|
Burjuva-feodal düşüncenin egemen olduğu toplumsal koşulların dışına çıkarak, yeni bir düşünce sistemiyle bu koşullarla çatışmaya giren devrimciler, bu çatışmayı son tahlilde kazanmak istiyorlarsa, komünist kişiliği hedefleyerek, devrimci yönelimlerini sağlayan dinamiklerini bu hedefe bağlamalıdırlar.
Düzene hangi gerekçeyle olursa olsun devrimci temelde tavır almak, bu bağlamda devrimci kişiliği kazanmak bizler açısından kendi kendine yeten bir kazanım olarak görülmemelidir.
Bu kazanımın kendisini sürekli kılabilmesi, geçici yenilgiler ve yıkımlardan gerekli dersler alarak düzen karşısındaki radikal tutumunu koruyabilmesi ve sonuçta kendisinin gerçek bir dönüşüm sağlayabilmesi için, devrimci kişiliğin proletarya biliminin değiştirici-dönüştürücü gücüyle yeniden şekillenmesi gerekir. Bu bilimle kızgın pratikte buluşan devrimci kişilik, kendini kuşatan burjuva-feodal ideolojinin her türlü saldırısını göğüsleyerek, onu her defasında yenmeyi başarır ve böylece her an eskiye karşı tetikte durarak yeninin temsilcisi olmayı sürdürür.
Şunun çok iyi bilinmesi gerekir; devrimci insan ya ileriye dönük bir pratiğin yaratıcısı olarak gelişir, değişir, böylelikle hareketin ayak bağı olmaz ya da gerileyerek, başlangıç noktasının gerisine düşüp kendini inkara varır. Sonuçta hareketin ayak bağı haline gelir. Bu iki uca dönük değişim diyalektik olarak süreklidir. Stalin yoldaşın deyimiyle "yaşamda daima yeni ve eski, gelişen ve ölen, devrimci ve karşı-devrimci vardır." Burada üçüncü bir durum, orta bir yol olamaz. Eğer, "biraz devrimi, biraz düzeni yaşayayım, böylece iki durumda da çıkarlarımı korumuş olurum" şeklindeki küçük-burjuva bir anlayışla yaşamda yol alayım denirse, bu yolun sonuçta düzenin kapısına gelip dayanacağı bilinmelidir. Öyleyse yaşamda politik tercihimizde netleşmek, buna uygun davranmak zorundayız. Çağımız, emperyalizm ve proleter devrimler çağı olduğundan burada temel iki sınıfın arasında bir mücadele söz konusudur. Proletarya ile burjuvazi arasında seyreden bu mücadele her ülkede özgün biçimler alsa da evrensel olarak kendine toplumun diğer kesimlerinde taraflar bulmakta, her biri (proletarya ve burjuvazi) ara sınıflar üzerinde kendi hegemonyasını kurmaya çalışmaktadır.
Öyleyse toplumsal konumumuz, buna bağlı olarak sınıf niteliğimiz ne olursa olsun bu iki sınıftan birinin ideolojik hegemonyası altında olmaktan başka bir seçenek arayışında bulunmak, ya burjuva aldatmacasına kanmak ya da küçük-burjuva ütopyasında yaşayarak, nesnel gerçekliğe gözleri kapamak olacaktır.
Bu nedenle düzene tavır almayı proleter ideolojinin rehberliğinde gerçekleştiren bir devrimci, bu tavrın sürekliliğini ve buradan gerçek kurtuluşu sağlayabilmesi için, kendi iç yenilenmesine ve arınmasına ilkesel bir önem vererek, burjuva ideolojisinin değişik biçimler altında ortaya çıkan etkisine karşı MLM bilimiyle karşı koymalıdır. Bu karşı koyuş salt bir söylem biçiminde değil, sosyal pratik içerisinde devrimci sınıf tavrı temelinde olmalıdır.
