KATILIMCILARIN GÖZÜYLE AYDINLIK SORGULAR

Ömer LEVENTOĞLU

Aydınlık Sorgular Sempozyumu, hiçbir şeyi beceremediyse, “aydın” dediğimiz cemiyet erbaplarının yekpare “ilerici” bir düşünsel kabiliyete sahip olmadığını açığa çıkardı. Beri yandan aydınların, kendi kastları içinde de bir yığın farklı yaklaşıma sahip olduklarını gözlemledik. Genel geçer bir fikir olarak “Aydın devrimcidir” şeklindeki yargının da yargılanabileceği açığa çıktı. Çünkü sempozyumla birlikte aydınların, kendileri için vehmedilen parlak devrimci fikirlere sahip olsalar bile bu kabiliyetlerini toplumsal muhalefetin hizmetine sunmak için kendiliklerinden her zaman iyi yürekli bir gayret taşımadıkları kanıtlandı.

Gerçekte “aydın”ın bir toplumsal rolü vardır ve aslında o, “kendisi olarak” bu rolü oynamaya devam ediyor. Esas olan, muhalefet güçlerinin, yani isyana ve müdahaleye ihtiyacı olanların, bu cenahı harekete geçirmek için zorlaması ve bunu devrimsel bir dinamiğe dönüştürmesidir. Özgür Düşün Kolektifi, sanırım bunu gerçekleştirmek üzere nasıl bir çabanın gerekli olduğu konusunda önemli bir deneyimi ortaya çıkardı. Böylece herkes kendini gördü; aydınlar kendilerini sorguladı. Muhalefetin coşkusuna şahit olduk, bu coşkunun “aydın”ları rahatsız, huzursuz etme potansiyeli taşıdığını fark ettik. Bu türden faaliyetler ne kadar devam ederse potansiyel o kadar açığa çıkar; böylece rahatsızlık harekete, huzursuzluk üretime dönüşebilir; hatta bunun embriyon halinde şimdiden başladığını tahmin etmek zor değildir.

Kanımca bundan sonra, artık aydınlarla ilgili bir şeyler yapmak yerine, aydınların bir şeyler yapabileceği kaşınma noktalarına tırnak geçirmek gerekir. Onların yazmalarına, eğitim programlarına katılmalarına, sanatsal üretimlerini gerçekleştirmeleri ve sunmalarına, yaratımlarını değerlendirebilecekleri değerlendirme alanlarının, zeminlerinin açılmasına ihtiyaç vardır. Bunun için dergi bir zemindir, başka mekânlar, olanaklar da açılabilir. Bu sözünü ettiğim zeminlerin neler olabileceği biraz pratikle ve toplumsal muhalefet dinamiğinin aktığı mecralarla ilgili bir sorundur.

Fuat ERCAN

Öncelikle soran ve sorgulayan bir tarzın gelişmesine yapılan tüm katkıların anlamlı olduğunu düşünüyorum.

Aydınlık Sorgular Sempozyumu’nda:

a) Farklı kesimleri/düşünceleri temsil eden ve bu anlamda aydın olma halini taşıyan insanların toplantıya davet edilmesi anlamlı bir hareket.. Farklı düşüncelerden uzak durmadan ama ayni şekilde bu düşüncelerle tartışmak Aydın sorgular ama sorgularken de anlamaya çalışırı yerleşikleştirir.

b) Toplantıda sol/muhalif grupların;

ba) Sadece "ötekine" yönelik eleştiri eğilimini biraz da olsun kendine ve,

bb) Kendi içindeki farklılaşmalara/fraksiyon gruplara ve daha da önemlisi

bc) Kendi tarihsel geçmişini yaratıcı bir şekilde sorgulamasına yönelik eğilim az da meyletmesi anlamlıydı.
c) Diğer yandan aydın yüceltme ile aydına küfür arasındaki gerilimli çizgiyi daha nesnel ve daha sağlıklı bir zemine oturtması/oturmaya çalışması anlamlı olacaktır. Özellikle solun elitist ve aydın sever tavrına yönelik bir eleştirel bakışı gerçekleştirmesi gerekir.

