Sorgu (İşkence) ve Komünist Tavır Üzerine (1)

İşkencenin Tarihsel Kökleri

Yaşadığımız her pratik bize bir şeyler öğretmiyorsa, olumlu ve olumsuz ayağımızın altında bir merdiven basamağı görevi görmüyorsa, pratiği körü körüne yaşamışız demektir. En doğru (bilimsel) düşünce, yaşam tarzı, ilkeler, pratik tecrübelerin sonucu olarak ortaya çıkar. Ancak, bir pratik duyarlı, bilinçli yaşanmalıdır. Atmış olduğumuz her adımın süreç içinde bize neler kazandıracağı veya neler kaybettireceği diri bir iradeyle sorgulanmalı, her adımımızın süreçte pratiğimize ışık tutacağı unutulmamalıdır. Her üretilen olumlu, güzel, onurlu şeyler, geçmiş tecrübelerin bir sonucudur. Tarihi tecrübeleri incelemek, tecrübeli insanların deneyimlerinden yararlanmak, bizim olgunlaşmamızda, gelişmemizde ve sağlamlaşmamızda olumlu etkiler yapacaktır.

Yazımızda ele alacağımız konu; komünistlerin burjuvaziye karşı vermiş oldukları tutsak düşmeleriyle birlikte başlayan sorgu (işkence) cephesidir. Sorgu cephesi, proletaryanın ve onun öncüsü KP'nin farklı mekanlarda, farklı koşullarda, farklı araçlarla verdiği savaşın bir biçimidir. Ve irade, inanç, bağlılığın, kararlılığın, cesaretin tek silah olduğu bir cephedir. Evet sorgu savaşımın bir biçimi ve en yüksek biçimidir. Ancak, bu olgu ne pratik faaliyetimizin bütününden, ne de pratiğimizin birikim sürecinden, ne de gerek proletaryanın mücadele deneyim sürecinden, aynı zamanda insanın türeyişinden günümüze kadarki sınıf savaşımından bağımsız olarak ele alınabilir. Bu anlamda ezen ezilen savaşının paralelinde süre gelen işkenceyi tarihiyle birlikte ele almak en doğru olanıdır.

İşkence, cilk önceleri türeyişiyle canlıların farklılaşması ve insanın oluşumuyla birlikte, insanın hayvanlara uyguladığı bir yöntemdi. Bunda amaç yıldırma, korkutma, sindirme, şartlandırma ve nihayet onu evcilleştirip kendi hizmetine sokma anlayışıdır. O günkü insanın koşullarını, bilinç düzeyini ele aldığımızda bunu doğal karşılayabiliriz. Bir yandan doğanın insan üzerindeki ölümcül etkisi, insanın hayvana yakınlığı ve hayvanların (vahşi hayvanların) insanı tehdit etmesi, diğer yandan insanın hayatta kalabilmesinin ve üretimin gelişmemiş olmasının bir sonucu olarak insanlar hayvanlara yönelmiştir. Gerek giyinmek ve soğuktan korunmak için, gerekse beslenmek için, buna ihtiyaç duymuştur. Ve insanın hayvanlara karşı haksız, bireyci uygulaması bugüne kadar süre gelmiştir. Gel gör ki, insanın sınıflara bölünmesiyle (sömüren-sömürülen) bu baskı, işkence, insanın insana reva gördüğü bir sindirme yöntemi durumuna gelmiştir. Üretim alet ve araçlarının gelişmesiyle birlikte, toplumun sınıflara bölünmesi (sömüren-sömürülen) hakim durumda olan sınıfın sömürdüğü üretici sınıfı tahakkümü altında tutabilmek, kendi otoritesini devam ettirebilmek için işkenceye başvurmuştur. Bu yöntem, hiç bir zaman mevcut toplumsal sisteme muhalefet eden sömürülen sınıfı engelleyememiştir. Her toplumsal dönüşümle hakim duruma gelen sınıf sömürdüğü sınıfa aynı yöntemi uygulamıştır. Yani, her toplumsal dönüşümle birlikte işkence hakim sınıfın sömürülen sınıf uyguladığı bir yöntem) biçim olarak belli değişikliğe uğrasa da öz olarak, amaç olarak aynı kalmıştır.