Bir devrimci gibi "düşünüp", söylemini bu düşünceye göre uyarlayan ama gerçekte bir devrimci gibi yaşamayıp, pratiğinde burjuva dünyasının belirlediği alışkanlık, özlem ve davranışlarla yaşayan bir insanın çok kesin bir söylemle proleter ideolojiden dem vurması neyi ifade eder? Hiçbir şeyi. Bu tür insanlar her şeyden önce kendilerinin kendilerine olan inancını yitiren insanlardır.
Eğer, proleter ideolojinin yön verdiği kalıcı bir pratiği yaşar, bu pratiğe bağlı olarak burjuva ideolojisine karşı mücadele edersek ve bu mücadeleyi yaşamsal bir önemle her zaman sürdürürsek, değişimi ileriye doğru yaşar, proletaryanın davasına yararlı bir hareket içerisinde, söylediklerimiz, savunduklarımız ve iddialarımız noktasında inandırıcı oluruz.
Bu nedenle günlük yaşamda dahil olmak üzere pratik sürecimizin her aşamasında, ne istediğimiz sorusuna, düzenden kopuşumuzun ilk adımında verdiğimiz cevabı vererek (ki, her insan devrimciliğe dönük ilk adımında tüm içtenliğiyle devrimi ister, bu isteği ile yola çıkar. Ancak çoğu insan bu uzun yolun bir yerinde baştaki bu istemden uzaklaşır, bir dönem taşıdığı değerlere yabancılaşarak, düzene koşar) bu cevapta ortaya çıkan devrimle gelen yeni bir hayat istememize uygun bir pratik ve ideolojik tutum içinde olmalıyız.
Evet, bizler devrim istiyoruz. Bunun için ölümü de göze alarak can bedeli bir mücadeleye katıldık. Ancak bu katılım zaferin kazanılması için her şey değil, bir başlangıçtır sadece. Zafere inanan insan, eğer bu inancını bilimsel dünya görüşüyle somutlayamaz, bu bağlamda KP saflarında proleter ideolojinin ışığıyla bilincini aydınlatamazsa, örgütlü saflarda yer almış olsa da, esasta, kendiliğindenciliğin kör yürüyüşünden kurtulmamış demektir. Bundan dolayı toplumsal yaşamdaki her hareketimize, davranışımıza dünya görüşümüz yön vermeli, bu dünya görüşümüz sistemli bir siyasal çalışmayla beslenerek bizlerin doğru bir pratik hatta olmamızın pusulası olmalıdır.
Burjuva ideolojisinin dört bir yandan bizleri kuşatmaya aldığı, hatta sol saflarda reformizmin yelkeniyle bu kuşatmanın hızını arttırarak alanı daralttığı koşullarda bu pusulaya yani MLM bilimine sahip çıkmak, sonuçta pratiğimize yön vermesini sağlamak oldukça zordur. Bu zorluğun aşılması, bir yandan Proletarya Partisinin her türlü burjuva düşüncesine sapma ve çizgisine karşı vereceği ideolojik mücadeleye, diğer yandan parti saflarında aktif mücadeleye katılan herkesin bir dava adamının ölçülerine uygun bir yaşam içerisinde, partinin ideolojik-politik hattında ısrarcı olmalarına bağlıdır. Eğer sınıf mücadelesinin geçmiş belirli dönemeçlerinde, parti önderliği (2. MK) sağdan mücadele alanını terk etmiş, ideolojik olarak "bir başka şeye dönüşerek" nitelik değiştirmiş ve bundan partimiz oldukça ciddi zararlar görmüşse, diğer yandan saflarda tek tek bireylerin süreci göğüsleyemeyerek dökülmeleri, sürecin dışına çıkmaları, safları bir biçimiyle terk edişleri, hatta son süreçte KDH örneğinde görüldüğü üzere kendilerini düşmana satmaları söz konusuysa, bu durumda da Öncü küçümsenmeyecek kayıplara uğruyorsa, kuşkusuz birbirini tamamlayan bu iki mücadelenin önemi görmezlikten gelinemez.
