|
Dünya dengeleri hızla değişiyor. Emperyalistler, iktisadi sistemlerinin kaçınılmaz bir sonucu olarak, çok acık bir biçimde ya da daha özlü bir ifadeyle "pervasızca" mazlum halklara kan kusturuyorlar ve yeni işgallerin planlarını hazırlıyorlar. Emperyalist devletler nezdinde daralan ve çöken ekonomilerini, yeni ham madde kaynakları, geniş pazarlar ve siyasal otorite ile desteklemekten ve yeniden inşa etmekten başka bir çıkar yol yok. Petrol ve doğalgaz rezervleri, tam olarak çıkarılıp işlenmemiş yeraltı kaynakları ve dinamik nüfuslarının varlığı ile hemen tüm Ortadoğu ülkeleri yapılmakta olan emperyalist işgal ve talan politikalarının merkezine oturtulmuş durumdadır. Ortadoğu coğrafyasında jeopolitik konumu ile Türkiye, tüm bu planların kilit ülkesi durumundadır. Bu sebepten emperyalist kuvvetler her yönden Türkiye üzerine abanmakta, kendileri için yaşamsal öneme sahip; Ortadoğu'ya yerleşme mücadelesinde, tüm teknik ve bilgi birikimleri ile yerleşmenin yanı sıra yaşamın bütün alanlarını kapsayan kültürel alanda da çok ciddi tahribatlar yaratmaktadırlar. Zaten kuruluşundan günümüze, emperyalist devletlerle efendi-uşak ilişkisi içerisinde bulunan Türkiye büyük burjuvazisi ve toprak ağaları sınıfının bütün politikaları bugün itibariyle ülkemizi hemen tüm alanlarda dışa bağımlı bir yapıya sokmuştur. Ekonomik ve siyasal tüm gelişmeler esasen uluslararası sermaye gruplarınca belirlenmektedir. Şu an yaşadığımız ve her geçen gün daha da çıkmaza giren ekonomik ve siyasi kriz, bozulan toplum yapısı, yozlaşan değerler vs. emperyalizme göbekten bağımlılığın en belirgin sonuçlarıdır. Hepimizin bildiği ve az çok takip ettiği dünya konjonktüründeki bu gelişmeleri olabildiğince özetleyerek aktardık. Sanıyoruz, bu yüzyıl içerisinde yaşanacak olan emperyalist hegemonya mücadelelerinde Türkiye'nin taşımakta olduğu stratejik önem ortaya çıkmaktadır. Gerek emperyalist devletlerin tüm alanlara nüfuz çabalarındaki yoğunluk gerekse de en ufak bir hak alma mücadelesine karşı gösterilen pervasız zulüm, aslında bu ülkenin, insanlığın sınıfsız ve sömürüşüz bir dünyaya olan özleminin ve bu uğurda verdiği mücadele ile bunun karşıtı olan karşı devrim güçlerinin sürdürdüğü mücadele de bugün için taşıdığı kilit rolü açıklıkla göstermektedir. Yaşamakta olduğumuz coğrafyada olası bir anti-emperyalist devrimin, tüm dünya dengelerini alt üst edeceği gün gibi ortadadır. Bu tespiti sadece biz mi yapıyoruz? Elbette hayır. Onlar da bunu biliyorlar ve ekonomik, siyasi, kültürel, sanatsal, ideolojik ve ahlaki tüm alanlarda hiç durmaksızın her bireyin son hücresine dek tüm yozluğu, bireyciliği, köşe dönmeciliği, teslimiyetçiliği, reformizmi, maceracılığı vb.... her gün, her saat ve yeniden üreterek işliyorlar. Tüm bunların karşısında başta kendi insanlığımıza ve yurdumuza ne derece sarılıyoruz? Bu taşın altına elimizi sokuyorsak ne derece sahipleniyoruz? Ne derece yaratıcılıkla var olan alanlarda hayata geçiriyoruz? Kendimize, arkadaşlarımıza, halkımıza ve nihayetinde tüm insanlığa karşı duyduğumuz saygının ve sorumluluğun ne derece farkındayız? Bir önceki yazıda günün acil bir ihtiyacı olarak, kendine uzun vadede sürekliliği sağlanmış alanlar