|
Yıl 2032. Aylardan ocak. Yer Türkiye. Yıllar sonra döndüğüm memleketimde, istanbul’da bir üniversite kampusunun önündeyim, istanbul Üniversitesi’ndeyim otuz senenin ardından. Kapıdaki görevlilere kimlik kartımı verip içeri giriyorum. Beni eskiten yıllar, bahçemize pek dokunmamış. Ağaçlar tanıdık. Duvarlar tanıdık. Dimdik ayaktaki yangın kulesi bile seçiliyor ilk bakışta. Göze çarpan belirgin bir değişiklik yok. Yaklaşıyorum taş yığınlarına doğru. Her adımda biraz daha büyüyor rektörlük binası. Etraf sessiz. Devam ediyorum yürümeye. Heyecan var her soluğumda. Yıllarımın geçtiği bahçeyi dolaşıyorum. Basketbol sahalarının yerine, tarihi binalarla hiç de uyum sağlayamamış bir yapı dikmişler. "Her halde spor salonudur." deyip geçiyorum. Sağda Siyasal, solda iktisat binası, ortada yaşlı bir adam var şimdi. Yaşlı adamdan yani benden başka, yavaş yavaş üzerime doğru ilerleyen iki genç tamamlıyor görüntüyü. Öğrencilik yıllarım beliriyor gözümün önünde. Tam da şimdi bulunduğum yerde az mı marş söylemiş, slogan atmıştım. Az mı yemiştik birbirimizi polislerle. Beyazıt Meydanı'na çıkarken ne de telaşla toplanıyorduk burada. Alkış ve zılgıtlarla, geliyorduk bu koridora. Sonra düzenliyorduk kortejimizi. En önde pankartımız oluyordu hep. Arkaya dizilip başlıyorduk yürüyüşe. Görevli arkadaşlar, yarışıyordu birbiriyle en gür sloganı attırmak için. ilerliyordu kimimiz kararlı kimimiz ürkek adımlarla, dış kapıya doğru. Rektörlük binasını geçip kapıya yaklaştığımızda sivil polisler kesiyordu önümüzü. "Eyleminiz yasal değil. Sizi dışarı bırakmayacağız." diyorlardı genellikle. Biz de dikkate almıyorduk onları. Polisler yokmuş gibi davranıyorduk. Sonra kapıya biraz daha yaklaşıyorduk tedirgin sloganlarımızı artırmaya çalışarak. Her adımımızda telsiz sesleri ve polislerin sayıları çoğalıyordu sanki. Büyük kampüs kapısının ardındaki kameralar ve polis ordusu dışında bir şey göremiyorduk. Bu durum korkutuyordu çoğumuzun gözünü. Hatta yol yakınken, çaktırmadan sıvışanlar bile oluyordu. Kapıya gelince ya onlar açıyorlardı demir kapıyı ya da biz zorlayıp kırıyorduk kilidi. Devamı bir heyecandı. Gergin bekleyiş ve pazarlıklar. Tehditler, saldırılar, halaylar, basın açıklamaları, marşlar, saygı duruşları, and içmeler. Sonra geri dönüp azalan ve alçalan sloganlarla şimdi durduğum yere, forum alanına geliyorduk. Ardından da çoğumuz tutuyordu yemekhanenin yolunu. Çok eylemler geçti böyle. Şimdi nasıldır acaba durum. Etrafı yoklamak için sola dönüp tutuyorum iktisat ve Hukuk binalarının yolunu. Giriyorum usulca, elektronik cihazlarla donatılmış kapıdan. Kimse bir şey sormuyor. Duvarlara baktıkça, eski afişler geliyor gözlerimin önüne. Üzerlerinde ''YÖK'e Hayır!" Parasız Eğitim istiyoruz!" "Üniversiteler Bizimdir, Bizimle Özgürleşecek!" yazılı afişler. Dövizler ve eylem çağrıları olurdu her tarafta. Sabah erkenden gelip en güzel yeri afişlerimizle donatmak için yarışırdık devrimci arkadaşlarımızla. Okulda en çok vakit geçirenler bizlerdik. Sabah 8 akşam 3-4. Bizden daha geç gelen memurlar maaş alıyordu devletten. Belki istesek bize de verirlerdi. Kapı açılır açılmaz damlıyorduk içeri. Sonra etrafı, yırtılan koli bantlarının sesleri kaplıyordu. "Bizim zamanımızda"ySa başlayan cümlelerden sonra bakıyorum duvarlara. Yine dolu her yan. Fakat çoğu ingilizce, afişlerin. Dans