Önderlik,genel ve özel gelişmeleri önceden görerek hareketin dayanacağı yasaları keşfedemez, değişik biçimlerde kendine etki alanı yaratmaya çalışan burjuvazinin dolaylı-dolaysız ideolojik saldırısının her türlü olumsuz sonuçlarını doğru yöntemlerle tedavi edemez, reformizm ve revizyonizmin her türlü ideolojik saldırılarını göğüsleyerek, önüne çıkan bu düşmanları yoluna devam etmek için bertaraf etmez, kitleleri bu noktada aydınlatarak inisiyatif sahibi yapmazsak yani bu aktiviteler önderlik tarafından ortaya konmazsa, hareketin, gelişmenin gerisine düşülüyor, önderlik kendi misyonunu yerine getiremeyerek artçı bir pozisyona kayıyor demektir.
Aynı şekilde önderliğin böylesi bir gerileme yerine, sınıf mücadelesinin önünde yürüdüğü, ideolojik-politik üretkenliğini bu yürüyüşle arttırdığı süreçte, partili kişilikler kendilerini önderliğin bu hareketine uyumlu bir donanımla donatmayarak, her türlü yozlaşmaya, hantallığa, uyuşukluğa ve pasifliğe açık hale gelirse, burada önde gidenlerin doğruyu söylemiş olmaları çok şey ifade etmez. Çünkü, önderliğin üretip sunduğu doğrular kitlelere ulaşmadan önce, taşıyıcıları tarafını/an dejenere edilmiş, hayata geçirilmemiş, dolayısıyla kitlelere nüfus etmesi engellenmiş, bu kişilerin pratikleri de hedeflerinden sapmış demektir.
Örneğin; parti önderliğinin döneme uygun olarak tüm örgütlülüğüne uygulanması için sunduğu her hangi bir konu ile ilgili taktik bir politikayı ele alalım. Parti için varolan bunun bilincindeki insanların içinde yer aldığı sağlıklı bir parti örgütlülüğü, bu politikayı en iyi bir tarzda hayata geçirmek için işe dört elle sarılırken, önderliğin hareketine uyumlu bir donanıma sahip olmayan, yukarıdaki olumsuz niteliklere sahip kişiliklerin içinde yer aldığı sağlıksız bir örgütlülük bu politikayı kitlelere taşıyamayacak, o özgülde parti ile kitleleri birleştiremeyecektir.
Bu nedenle kişiliklerin parti ölçülerine göre şekillenmesi, parti politikalarının hayata geçirilmesinde engel değil, tam tersine kolaylık sağlayan düzeyde olması gerekir.
Öncü tarihinde, partili kişiliğin, eşdeyişle MLM kişiliğin nitelikleri şehit düşen yüzlerce yoldaşımızın zengin pratiklerinde ortaya çıkmıştır. Bu niteliklerin parti yaşamında alabildiğine geniş bir kitle üzerinde hakim olması, Öncünün bu niteliğe uygun kişiliğin ortaya çıkarılması için çok yönlü uğraşının yanı sıra, tek tek bireylerinde bu noktada kendi geri yanlarını aşmaya yönelik içten çabalarının olması da gerekir.
Burada bir yanlışın altını çizmek gerekiyor. Programımızın niteliğine denk düşen partili kişiliğin kriterini salt bir noktada, örneğin ölümü göze almak veya salt dağ pratiğinde olmak şeklinde ele almak doğru bir yaklaşım değildir. Bir insan, ölümü göze alan bir feda ruhuyla girdiği pratiğinde, eleştiri-özeleştiri ilkesini hiçe sayıyor veya okuyup araştırmayı küçümseyip, bu hatalara düşüyorsa, bir dönem sonra bu insanın pratiğinde ölümü göze almanın belirleyici niteliğini yitireceği açıktır. Tarihimizde bu tespiti doğrulayan bir dizi örnek vardır. Uzağa gitmeye gerek yok, bir Bayram Kocabozdoğan bundan birkaç yıl önce ölümden korkmuyordu, ancak, O'nu bu noktada satılmış bir ihanetçi konumuna getiren süreç, uzunca bir dönem gözlere "görülmeyen", "küçük" hatalar, eğilimler ve zaaflardır. Bunlar süreçle uygun koşulları bulup, kişide yeni bir nitelik değişimine yol açmış, devrimci biri karşı-devrimin piyonu haline gelmiştir.
