Devrimci: Mücadele İçerisinde Sorun Olan Değil, Sorun

Sınıflı toplumlarda hiç bir sınıf ve sınıfın üyesi, diğer sınıftan ideolojik ve siyasi olarak bağımsız, yalıtılmış olmadığı gibi her şey birbiriyle iletişim ve etkileşim içindedir. Egemen sınıfların ideolojik etkisi ezilen, sömürülen sınıf ve katmanların günlük yaşayışında bu çerçevede belirli olur.

Varolan sömürü düzenini yıkmak isteyen, proletaryanın ve emekçi halkın iktidarı için mücadele etmek isteyen birey, öncelikle egemen ideolojiden aldığı, kazandığı özelliklere karşı mücadele etmek durumundadır. Birey, bir yaşamı terk edip farklı bir yaşamı tercih ederken, içinden geldiği sınıf veya katmanın yaşam tarzının bir çok yanlarını beraberinde getirir. Bir çırpıda eskiden kopmak, yeniyi hemen özümsemek imkansız olduğu gibi, parça parça siyasi-ideolojik yenilenmeyle bu mümkün olur. Proleter kökenli bir devrimcinin yaşamı disiplinlidir ve devrimci faaliyetin disiplinini kolay kabul eder, bilinci (ideolojisi) hala düzenin şu veya bu şekilde etkisi altında olduğundan ideolojik dönüşümü, sınıfın bilincini alma, proletaryanın bilimi Marksizm-Leninizm-Maoizim’i kavraması gereken süreç, önünde durmaktadır. Bu dönüşümün en iyi yeri örgütlü, pratik mücadeledir.

Yukarıdakine benzer bir incelemeyi bir öğrenci kökenli devrimci için yaparsak, bu durumda bireyin bilimi kavraması kolay olurken, yaşamını disipline etmesi ve devrimcileştirmesi bir isçiden daha zor olacaktır.

Her iki örnekte de üzerinde durulması gereken temel nokta, egemen burjuva-feodal ideolojisinin üzerimizdeki özel mülkiyetçi bakış açısı ve yaşam tarzıdır. Çoğumuzun zincirinden başka kaybedecek mülkiyeti olmamasına rağmen, düzene kölece bağlayan bu zincirin kırılmasında tereddüt gösterilmektedir. Burada zincir, bireyin "ben" kabuğunu temsil etmektedir ve kırılması devrimci mücadele içinde süreç alan bir şeydir. "Ben", "biz"e dönüşmedikçe, kurtuluş umudu diğer ezilenler ve sömürülenlerle beraber şekillenmedikçe, bizi düzene bağlayan zincirler daha çok ellerimizde, ayaklarımızda, boynumuzda şakırdayacaktır.

Devrim ile karşı-devrim güçlerinin arasındaki mücadele keskinleştiğinde, her iki tarafa da daha üst boyutta çatışmayı dayattığında ortada kalmak isteyen "bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" anlayış sahipleri de zorlanmaktadır. Böylesi dönemlerde iç hesaplaşma yapanların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Günümüzde mücadele erdemli, onurlu ve insanlığın en geniş anlamda kurtuluşu için bir zorunlulukken, zorunlu bir görevken bunun karşısındakiler her türlü pislikleri, namussuzlukları ve onursuzluklarıyla tarihin ilerleyişini engellemeye çalışırlar.

