Genel Olarak Gençlik ve Ülkemiz Gençliği (1)

Toplumumuzun önemli bir kesitini oluşturan ve gerek fizyolojik ve ruhsal gelişimi, gerekse de toplumsal ilişkiler açısından kendine özgü sorunları ve işlevi olan gençlik sorununa değinmek istiyoruz. Bu soruna değinirken esas olarak 12 Eylül Askeri Faşist Cuntasının ve onun sivil uzantılarının ülkemiz gençliği üzerinde estirdiği azgın faşist terör ve sindirme politikası üzerinde duracağız.

Önce, gençlik ve bunun toplumsal gelişmedeki yerinin ne olduğuna genel hatlarıyla bakalım:

Gençlik, fizyolojik olarak çocukluktan erginliğe geçişle başlayan enerjik, atılgan, duyarlı ve araştırmacı bir yapıya sahip olan, belli bir yaş grubunu kapsayan toplumsal bir tabakadır. Gençlik bir sınıf değildir; toplumun tüm sınıf ve tabakalarından gelen bireylerden oluşur. 15-24 yaş grubu arasındaki bireylerden oluşan ve çocukluktan kurtulmayı beraberinde getiren gençlik evresi; insanın toplumu, çevre koşullarım, kendini tanıma ve onu iradi olarak kavrama yetisinin geliştiği en önemli evredir.

Özellikle çocukluktan kopuş ve gençliğe yöneliş çağı olan 12-17 yaş grubu içinde gençlik çok önemli fizyolojik değişmelere uğrar. Bu yaş grubuna girenler çevrelerine karşı aşırı meraklı ve ilgili olurlar erginleşmenin yanı sıra, içinde bulundukları toplumsal sistem ve bu sistemin bir yansıması olan eğitim sisteminin niteliği, bu aşamadaki gençlerin üzerinde olumlu ya da olumsuz etkiler yaratır. Bir yandan erginleşme olayıyla birlikte kendi vücudunun gizlerini öğrenmeye ve yeni duyumlarla tanışmaya başlarken, bir yandan da girdiği toplumsal ilişkilerde ve eğitim sistemi içinde toplum içindeki yerini ve fonksiyonunu kavramaya başlar.

Günümüzde, toplumsal ilişkilere damgasını vuran sistem hala yarı-feodal sistem olduğundan biz burada, genel olarak yarı-feodal sistemde gençliğin yeri ve fonksiyonu üzerinde duracağız. Yarı-feodal sistemde tüm ilişkiler meta ilişkisine dayandığından dolayı, hiç kuşkusuz eğitim sistemi de bu ilişkiler çerçevesinde şekillenir. Doğal olarak çocukların ve gençlerin yarı-feodal sistem tarafından ve sistemin bir parçası olarak aile tarafından sömürülmesine şaşmamak gerekir. Tüm sınıflı toplumlarda olduğu gibi yarı-feodal sistemde de çocuklara ve gençlere verilen sistem içi genel eğitim, onların düzenin sömürü çarklarında bir dişli olarak sisteme hizmet etmesi amacını güder ve bunu sağlamak için hiçbir engel tanımadan acımasızca işler. Proletaryanın büyük öğretmeni K. Marks, Komünist Manifesto da kapitalist sistemin aile ve eğitime etkisi konusunda şöyle der:  "Aile ve eğitim konusundaki ana-baba ile çocuk arasındaki kutsal ilişki konusundaki burjuva safsataları, proleterler arasındaki tüm aile bağları, modern sanayi'nin etkisiyle parçalandıkça ve bunların çocukları basit ticaret nesneleri ve iş araçları haline geldikçe daha da iğrençleşiyor". Bu tablonun iğrençliği/sistemin yıkılmasına ve onun üzerine inşa edilecek olan proletarya iktidarının kurulmasına değin devam edecektir. Geleceğin yetkinleşmiş kişilerinin yaratılması yolunda, proletarya ideolojisinin doğrultusunda uygulanacak olan sosyalist eğitim, çocukların ve gençliğin yetişmesinde belirgin rol oynayacaktır.

