapamayız yani çevreci olmak çok önemli bir şey. Evet, çevreci olup bugün doğayı koruyacaksanız; fakat soykırım denilen, insanı ve doğayı birlikte yok eden, bırakın insanı ve doğayı o topraklarda yaşamış bir uygarlığı yok eden tarihsel bir yaşanmışlığa ve yaşanacak olanlara da sırf çevreci olduğunuz için kayıtsız kalamazsınız. Böyle bir şey olmaz. Bakın soykırım nedir? Zooloji felsefesi soykırımın ne demek olduğunu çok iyi tanımlar. Eğer bir canlı varlığı kendi canlı varlık alanından alır; onun varlık alanıyla ilişkisini keserseniz -isterseniz onu altın uçaklarla alıp başka topraklara götürün, güzel saksılar içerisinde alın evinizin en güzel yerine götürün ya da o canlı hayvancağızı alın bilmem kendi ormanında dünyanın en büyük Amazon ormanlarına götürün- o hep ölecektir ve hep kendi yaşadığı alana bakacaktır. Tıpkı bir ay çekirdeği çiçeği gibi yüzünü hep oraya dönecektir. Çünkü onun varlık alanı, sadece o toprağın varlığı değildir. Bir geçmiştir! Yerin dibine inen ve aynı zamanda daha yukarıya, göklere uzanan bir kadimliktir. Uygarlık denilen şey budur zaten. O uygarlığın ve standartların içerisinde aidiyetsizdir, farkında olmazsanız. Kürtler yumurtayı başka biçimde yer, Ermeniler başka biçimde yer, ikisi de yumurta yer. Ama o, derinlikten gelen çok farklı bir zenginliktir. Buna bakmak lazım. ‘Ağrı Dağı Bir Yükseklik Değil; Derinliktir’ Üimdi böyle baktığımız zaman Ermeni halkı için de sizin sorunuza geliyorum arkadaşım; “Soykırım mı değil mi”ye? Ben Türk kardeşlerimle konuşurken onları üzmemek için dikkat ediyorum, hatta anlamaya çalışıyorum. Çünkü biliyorum, siz iyi bir insansınız, siz soykırımlara karşı bir insansınız, olmaması gerektiğini düşünüyorsunuz. Sizin atalarınızın da yapmamış olmasını arzu ediyorsunuz. Ben buna empati yapabiliyorum ve acaba soykırım kelimesine girmeden nasıl anlatırım olan biteni, buna bakıyorum. Ama bana bu soykırım mıydı, değil miydi diye adını sorarsanız ben kendimi inkâr etmem! Tarihimi inkar etmem. Tabi SOYKIRIMDIR. Bakın ‘neden’lerine, ‘niçin’lerine girmiyorum. Nedenlerinde sizin haklı olacağınız noktalar olabilir. Sizin anlamak istediğiniz, algılamak istediğiniz benim haklı olabileceğim nedenler olabilir. Sonucu açısından baktığım zaman şunu görüyorum: Bir halk 4000 yıldır bu topraklarda yaşıyor. Çevrecilik açısından size söylüyorum. inanılmaz bir uygarlık yaratmış. Anadolu’da kendi yarattığı uygarlıkta, yerin dibindeki suyu dağlara tırmandırmış. Bilen arkadaşlar bilir o bölgeyi 100 sene öncesinin fotoğraflarından. Yedi dilde kolejler yaratmış. Çalışkan, üretken, toprağıyla yerleşik bir halk, Anadolu’nun motor güçlerinden biri. Siz bu halkı şu veya bu nedenle alıyorsunuz dağıtıyorsunuz ve artık yok. Yani canlı bir toplumu kendi canlı varlık alanından alıyorsunuz, ne yapıyorsunuz; başka bir yere götürüyorsunuz. Düz mantık ve karmaşık mantık kavramını anlattım size. Bir aydın olarak baktığımız zaman bırakın karmaşık mantığı düz mantıkla baktığınız zaman nedir bu? Bu sonuç nedir? Üzgünüm; ama bir soykırımdır. Onun için Ermeniler Ağrı Dağı’na bakarlar. Yüzleri döner Amerika’dan, Avustralya’dan, bilmem nereden Ağrı Dağı’na bakarlar. Evlerinde Ağrı Dağı’nın resmi vardır. Niye? Adam gitmiş Avustralya’da, Amerika’da, Losangeles’da standartlar içerisinde yaşıyor. Rahat, zengin ve güzel standartlar içinde yaşıyor. Ama gözü hala Ağrı’da. Niye? Çünkü Ağrı onun için bir yükseklik değil; bir derinliktir: Kök… Teşekkür ediyorum. Hrant DiNK
|