Devrim ve devrime katılmak, "zincirimizi" kaybetmeye karar vermek ve kurtuluşu istemek kadar “basit”tir. Bu istek ve karar; iktidar olma, kendi kendini yönetme ve özel mülkiyeti dünyadan kaldırma mücadelesinin ilk adımıdır. Bu istek ve karar, "acaba"lı cümlelerle belirtilemez ve alınamaz. Bu istek ve karar, bedel ister. Zinciri kaybetmeyi göze almayı ister. Düzenle, tüm kurumlarıyla hesaplaşmayı ister. Yukarıdaki "basit", bu yönüyle karmaşıklaşır ve zorlaşır elbet. Ancak yeter ki biz isteyelim ve kararlı olalım, tereddütlü adımlar yerine net adımlar atalım. “Acaba şu şöyle mi olur, bu böyle mi olur, başıma ne gelir/gelmez” li cümlelerle bu yaşamı devrimcileştiremeyiz. "Acaba işten atılırsam ne olur, aç kalır mıyım, açıkta kalır mıyım? Ailem, annem, babam nasıl bakar?"larla bu kervan yürümeyecektir elbet. Sanki işten atılan ilk ve tek kişiymiş gibi davranırsak, elbette yarın "bu işler anlamsızdır" denir. Dönmenin teorileri yapılır. "Nasılsa dünya dönüyor, ben dönmüşüm çok mu" diye dönekliğe meşruluk aranır.

Türkiye ve T. Kürdistanı'nda mücadelenin temel seyri, karşı-devrimin, faşist diktatörlüğün siyasal "zor"la örgütlenmiş ve her sürecinde bunu kurumlaştırmış olduğundan, silahlı mücadeledir. Diğer tüm mücadele araçları ve biçimi silahlı mücadelenin örgütlenmesine ve geliştirilmesine tabidir. Geniş halk yığınlarının emperyalizme bağımlı komprador burjuvazi ve büyük toprak ağalarıyla çelişkisi olduğundan, bu yığınların top yekûn savaşı, yani halk savaşı, devrimin stratejik yoludur. Halk savaşı halk ordusunun basitten karmaşığa, küçükten büyüğe diyalektik gelişimiyle; savunmadan dengeye, dengeden saldırıya ve nihayetinde parça parça alınan iktidarların, ülkenin tümünde iktidarın proletarya önderliğinde halk yığınlarına geçmesiyle, bu strateji yaşama geçmiş olacaktır.

Halk savaşı, tek tek bireylerden geniş kitlelere kadar yığınla zorluğun üstesinden gelinerek gelişecektir. Açlık, işkence, sürgün, göç, hastalıklar, öldürmeler, toplu kıyımlar karşı-devrimin uyguladığı ve katmerleştirerek uygulayacağı politikalardır.

Halk savaşının gelişmesini, güçlenmesini istiyorsak, mücadelenin hangi alanında olursak olalım bu zorluklara ve uygulamalara karşı kendimizi hazırlamalıyız. Kurtuluşu istiyorsak, saldırılara karşı aktif bir direniş çizgisi geliştirebilmek zorundayız. Düşmanı işkencehanelerinde, zindanlarında, mahkemelerinde ve katliamlarında şaşkına uğratmalıyız ve devrimci kararlılığımızla, halk savaşının en temel silahı olan bedenimizle yıkmalıyız. irademizi teslim olmamakla şekillendirdiğimizde düşmanı teslim alabiliriz.

Her bireyin, gerilla yaşamından, şube, zindan veya demokratik alan pratiğinden bilgisi/deneyimi olmayabilir. Bu çizgi, proletaryanın partisi ve biliminin rehberliğinde, yaşam ve mücadele sorgulanarak geliştirilir, ilmediğimiz mücadele alanlarının ve araçlarının işlevlerini öğrenebiliriz. O çokça tereddüt ve acabalarla bir türlü karar veremediğimiz mücadele alanlarında, bizim gibi bireylerin faaliyet yürüttüğünü görebiliriz.

O insanlar da, insan iradesi üstünde ilahi bir gücün olmadığını, acıyı, sevinci, duyguyu aynen bizim gibi yaşadıklarını, kiminin zengin, rahat bir ortamdan, kiminin yoksul bir sofradan gelip nasıl kaynaştıklarını görürüz. Ailesini, çevresini "geride kalanların gözyaşlarını" terk edip, "acaba" lı cümlelerle başlayıp da terk ettikleri bu sorgulama yönteminden sonra nasıl komutan, siyasi komiser ve iyi birer savaşçı olduklarını görürüz.

