|
Açıklama:
Yayınlamış Olduğumuz Bu Dizi Yazı, Elimize Ulaşan İKK (İşçi-Köylü Kurtuluşu)'nın Eylül-Ekim '96 Tarihli 93. Sayısından Alınmıştır.
Banka, mevduatları yoluyla üretime el atınca, bankanın artık kar kaynağı, üretimde yaratılan artı-değer olur. Sanayi sermayenin, banka sermayesine bağlandığı koşullarda, artık banka sermayesi, ekonomide bir aracı olmaktan çıkmış, yoğunlaşmanın olduğu bir tekel halini almıştır. Artık bankalar, kredi kesmek suretiyle istediği şirketi çökertir ya da zayıflatır. Bu kredi sisteminin gelişmesi, bir taraftan sanayi tekellerindeki korkunç sermaye birikimini hızlandırırken, diğer yandan üretimdeki anarşiyi artırır.
Mali-sermaye ulusal platformda değildir, uluslararası bir niteliği vardır. Bundan dolayı mali-sermaye, tüm diğer ülkelerin mali gözeneklerine sızmıştır. Ancak bu; devlet, iktidar desteğiyle mümkün olmalıdır. Yoksa temelleri sağlam olmaz. Bundan dolayı mali sermaye, (zaten kendilerinin denetiminde olan) iktidarla bütünleşmiş, böylece devletin militarizminden, kendi yaşamı için gerektiği zaman yararlanma olanağı elde etmiştir. Bunun literatürdeki ismi ise MALİ OLİGARŞİDİR. Yani mali-sermayenin, mevcut iktidarla bütünleşmesidir.
SERMAYE İHRACI
Eski kapitalizmin ayırt edici özelliği meta ihracı olması yanı sıra, bu dönemin ayırt edici özelliği sermaye ihracıdır. Sermaye ihracı, bir verip on almak amacıyla elindeki fazla sermayenin bir parçasını, sermayenin çok az, ücretlerin düşük, emek-gücünün ucuz ama hammaddenin bol fakat ucuz olduğu ülkelere yönelik devlet borçlanmaları ile ya da doğrudan sınai yatırımlarla yapılan faaliyettir.
SERMAYE İHRACI YABANCI ÜLKELERDE İKİ TÜRLÜ YAPILIR
a)Devlet borçlanmaları aracılığı ile: Bu biçimde yapılan sermaye ihracı o devlete askeri-ekonomik ya da diğer konularda yardım adı altında ama faiz ödemek karşılığında yapılır.
b)Üretici sermaye ihracı: Bu yolla yapılan sermaye ihracı, o ülkede hisse ortaklığı ile ya da doğrudan kapitalist tekel tarafından sınai yatırımlarla somutlanır.
Sermaye ihracının her iki biçiminde de temel amaç, uluslararası mali-sermayenin karma kar katmaktır. Bu, geri ülkelerin sömürülmesi demektir. Mali-sermaye aracılığı ile dünyanın dört bir tarafına yapılan sermaye ihracı, oradaki ucuz emek-gücünü ve onun yarattıklarını çekebilmek için ülkede ister istemez belli sınırlarda kapitalist ilişkileri ve sınırlı da olsa iç pazarı yarattı.
Kısaca "Mali-sermaye, yeryüzünün doğrudan paylaşılmasına götürdü." Artık bütün ülkelerin yani kendi iç dinamiği ile gelişme fırsatı bulamayan ülkelerin parasal sermayesi, emperyalizmin doğrudan aracı olarak, onlarla ittifaka gitti. Bu konuyu daha da açıklayalım.
9. SÖMÜRGECİLİK
Daha feodalizm çağında, Eski Roma imparatorluğu gibi, sömürgecilik fetihleşme hareketleriyle, tamamen askeri güce dayalı olarak gerçekleştiriliyordu. Kılıcı keskin olan,.oku sivri olan ülkeler, gittikçe imparatorlaşıyordu. Başta dini temelde olan işgalcilik aslında feodal soylulara geniş ve bakir topraklar sunmak için yapılıyordu.