Sempozyum yukarıda işaret ettiğim yönelimleri taşıdığı ölçüde anlamlı ve daha da önemlisi bu eğilimleri gelecek etkinliklerde daha bir belirleyici hale getirmesi ise birlikteliğin anlamlı sonucu olacak.

Ender HELVACIOĞLU

Bir gençlik topluluğunun, “aydın” ve “aydınlanma” meselesini kafaya takarak bu konuda tartışmalar yapması ve fikir üretmesi, takdir edilecek bir çaba. Ayrıca üç yüz-dört yüz genç insanın sempozyuma gelmesi ve aktif olarak tartışması da olumlu bir durum. Bu nedenle etkinliğinize olumlu yaklaşıyorum ve sizleri kutluyorum. Fakat önemli olan konuşmacıların değil; sizlerin ve dinleyicilerin değerlendirmesi. Ben de onları merak ediyorum.

Sohbetlerimizde de belirtmiştim, bir eleştirimi tekrarlamak istiyorum: Bu tür etkinliklerin, hele gençlere yönelikse, eğitime yönelik yönü ağır basmalı. Bu durumda eğitmenlerin, yani konuşmacıların seçimi önem kazanıyor. "Her kesimden konuşmacı olsun, tartışma olsun" yaklaşımı yerine, dinleyicilere doğru düşüncelerin aktarılmasının sağlanması yaklaşımı benimsenmeli. O konuşmacılar, zaten her yerde konuşuyorlar ve yazıyorlar; düşüncelerini açıklama konusunda bir dertleri yok. Sempozyumun konuşmacıları, bu perspektifle daha özenli seçilebilirdi. Sizlerin belirli fikirleriniz ve net yaklaşımlarınız var. Bu yaklaşımlar doğrultusunda konuyu açacak ve derinleştirecek, tas üstüne tas koyacak konuşmacılara ağırlık vermek daha doğruydu. Bu konuda bir zaaf gördüm. Ama sanırım bundan sonraki etkinliklerinizde daha sistemli ve hedefli çalışmalar yapacaksınız. Her türlü katkıyı vermeye hazır olduğumu tekrar belirteyim. Üimdilik bu kadar; nasıl olsa sohbet ederiz yine.

Çakır Ceyhan SUVARi

Öncelikle böyle güzel bir organizasyonu gerçekleştiren Özgür Düşün Kolektifi’ne teşekkür ediyorum. Aydınlık Sorgular Sempozyumu farklı bakış açılarına hatta farklı dünya görüşlerine sahip insanların buluşturulduğu ve sadece konuşmacıların değil; dinleyicilerin de “aydın” sorumluluğuyla sempozyumu renklendirdiği bir etkinlik oldu. Sempozyum bu yönüyle, belli bir anlayışın kendi kitlesine ezber tekrarlatan klasik bir etkinliği olmadığı gibi aydın sorunundan kimlik sorununa, tarih yazıcılığından Kürt sorununa kadar oldukça geniş bir alanın tartışılmasına olanak sunmuş, hatta tarihsel olarak solun kendisiyle yüzleşmesine de vesile olmuştur.  Sempozyumun diğer bir ayrıcalığı da seçilen mekânın hem yıkılan bir devletin en önemli kurumlarından biri olması hem de yerine kurulan yeni devlete tanıklık etmesi sebebiyle oldukça anlamlıydı. Binanın soğuk, eski ve yıkık hali yaşadıklarını özetler gibiydi. Son olarak, mekanın yeni sakinleri olan kedilerin, ülke ve dünya sorunlarına karşı duyarlı olan aydınlardan ve onların fikirlerinden “korkmadan” rahatlıkla ortada gezinmelerinin “birilerine” de örnek olması umuduyla…

Abdurrahman DiLiPAK

Doğru yönde ileri doğru atılmış bir adımdı. Belki bu forumları kitlelere mesaj verme şeklinde değil de bir ortak akıl arama toplantısı şeklinde yapmak daha mı faydalı olur diye düşünüyorum.