Çocukluktan gençliğe geçişteki erginleşme aşaması aynı zamanda kişide çeşitli cinsel sorunların ön plana çıkma aşamasını da kapsar. Bu sorunların ortaya çıkması ve bu sorunlara yaklaşımda izlenen yöntem bireyin yaşamında önemli etkiler bırakır. Bu çağa gelmiş olan bireyin sorunlarına doğru bir yöntem kullanılarak eğilinmez ve birey sağlıklı bir eğitim sürecinden geçirilmezse bireyde dengesizlik, bunalım ve ruhi hastalıklar baş gösterebilir. Bu durumdaki insan zayıf, dengesiz ve hastalıklı olduğundan toplumsal düzendeki ilişkilerini dengeleyemez ve tıpkı okyanusta dümensiz kalmış bir gemi gibi kendini dalgaların kollarına koyuverir.

Komünistler her zaman gençliğin, toplumun en dinamik ye enerjik kesiti olduğunu bilmekle birlikte, aynı zamanda kendine özgü karmaşık sorunları olduğunun bilincinde hareket etmiş ve gençlik konusundaki yaklaşımlarında gençliğin bu gibi sorunlarını sürekli olarak göz önünde bulundurmuşlardır. Mao Zedung yoldaş, gençliğin bu evredeki sorunlarını ele alırken; komünistlerin bu sorunda gösterdiği hassasiyeti açık bir şekilde şöyle ortaya koyar: "Gençliğin duygusal sorunları vardır. Bunalıma girmeden onlara  yardım etmeliyiz.(Seçme eserler) Gerçekten de bu dönem, gençliğin en bunalımlı dönemidir. Gençliğin sorunlarına tavırsız kalındığı zaman, genç ve deneyimsiz yığınlar bu sorunların girdabında boğulup gideceklerdir. Bu soruna tavırsız kalmak demek gençliğin bunalımlarına zemin hazırlamak demektir. Ancak, komünistler, hiçbir zaman bu soruna karşı duyarsız ve tavırsız kalmamışlardır. Komünistler daima, Dimitrov'un da Komsomol yöneticileri ile yaptığı bir söyleşide vurguladığı gibi; bir görevlerinin de "gençliğin duygusal sorunlarına çözüm bulmak" olduğunun bilincinde hareket etmişlerdir.

Komünistler ve devrimcilerin bu soruna yeterince eğilmediği ve ML öğretinin ışığı altında bir gençlik örgütlenmesi yaratmadığı ve gençliği bu doğrultuda eğitme çizgisi izlemediği koşullarda; her türlü eğitim ve iletişim olanaklarına (tüm devlet kurumlan ve tüm üretim araçları üzerinde kayıtsız hâkimiyetine) sahip olan ezen ve sömüren sınıflar, bu boşluğu doldurmaya yönelecek ve gençliği kendi düzenlerinde işleyen çarkın dişlileri haline getirmeye çalışacaktır. Başta tekelci emperyalist burjuvazi olmak üzere tüm dünya gericiliği bu alana özel bir önem vererek, bunun için önemli ödenekler ayırmakta ve gençliği çürüyen düzenlerinin bir parçası ve uydusu yapmak amacıyla özel örgütlenmeler oluşturmaktadır. Emperyalizm ve dünya gericiliği, elinde bulundurduğu tüm olanaklarını seferber ederek, çürümüş ve kokuşmuş olan kültürlerini gençliğe empoze etmeye çalışarak, gençlik yığınlarını içi boşalmış, gelecekten umudunu kesmiş ve beyni uyuşmuş yığınlar haline getirmek, onları toplumsal gerçeklerden uzak tutmak için elinden geleni yapmaktadır. Genç yığınlar, daha hayatı tanıyamadan posalan sıkılıp kenara atılmakta, gençliğin enerjisi ve dinamizmi burjuva kokuşmuşluk içinde boğulmaktadır. Günümüzde burjuva çürümüşlük ve kokuşmuşluğun en üst noktalara ulaşmış bulunduğu emperyalist kapitalist ülkelere de meydana gelen her türlü gerici akım; siyasi, askeri, kültürel ve ekonomik olarak emperyalizme bağlı bulunan sömürge ve yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelere de yansımakta ve bu ülkelerdeki gençlik yığınlarını ve emekçi kitleleri de zehirlemektedir. Bugün özellikle, 12 Eylül AFC'si döneminde gençlik yığınları içinde komünistler ve devrimcilerin etkinliğinin önemli oranda geriletildiği ve gençlik yığınlarının demokrasi, bağımsızlık ve sosyalizm mücadelesinden geçici olarak koparıldığı ülkemizde, gençlik yığınlarının önemli bir kesimini etkisi altına alan uyuşturucu kullanımı punkçuluk, Heavy-Metalcilik, diskoculuk, eşcinsellik vb. yoz akımların ortaya çıkması, bunun en belirgin göstergelerinden sadece bir kaçıdır.