Feodal soylular, işgal ettikleri yerlerde kendi malikanelerini kuruyorlar ve yine kendi üretim ilişkilerini alabildiğince yaymaya çalışıyorlardı. Gittikleri yerlere kendi feodal sopalarını da, sömürüde kullanmak üzere beraberinde götürüyorlardı. Kaldı ki ora halkını en ağır zulüm altında vergilere bağlıyorlar ve "savaş ganimeti" altında karları soylular paylaşıyordu.
Ancak feodalizm artık çatırdadığı, kapitalist manifaktürlerin ekonomiye damga vurduğu ve ticaretin, ulaşımın geliştiği BDD (burjuva demokratik devrim) süreçlerinde sömürgecilik, artık bir taraftan ticaret ve deniz ulaşımını "bir limonluk" gibi beslerken diğer taraftan da manifaktürler için pazar ve pazar üzerindeki tekel aracılığı ile artan bir birikim sağladı.
Sömürgelerden kanla, zulümle elde edilen servetler, anayurda aktarılarak sermayeye dönüştürüldü, ilk BDD yapmış olan ülkeler ticarete sahip olabilmek için birbirleriyle bile savaşa tutuştular. Bu savaş gerekliydi. Çünkü o zamanki sınai üstünlüğü, ticaret üstünlüğüne bağlıydı. Ticari üstünlüğü ele geçiren sömürgelerdeki serveti istediği biçimde talan edebiliyordu.
Serbest rekabetçi dönemde, ülkeler arasında kızgın bir biçimde sömürge rekabetleri de sürüyordu. Sömürgeci ülke, işgal edebildiği zayıf ülkeleri askeri kuvvetle elde edebiliyorsa, hiç beklemiyordu. Ancak diğer kapitalist ülkelere nazaran, kendi gelişimi geride olan ama askeri güç olarak nispeten kuvvetli olan ülkelere ise askeri kuvvetle başvuruluyordu. Buralar, kendi kapitalist metalarının sürümünü yapabileceği açık pazar haline getiriliyordu. Ve açık pazar haline getirdiği bu gibi yarı-sömürge ülkelerdeki daha yeni filizlenen kapitalist olgular yıkılıyor ve saf dışı ediliyordu. Demek ki serbest rekabetçi kapitalizm çağında sömürgecilik, tamamen askeri güce dayanıyordu. Dünya ticaretini elinde tutan İngiltere, Fransa'yla 1756-'63 aralarında yaptığı 7 Yıl Savaşları'yla, Hollanda'yla yaptığı ticaret savaşıyla dünyada "güneş batmayan" imparatorluk haline gelmiş, korkunç bir sermaye birikimini sağlamıştı. Daha 1876 yılında 22,5 km2 sömürgeye sahip olan İngiltere, 1914 yılında bunu 33,5 milyon km2'ye ulaştırmıştı. Rakipsiz İngiltere ve onun ardılları Fransa, Rusya 19.yüzyılda 40,4 milyon km2'ye varan sömürge elde etmişlerdi.
Fakat bu dönemde hala sömürgeleşmemiş ama bu yolda olan yarı-sömürge ülkelerin yüzölçümü ise 14,5 milyon km kareye ulaşıyordu. Bunun için yarı-sömürgeciliği işlemek zorunludur:
10. YARI-SÖMÜRGECİLİK
"...Yarı-sömürge niteliğindeki devletlere gelince, bunlar doğada ve toplumda rastlanan geçici şekillerin örneğini oluştururlar. Mali-sermaye, ekonomik ve uluslararası ilişkilerde o denli önemli ve büyük bir güçtür ki, siyasal anlamda tam bağımsızlığa sahip devletlere bile boyun eğdirebilir; zaten eğdirmektedir de... Ama kuşku yok ki, mali-sermayeye en büyük ‘rahatlığı’ en büyük üstünlükleri sağlayan şey, o boyun eğmemiş bulunan halkların ve ülkelerin siyasal bağımsızlıklarını da yitirmekte olmasıdır. Yarı-sömürge ülkeler, bu yönden, olan tipik örneklerdir..."