açmayı hedefleyen, siyasallaşma noktasında gündelik yaşam pratikleri çerçevesinde eğitimi esas alan, kitle çalışmasını varlık koşulu sayarak, kendi bilgi birikimi ve tecrübesi ile bu çalışmanın ve eğitimin araçlarını yaratan bir "kolektif" tespiti yapmıştık. Yine aynı yazıda bu tespitin akabinde bir de günün en önemli görevi olarak; gençliğin kendi alanlarında yarattığı mevzilerin bir aracı olan Özgür Düşün'ü ve temsil ettiği iradeyi, kültürü kitlelere taşıma biçiminde ifade etmiştik. Talan edilmek istenen bizim yurdumuzdur ve mutlak karşı koyulmalıdır. Özgür Düşün bu iradenin bir aracıdır ve her yönü ile sahiplenilmeli, geliştirilmelidir. Elbette ki esas olan kolektiftir. Ama bu tespit sadece var olan gerçekliğin dile getirilmesinden öteye bir şey de değildir. Bu kolektif gökten zembille inmeyeceğine göre, beyaz atlı prensi bekler gibi yerinde oturmanın ya da günün en popüler kültürü olan, yılgınlık ve ezilmişlik edebiyatından etkilenerek köşelere çekilmenin de bir anlamı yoktur. Dolayısı ile yapılması gereken, günü doğru kavrama ve sürece doğru araçlarla müdahale etmektir. Bu yazımızda esas olarak yine bu konu üzerinde duracak ve sorunun farklı yönlerine eğilmeye çalışacağız. Gerçekleri Görelim 1848'den yani, Komünist Manifesto'nun ilanından günümüze tam 154 yıl geçti. insanlığın toplumsal, tarihsel gelişiminin temel dinamiklerini belirleyen, bir bütün olarak toplumsal ilişkileri çözümleme ve anlama imkanı sunarak ezeli ve ebedi kabul edilen sınıflı toplum gerçekliğini değiştirme eyleminin ve yeni toplum tezinin temel felsefi yaklaşımı, bu zaman dilimi içerisinde her bir pratikte sınandı, değişti ve kendinden sonraya geniş bir bilgi ve tecrübe birikimi bırakarak günümüze kadar gelişerek geldi. insanlık tarihinin başlangıcını, insanoğlunun çevresine tabi olmaktan çıkıp çevreyi kendine tabi kılma yönünde ilk önemli başarıları kazandığı MÖ 5000-3000 (Yapay sulama, hayvan koşumu, yelkenli, tekerlekli araçlar, bahçecilik ve meyvecilik, mayalama, tuğla, kemer, mühür) olarak alırsak; 7000 yıllık insanlık tarihi içerisinde sınıfsız ve sömürüşüz bir dünya uğruna mücadele ve mücadelenin gelişimi sadece bir buçuk asır gibi zaman dilimi ile sınırlı kalmaktadır. Elbette ki tarih içerisinde sayısız kere zulme ve yoksulluğa tepki olarak çeşitli şekillerde isyanlar olagelmiştir. Bunlarda bugüne önemli tecrübeler bırakmıştır şüphesiz. Ama görünen odur ki sınıflı toplum gerçekliği ile binlerce yıldır yaşayan dünyamız, özelde bu coğrafyadaki toplumlar, nasıl ki siyasi iktidar uğruna verilen mücadelenin bilgi ve tecrübe birikimine sahipse, iktidar sahipleri de aynı şekilde iktidarlarını koruma ve kendilerine tehdit oluşturan güçlerle mücadelelerinin tecrübe ve bilgi birikimine sahiptirler. Konuyu daha da özele indirgersek; yaşamakta olduğumuz son altı yıl bile başta yüksek öğrenim gençliği olmak üzere tüm emekçi halk gençliğinin geldiği son durumun; kitle çizgisinde ısrar, demokratik alan faaliyeti, dernekler tecrübesi, üniversitelerdeki kültürel ortam vb., birçok konuda geniş bir tecrübeler yığını olarak karşımızda durmaktadır. Ve yine aynı şekilde bu son altı yıl içerisinde de iktidar sahipleri ve onların "zor aygıtları" da