partileri, ilanları ve reklamlardan başka şey yok duvarlarda. Kaygılanıyorum. "Bir şeyler olmalı." diyerek yokluyorum her yanı. Yok. Şaşamıyorum çok fazla. Daha o zamandan görünüyordu bu günler. Gidişat bu sonucu zorunlu kılıyordu zaten. Öğrenci de yok etrafta. Her halde derste büyük çoğunluk. Eski kantinler de yok. Büyük lokantalar ve tesisler yapılmış köhne binaya. Gençlik burada ne yapar diyorum. Ülkeden daha beter gözüküyor içerisi. Dışarı çıkmak istiyorum. Bir dakika! Bu sesler! iste, geliyorlar marşlarıyla. Beyazıt'ta şehit düşen silkinip kalktı kabrinden. Ve elinde bir güneş gibi taşıyıp yarasını. Yıktı Şahmeran'ın mağarasını. Yaşlı adam, görmek istediklerini göremiyor. Duymak istediklerini duyamıyor gerçekte. Ses yok. Marş yok. *** 1970'li yıllar, 68 Kuşağı'nın estirdiği rüzgarla üniversitelerimizin en hareketli dönemiydi. Binlerce genç orada tanıştı siyasetle. Mücadeleyi üniversitede perçinleştirdi sayısız insan. Ardından, 80'leri ve Eylül'lü günleri yaşadık. Sonra üzerimizdeki ölü toprağını silkelemeye çalışıp tekrar yükselt- tik sesimizi 90'iarda. Şimdi 2000'lerin dünyası ve Türkiyesi'ndeyiz. Çok şey oldu otuz yılda. Bizler de değiştik şüphesiz. Ama gerisinde kaldık olayların. Yeterince kavrayamadık durumu, Eski sığlığımızla yaklaştık olgulara. Aşamadık çelişkileri. Sürdürdük hastalıklarımızı. Niceliğimiz değişti. Niteliğimizi sıçratamadık istediğimiz yere. Zaman zaman çoğaldık, kiminde de yalnız hissettik kendimizi. "Kimler kimler geçti. Bazılarımız. Doğrularımız da oldu şüphesiz, Ama yanlışlar o kadar çoktu ki tükettik araçlarımızı. Yeni yöntemler bulmakta kısır kaldık. Kendimizi tekrar ettik. Yaratıcılığımızı ortaya çıkaramadık. Tek tipleştik reddetsek de. Tükettik otuz yılı. Bir otuz yıl daha tüketmek lüksümüz ve şansımız yok. Bunun bilincinde çoğumuz. Her tarafta adı "yeni" girişimler var. Bu da durumun en azından farkında olunduğunun kanıtı. Farkında olarak yetmez, durumu kavramak gerekir Bulunduğumuz noktayı hakkıyla kavrayamadığımızda olacaklar bellidir. Kendimizi tüketmekle karşı karşıya kalacağız. Yukarıda bahsedilen yaşlı adam gibi geçmişte yaşamak ve o adam olmak istemiyorsak hatalarımız ve yanlışlarımızı görmek için. iğneyi de çuvaldızı da kendimize batırmanın zamanı geldi. Biz devrimcilerin önündeki zorlu görevleri gerektiği biçimde anlamak durumundayız. Zamanın geçirilemeyecek kadar önemli olduğunu iddia ediyoruz, iddia bir işe yaramaz. Kavramak zorunludur. Ancak o zaman, bugüne geleceğin gözüyle bakabiliriz, "Otuz yılı tükettik," yukarıda, ödenen bunca çekilen bunca sıkıntıya karşın, tükettik diyerek insafsızlık mı yaptık acaba? Pek öyle görünmüyor. Bugüne bakıp yarını tasarladığımızda, yılların hakkını veremediğimiz açıkça ortada. Zamanı layıkıyla değerlendirseydik hem bu kısırlıkta olmazdık hem de daha heyecanla bakabilirdik. Milyonların yoksul, milyonların aç olduğu bir ülkede ses soluk çıkmıyorsa, birileri bir yerlerde yanlış yaptı demektir. Yanlışı kimin yaptığı da belli. Biz yaptık. Bu ülkenin mücadele insanları yaptı. Kimse üzerine alınmasa da gerçekliğin değişmeyeceği açık. Bu tarihin bizim tarihimiz olduğunu bilerek, hatalarıyla sevaplarıyla bizim olan bu tarihi, için kurgulamak zorundayız. Bunu nasıl yapmamız de çok belirsiz değil. Her şeyi dönüştüren ve daha güzeline dönüştüren