Görünüşte siyasi bağımsızlığına sahipmiş gibi görünen yarı-sömürge ülkeler, aslında dünya egemen güçlerinin mali ve diplomatik ağına düşmüşlerdir.
Kapitalizm, halen serbest rekabetçi aşamadayken, BDD'yi yapmış, ya da yaparken yarıda kalmış ülkeleri yaptığı meta ihracıyla ve daha sonra tekelci aşamasında sermaye ihracıyla kendi mali ağına düşürmüş ve buraları bir açık pazar haline getirmiştir. Aslında serbest rekabetçi kapitalizm çağında sömürgecilik, askeri ve dolayısıyla siyasi gücün derecesine bağlıydı.
Bu dönemde kapitalist ülke, askeri gücüyle ülkeleri işgal ediyor ve buralarda sömürüsünü gerçekleştiriyordu. Tamamen kendi adaylarından oluşan bir hükümet kuruyor ve bu ülkeleri istediği biçimde yönetiyordu. Şüphesiz bu durum, bağımsızlık savaşlarına yol açıyor ve tekel öncesi kapitalizmin sömürgecilik yönetimini iflasa sürüklüyordu. Mesela, İngiliz işgali altında olan Amerika'da bağımsızlık savaşı olmuş ve Amerika BDD yaparak kendine rakip hale dahi gelebilmiştir. Yaygınlaşan bağımsızlık hareketleri, kapitalist sermayeyi en iyi sömürü alanlarında tehdit etmektedir, ancak bunu gidermekte onun askeri gücünü artırmasıyla bir nebze giderebilir.
Fakat mali-sermaye çağında Almanya, ABD, Japonya gibi genç emperyalist ülkeler tam sömürgecilik yoluna esas olarak geçmediler. Bunlar, halen feodalizmden başını kaldırmamış Asya, Afrika, Latin Amerika, Uzak Asya ülkelerini ekonomik olarak kendilerine bağlıyor ve kendi siyasi-diplomatik tekelleri altına alıyorlardı.
Bu ülkeler Iran, Çin, Türkiye, Latin Amerika gibi ülkelerde, para-meta ilişkilerini geliştirerek ve dünya pazarı için hammadde üretimini teşvik ederek, demiryolları yaparak, yine bu ülkelerin "doğal kaynaklarını bu sayede dünya pazarına açmışlar" ve kendilerini böylesi yarı-sömürge ülkeler için mal üreten ülkeler olmasını sağladılar, ama yarı-sömürgelerini de "kendisi için mal üreten ülkeler konumuna soktular."
Görüldüğü gibi burada da bir sömürgecilik ilişkisi vardır, ama daha değişik biçimde. Yani askeri işgale başvurmadan (kendi ekonomik ilişkileriyle ve kendi üretici güçlerinin gelişmiş düzeyine güvenirlikle ve orada kendine bağımlı aracı burjuvaziler yaratarak) oranın mali gözeneklerine, kendi sermayeleriyle süzülerek ama herhangi bir başkaldırışta tam sömürgeye dönüştürme çekincesiyle yaratılan sömürgecilik ilişkisi.
Mesela artık, Çarlık Rusyası, İngiltere, Fransa, Almanya gibi kapitalist-emperyalist ülkelerin çıkar çelişkisinden ve birbirlerini frenleyici talihliliğinden yarı-sömürge olarak kalan Osmanlı imparatorluğu bu ülkelere yalnız ekonomik olarak değil, siyasal olarakta bağımlıdır. Ve bu ülkeler özellikle İngiltere ve Almanya istediği hükümeti yerle bir eder, istediği hammadde kaynaklarını talan eder ve istediği yerde yatırım yapabilirlerdi.