üniversitelerde ki devrimci muhalefetin nasıl törpülenebileceği, bölünebileceği, nasıl kitlelerden uzaklaştırılabileceği ya da nasıl içine sızılabileceği ve kuşatılabileceği üzerine bir yığın tecrübe ve bilgi biriktirmiş durumdadırlar. Tüm bunlar yeni keşfettiğimiz şeyler değildir. Ancak birçok konuda olduğu gibi bunları da yeterince dikkate almadığımız, bırakalım tarihsel tecrübelerden yararlanmayı yakın geçmişimizdeki deneyimlerden dahi deyim yerindeyse bihaber oluşumuz ortadadır. Peki biz bu durumda iken, yaşamımızın belirli bölümlerini, enerjimizin ve zihnimizin bir kısmını bu işe ayırırken örneğin günümüzün (o da hafta içi genellikle) belirli saatlerini ya da yılın 12 ayından okullarda olduğumuz dönemleri değerlendirirken; karşıtlarımız ne yapmaktalar? Onlar, günün uyku süreleri hariç tamamını, yılın ise yıllık izin süreleri hariç tümünü bu işle uğraşmakla geçirmektedirler. Üstelik her türlü teknolojik, maddi vb. sınırsız destekle. Belki biz kendimizi beğenmeye biliriz ama emin olalım bizi düşündüğümüzden de fazla beğenenler(l) var. Üniversiteler, 6O'lı yılların sonlarından itibaren karşıtlarımızın biricik adam devşirme merkezleri konumunda olmuşlardır. Toplumsal muhalefetin ideolojik önderliğini yaptıkları günden bugüne üniversiteler ve yetiştirdiği aydınlar, araştırmacılar ve kendi kaderini halkın kaderiyle birleştirerek; insanlığın zulme ve yoksulluğa karşı o güne kadar biriktirdiği tüm bilgi birikimi ve tecrübelerinin somut biçimi olan kolektifin bir parçası olmayı tercih edenler fiziki ve ideolojik her çeşit saldırıya ve baskıya maruz kalmışlardır. Üniversitelerde var olan devrimci-demokrat kesim için de durum farklı değildir. Başta da belirtmiştik; iktidar sahipleri de tıpkı kendi karşıtları gibi kendilerini koruma ve karşı tarafı çökertme deneyimlerine (olumlu-olumsuz) sahiptirler. Dolayısı ile her zaman yılanın başını 'zor' ile ezmezler. Bir düşünelim, neden hep bu yola başvursunlar ki? Onların ideologları da şu gerçeği olabildiğince net bir biçimde görüyorlar; sınıflı toplumda yaşıyoruz ve bu ülkede bir avuç komprador (yabancı sermayenin acentalığını yapan), işbirlikçi burjuva, toprak ağaları ve zengin burjuvaların dışında halkın büyük çoğunluğu çok zor şartlarda geçimlerini sürdürmeye çalışmaktadırlar. Ve tarihte her zaman olduğu gibi bizim ülkemizde de nesnel anlamda yani fiili olarak kendisine bu toplumda yer edinemeyen, iş bulamayan gerçekten aç olan ve her zaman dışlanan bir yığın olagelecektir. Bu insanlar sınıflı toplum yapısının en alttakilerini oluşturmaktadırlar. Bunlardan başka bir de çeşitli sebeplerden mevcut siyasal sistemi eleştiren hatta değiştirme yönünde çaba sarf eden kesimlerde olacaktır. Örneğin monarşiye karşı burjuvazi yada burjuvaziye karşı işçi sınıfı gibi. işte tüm bu muhalefete ve iktidarına düşman kesimlerin doğum noktalarına karşı tarihte her zaman, iktidar sahipleri, çok farklı metotlarla müdahale etmiş ve kontrol altına alma girişimlerinde bulunmuşlardır. Örneğin, en basitinden, kendisine karşı potansiyel bir tehdit durumunda olan ve güçlendiğinde ciddi problemlere neden olabilecek ideolojik ve nicel bir potansiyel olan yükseköğrenim gençliğini önce YÖK