Belki konuşma özetleri daha önce alınabilirdi. Bir de bu tür çalışmaların belli bir gündemle belli periyotlarda yapılması gerekir. Bana göre gündem çok yoğundu.

Bu tür toplantı bantlarının, ses ve görüntü text olarak katılımcılara ulaştırarak belki yorumlaması, eleştirmesi istenebilir ve bu süreçte ortak tebliğler ve ayrılık noktaları tespit edilerek bu ayrılık noktalarının nasıl telif edileceği üzerinde yeni mini forumlar düzenlenebilir. Yani bir toplantıda nihai bir sonuca ulaşmak değil; bir süreç canlı tutularak çözüm yönünde ilerlenebilir. Aksi halde söylemler sloganik ve bildiri şeklinde oluyor.

Bir de iddia sahiplerinin iddiaları gerçekleştiğinde, ortaya çıkabilecek muhtemel sorunlara karşı alternatif çözüm önerilerinin ne olduğunu sormak gerek. Yani ihtimal, maliyet ve risk analizleri yapılmamış bir iddia içi boş bir slogandan başka bir şey değildir. Sonuçta yaralı bir dünyada yaşıyoruz. Geleceğe ilişkin hayal kurmak da güzel; ama bu günün sorumluluklarını örgütlerken metot ne olacak? Süreci nasıl işleteceğiz.

Yücel DEMiRER

Değerli arkadaşlar, bir kez daha bu kadar yetkin bir toplantı düzenlediğiniz için tebrik ve teşekkürlerimi iletirim. Türkiye devrimci hareketinin içinden geçtiği sıkıntılı dönemde, kendisini farklı duruş ve faaliyet alanları içinde tarif edenlerin görüş alıp vermesini son derece olumlu buldum. Gerek aydın sorununu tartıştırdığı ve gerekse farklı seslere yer verdiği için sempozyumun hem bu alanda ve hem de daha geniş ölçekte bir yan yana duruş ahlakını oturtmada önemli bir yeri olduğuna (ve olacağına) inanıyorum. Sekter eleştirilerin sonuç üretmeyen kuruluğu yerine, farklı öbekler ve tarzlar arasında kanal açıcı bir işlevi olan bu gibi toplantıların sürdürülmesi, diyalektik eleştiri ve yenilenme sürecinin de önemli bir bileşeni olacaktır.

Dikkat çekmek istediğim noktalardan ilki, bu toplantıların sürekliliğinin sağlanarak Türkiye devrimci hareketi içinde eksikliği müthiş bir biçimde hissedilen kurumsallaşma ve sistemli düşünme kanalları oluşturma sürecine katkıda bulunulmasıdır.

Aziz KONUKMAN

Sempozyum öncesi için şunlar söylenebilir: Seçilen temalar çok yerinde idi; ancak temaları işleyecek katılımcıların seçiminin aynı şekilde iyi yapıldığını ileri sürebilmek pek mümkün değil. Ayrıca bazı katılımcıların birkaç oturumda yer alması, farklı temalarda farklı düşünenlerin katılımcı olarak izlenilmesi olanağını daha baştan engellemiş oldu. Toplantıyı düzenleyenlerin bunu öngörememiş olması önemli bir eksiklik olmuştur.