Dünyanın artık paylaşılma sürecinin tamamlandığı mali-sermaye çağında, tüm dünya halkları emperyalizmin sömürüsü altındadır, ihraç sermayeleriyle, uluslararası bankaları ve ekonomik kuruluşlarıyla dünyaya kan kusturan ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya gibi emperyalist ülkeler yarı-sömürgeleri iki ana grup altında toplamışlardır.
A) YARI SÖMÜRGE/ KAPİTALİST ÜLKELER
Biz yazımızda daha önceden, tefecilik ve ticaret yoluyla meydana gelen para sermayenin sınai sermayesine dönüşmesi için, sanayi burjuvazisinin devlete tamamen egemen olmasını şart koymuştuk. Yalnızca feodal hukuk düzeni ve kentlerde varolan lonca örgütleri bu dönüşümü engeller ve onu çarpıklaştırır.
Serbest rekabetçi çağda ya da "mali-sermaye" çağında BDD'yi şu veya bu biçimde tamamlamış, ama rakip kapitalist ülkelerdeki sınai gelişimin arkasında kaldığı ve artık kendine has bir dış pazar mevcut olmadığından dolayı, diğer büyük emperyalist devletlerin mali ve diplomatik kıskacına girerek yarı-sömürgeleşen ülkelerde bu süreç içinde cılız olarak kalıntı biçiminde görülse de feodalizm tasfiye edilmiş ve burjuva üretim ilişkisi egemen kılınmıştır. Korkunç biçimde mülksüzleştirme hareketi yaşayan bu tip ülkelerde meta üretimi ve toplumsal iş bölümü genişlediğinden dolayı üretim toplumsallaşma ve iç pazar, hizmet edici niteliğe kavuşmuştur.
Buradaki iç pazar kendi ekonomik çıkarlarını görece olarakta olsa bağımsız olarak gözeten, az ya da çok bir sermaye birikimine sahip olan ve tekelci karakterde görülen işbirlikçi burjuvazinin egemenliği altındadır. Şüphesiz bu gibi ülkelerde işbirlikçi tekelci burjuvazi, emeği "artı-değer" olarak gasp etmekte ve bütün mülkiyet birimlerini kendine göre şekillendirmektedir.
Bu gibi ülkelerde cılız olarak görülse de bir toprak sorunu mevcut değildir. Kaldı ki bu gibi ülkelerde varolan modern sanayiler sonunda makine ile kapitalist tarımın devamlı temelini atmış, tarımsal nüfusun büyük çoğunluğunu köklü bir şekilde mülksüzleştirme ve köklerini kazıyarak kırsal ev sanayinin tarımdan ayrılması sürecini tamamlamıştır ve böylece de ilk önce, sınai sermayesi için iç pazarın tamamını ele geçirmiştir. Bu böyle olunca da kapitalist yeniden üretimin ön gereksinimleri ortaya çıktı.
Bu gibi ülkelerde üretim aletlerinin yeniden üretimi mevcuttur. Teknik ve makineleri ya da kullanım araçlarını üreten makineler ve sermaye çoğu kez işbirlikçi tekelci burjuvaziye aittir. Ama bunların; kendi yarı-sömürgeleri olmadığından dolayı, pazarlamak için emperyalist tekellerle işbirliğine girmesi gerekiyor. Yoksa ürettikleri kendi elinde kalır.
Hafif ve orta sanayide tamamen egemen olan işbirlikçi-tekelci burjuvazi, yüksek finans gerektiren ağır teknolojik sanayi için, bu teknolojik yeterliliğe sahip olan devletlerin tekelci şirketleriyle patent, knowhow, lisans yollarıyla ittifaka gider. Bunun yanı sıra hafif ve orta sanayi mallarını emperyalist tekellerle birlikte, yine emperyalist tekellerin dış pazarlarına sürmek için hareket eder. Bu tip ülkelerin işbirlikçi-tekelci burjuvazisinin pazar sorunu olduğu için, emperyalizme sürekli devlet olarakta bağımlıdır.