Toplumların sınıflara bölünmesiyle birlikte, sınıf savaşımının paralelinde gelişen ve sömüren-sömürülen çatışmasının bir biçimi olan işkence, her zaman hakim sınıfların karşı sınıfı korkutma, sindirme, yıldırma ve sömürülen sınıfı parçalayıp köleleştirme amacı güder. Üretici güçlerin gelişmesi, toplumsal muhalefetin yükselmesi hakim sınıfları hiçbir zaman memnun etmemiş aksine hakim sınıfı öfkelendirmiştir. Genellikle yeni sınıf (üretici güçler)in yeniye olan özlemi, eskiyen hakim sınıfları da daima tedirgin etmiş ve bu savaşımda hakim sınıf her türlü iğrençliğe baş vurmuştur. Bu olay köleci toplumda, feodal toplum da böyle devam etmiş ve kapitalist toplumda da devam etmektedir. Unutulmamalı ki; sosyalizme ve komünizme varıncaya kadarda devam edecektir. Yani sınıf savaşımı bitmeden işkence bitmez.
Bu noktada şunu bilinçle kavrayamazsak yanılırız. Sınıf savaşımında, harekete geçtiğimizde karşılaştığımız burjuvazinin kendisi değil, onun baskı aracı olan devlet ve devletin kolluk kuvvetleri (polis-jandarma)dır.
Yine yukarda belirttiğimiz gibi, ilk sınıflı toplum olan köleci toplumu ele aldığımızda, kölelerin mevcut düzene muhalefet etmesiyle birlikte kölelerin maruz kaldıkları katliamları ve yine köle liderlerinin uğramış olduğu vahşi cezalandırma yöntemlerini çok iyi görebiliriz. Aynı şey feodal toplum içinde geçerlidir. Eski toplumlarda işkenceyle ölüm, bir cezalandırma (hukuksal olarak yasallaşmış) yöntemi olarak kullanılmıştır. Ve bunun izleri günümüze kadar süre gelmiştir. Diğer yandan, işkencenin iki biçimi olan fiziki işkence ve psikolojik işkence bir topluma yani kitleye uygulanırken, diğer yardanda toplumun öncüleri olan veya bilimsel alanda ileri çıkmış bilim adamlarına, filozoflara, düşünürlere uygulanmıştır.

İdealist bir düşünce yapısına sahip olan ve tarihin gelişim zincirini koparmaya çalışan hakim sınıflar, kendini ve dünya görüşünü mahkum eden özgürlükçü, ilerici insanları yok etmiş ve bu insanları çoğu zaman tanrıya karşı geldi diyerek cezalandırmıştır. Kendilerinin asil olarak doğduğunu iddia eden eski Yunan toplumunun egemenleri, kölelerin ikinci sınıf ve köle olarak yaratıldığını belirtmiş, her türlü konularda kendilerinden geri olduğunu iddia etmişlerdir. Bir köleye, bir asilin çözemediği problemi çözdüren ve kölelerin asillerle eşit olduğunu savunan ve bunun savaşını veren Sokrates’in akıbeti ortadadır.

Feodal toplumda aynı biçimde devam eden işkence, kapitalist toplumda hakim sınıf olan burjuvazinin proletarya üzerinde uyguladığı parçalama, yok 'etme aracı olarak yerine almıştır. Fransız'ların Cezayir'de uyguladığı insanlık dışı işkenceler. ABD'nin Vietnam’da uyguladığı işkenceler. Alman Nazilerinin 2. Dünya Savaşında Yahudi'lere ve işgal ettiği ülkelerdeki direnişçilere uyguladığı işkencelerin izi hafızalardan silinmeyecek kadar derindir.

Burjuvazinin kendi iktidarını devam ettirmek ve karşısında örgütlü bir güç olan proletaryayı ve onun öncüsünü dağıtmak için başvurmuş olduğu bir çok iğrenç yöntemden biride işkencedir. İşkencede de hedeflediği iki olgu vardır. 1) Kişiyi teslim alma 2) kişinin şahsında temsil ettiği sınıfı, partiyi, örgütü hatta o insanın ilişki ağında olan insanlara gözdağı verme onları pasifize etme. Burjuvazi bu anlayışla hareket ederken kimi zaman başarılı olur. Ama bu göreceli ve istisnai bir durumdur. Komünistler, burjuvaziyi ve onun uşaklığını yapan işkencecileri her zaman dize getirebilmiştir.