ile; gerici eğitim kadroları, öğrencinin yaratıcılığını törpüleyen yetersiz ve bilimdışı eğitim, disiplin yönetmelikleri, öğrencilerin kaldığı mekanlar ve çevrelerinde onları her türlü kolektif çabadan uzak tutan mekanlar ile ilk önce zihinlerini, kişiliklerini yok eder. Ama buna rağmen çeşitli (sınıfsal yada etnik) nedenlerden mevcut siyasi iktidara muhalif kesimler var olmaya devam edecektir. Bu aşamada, büyük çoğunlukla kendilerini çeşitli siyasi akımlarda ifadelendiren bu kesimi ideolojik ve fiziksel saldırılarla sindirmeye ve özellikle de diğer kitle ile buluşmasının önüne geçmeye çalışmaktadır. Tekrar belirtelim, ideolojik saldırı bugünün gerçekliğinde iktidar sahiplerinin ve konuyla ilgili kesimlerinin esas silahını oluşturmaktadır. Peki bunu nasıl yapar? Her ideolojik politik yaklaşım, pratikte sınandığında hem uygulayan güçte hem de uygulanan kesimde mutlak surette bir sonuca yol açar. Eğer bu sonuç karşıt güçlerin işine geliyorsa, destekler ve yasaması için imkan sunar. Bu noktada iki farklı ama sonuçta aynı örnek üzerine düşünelim. Reformizm ve maceracılık. Reformizmi destekler çünkü her anlamı ile kitleler dolaylı olarak kontrolü altında olacaktır. Kontrol dışına çıktığı dönemlerde ise bağlı olduğu aygıt tamamı ile ovucunda olduğu ve bir zor aygıtına sahip olmadığı için kolaylıkla denetim altına alabilecektir. Nesnel duruma göre kimi zaman karşısına alır kimi zaman ise üstü kapalı reklamını yapar. Üniversite acısından düşünüldüğünde, bilcümle reformist parti veya grupçuk olabildiğince rahat hareket etmekte ve gerçek devrimci düşüncenin önü kesildikçe onların önü açılmaktadır. Oluşturdukları rahat ortam keskince konuşmalarına, görece kolay hareket edebilmelerine yol açmakta ve göreceli olarak da güvenlik tehlikesini ortadan kaldırmaktadır. Dolayısı ile rahat çalışma koşulları ve fazla 'yaramazlık' yapılmadığı sürece baskı görmeyen bir ortam bir çok öğrenci için cazip kılınmaktadır. Sistem çelişkili gibi görünmesine rağmen maceracı eğilimleri de destekler. Nasıl oluyor da kendisine karşı savaş yeminleri etmiş bir grubu destekler? diye sorulabilir. Aslında çok basittir. Hiçbir zaman tam olarak ortadan kaldırmayarak. Şöyle ki ideolojik-politik olarak ehlileştiremediği kesimleri (toplumun tüm kesimleri için) zamanından önce, temelsiz ve en güçlü olduğu bir dönemde karşısına çekerek ve ezerek. Bu yaklaşımı üniversiteler özgülünde düşünelim. Sanırız çoğumuzun etrafı ilk yıllarında müthiş bir heyecan ve hızla ortalıklarda koşuşturan ancak aradan 1-2 (genel ortalama) geçmeden bir kösede ya da en fazla dernek veya herhangi bir sivil toplum örgütünde geçmişiyle hesaplaşan ya da her şeyi bir kenara bırakan ya da inanılmayacak derecede değişime uğrayan insanlar vardır. Ve bu insanların büyük çoğunluğunun içinde bulundukları yapıları incelediğimizde, bu yapıların genel strateji ve taktiklerinin toptan retçi, politik esneklikten uzak, alabildiğince hır-gürcü, sol içinde sekter, dar grupçu vs..bir dizi özellik taşıdığını görürüz. Bu nokta gerçekten önemlidir. Çünkü bir kültürü şekillendirmektedir. Ve bu kültür, kelimenin en özlü ifadesi ile, bir "adam harcama mekanizması"ndan öteye bir şey değildir. Hemen her