Dağdaki bir gerilla "kelle koltukta" gezmesine, ölüme meydan okumasına rağmen, eğer hatalarına özeleştirel yaklaşma yönünde bir niteliğe kendi sürecinde ulaşamazsa, orada ölüme meydan okuma bilimsel dünya görüşünün zorunlu bir "gereğini" kavramanın değil, sonuçta kişinin herhangi bir "gerekçesiyle" tavrı söz konusudur.
Aynı durum işkencede ölümüne direnen bir kadro içinde geçerlidir. Böylesine örnek bir meziyete sahip olan parti kadrosu, herhangi bir siyasal üretimde bulunamıyor, bu yönlü bir niteliğe ulaşamıyor, kendini tekrarın ötesine geçiremiyorsa, burada da, "ölümüne direnmenin" parti ölçülerine uyumlu bir pratiğin öğesi olduğu sonucu çıkmaz. Elbette bir şeye niteliğini o şeyi oluşturan çelişmenin esas yanı verir. Ancak böylesine nitelik belirleyici yanın daraltılması, bir iki noktayla sınırlandırılması, süreç içinde statükoların oluşmasına, bunlara hapsolunmasma, geçmişin burada basit tekrarıyla beraber, niteliğin bir başka şeye dönüşmesi potansiyelinin yaratılmasına giden yolu açıyor. Bir düşünelim, "fetişleştirdiğimiz" insanları hangi ölçüleri temel alarak değerli buluyoruz. Ve bu değerli bulduğumuz insanların kafamızda yarattığı statükoyu olumsuz pratiğiyle bozdukları, eski biçimiyle verdiğimiz değeri dahi hak etmedikleri noktada tavrımız nasıl oluyor? Partiyi, devrimi ve halkı gözeten bir bakış açısıyla sorgulayarak, kafamızdaki fetişleri yerle bir ederek, kafamızda yarattığımız "bu adam şöyle komünistti, şöyle çizgiciydi" türlü bilimsel temeli olmayan, uzaktan gözümüzü kamaştıran görüntüyle yetinmeyip, ortaya çıkmış gerçek özünü tahlil edip, bilimsel dünya görüşümüzün gerektirdiği doğru diyalektik yaklaşım sergileyebiliyor muyuz?
istenilen durum ile yaşadığımız durum arasında varolan çelişmenin çözümü bugün için can alıcı noktayı oluşturuyor. Şehir faaliyetinde yer alan, kırdaki gerilla savaşının içinde bulunduğumuz süreçteki önemini teorik olarak kavrayan, ortalama bir taraftarın önemini gördüğü ve inandığını söylediği pratiğin içine girmesi durumu nasıl aşılacak? Aynı şekilde esir kamplarında uzun yıllar kalan insanların çıktıklarında tereddütsüz sıcak pratiğe girmelerinin önündeki engelleri nasıl aşacağız?
Veya, kadrolarımızın parti içi iki çizgi mücadelesinde, tarihi anlarda, parti çizgisinin dışında kalarak partiye zarar vermelerinin önüne nasıl geçeceğiz?
Kısacası, bütün bu olumsuzlukların en aza indirgendiği, görevlerine bağlı, örgüt disiplinine sahip çıkan ideolojik mücadelede tavizsiz, yaşamda ilkelere bağlı, düşman karşısında her türlü değere sahip çıkan, halk savaşının uzun soluklu yürüyüşüne hazır insanlarımızın, partili yaşamın her alanında pratik içinde olmaları devrimin başarısı için vazgeçilmez önemdedir.
Bu önemin kavranması yukarıdan aşağıya belli bir perspektifle sürekliliği sağlanmış bir i/adi müdahaleyi zorunlu kılar. Böylesi bir kontrol sistemi, bünyenin sağlıklı işlemeyen ünitelerine zamanında doğru politikalarla müdahale, her ünitenin çalışma dinamizmi, ortaya çıkardığı ürünün denetlenmesi, bunun için rapor sisteminin muntazam işletilmesi, yine eleştiri-özeleştiri mekanizmasının hayati önemine uygun bir yaklaşımla hataların, eksiklerin, zaafların üzerine gidilmesi, bu mekanizmanın aşamadığı hataların, örgütsel doğru tedbirlerle aşılması, devrimimiz için can alıcı noktalan oluşturuyor.