Diğer sınıflara nazaran burjuvazi, bu konuda oldukça ustalaşmıştır. Bu nedenle, komünistlerinde buna paralel olarak kendini geliştirmesi şarttır. Sorgu cephesinde bir komünistin inanç ve kararlılığından başka hiç bir silahı yoktur. Burjuvazi, bireyciliğin insanın doğasında olduğuna inanır. Bir insanın toplum için kendini feda edeceğine asla inanmaz. İşkencede yoğunlaştıkça, insanın bireyci yanının açığa çıkacağına, toplum veya başkaları için kendini feda edemeyeceğine inanır. İşte bundan dolayıdır ki, acizleştiklerinde "bu adam şartlanmış" diye küçümsemeye çalışırlar. Düşmanın anlayışının bir sonucu olan bu taktiğini, biz komünistlerin boşa çıkarabilmesinin yegane yolu, siyasi ideolojik olarak kendimizi geliştirmek, MLM bilimiyle özümüzü şekillendirmek ve üzerimizde var olan burjuva ideolojisinin yansımalarını mahkum etmekle mümkündür. Bu, diyalektiğin öngördüğü yöntemle mümkündür. Yani teorik olarak kendini eğitmek değil, o teoriyi sıcak pratikle bütünleştirmek ve o pratiğin ateşi içinde pişmek. Sorgu süreci bağrımızda var olan küçük burjuva zaaflarının kabuğunu çatlatıp en üst boyutta ortaya çıktığı yerdir. Çünkü o mekan zorun ve şiddetin en üst boyutta yaşandığı ve kendini savunmak için maddi hiç bir aracın olmadığı yerdir. Tek silahın, sınıf bilincinle, davaya bağlılığınla bilenmiş iradendir. Bir yoldaş aynen şunları anlatmıştı, öğretici olduğundan aktarıyoruz. Bayandı kendisi ve ilk defa polise düşmüş ağır bir biçimde sorgulanmıştı. "Böylesi bir sorguya dayanabileceğime hiç inancım yoktu. Ama davayı, mücadeleyi ve yarattığımız değerleri düşündüğümde bütün bu olumsuz düşüncelerim yok oluyordu. Bir de burjuvaziden nefret edişim buna eklenince gücüm ikiye katlanıyordu ve bu noktada anlıyordum ki, korkumun kaynağı bu düşüncelerimin pratikle denenmiş olmaması, kısacası sorgu gibi bir pratiğim olmadığından dolayı inancıma kuşkuyla bakıyordum. Ama yakalandığımda gerçektende bir çok zaman kendi iç dünyamla bu yönlü hesaplaşmış olmam işe yaradı. Hiç bir zorluk çekmedim, hiç bir zaaf göstermedim desem kendimi kandırmış olurum. Korktum ama kendimi kısa sürede toparladım. Bazı konularda tecrübesizliğimin bir sonucu kararsızlığım oldu, kimi zamanda edilgen duruma düştüm. Her üzerimi soyduklarında, her tenime dokunduklarında, en ağır acılar bile o anki duygularımın, acılarımın yanında gölgede kalırdı. Buna birde elektrik, askı vs. eklenince bunu anlatamam, tam tükendiğimi, çözülme noktasına geldiğimi hissediyordum.

İşte o zaman kendime geliyor. Bir film şeridi gibi bütün yaşamı kafamda canlandırıyordum ve aynen şöyle diyordum. Nihayetinde düşmanındır, yapar. İşte bunun için bu insanların alçaklığı ve iğrençliğinden dolayı savaşmıyor muyuz. Tamda bu sözcükler içimden geçtiğinde yeni doğmuş gibi oluyordum. Bütün yılgınlık kafamdan siliniyordu ve bu süreç içinde bile bir şeyleri öğrendiğimi hissediyordum, bu da bana güven veriyordu." Bu yoldaşımızın tavrı bizim için öğretici olmalı. Pratik mücadele içinde kendimizi sorgulamalı ve buna kendimizi hazırlamalıyız. Bu bizim irademizi güçlendirecektir. Diğer bir konu, kafamızda kıramadığımız feodal anlayışların bizi nerde yakala^ yıp, bitireceğinin belli olmadığıdır. Aynı zamanda her koşulda güzel şeyleri düşünebilmen, kafamızdaki olumlu düşüncelerle olumsuz düşünceleri savaştırabilmeliyiz.

Sorguda (işkencede) kızıl direniş, parti geleneğimiz olmalı. Yoksa kişisel kahramanlar yaratma sınavı olmamalı. Elbette tek tek insanların direnişine saygı duymalı ve ondan öğrenmek komünist bir erdem olmalıdır. Ancak, bu gelenek parti şahsında somutlaşmazsa, kazanımlarımız uzun ömürlü olmayacağı gibi, tek tek direnen insanlarımıza da saygısızlık olur. Bu olay, partinin pratiğinden, ideolojisinden, kitleleri, kadrolarını yetiştirme politikasından bağımsız düşünülemez düşünülmemelidir. Bir parti, burjuvaziyle savaşımında ciddi değilse ve burjuvaziye yönelmiyorsa, pasif durumdaysa, parti içinde şekillenen kadro ve üyelerinin işkencede ki direnişi elbette istisnai olacaktır. Eğer bir komünist parti düşmana yöneliyor, savaşımında ciddi ve saldırı halindeyse, bu parti hem kitlelere hem de kadro ve üyelerine güven verecektir. Bu da insanları polise karşı direngen kılacaktır.

PARTİZAN SESİ SAYI-05

 
kaypakkaya-anma-afisdgh-li-tutsaklarla-dayanisma

www.demokratikgenclikhareketi.org | Demokratik Gençlik Hareketi Resmi İnternet Sitesi