|
1 Eylül Dünya "Barış" Günü'ne yaklaştığımız şu günlerde, bildiğimiz malum çevreler yine bir barış türküsüdür tutturmuş gidiyorlar.
"Barış istiyoruz. Hala umudumuz var... Biz barış istiyoruz, çünkü coğrafyamızda yıllardır süren savaşta 40 bin insan yaşamını yitirdi, binlercesi yaralandı, sakat kaldı. Kürt coğrafyasında yaklaşık 4 bin köy yıkıldı ve insanlar topraklarını terk etmek zorunda kaldılar. Biz insanların doğup büyüdükleri, kültürlerini rahatça yaşayabildikleri, her türlü baskı ve korkudan uzak biçimde ekonomik değerlerine sahip çıkabildikleri topraklarına dönebilmelerini istiyoruz." "...Barış istiyoruz, çünkü kadınlar artık savaş ganimeti olarak görülmesin, cinsel şiddete maruz kalmasın istiyoruz, ormanlar yakılmasın, doğa tahrip edilmesin, kan ve gözyaşı dursun istiyoruz" diyorlar. (Kaynak; Gündem gazeteleri)
Evet, bunları biz de istiyoruz. Ve açık söyleyelim ki, en çok da biz istiyoruz. Bunlar için kanımızı akıtıyoruz, yüreğimizi ve beynimizi harcıyoruz. Sadece bunlar için de değil! Halk demokrasisi, sosyalizm ve sınıfların, sömürünün olmadığı komünizme varmak için.
Son yüzyılda, emperyalizm ve uşakları yerli hakim sınıflar kaynaklı iki paylaşım savaşı, birçok bölgesel ve iç savaş yaşamış dünyamız ezilen halkları için dünya barışı büyük bir özlemi ifade etmektedir. Ki, biz Maoistler bu özlemi ciddiye almayı ve dünya barışının gerçekleşmesi savaşımında en başta yer almayı kendimize görev olarak görüyoruz. Bu yüzdendir ki, evet biz de barış istiyoruz!
Ama nasıl bir barış? Öyle ya, sadece istemekle hiçbir şey hal olmuyor. Dimitrov'un dediği gibi; "Barış istemen yeterli" değil, aynı zamanda "barış için savaşmak" gerekir. Peki, nasıl, hangi biçimlerle? Zira, sorun sadece "barış" istemini dile getirmekse, emperyalizm ve yarı-sömürgelerdeki uşakları hakim sınıflar da "barış ve demokrasi" istemekte ve bunun şampiyonluğunu yapmaktadırlar.
Sorunun kilit noktası tamda burasıdır. Yani, savaş ve barış meselesine hangi ideolojik pencereden bakıldığıdır. Savaş ve barış meselesinde MLM'lerin çizgisi ile burjuva pasifistler arasındaki yakınlık, beyazın siyaha olan yakınlığı kadardır; yani birbirine taban tabana zıttır. MLM'nin kumandasında olmak gerçek kurtuluşa ulaşmak iken, burjuva pasifizmin kumandasında olmak emperyalist-kapitalist sisteme hizmet etmek demektir. Bundandır ki, savaşı dünyamızdan ebediyen kaldıracak tek doğru yolu, MLM'yi, O'nun kumandasındaki Halk Savaşını halklarımıza benimsetmek, bunun önünde takoz olma işlevi gören yanlış yollan ise açığa çıkarıp mahkum etmek bizim görevimizdir. Öyleyse MLM'ler ile burjuva pasifizmin savaş ve barış meselesine bakışındaki ayrılıkları genel hatlarıyla ortaya koymak gerekir.
"Biz Marksistler, her savaşı ayrı ayrı incelemeyi tarihsel bakımdan (Marks'ın diyalektik materyalizmi açısından) zorunlu saymakla hem pasifistlerden hem de anarşistlerden ayrılıyoruz." (Lenin) Evet, bu bir zorunluluktur. Barışseverler ise savaşa neden olan toplumsal sistem ve onun özelliklerini göz ardı ederek "barış"tan dem vurmakta, tek kurtuluşun "barış" mücadelesi vermekle elde edileceğinin propagandasını yapmakta ve bu da yetmiyormuş gibi, sınıflı toplumlarda gerçekleşmesi imkansız olan bu hayalleri halklarımıza empoze ederek onları da emperyalizme yedeklemeye çalışmaktadırlar.