Ülkenin en ücra köşelerine kadar kendi ilişkilerini hakim hale getiren işbirlikçi-tekelci burjuvazi, yarı-sömürgeleri olmadığından dolayı sermaye ihraç edemez. Sermayeyi ancak emperyalist uluslararası tekeller ihraç edebilir.
Tarımda küçük köylülüğü mülksüzleştirme süreci ile birlikte kapitalist çiftlik sistemi oturmuştur. Bu sistem, toprağı, toprak sahiplerinin aletleriyle işleyen (yıllık, mevsimlik, günlük vs.) işçilere kiralanmasından ibarettir. Kaldı ki bu sistemin üretimi, sanayinin ihtiyaçları temelinde oturmuştur. Ve çoğunlukta üretimini alt dallara ayırmaz, aksine üretimini pazara uydurur. Tarımın ihtisaslaşmasıyla tarım sanayiye bağlanmışsa da, işbirlikçi-tekelci burjuvazi alabildiğince bir sermaye birikimine sahip olmuştur. Bir sermaye fazlalığı mevcuttur. Fakat, bu fazlalık ülke sınırları dışına, bir dış pazar sorunu olduğu için çıkamamaktadır, işte bu fazlalıkları, emperyalist tekeller çok çeşitli yollarla gasp etmektedirler.
Bu gibi ülkelerin emperyalizm çağında sürekli bir dış pazar sorunu olacaktır. Üstelik kendileri de ta ki proletarya önderliğinde yapılması gereken demokratik halk devrimine kadar yarı-sömürge olarak kalacaktır.
Emperyalizme yarı-bağımlılığından dolayı onun krizleriyle eşdeğer zamanda dönem dönem (sürekli değil) ekonomik-siyasal krize giren bu gibi ülkelerde zamanın belli dönemlerinde faşizme de çark eden bir oligarşik yönetim mevcuttur.
Bu konuyu ayrı olarak, eleştirel temelde alacağımızdan dolayı esas konumuz olan yarı-feodal sisteme geçiyoruz.
B) YARI-SÖMÜRGE, YARI-FEODAL ÜLKELER
Kapitalizmin en başta gürbüz olarak gelişirken, bu süreci tamamlamış büyük kapitalist devletlerin ekonomik-siyasal ağına düşmüş, ama kapitalizmin bundan dolayı henüz geri düzeyde bulunduğu ve toplumun belkemiğini hala feodalizmin oluşturduğu ülkelere biz yarı-sömürge, yarı-feodal diyoruz.
Serbest rekabetçi çağda dünya ticaretini elinde tutan ve sanayi devrimini büyük hızla gerçekleştiren büyük kapitalist güçler kendi pazarını; hızla koşan sağlıklı kapitalizme karşı, hala emekleyen ve cılız sanayi burjuvazisine sahip kapitalizmin metalarına karşı kapatarak yerel üretimi düşürmüş akabinde kendi yüksek teknolojik metalarını ihraç ederek, yerel milli sanayiyi bu sefer yıkmıştır. Daha 19. yüzyıl başlarında İngiliz sanayi burjuvazisi hem kendi, hem de Avrupa iç pazarını Hindistan'ın geleneksel ihraç malı olan pamuklu kumaşlara kaptırmıştır. Daha sonraları ise, Hindistan'a pamuk ipliği ve pamuklu kumaş ihraç ederek yerli pamuk sanayisini yıkmıştır. Ardından bütün Hindistan sanayi ve tarım üretimini kendi gereksinmelerine göre şekillendirdi. Bu ülkeye İngiliz burjuvazisi, en ücra köşelere kadar demiryolları ve suyolları inşa ettirdi. Demiryolu yapımıyla İngiltere bir taraftan bu ülke üzerinde siyasi denetimini kolaylaştırdığı gibi, hammaddelerin anayurda kolay ve hızlı biçimde ulaştırılmasını da sağladı. Bu durumda Hindistan ekonomisi bütün iç dinamiğini ve dolayısıyla bağımsız gelişme olanaklarımda yitirdi. Kaldı ki buradaki kapitalizm İngiliz burjuvazisinin çizdiği sınırlar dışına taşmadı. Ancak üreten güçleri ve kapitalist üretimi kendi çıkarlarının elverdiği ölçüde geliştirdi, bir süre sonra bilinçli olarak engellemeye başladı. Bu haydutça hareketler, ülkenin ekonomik ve siyasi durumunu çarpıklaştırdı ve onu ucuz emek-gücü ve ucuz hammadde deposuna döndürdü.