Bu yozlaşma ve kokuşma, elbette ki içinde yaşanılan sosyo-ekonomik yapıdan ve sisteme damgasını vuran üretim ilişkisinden bağımsız ve soyut bir platformda ele alınamaz. Aksine sosyo-ekonomik yapıdan kaynaklanan ve toplumdaki üretim biçiminden doğan sosyal, kültürel, ahlaki, hukuki ve siyasi ilişkiler ağı vardır. Her toplumsal süreçte insanların düşüncelerini belirleyen ve onlara yön veren şey; o süreçteki üretim biçimi ve üretim ilişkisidir. Yani, insanların düşüncelerini ve inançlarını belirleyen onları çevreleyen nesnel koşullardır. İnsanlar kendilerini çevreleyen sosyal ilişkilerin bilincine vardıkları oranda, düşünceleri de bu maddi olaylar temelinde şekillenir. Bu her süreçte geçerli olan bir kıstastır. Doğayı ve koşullan değiştirme eyleminin altında yatan; toplumsal yapılanmadaki gelişmenin bilince sıçraması olayı ve toplumsal gelişmenin kavranılması olayıdır. Cavdvvel yayınladığı inceleme yazılarında bu sorunu çok iyi açıklamaktadır. "Eyleme önderlik eden düşüncedir, ancak bilinci doğuran eylemdir ve böylece bu ikisi ayrılır, mücadele eder ve tekrar birbirine dönerler. (Ancak bu dönüş daha ileri bir noktada bir dönüştür) bu şekilde sürekli gelişirler. Tıpkı insan yaşamının, bilmeyle karışmış varlık olması gibi, toplum da sevgiyle karışmış ekonomik üretimdir... İki insan arasındaki derin sevgi, daha geçici biçimlerinden, bu insanların birlikte yaşama ve bundan sonra toplumun tek bir ekonomik biçimi olarak iş görme istekleriyle ayırt olur..." İnsanlar arasındaki birlikte yaşama ve birlikte iş görme dürtüleri kişilerde bilimsel, siyasal, sanatsal edebi, felsefi ve ahlâki bağların doğmasına yol açar. Sınıflı toplumlardaki bu ilişkiler, her toplumsal yapıda yapıya özgü bir biçime bürünür. Kapitalist toplumda sosyal ve kültürel yapı, hâkim sınıf olan burjuvazinin damgasını taşıdığından dolayı, burjuvazinin düşünceleri de kendi burjuva üretim ve mülkiyet ilişkilerinden kaynaklanan ürünlerden başka bir şey değildir. Toplumsal yapıya damgasını vuran bu düşünce yapısı ile ona taban tabana zıt olan ve sürekli ileriye yönelik bir gelişim içinde olan, yeni bir toplumsal düzenin temsilcisi proletaryanın düşünce yapısı arasında, sürekli bir çatışma vardır. Bu iki sınıf arasında kalan sınıf ve katmanlar ise, bu iki düşünce sistemi arasında yalpalayıp dururlar ve genellikle topluma damgasını vuran hâkim düşüncenin etkisi altındadırlar. Bu sınıf ve katmanlar sosyal gelişmede oynadıkları rol açısından ikili bir karakter içindedirler. Bir yandan düzenin baskısı onları proletaryaya doğru hareketlendirirken, diğer yandan düzenle olan bağları onların düzen içinde kalmalarının maddi temelini oluşturarak, onları kurulu düzen içine hapseder. Biz bu sınıf ve katmanları değerlendirirken esas olarak, onların toplumsal yapıdaki sosyal temellerine ve düşünce yapılarına bakarız. Çünkü kişilerin düşünce yapılarını belirleyen şey onların üretim içindeki yeridir. Burada kişilerin kendi sınıflarına hizmet etmesi gibi niteliksel değişmeler üzerinde durmayacağız. Ancak, bu kişileri değerlendirirken temel aldığımız kıstas; o kişilerin hizmet ettikleri sınıfların ideolojisini savunup savunmamaları ve buna uygun bir pratik içinde olup olmadıklarıdır. Yani, sosyal ve siyasal pratikleridir.