yıl, her fakültenin kendi özgünlüğüne göre, belirli miktarda öğrenci devrimci ve atılgan niyetlerle bu yapıların çevresinde kalır ve doğru dürüst araştırma-inceleme, düşünme, yaratma en basitinden kitle çalışması (bir önceki yazımızda belirttiğimiz anlamda) gibi bir kriterden dahi geçmeden yaşadığı birkaç olaydan sonra kendisini içi boş bir şekilde bir köşede bulur. Elbette ki bu yazdıklarımız bu arkadaşların tümü için geçerli değil. Muhakkak ki aralarında davaya bağlı kalan son noktaya kadar giden veya büyük bedelleri göze alan unsurlarda vardır. Ancak yaşamda vücut bulan gerçeklerdir. Ve bugüne kadar olduğu gibi bugün de, üniversitelerin içinde bulunduğu bu gerçeklik (geçen sayıdaki "Değişen Üniversiteler ve ihtiyaç" başlıklı yazı bu anlamı ile daha da geliştirilebilinir.) içerisinde bile, bu eğilim halen canlıdır. Şu halde niyetinden bağımsız bir şekilde nesnel anlamda bu sonuçlara yol açan eğilimler ve sahipleri neden tamamen ortadan kaldırılsınlar ki? Emekçi kitlelerin devrimci potansiyelini törpüleyen bu tarz neden desteklenmesin? En çarpıcı örneklerle bu konu üzerinde biraz daha duralım; sanırız bu konuda en önemli ve en acı dersler Ölüm Orucu sürecinde, özelliklede Ekim 2000'den 19 Aralık ve hemen sonrasına kadar uzanan süreç oluşturmaktadır. Elbette ki bu konu tüm boyutları ile irdelenecek ve tarihi sonuçlar çıkarılacaktır. Biz sadece yukarıda işlemekte olduğumuz konu çerçevesinde bir tartışma yürüteceğiz. Bu süreç içerisinde, özellikle Ankara'da yapılan çalışmalar, sürecin büyüklüğü ve yakıcılığı çerçevesinde birçok demokrat ve devrimci düşüncelere sempati ile bakan çok sayıda öğrenci çeşitli düzlemlerde örgütlüydüler. 19 Aralık sürecine kadar yaşananlar, bu kalabalık topluluğa, Ölüm Orucu sürecinin tarihsel misyonu ve dışarıdan beklenilen görevlerin yeterince anlaşılmaması gibi sebeplerden, salt bir küçük burjuva hümanizmi (tamamen duygusal) üzerinden ulaşılmasına sebep oldu. Bu samimi ama duygusal, devrimin ne kadar çok çaba sarf edilirse (birey ölçütünde) o kadar çabuk geleceği gibi tamamen öznel, dünya ve Türkiye nesnelliğinden kopuk bakış acıları 19 Aralık vahşeti ile birlikte tamamen tuzla buz oldu. 19 Aralık Salı günü başlayan operasyon Ankara'da Cumartesi'ye gelindiğinde Yüksel Caddesi'nde umutsuzca toplanan iki-üç ananın alınması ile birlikte sona ermişti. Bu süreçte kitle çalışmasına ısrarla vurgu yapanları pasifizm ile eleştirenler dahil birçok kişi hayatlarında hiç yaşamadıkları bir şok yaşadılar. Ankara'yı terk edenler, ertesi sene okulu bırakanlar, yaşadığı iki üç çatışmanın ve gözaltının anısıyla ortalıklarda dolaşanlar, psikologlara taşınanlar vs., bu dönemin en keskinlerini oluşturmaktadır. Bununla birlikte sanıyoruz en çarpıcı örneği, 1 2 Aralık'ta yaşananlar oluşturmaktadır. Güzergahı ve amacı belli olan bir eylem polisin saldırısı ile dağılmış, tamamen düzensiz ve önderliksiz bir biçim alarak nihayetinde 19 Aralığa gidilen süreçte kitle desteğinde önemli bir dezavantaja dönüşmüştür/dönüştürülmüştür. Polisin ilk müdahalesinden sonra, sadece panzerlerle su sıkması ve ardından ülkücü faşist grubu kitlenin üzerine salması, bu grubun püskürtülmesinden hemen sonra tekrar ve