Bilmemek, deneyim sahibi olmamak kınanacak, ayıplanacak bir şey değildir. Bu yanıyla da tecrübesizliğimiz, yeniliğimiz "acaba tereddüdünü taşımamalı. Halkımız bilmemenin değil, öğrenmemenin ayıp olduğunu söyler. "Umudun kalacağına emeğin kalsın" diyerek cesaretlendirir insanı. "Yanlış yapmaktan korkma" der insana. Doğru bir çizgi için hata yapmak, yanlış yapmak proletaryanın ve halkın sabırlı hoşgörüsüyle desteklenir, yarınların harcına daha fazla doğruyu katmak için sahiplenir.

Şehir varoşlarında minnacık çocukların dev yürekleriyle nasıl boya sandığı taşıdıkları, omuzlan çökerken nasıl su sattıklarını görürüz. Yaşamları için gerekli ve zorunlu bu yaşam mücadelesini görüp bundan "ders çıkarmamak mümkün mü? işime gelirse su satarım diyemez, o dev yürekliler. istediğim yerde boya yaparım da diyemezler. Onlar için dört elle sarıldıkları boya sandığı ve su bidonları yaşamdır. Bir devrimci için de örgütlü kolektif mücadele öyle olmalıdır. Mücadelenin zorunlulukları bir kere kavrandı mı, örgüt ruhu bir kez duyuldu mu gerisi mücadeleyi yaşamaktır.

Devrimci birey, mücadele içerisinde tek başına kaldığında da devrimci değerleri korumayı bilmeli, düşmanla tek başına savaşma durumunda devrimci politikaların gereğini, savaş çizgisini hayata geçirebilmelidir. Bağınızın olmadığında ve yoldaşlarınızın yokluğunda da partili gibi davranabilmeniniz. Nasılsa iletişimim yok deyip mücadeleyi bu gibi durumlarda tatil etmek bize, devrimcilere yakışmayacaktır. Tek başına kaldığımızda da proletarya partisinin çelik disiplini yaşamımızı, düşüncemizi sarmalı, liberal boşluklara, demokratizm hastalıklarına meydan verilmemelidir.
Parti o süreçte size ulaşamayabilir, olanak sunmayabilir ve hatta size karşı yanlışlık da yapılabilir. Yine bu gibi durumlarda bunları devrimin, halkın ve partinin çıkarlarına ters düşecek şekilde mücadeleyi ertelemek için gerekçe yapamayız. Partiye, devrime, sınıfa ve halka yaşamımızı feda etmek "ölümü göze aldım" demekle sınırlandırılamaz. Bireysel zevklerimiz, giyimimiz, kuşamımız, aile ilişkilerimiz, sevgimiz partinin, devrimin, sınıfın ve halkın bize verdiği görevler doğrultusunda şekillenmelidir, şekillenebilmelidir. Yirmi dört saatimiz ifade edebilmeliyiz. Sadece canımızı, kanımızı değil bir bütün olarak yaşamımızı davamız uğruna feda etmeliyiz. Proleterleşebilmek, çelikleşebilmek ancak böyle olacaktır ve anlamı budur.

Yeni yaşamımız örgütlü yaşamımızdır. Eğer biz yirmi dört saatimizi, yaşamımızın bir bütününü, kanımızı canımızı partiye, devrime, sınıf ve halka verebiliyorsak karşılığında aldığımız küçük bir dünya değil, koca bir dünya olacaktır. Görüşümüz, gülüşümüz, acılarımız, sevgimiz ve sevinçlerimiz anlam kazanacaktır ve derinliği karşısında bir önceki yaşamımıza bakarak hep şaşıracağız.