Fizyolojik ve duygusal sorunları açısından bir bütün olarak aynı sorunlarla yüz yüze gelen gençlik kitleleri, bunun dışında, ayrıca, mensup oldukları sınıflara özgün sorunlar ile de içli dışlı ve o sorunlarla da çevrelenmiş durumdadır. Yukarda açıkladığımız gibi kişinin içinde yaşadığı maddi koşullar, onun düşünce yapısına doğrudan bir etki yaptığı gibi, bunu kavradığı andan itibaren sorunlarına sahip çıkmaya başlar. İşte bu objektif olgu, farklı farklı sınıf ve katmanlardan gelen gençliğin sorunlarında da farklılığa yol açar.

Can Çekişen Kapitalizm Buhrandan Kurtulmak İçin Çırpındıkça Daha Derin Bunalımlara Düşmekte ve Sonuna Gitmeyi Hızlandırmaktadır

Genelde emperyalist kapitalist sistemi etkisi altında bulunduran iktisadi ve siyasi bunalım, dönem dönem daha da derinleşerek aynı zamanda emperyalist sistemin birer parçası haline gelen tüm ülkeleri de (Türkiye gibi yarı-sömürge, yarı-feodal ve sömürgeler) derinden sarsmakta ve dolayısıyla sistemi çıkmazdan çıkmaza, açmazdan açmaza sürüklemektedir. Ekonomik ve siyasi alandaki bunalım ve açmaz, diğer tüm üst yapı kurumlarına da yansımakta ve sistemin bu iç çelişkileri sosyal, kültürel, felsefi, hukuki ve ahlaki olarak ta bunalımın derinleşmesine yol açmaktadır.

Emperyalizm ve proletarya devrimleri çağının temel çelişkisi olan emek sermaye çelişkisini ele aldığımızda; bu çelişmeden kaynaklanan başlıca çelişmelerin de ortaya çıkan bunalımlar sonucu giderek derinleştiği ve keskinleştiğini görmekteyiz. Bunalımın emperyalist, kapitalist ülkeler genelinde yansıması nasıl olmaktadır; bu gelişmenin gençlik kitleleri üzerindeki etkileri nelerdir? İşte bu sorunun yanıtını verdiğimiz ölçüde, burjuvazinin neden gençliğe el attığına da yanıt bulmuş olacağız.

Kapitalizmin gelişiminin ve iç çelişmelerinin yol açtığı sonuçlan Marx şöyle açıklar bizlere:

"Toplum, elindeki üretici güçler burjuva mülkiyet ilişkilerinin ilerlemesine artık hizmet etmiyor, tersine bunlar kendilerine ayak bağı olan bu ilişkiler için çok güçlü hale gelmişlerdir. Bu ayak bağlarından kurtuldukları anda burjuvazi toplumun tamamına düzensizlik getiriyor, burjuva mülkiyetinin varlığını tehlikeye sokuyorlar. Burjuva toplumunun koşullan bunların yarattığı zenginliği kucaklamayacak kadar vardır. Peki, burjuvazi bu bunalımları nasıl atlatıyor? Bir yandan üretici güçlerin büyük bir kısımlarını zorla yok ederek, öte yandan yeni pazarlar ele geçirerek ve eskisinden daha kapsamlı bir biçimde sömürerek yani daha yaygın ve daha yıkıcı bunalımlar hazırlayarak ve bu bunalımları önleyen araçlar yaratarak" (Komünist Manifesto).