"Bana öyle geliyor ki, savaş sorununda genellikle unutulan, yeterince dikkat edilmeyen esas şey, bu kadar çok tartışmaya, hatta benim boş, umutsuz ve amaçsız bulabileceğim tartışmalara yola çan esas neden, savaşın hangi sınıf karakterine sahip olduğu temel sorununun, savaşın neden patlak verdiğinin, savaşı yürüten sınıfların, bu savaşa yol açan tarihin ve tarihin-iktisadi şartların unutulmağıdır." (Lenin)
Bizim barışseverlerin de yaptığı budur. Onlar, savaşlara kaynaklık eden toplumsal koşulları, hangi sınıfların hangi amaçlarla savaşlara başvurduklarını ve dolayısıyla bir zorunluluk olarak karşımıza çıkan haksız ve haklı savaşların ayırt edilmesi gerektiğini görmüyorlar, görmek istemiyorlar.
Onlar için "barış" kavramı, literatürlerinde en baş sıradadır. "Barış hemen şimdi", "Barış şimdi değilse ne zaman?" sloganları ise ortak şiarlarıdır. "Toplumumuzun gerçek gündemi daha çok özgürlük ve barış olmalıdır" tespiti, siyasal düşüncelerinin özüdür.
Ya savaş! Eğer bir barıştan söz ediliyorsa ortada bir savaş var demektir. Öyleyse, bu savaşın nasıl çıktığını, hangi sınıfların hangi amaçlarla savaştıklarını, niteliğini iyi bilmek, kavramak gerekir. Ne var ki, bu meselelere barışseverlerin açıklamalarında, bildirilerinde cevap aramak beyhude bir çabadır. Savaş, "kirli savaş"tır. "Savaşın çözüm olmadığı 15 yıldan beri açıkça açığa çıkmıştır." Savaşa bakış açılarının kapsamı ve özü de budur. Tarihten bu yana, savaşların kaynağında sınıfların ekonomik çıkarları yatar, sömürü yatar, özel mülk dünyası yatar. Çağımızda da tüm savaşların kaynağı emperyalizmdir, sınıflardır. Varlık koşulları ise dünya ezilen halkları üzerinde kurdukları sömürü sistemini korumak, yeniden ve yeniden geliştirip pekiştirmektir.
Bu yüzden, tutarlı bir barış mücadelesi yürütmek, tarihin çöplüğüne atılmadığı müddetçe savaşların kaynağı olmaya devam edecek olan emperyalizme karşı savaşmak demektir. Çünkü, "barış için mücadele faşizme karşı mücadeledir, kapitalizme karşı mücadeledir, sosyalizmin bütün dünyada zaferi için mücadeledir." (Dimitrov)
Barışseverlerimiz bu konuda da ihanet içerisindedirler. Açıklamaların da, bildirilerinde, savaşın kaynağında emperyalizmi aramak da beyhude bir çabadır. Emperyalizmin "kasap bıçaklarını hiçbir zaman bir yana bırakmayacağı" ortadayken ve halen tüm varlığıyla hüküm sürerken "barış" naraları atmanın başka bir anlamı var mıdır? Hayır, yoktur. Tamamen emperyalist devletlerin dünyayı paylaşım hırsından kaynaklı l. Paylaşım Savaşı sonunda, sözde "barış" imzalanmamış mıydı? Ama bu "barış" II. Paylaşım Savaşı'nın çıkmasını önleyemedi. Emperyalistlerin amaçlan yine aynıydı, kendi çıkarları doğrultusunda dünyayı yeniden paylaşmak, yani dünya ezilen halkları için daha fazla sömürü ve zulüm, daha fazla esaret. Karşı kutupta önünde duracak hiçbir emperyalist devlet kalmamış, yenilgiyi kabul etmişken, ABD'nin Hiroşima ve Nagazaki'de onbinlerce insanı katleden atom bombaları da bunun mesajıydı. Şimdi artık "Hür Dünya" yok, "Yeni Dünya" var. Emperyalizm yine savaşların ana kaynağı. Yine en büyük "barış ve demokrasi" savunucusu emperyalizmin kendisi. Örneğin; Somali ve üzerinde yeller esen Yugoslavya'da yaşananlar ise bunun en güzel kanıtı! Afganistan ve Sudan'a "terörist" odakları vurmak için atılan füzeler bunun ibretlik belgesi! "Bazıları, emperyalist pasifizmin barışın bir aracı olduğunu savunuyorlar. Bu kökten yanlıştır. Emperyalist pasifizm, savaş hazırlığının bir aracıdır, ikiyüzlü barış palavraları ile bu savaş hazırlıklarının üstünün örtülmesine hizmet eder. Bu pasifizm ve onun aleti olan Cemiyet-i Akvam olmaksızın bugünkü koşullarda savaş hazırlıkları olanaksızdır." (Stalin) Bizim barışseverler de, halklarımızı, her emperyalist kuruluşun "savaş sever" olmadığına ikna etmeye çalışıyorlar. Bu kuruluşlardan barış dileniyorlar. Kimlerden, Blair'lerden, Alman SPD ve Yeşillerinden yine sınıf uzlaşmacılığı, yine ihanet!