Bu noktaların görülmediği ve düzeltilmediği durumda ortaya çıkacak olan, kendi hareketimize kendimizin ayak bağı olması gerçekliğidir. Kendi bünyesini devrimin ağır teorik ve pratik yükünün üstesinden gelecek bir enerjiye ve bu enerjinin gerçek atılımlara yönelen hareketine uygun bir tarzda yenilemeyen ve geliştiremeyen bir parti, doğru bir programa da sahip olsa Engelsin belirttiği gibi "ileriye atılan" adımın gerisinde kalma durumunu aşamayacaktır. Bu da kendini tekrar ve süreç içinde aşınmadan başka bir sonucu doğurmaz.
Ancak bizim partimiz bugün kadrolarıyla baş başa olan küçük bir parti olmaktan çıkmış, parti ve ordu temellerinde sağlanan işçi-köylü ittifakına yönelik belirli bir gelişmeyi, dört yüze yakın şehidiyle kat etmiştir. Elbette her gelişme gibi partinin bu gelişmesi de belirli sancılara ve yeni sorunlara sahne oldu. Dolayısıyla bugünün sorunları daha geniş ve derinlemesine ele alınması gereken sorunlardır. Buradan bakıldığında, kendi ideolojik-politik hatlımıza uygun üye ve kadroların sistemli bir şekilde eğitilmeleri ve geliştirilmeleri, bu eğitimi ve gelişmeyi gözetecek uygun örgütsel politikaların pratiğe uygulanması ve sonuçların değerlendirilmesi Öncünün kendi geleceği için son derece önemlidir. Savaşçı bir partinin her şeyi savaşa uygun şekillenmek, kendi niteliğini bu şekillenme içinde bulmak zorundadır. Bu şekillenmenin dışında her türlü gelişme, nitelik, adım hangi alanda olursa olsun bizim gelişmemiz, niteliğimiz, adımımız olmayacaktır.
Eğer bizler, devrime gerçekten ihtiyaç duyuyor ve gerçekten devrimi istiyorsak, bu isteği dile getiren bir kişiliğe, şehitlerimizin erdemli örnek yaşamlarıyla, devrimci teorinin gerektirdiği ölçülerle harmanlanmış bir niteliğe sahip çıkmak, sınıf dışı her türlü eğilimlerde kendi içimizde yoğun bir mücadeleyi yaşamak zorundayız.
Kendi içinde burjuvaziye karşı zafer kazanamayan bireylerin damgasını vuracağı bir örgütlülük, dış düşmanlarına karşı gerçek zaferi elde edemez. Hepimizin çok sık yinelediği bu tespitin pratik görevlerine dört elle sarılması için her insanımızın kendi gerçekliğinde devrimi kazanması, devrimi isteme açıklığını dile getiren donanıma sahip olması gerekir.
Her birey kuşkusuz bu niteliğe kendi isteği ve çabasıyla ulaşacak ve her nitelik saflığının çeşitli nedenlerle değişik aşamalarda bozulmasına karşı da bu mücadeleyi verecektir. Ancak örgütlenmenin içinde yer alan bireyler açısından kendi özgünlüklerinde verecekleri mücadele, kendilerini yeni insanın nitelikleriyle yeniden dönüştürme hedefine yönelmenin ilk adımı olması bakımından bir zorunlulukken, ayrıca bu hedefe ulaşılması için partinin Öncü misyonuna uygun perspektifleri yaşama geçirmesi de zorunludur. Bu ayrı bir yazı konusu olduğundan üzerinde durmuyoruz.