Bir diğer eksiklik, oturumların hiçbirisinde Kemalist, sosyal demokrat (ben hariç) aydınların yer almamış olmasıdır. Davet edilip de davete icap edilmediyse bu da izleyenlere duyurulmalıydı. Örneğin böyle bir katılım sağlanmaksızın Kürt sorununun tartışmaya açılması büyük bir eksiklik olmuştur. Sempozyum sonrası için şu tespitler yapılabilir: Tespitlerim ikinci günkü izlenimlerime (çünkü işlerimin yoğunluğu nedeniyle sempozyuma ancak ikinci gün katılabildim) dayanıyor. Sempozyum öncesiyle ilgili değerlendirmelerimin ve eleştirilerimin ne kadar isabetli olduğu ne yazık ki ortaya çıkmıştır. Özellikle ilk oturumdaki tartışmalar, aydınlık sorgulardan ziyade katılımcılardan farklı bir ideolojik konumda bulunan bir kısım aydına yönelik önyargıların sergilendiği tartışmalardan öteye geçememiştir. Üstelik onların olmadığı bir ortamda bu tür bir suçlamaya başvurulması bir tür yargısız infaz olmuştur. Bu oturumdaki tartışmaların dışındaki diğer oturumlardaki tartışmalar hem son derece düzeyli olmuş hem de katılımcıların ve izleyenlerin yeni sorular sormasının ve yeni tartışma alanları açmasının yolunu açmıştır. Sözünü ettiğimiz eksiklikler bir tarafa bırakıldığında, sempozyumun son derece başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

SibelÖZBUDUN-Temel DEMiRER

UMUT ETMEKLE YETiNMEDEN, UMUDU YARATMAK!

 “Altın kural,
altın kuralların
var olmadığıdır.”

Eksikleri, “fazlaları”yla “Aydınlık Sorgular Sempozyumu”, olumlu bir girişimdi... Örgütlenmesi, performansı çok iyiydi...

“Sempozyum”un geride kaldığı koordinatlarda, S. Kierkegaard’ın, “Yaşam, geriye bakarak anlaşılır; ileriye bakarak yaşanır,” sözünü durmadan anımsamanın yararlı olduğunu, hiç mi hiç unutmamak gerekiyor...

Olumlu bir girişimdi, buluşmaydı denilebilecek “Sempozyum”, kimileri için “sonuç”ken, kimileri için de bir “başlangıç” olarak algılanıyor...

 Ancak kanımızca her ikisi de değil; “Sempozyum” bir “sonuç” değil, olsa olsa bir vesile...
“Başlangıç” mı? Kesinlikle değil, ama olabilir...

Burada “soru(n), “olabilir” denilenin nasıl yapılacağına, realize edileceğine mündemiçtir...

Bir sözlükteki, “Aydın: Esas olarak zihinsel çalışma yapan bireylerin oluşturduğu toplumsal grup...” tanımlamasının hemen ardından “Kapitalist toplumda, Aydınlar’ın büyük kesimi, burjuvaziye hizmet etme durumundadır...” notunun düşülmesini gerektiren “aydın” ya da “aydın sorunu”nda; “soru(n)ları” çözümleyerek yol almak hiç kolay olmadığı gibi, umulduğundan da “soru(n)lu”dur...

Özellikle Can Yücel’in, “... bir eksiği vardı ama ne?/ Kokusu yoktu, kokusu!/ Toprağı yoktu,/ Yaprağı yoktu,/ Bir işe yaradığı yoktu!/ Mübarek, yarı karanlık bir hapishane/ avlusuna yağan/ Tam bir yarı-aydın yağmuruydu,” dizelerinde ifade edildiği biçimiyle karakterize olan mevcut “soru(n)”; verili koşullardaki statükoya ilişkin “eylem(sizlik” ya da “taraf(sızlık) veya “olma(ma)k” noktalarında düğümlenmektedir...

O hâlde; “başlangıç”ın, “olabilir” kılınması; i) “eylem(sizlik”, ii) “taraf(sızlık), iii) “olma(ma)k” noktalarındaki kör düğümleri çözmekle mümkündür...

“Neden” mi?

Yanıt kabilinden nakledelim:

Marshall Berman, “insanların yaşadıkları hakkında hiçbir fikrimiz olmazsa, o insanları birleştirecek fikirler de üretemeyiz elbet. insanları gördükleri, hissettikleri, dünyayı deneyimledikleri hâlleriyle tanımasını bilmedikten sonra, ne kendilerini tanımaları ne de dünyayı değiştirmeleri yolunda hiçbir faydamız dokunmaz onlara. Sokağı okumayı bilmedikten sonra, Kapital’i hatmetmiş olmak neye yarar?” derken; Ahmet inam ekler: “Kendinden başlayarak, adım adım genişleyen halkalarla yaşar aydın. Belki bu yakınlık halkalarının en uzağı düşmanlarının bulunduğu halkadır...”