Tekel öncesi çağda kendi gelişmelerini büyük hızla sürdüren kapitalistlerin kendi sermaye birikimlerini çoğaltmak ve onu merkezileştirmek için sömürge ve yarı-sömürgeler yarattığını biliyoruz, işte kapitalizm bu ülkelere meta ihracında bulunarak, yerli meta üretimini rekabete alarak yüksek teknoloji karşısında yenik duruma düşürmüştür. Kapitalizm ya da emperyalizm bir ülkeye girerken, orada var olan milli sanayiyi yıkar, onun yerine komprador kapitalizm inşa eder. Ve o ülkede bilinen en gerici sınıflarla ittifaka gider. Sömürgeci burjuvazi kendine sağladığı yerli aracı burjuvaziyi de kullanarak çok karlı alanlarda yatırım yapar, buna karşı yerli endüstri daha az karlı endüstrilere yönelir. Bu durumda ulusal kapitalist sınıf, ya emperyalizmle bütünleşip, onun uşağı durumuna gelecek ya da yerli pazar için üretim yapan geri nitelikli yeni sektörlere katılacak. Bu paradoks içinde kıvranan milli kapitalist sınıf iyice cılızlaştı ya da emperyalizmle bütünleşip komprador kapitalist sınıfına dahil oldu. İşte milli kapitalizmin varlık şartı emperyalizm çağında böyle ortadan kaldırılmıştır. Artık bu diyarda komprador kapitalizmin, feodalizmin ve emperyalizmin çarkı dönecektir. Biz bu "Bermuda Üçgeni"nin egemen olduğu ama belirleyici olanın feodalizmin olduğu sisteme yarı-feodal toplumsal formasyon adını veriyoruz.
YARI-FEODAL ÜRETİM TARZI
Binlerce feodal ilişkilerle, kapitalist ilişkilerin içice geçtiği ama hala sermayenin egemen olmadığı bir ara biçimine, yarı-feodal üretim tarzı diyoruz. "Bir yanda üretken sermaye bir yanda asalak sermaye (tefeci ticaret), bir yanda artı -değer üretimi, diğer yanda faiz ve rantiye gelirleri; bir yanda ücretli emek, öte yanda küçük meta üreticileri ve başka biçimde bulunan feodal emek, bir yanda kapitalist rekabet, yanı başında feodal mülkiyet tekeli; devletin üretim üzerindeki yasak ve sınırlamaları; bir yanda kredi sistemi, onun yanında bunu katlayan faizleriyle tefecilik... Bir yanda dinsel eğitim ve kurumlar, öte yanda laik burjuva eğitimi vs. vs. ..." (Yeni Demokrasi s.34) Böylesi açık biçimde, feodalizmle kapitalizmin binlerce özelliğinin içice geçmesini ispatlayan örnekler, yarı-feodal sistemin bir geçiş ekonomisi olduğunu da ispatlıyor.