Devrimcilik sorun çözmektir, çelişkileri analiz edebilmek ve yön verebilmektir. Yoksa sorun olmak hiç değildir. Meselelerin üzerine sabırla, inatla ve kararlılıkla gidebilmektir. Bir mahallede yağmur-çamur, gece-gündüz, sıcak-soğuk demeden ev ev dolaşarak partinin görevlerini yerine getirmektir. Uç tane tanıdığımızla işi bitirip, gerisi için mazeretler uydurmak değildir. Her milliyetten, mezhepten insanla, ustalıkla partinin görüşleri doğrultusunda iletişime geçebilmek, onları devrime seferber edebilmektir. Bir eleştiri karşısında ortalığı yangın yerine çevirmeden cevap verebilmektir. Nerede olursak olalım her türlü olanağı, zenginliği bireysel rahatımız ve yaşamımız için değil partiye ve örgütlü yaşama sunabilmektir.

içinden geçtiğimiz süreçte, faşist diktatörlük, özellikle devrimci parti ve örgütlere saldırıyor. Reformizmin önü açılarak kitlelerin huzursuzluğu düzen içinde boğulmak isteniyor. Devrimci parti ve örgütlerin beli kırılırsa faşist diktatörlük başarılı olacağını sanıyor.
Belimizin kırılmayacağı, savaşımızın devam edeceği açıktır. Ancak yine de düşmanın bu politikalarını boşa çıkarmak gerekir. Faşist diktatörlüğü yenebilmemiz için, bireyler olarak, iç düşmanımızı yenebilmeliyiz. Reformizmi alt edebilmek için içimizdeki reformizmi ezebilmeliyiz. Bunun için hesaplaşmalı, içimizdeki iki çizgi mücadelesinde proletaryayı burjuvaziye karşı galebe çaldırmalıyız.

Bunun içinse bulunduğumuz alanda ne kadar savaşa hizmet ettiğimizi, ne kadar kitleyi savaştırabildiğimizi sorgulayalım. Parti talimatlarının ve emirlerinin kaçını hakkıyla yerine getirdik, kaçına mazeret bulduk bunları açıklayalım, içimizdeki tereddüdü, acabalı soruları dışa vuralım ki partimiz, yoldaşlarımız bize yardım etsin, yol göstersin. Bir savaşçı örgütünde konum, makam-mevki hiç bir şeydir. Devrimci savaşta her şey parti, sınıf, halk ve devrim içindir. Sıradan asker olmasını bilmeyenler, önderlik etmesini hiç bilemezler/yapamazlar.

Sağımızdakine, solumuzdakine burun kıvırıp da beğenmediklerimiz kadar iş çıkaramıyorsak, onlar kadar program çıkaramıyorsak boşuna böbürlenmeyelim. Halk anlamıyor diye soldan, istemiyor diye de sağdan kıvırıp da "öncü"yüm diye, sempatizanım, taraftarıyım diye caka satıp şehitlerimize, önderimize saygısızlık etmeyelim. Önderimizin kurduğu partiye, yarattığı değerlere sahip çıkmanın en iyi yolu onun fikirlerini ezbere bilmek değildir." O fikirlerle kavrayabildiğimiz, anlayabildiğimiz kadarıyla savaşmak ve savaştırmaktır.

"Sen kavgaya can bedeli başladın

Sen kavgayı nakış nakış işledin"

Gün, kavgaya can bedeli katılmanın ye sabırla, inatla nakış nakış işlemenin, her türlü zorluğa göğüs germenin ve savaşı yoğunlaştırıp yaygınlaştırmanın günüdür! Bu günü yaşamak ve Yaşattırmak şehitlere, şehitlerimize, tarihe, tarihimize ve partimize layık olmanın biricik yoludur.

PARTiZAN SESi SAYI-37

 
referandum_boykot_banner

www.demokratikgenclikhareketi.org | Demokratik Gençlik Hareketi Resmi İnternet Sitesi