"... Tarihteki savaşlar iki kategoriye ayrılır: Haklı savaşlar ve haksız savaşlar. İlerici her savaş haklıdır ve ilerlemeye engel olan her savaş haksızdır. Biz komünistler ilerlemeyi engelleyen bütün haksız savaşlara karşı mücadele ediyoruz, ama ilerici ve haklı savaşlara karşı değiliz." (Mao) Tutarlı bir barış mücadelesi, aynı zamanda haksız savaşların karşısında yer almak, haklı savaşlara ise destek sunmaktır. Yoksa haklı savaş ve haksız savaşları aynı kefeye koyup "kirli savaş" diyerek sınıf uzlaşmacılığında konaklamak değil.
Ülkemizde sömürü ve zoru uygulayan, dolayısıyla haksız savaşın temsilciliğini yürüten sınıflar, Türk hakim sınıflarıdır. Bu gerçeği gözlerden kaçırmaya çalışmak boş bir çabadır. Bu devletin temel harcı olan Kemalizm’in niteliği haksız savaşın özüdür.
"Kemalizm demek, fanatik bir anti-komünizm demektir." (İbrahim Kaypakkaya) Dağ başlarında, sokak ortalarında, işkence hanelerde katledilen, sakat bırakılan, esir kamplarında "asmayıp ta besleyelim mi?" diyen siyanürcülerin eline teslim edilen komünistler, devrimciler, yurtseverler bunun ispatıdır.
"Kemalizm demek, işçi ve köylü yığınlarının, şehir küçük burjuvazisinin ve küçük memurların sınıf mücadelesinin kanla ve zorbalıkla bastırılması demektir." (l.K.) En küçük ekonomik-demokratik taleplerine bile göz dikilen, özelleştirme saldırısıyla diri diri toprağa gömülen, en ufak hareketliliklerinde polis copuyla postalı arasına sıkıştırılıp kafası gözü yarılan, MGK sendikacılarının insafına terk edilen işçi sınıfı bunun ispatıdır. IMF'nin DB'nin bir parmak şıklatmasıyla anası ağlatılıp, topraksız, ürünsüz, işsiz bırakılan, mahalli tefeciler ile modern tefecilik yapan bankalar arasında iliklerine kadar sömürülen, tabir-i caizse can çekişen köylülük bunun ispatıdır. Memurlar ise malum, hakim sınıflar tarafından kesilen reçeteye göre, düzenli aralıklarla "polis tedavisi"ne tabi tutulmaktadırlar. Öğrenci gençliğin varlığı bile hakim sınıflar açısından potansiyel tehlikedir.
"Kemalizm demek, her alanda Türk şovenizminin kışkırtılması, azınlık milliyetlere amansız bir milli baskının uygulanması, zorla Türkleştirme ve kitle katliamı demektir." (l.K.) Türk hakim sınıflarının Kürt ulusu üzerinde uyguladığı milli zulmün haddi hesabı yoktur, sözlerle anlatılacak gibi değildir. Düşünün ki, bu devlet, Kürt düşmanlığında o kadar zıvanadan çıkmıştır ki, sözde vize uygulamalarıyla, Kürtleri büyük şehirlere, Karadeniz'e sokmamanın hesabını yapmakta, Kürt sayısı Türk sayısını geçmesin diye, Türkleri nasıl çok çocuk yapmaya teşvik edip, Kürtlerin kökünü nasıl kazıyacağının hesabını yapmaktadır.
Türk hakim sınıfları, Türk devleti tarih sahnesinden silinmeden, ezen ulusla ezilen ulusun, patronla işçinin, köylüyle ağanın "barış içinde bir arada yaşayabileceği" görüşünü propaganda etmek, karşıdevrime hizmet etmek demektir, halkları gerçek kurtuluşlarından uzaklaştırmak demektir. Sömürgeler, yarı-sömürgeler olduğu için emperyalizm vardır, ezilen ulus olduğu için ezen ulus vardır, işçi olduğu için patron vardır, köylü olduğu için ağa vardır. Ya ezilenlerin saflarında yer alınacaktır ya da ezenlerin, ikisinin arasında orta bir yer yoktur. Bu herkes için geçerli olduğu gibi, barışseverler içinde geçerlidir, ilerleyen savaş içerisinde, ya devrimci saflarda yerlerini alıp onurlu bir davranış sergileyecekler ya da hakim sınıfların ayaklarının dibine çullarını serme onursuzluğunu. Seçimi kendilerine aittir.
"Proletarya ancak burjuvaziyi silahsızlandırdıktan sonradır ki, dünya çapındaki tarihi görevine ihanet etmeksizin bütün silahlan çöp tenekesine atabilir ve proletarya hiç şüphesiz bunu yapacaktır, ama ancak bu şart gerçekleştirildikten sonra, kesinlikle daha önce değil." (Lenin)
PARTİZAN SESİ SAYI-22
|