bir caba gerekiyor. Rosa Lüksemburg "Kapitalizm yıkıcılıktır." diyordu. Çok yalın bir özet. Kapitalizm yıkar. Sosyalizm de yıkar. Ama sosyalistlerin amacı yıktığının yerine en güzelini koymaktır. işte bu yıkım işi önemsenmelidir. Mevcut tıkanıklıkların, acılım sunamamanın ve inandırıcılığını kitleler nezdinde büyük ölçüde yitirmişliğin önlenmesi için büyük yıkımlar zorunlu. Devrimciler, dogmatizmin en büyük düşmanları olmak durumundadırlar. Eleştirel görüşle hep daha iyisi ve güzeli aranmalıdır. Ancak bu doğrultuda ilerlersek başarı şansımız olur. Karşımızdaki güç hafife alınamayacak boyutta. Bir düşmanı alt etmenin yolu en az onun kadar güçlü olmaktır. Bu güç her fırsatı değerlendirmek anlamına gelir. Devrimci mücadele, sıradan insanların üstesinden gelemeyeceği kadar zor bir iştir. Bunun için, mücadeleye karar vermiş kişiyi büyük sıkıntılar bekler. Sürdüre geldiği zaaflarını ait etmek ve geleceğin insanı olmakla yükümlüdür mücadele edecek insan. Yaptığı iş hata affetmez her konuda en iyisini yerine getirmek gerekir. Vasatla idare edilmez. Devrimci kişi yarının işini de bugünden yapmaya başlayan iradeyi gösteren kişidir. Basmakalıp laflarla peynir gemileri yürümüyor. Bundan sonra lafın değil icraatın zamanıdır. Mücadele "Yüzümüz kitlelere dönük olmalıdır." cümleleriyle götürülemeyecek kadar ciddi bir iştir. Dönüştürmek niyetindeysek önce kendimizi dönüştüreceğiz. Bunu ötesi yok. Biz her şeyin doğrusunu bilenler değiliz. Niye her şeyi biliyor muşuz gibi davranıyoruz. Niye yaşamlarımızı yeterince sorgulamıyoruz. Dünyayı değiştireceğiz diyoruz da neden kendi yaşamlarımızı değiştirmiyoruz. Gerici yönlerimizi niçin görmezden geliyoruz. Biz görmezden gelince onlar yok mu oluyorlar. Kendimizi zaaflarımızı yıkarak yeni baştan yaratmak büyük bir cesaret işidir. Devrimciler, bu cesareti göstermelidir. Teori-pratik etkileşimi yasamın her alanında göz önünde bulundurulmalıdır. Yaşamımızı belirleyen görüşlerimiz, yaşamın gerçekliğinden hareketle şekillenmeli ve o gerçekliğe uygun olmalıdır. Bizler, dünyayı yaşanılır kılmak için yola çıkanlar tarihsel bir sorumluluk almış bulunuyoruz. Bu nedenle, hiçbir zaman elimizdekiyle yetinmek gibi sıradan bir düşünceyi savunmamalıyız. Her zaman, yaptığımızdan daha iyisini yapabileceğimizi unutmamak gerekir. Daha iyisi, ancak kolektif emek ve kolektif sistemli çalışmayla olur. insan tek başına, bir yere kadar gidebilir. Başka insanlara her alanda gereksinim duyar. Sınırları aşmak, aynı yere varmak isteyenlerin o yolda da buluşmasıyla mümkün kılınır. Bizler, yani insanlığa borcu olan yükümlü kişiler, yıllardan beri getirdiğimiz gerici yönlerimize topyekun savaş açacağız. Dünyayı düzeltecek kişi önce kendini düzeltmekle görevlidir. Kuşkusuz bunlar birçoklarına bilindik, sıradan sözler gibi gelecektir. Öyle de olsa, bildik şeyleri hatırlatmakta da yarar vardır. Şimdi gelelim, 2032 senesine. Mevcut niteliğimizle birer tarih olacağımızı söylemek kehanet olmaz. Eğer tarih olup silinmek istemiyorsak, muhalefet fikrinden, iktidar fikrine meyletmeliyiz. Bu ilişkiyi yakaladığımızda, iktidar için gerekli yükümlülükler yerine getirilmeye başlanır. 50'li yaşlara geldiğimizde o günün gençliğinin hala 70'leri anıp onunla yetinmesi bir otuz yılın daha boşa geçirildiğinin kanıtı olacaktır. ÖZGÜR DÜŞÜN SAYI-07
|