Katkısız feodalizmden kapitalizme geçiş süreci içerisinde kapitalist meta ihracı yoluyla kilitlenerek, sermayenin henüz emek sürecini doğrudan denetim altına alamadığı bir ana biçime bürünen, başta gürbüz olarak gelişen ekonomik sistem, bağımsızlığını yitirmiş ve yarı-feodal bir zemine çakılmıştır. Milli bir kapitalizm uğruna elinde bunca yıl birikmiş para sermayeyi sınai sermayeye dönüştürmek için kolları sıvayan tefeci-tüccar sermayesinin ya da zanaatçılıktan ücretli emek sömürmeye kadar palazlanan milli burjuvazinin, kapitalizmin yüksek teknolojik kudreti karşısında ister istemez bir kısmı iflas etti, bir kısmı da yabancı sermayeyle bütünleşerek kompradorlaştı.
Meta ihracı, daha sonra sermaye ihracı yoluyla yerel endüstriyi yıkan ya da onu en az karlı alanlara sürükleyen kapitalizm, kendi çıkarlarına denk düştüğü oranda feodalizmi kısmen çözdü, ama onu tasfiye edemezdi. Çünkü bu kendi işine tabiatıyla uygun düşüyordu. Ekonomik sistemi kendine bağımlı biçimde, ara aşamada frenleyerek hammadde ve ucuz emek-gücü talanını daha kolay yerine getirme fırsatı elde etti böylece. Kapitalizm; toplumsal ekonomik sisteme, en başta, en karlı yatırım alanları olan hammadde çıkaran ve alt yapıya yönelik sektörlerle girer. Bu giriş işin başında emek-gücünü harekete geçirir. Doğaldır ki, bu hareketlilik doğrudan üreticinin toprak sahibi sınıf tarafından izni ölçüsünde sınırlı kopuşlara yol açar. Bu; feodalizmin kısmen çözülmesi ve zaten dar olan iç pazarın kısmen, çıkarların elverdiği ölçüde genişlemesi demektir.
Yerli endüstriyi yerle bir eden kapitalizm, yıkılan kapitalizm yerine kendine bağımlı kapitalist ilişkileri geçirmek zorundadır. Emperyalizm esas olarak kapitalist ilişkilerin ittifak çıkarlarının elverdiği ölçüde hammadde ve alt yapıya yönelik sektörlerle, ihracata yönelik tarımsal sektörlerde gelişmesini sağlar. Ne var ki bundan ileri gidemez, çünkü; toprak ağası sınıfının ve bunun hakim olduğu kapitalist olmayan üretim tarzının veya işbölümünün süre gelen yeniden üretiminin engeli vardır.
Yarı-feodal üretim tarzında esasen kapitalist üretim tarzı hakim değildir. Nedeni, kapitalist ilişkilerin sınırları yukarıda açıkladığımız biçimde endüstriyel kapitalist üretim tarzının yeniden üretim gereksinmeleri ve kapitalist olmayan üretim tarzının kendini yeniden üretebilen koşulları tarafından çizilmiştir ve böylece emek sürecine sermaye egemen hale gelmemiş aksine bir adım dahi ilerleyememiştir. Bunun baş sorumlusu tefeci ve tüccar sermayesidir.
Yarı-feodal toplumsal yapıda, sanayi, komprador burjuvazinin uluslararası emperyalist tekellerle ittifak içinde hareket ettikleri metaya dayalı ithal ikameci bir kimliğe sahiptir. Kesinlikle bağımsız biçimde kendini yeniden üretebilen bir sanayi değildir. Aksine emperyalizmin gereksinmelerine göre şekillenmiştir. Eskimiş teknolojik transferlerle üretim yapan sanayi, komprador nitelikte olmasının yanı sıra birkaç sektörde (demir çelik, kömür, petrol vs...) gelişme göstermiş, ama biçimsel olmaktan kurtulamamıştır.
Yarı-feodal üretim tarzında bahsedilen kapitalizm, komprador kapitalizmdir. Komprador kapitalizm, emperyalizme göre şekillenmiş ve onun çıkarlarına göre üretim yapan toplumsal formasyondur.
PARTİZAN SESİ SAYI-47
|