tekrar aynı işlemin devam etmesi hatta ülkücü faşistlerin toplanmasına zaman kazandırmak için göstericilere sadece tek bir panzerle (yaklaşık bir saat kadar) müdahalede bulunulması dahi düşünüldüğünde durum açıkça ortaya çıkmaktadır. Yaklaşık dört saat süren olaylarda, bira fıçılarını üst üste koyup arkasında Paris Komünü Savaşçıları gibi gezinenler, hatta sigara içenler, "işte bu!" "işte bu!" çığlıkları ile suyu biten panzerler geri çekildiğinde anlamsızca bağıranlar, bu barikatın(!) biraz gerisinde sanki heyecanlı bir film seyreder gibi birikenler, yorumlar getirenler ve bir de barikatında(!) önünde kafası gözü yarılanlar, var olan durumu devrimci bir rotaya çekmeye çalışarak "en azından anaların kaldığı binanın bulunduğu caddeyi kontrol altına alabilirsek anaları ve tutsaklara gidecek ilaçları, paraları, giysileri ve oradaki arkadaşları kurtarabiliriz" düşüncesiyle çırpınan ve bir yandan da esnafın camlarını indiren küçük burjuva anarşizmi gibi saçmalıklarla muhatap olan bir avuç insan vardı. Ve sonuçta bu dört saatin sonunda polis olaylara son vermek istediği an bu çatışmayı yarım saatte sona erdirdi. Geride bazılarının anılarına eklenen müthiş bir direniş!) ama gerçekte; gözaltına alınan analar, son haddine kadar bir karşı propaganda, polisin el koyduğu ve onlarca emekle tutsaklar için hazırlanan malzemeler, ilaçlar vs. vardı. Sonuç olarak kaybeden taraf ortada. Devrimciler hiçbir mücadele biçimini yadsımazlar. Ancak mücadelenin biçimini belirleyen şey öznel yargılar değil, nesnel gerçekliktir. Bu defalarca kanıtlanmıştır. 'Pasifizm' eleştirisi getiren arkadaşlar bugün tam da sistemin istediği yerde, kendi hatıralarında ya da halka küfrettikleri ideolojik noktadalar. Vardıkları son nokta halka küfretmek, işte bu nedenle sistem "maceracılığı" ve nesnel anlamda bu eğilime hizmet edenleri hiçbir zaman tam olarak ezmez. Muhalefetin en diri ve en samimi unsurlarını bu noktalara sürükler ve orada ezer ya da posasını çıkarır. 'Maceracılık' bahsi üzerine daha da verebileceğimiz yığınla örnek var. Biz bu eğilimin bir sonucu olarak kitle çizgisinden uzaklaşmanın ve kitleye yabancılaşmanın en uç bir örneğini vererek bu bahsi kapatıyoruz. Geçen Mayıs ayında yapılacak olan YÖK karşıtı eylemin hemen öncesinde her zamanki gibi bildiğimiz ve alışılagelen metotlarla çalışmalar yürütülüyordu. Belki de daha önce fark etmediğimiz ya da görmediğimiz ve bizden başka da kimsenin dikkatini bile çekmeyen bir şey vardı. Bir öğrenci arkadaş elinde bildirilerle öğrencilerin yoğun olarak oturduğu alanda bir yandan sakince yürümekte bir yandan da elindeki bildirileri gezindiği yerlerde oturan öğrencilerin üzerine (havaya doğru) fırlatmaktaydı. Diğer öğrenciler ise biraz şaşırarak ama çokça gülerek "Ne yapıyor bu?" gibisinden bu arkadaşa bakıyorlardı. Bu alan, devrimci demokrat öğrencilerin yoğunlukta olduğu ve uzun yıllardır çeşitli mücadelelerle ve çeşitli bedellerle kazanılan, çeşitli eylemlerin ve afişleme, bildiri dağıtımı gibi yöntemlerin rahatlıkla uygulanabildiği bir alan. Peki bu arkadaşın davranışı kişisel bir durum mu yoksa başka nedenler de mi var? Bizce başka nedenler var. Birincisi, bu arkadaş "Ben kuşlama