Aydın kendisiyle ilişkisinden bellidir... Aydın kendisiyle nasıl yaşadığına bakarak anlayabileceğimiz bir kişidir...”

Bunlar böyleyken; evet, evet J. J. Rousseau’nun, “insan özgür olarak doğar; ama her yerde zincirlenir,” formülündeki gerçek, insan(lık)ın hâlâ gündem maddesiyken; emekten yana duran angaje-muhalif-organik aydının; Oscar Wilde’ın, “Düşünce diye anılmaya bile değmez, tehlikeli olmayan bir düşünce”; Goethe’nin, “Cesaretle ortaya konan düşünceler, oyun tahtasına sürülen taşlar gibidir; kırılabilirler, ama kazanılacak bir oyun başlamıştır,” sözlerini unutmayıp, umutla hayata geçirmesi gerekiyor...

Umut çok önemlidir; elbette sözünü ettiğimiz umut, Güray Öz’ün altını özenle çizdiği “eylemli bir umuttur”. Çünkü eylemsiz umut aslında umut olmaz. Ne insan olur, ne umut. insan baştan ayağa umut ve eylemdir. Oturup etrafı seyrederek umut büyütülemez.

Zaten bu dünyada ne kadar umut varsa aynı zamanda o kadar da karamsarlık vardır. ikisi iç içe geçiyor, ikisini birbirinden ayıran şey, umudu öne çıkaran tabii ki eylem, eylemli umut.

Eylemin anlamı çok geniştir. Yazı yazmaktan tutun sokağa kadar, örgütlülüğün bin bir biçimine kadar geniş bir alandır. Ve bütün bunlar olmadan, birbiriyle iç içe geçmeden, ilmiklenmeden, birbiriyle bağdaşmadan sonuç alınamaz. Daha doğrusu küçük küçük umutlar yaratılamaz, bizi geleceğe taşıyacak, ruhumuzu karartmayacak sonuçlar bile alınamaz...

Hele hele “küreselleşme” neo-liberal vahşetinin, insanlardaki karamsarlığı artırdığı ya da Forbes dergisinin 400 En Zengin Amerikalı (2006) listesindeki kolektif servetinin tutarı 1.25 trilyon dolar olduğu; veya dünyadaki her 6 kişiden birinin açken, Türkiye’de ise -resmi verilere göre- 580 bin kişi açlık sınırı altında yaşadığı koşullardaki kara gerçeklere yaslanan karamsarlığa rağmen umut tükenmiyor, tüketilemiyor...

Ancak, Eric Hobsbawm’ın, ‘Kısa XX. Yüzyıl Tarihi’nde ifade ettiği gibi, “Dünyamız hem dışa hem içe doğru infilak etme tehlikesiyle karşı karşıyadır”...

Bu tehlike ve imkân(lar) sınırında umut her zaman karamsarlıkla iç içe. Karamsarlıkla umut arasındaki gelgitin enerjisi ise eylemden, eylemli düşünceden geçer.

Onun için aydını olmaktan eylemeye yöneltmek gerekiyor...

Maksim Gorki’nin, 1904’de kaleme aldığı “Yazlıkçılar” başlıklı yapıtında, dönek liberallere karşı gerçek demokrat aydın tipine ilişkin vurgularını unutmadan, şimdi yapılması gereken ise, “Aydınlık Sorgular Sempozyumu” girişiminin geride kaldığı koordinatlarda, olumlu girişime ilişkin umut etmekle yetinmeden, umudu yaratmaktır...

 
kaypakkaya-anma-afisdgh-li-tutsaklarla-dayanisma

Özgür Düşün

  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün

www.demokratikgenclikhareketi.org | Demokratik Gençlik Hareketi Resmi İnternet Sitesi