SAFLARIMIZDA GÖRÜLEN BiR DiĞER YANLIŞ PRATiK iSE STATÜKOCULUKTUR
Ortamın elverdiği sarılanda değerlendiren statükocu kişilik, kendi kurduğu dengelerde geçmiş kazanımlarını "korumayı" ve bununla yetinmeyi düşünerek her şeyini bununla sınırlar. Ancak bunu yapmanın kişiliğine yeni bir şey kalmadığını, sonuçta kendini tekrarın ötesine geçmeyen bu durumun kendi içinde gerilemeye yol açacağını, bununda devrimci durumdan bir başka duruma evrimlenmek olduğunu görmez. Bu nedenle geçmiş katkı ve kazanımlarımızla yetinmemeli, bu kazanımlarımızı yeni yarattığımız değerlere sahip çıkışla daha üst boyutta zenginleştirerek yeniden kazanmalıyız.
Statükocu kişilik, kendine yüklediği misyonla da daha değişik zaafların toprağını kendi eliyle gübreler. Böylesi bir topraktan zamanla birçok zararlı zaafın yeşereceği bir gerçektir. Dahası devrimci gelişmenin, yenilenmenin, kendini aşmanın, sürecin özelliklerine ve ağır görevlerine karşı konumlanmanın düşmanı olan bu statükocu yanımızla her ortaya çıkışında hesaplaşmak ve bu hesaplaşmayı kazanmak zorundayız.
Bu kazanımın somut ifadesini "kendimizi ne kadar aştık, kendimize yeni olarak ne kattık?" sorusuna vereceğimiz cevapta aramalıyız. Bu soruya ilgisiz kalan, somut bir uğraşla, pratikle olumlu bir cevap verme çabasında olmayan birisinin geçmişi ne olursa olsun, gelinen aşamada statükoculuğun penceresinde, değerlerinden ve kazanımlarından kaybedildiği, kaybetmeye başladığı açıktır.
Ancak kendi içimizde oluşacak statükolara karşı mücadele yürütmek, gelişmemizin devrimci sürecimizin önünü her daim açık tutmak yetmez. Bu mücadeleyi kendi içinde yürüten ama yoldaşlarında gördüğü böylesi bir olumsuzluğa karşı vurdumduymaz olan birisi, kendisiyle yoldaşlarının hatası arasında yeni bir statükonun değişim karşıtlığının temelini atmış demektir. Bu nedenle bu mücadele kendi içimizde ve dışımızda iki cephede yürütülmeli, devrimci gelişmenin önüne çekilen her türlü setler ve o sellerin ardında kendini saklayan her türlü zaafın korunmasına yol açan ilişkilerimizin üzerine yürümeliyiz.
Öyle ise bizler ne isliyoruz sorusuna verdiğimiz "kocaman bir dünya" cevabına uygun bir devrimci hareketle uyumlu, küçük dünyalara hap solma ve orada kendisiyle barışık yaşama statükoculuğuna karşı bir pratiğin sahibi olmalıyız. Devrimi kendi kişiliklerinde yaşayan, kazanımları kendi pratiğinde zenginleştirerek statükoları parçalayan insanın örgütlü hareketi, o özlenen kocaman dünyaya uzunca bir yürüyüşün sonunda varacaktır!
Bu nedenle sosyal pratik içerisinde bir devrimci, gelişmenin her aşamasında, kendisine ait pratiğin, istediğimiz tarihsel değerlere, ulaşacağımız hedefe yani devrime uygun olup olmadığını sorgulamalı, bu hedeflen sapan her türlü pratiğin yanlışlığını kabullenerek partinin, devrimin ihtiyaçlarına denk düşen yolu bilimsel dünya görüşüyle aydınlanan doğru devrimci pratiği sahiplenmelidir. Partiyle tarihsel istemine sahip çıkan, bunun için yaşayan bir kavga adamı, kendisi gibi hareket edenlerin örgütlendiği KP'si ile mutlaka geleceği zaferle taçlandıracaktır. Öyleyse şimdi durup, "neyimiz, devrim isteğimizi gerçekleştirme tarihsel eylemimizle çelişiyor" sorusunu objektif olarak cevaplamalı, bunu bir yaşam biçimi haline getirmeliyiz. Özeleştiri bunun için var.
PARTiZAN SESi SAYI-48
|