yapıyorum." diyemez. Çünkü bir yöntem olarak kuşlarına, ancak devrimcilerin kitle ile olan bağları ağır baskı koşulları altında olduğu bir gerçeklikte gündeme gelebilecek bir yöntemdir. Önce de belirttik, yöntemler ve mücadele biçimleri bizim öznel isteklerimize göre değil nesnel duruma göre belirlenir. Marksizm bunu söyler, ikincisi, kitle çalışması ve kitleyi bilinçlendirme ya da bilgilendirme faaliyeti bir metre mesafeden hakaret eder gibi havaya bildiri fırlatmakla olmamalıdır. Bu hem bireyin kendisini ifade ettiği yapıya bir zarardır hem de genel olarak devrimci harekete verdiği bir zararadır. Nitekim kitleler dışarıdan baktığında birçok yapıyı bir görmekte ve zaten önyargılı davranmaktadırlar. Sonuç olarak burada, bu davranışın biricik sebebi "Bu insanlardan adam olmaz.", "Gözümü kapar vazifemi yaparım." gibi kitleden uzaklaşma ve marjinalliğin getirdiği bir son noktadır. Kitle çalışmasının birincil kriteri kendi kaderini halkın kaderiyle birleştirmekten geçer. Üniversitelerde ise, istediğimiz kadar beğenmeyelim elimizdeki malzeme bu içi boşaltılmış gençliktir. Bıkmadan usanmadan, yılmadan döne döne, tekrar tekrar bu insanlara gidilmeli, anlatılmalı. Gerici yoz kültüre karşı kolektifin kültürü savunulmalı. Alanın özgüllüğü doğru tahlil edilerek en uygun araç örgütlenmeli. Bu noktada, kendi öz gücümüze ve kitlelerin ileri unsurları ile ittifaka gereken hassasiyet gösterilmelidir. Dışarıdan bakan bir göz bizi tutum ve davranışlarımızdaki devrimci özle bizi fark etmelidir. Bunun dışında sadeliğimiz ile kitleler içinde erimeliyiz. Kitlelere Önderlik için Gerçeklik Doğru Kavranmalıdır Mao'yu okuyalım. Elbette okumamız gereken yığınla şey var ve ömrümüz bunlara okumamız gereken şeyleri okuyup bitirmemize imkan sunacak kadar uzun değil. Çünkü her an yeni şeyler gelişmekte her an ihtiyaç fazlalaşmakta ve farklılaşmaktadır. Her günün belirli bir vaktini bu işe ayırarak, meseleyi mümkün olduğunca sistemli bir şekilde çözüme kavuşturabiliriz. Mao'yu okuduğumuz zaman şunu göreceğiz; Mao Zedung'un bütün hayatı boyunca içine girdiği çaba Çin gerçeğini kavrama çabasıdır. Bu konuyu sürekli işlemiş ve bir çok makalesinde dile getirmiştir. 1930 yılında yazmış olduğu bir makaleden bazı alıntılar: "Araştırma yapmayanın söz hakkı yoktur. Bulunduğu yeri anlamaya çalışmayanın, bu konuda elinde yeteri kadar veri bulunmayanın konuşma hakkı yoktur." "Konuşmak istiyorsanız ilk önce araştırma yapacaksınız, içinde bulunduğunuz gerçekliği kavrayacaksınız." "Çin'de devrim yapmak istiyorsak, Çin gerçeğini öğrenmek zorundayız." Buradan çıkaracağımız ders ne olmalıdır? Türkiye'nin geçmişini öğrenmek zorundayız. Türkiye'de kimler yaşıyor, ne istiyorlar, birbirleriyle ilişkileri ne durumda? Karşımızdaki güçler kimlerdir, kimleri tarafsızlaştırmalı kimleri kazanmalıyız? Müttefiklerimiz kimlerdir? Türkiye'nin sosyo-ekonomik gerçekliği nedir? Temel çelişme nedir? Bulunduğumuz her bir il ve alan için bu soruların cevabını vermeli, bulunduğumuz yerin gerçekliğinden yola çıkarak politika yapmalıyız. Tüm bunları yapmadan önce Marksizm'i tüm yönleri ile doğru kavramak çok önemlidir. Bu konuyu da ileride ayrıntısı ile tartışacağız. ÖZGÜR DÜŞÜN SAYI-05
|