Daha fazla kâr ve daha fazla üretim için toplumsal ilişkilerde yoğun bir tahribat yaratan burjuvazi; üretici güçlerde o güne kadar görülmeyen boyutlarda toplumsallaşmaya yol açarken, aynı zamanda geniş bir işsizler ordusunu yedeğinde tutar. Burjuvazi yedekte tuttuğu bu işsizler ordusunu her an istediği gibi kullanabilmek için, içten içe çökertmeye ve çürütmeye çalışır. Aslında Kapitalizmin iç yasalarının şaşmaz sonucudur bu durum. Kapitalizm iki ayağı üzerine dikilme mücadelesi verir ve giderek iktidara yönelirken bir yandan da kendi mezar kazıcılarını da kendi bağrında yaratır. İşte bu sınıf proletaryadır. Proletaryanın kendiliğinden bir sınıf olmaktan çıkıp kendisi için bir sınıf olmaya başlaması ve burjuva iktidarına karşı alternatif bir güç olarak çıkmasıyla birlikte burjuvazi hızla gericileşmiş ve kısa sürede devrimci barutunu tüketmiştir. Burjuvazi sermayesini artırmak, mülkiyetini genişletmek için daha fazla kâra ve daha fazla artı-değer sömürüsüne ihtiyaç duyar. Bunu sağlamanın yolu ucuz işgücü elde etmekten ve ucuz işgücü kaynağı olan işsizler ordusunu, sürekli el altında tutmaktan geçer. Burjuvazi mükemmel bir sanayi ordusu yaratarak, bu Orduyu yarattığı sistemin bir parçası haline getirmekle kalmamış, aynı zamanda toplumdaki tüm ilişkileri para-meta ilişkisi çevresinde odaklaştırmıştır. Yine burjuvazi için:

"El emeğinin içerdiği hüner ve güç harcaması ne denli az olursa, başka bir deyimle modern sanayi ne denli gelişirse, erkeğin emeğinin yerini o denli kadınınki alır, yaş ve cinsiyet farklılıklarının işçi sınıfı için artık herhangi bir ayırıcı toplumsal gerçekliği yoktur. Bunların hepsi kullanılmalıdır. Yaşlarına ve cinsiyetlerine bağlı olarak az ya da çok pahalı iş araçlarıdır" (K. Marj, K. Manifesto)

Zamanla artan üretim araçlarının teknik olarak gelişmesi kısmen eski üretim araçlarının bir arada işletilmelerinden doğan uyumsuzluktan kaynaklanan, bir potansiyel ekonomik artığı ortaya çıkmaktadır. Fakat bunda önemli bir faktör de etkin talebin yetersizliğine, sağlanan işsizlik ve materyal kaynaklarının yeterince kullanılmaması sonucunda, toplum büyük bir üretim kaybına uğramaktadır. Paul Baran, bu işsizlik olayı ve gerekli olan kaynakların yeterince kullanılmamasını açıklarken;

"Uyum yetersizliğine bağlanan işsizlik, ekonomi dilinde 'fiziksiyonel işsizlik' adını almaktadır... Pazar talebinin bileşimindeki bu değişiklik gibi, emekten tasarruf sağlayan çeşitli araç ve gereçlerin üretime sokulması ve eski makine-donatımının ıskartaya çıkartılması gibi nedenlerle işçiler açığa çıkarıldıklarında 'fiziksiyonel işsizlik' ortaya çıkıyor" denmektedir. Emperyalist kapitalist sistemde sosyalist bir planlama olmadığından dolayı, bu açığa çıkan işgücü başka sanayi işkollarına akıtılamamakta ve dolayısıyla da işsizlik oranı bu yüzden günbegün daha da artmaktadır.

Yukarıda açıkladığımız bu işsizlik nedeninin yanı sıra çok önemli bir olay da etkin talep yetersizliğinden doğan işsizliktir. Bu işsizlik de tüm çalışan iş-kollarını ve diğer işçi kitlelerini etkilemektedir. Dolayısıyla fiziksiyonel işsizlik sonucu meydana gelen potansiyelin başka başka alanlarda kullanılması için hiçbir olanak yaratılamıyor, aksine etkin talep yetersizliği bunun önüne bir engel olarak dikiliyor. Kısacası, emperyalist kapitalist sistemin iç yasalarının işleyişinin doğal sonucu olan işsizlik potansiyeli gerek bunalımın derinleştiği ve gerekse de hafiflediği dönemlerde asla ortadan kalkmamakta ve hatta giderek artmakta ve daha büyük bunalımlara ve sosyal patlamalara yol açmaktadır. Çünkü emperyalist-kapitalist sistemin sömürü çarklarının her-gün daha fazla kâr ve daha fazla işgücü sömürüsü için işlemesi, böylesine bir işsizler ordusunun varlığını ve sürekliliğini zorunlu kılar. İşte bu işsizler ordularının içinde gençlik kitleleri önemli bir yer tutar.

Örneğin ABD'de 1955 yılında yapılan bir araştırmada elde edilen verilere göre bizzat devletin kendisinin zorunlu olarak getirdiği işsizlik oranı çok ilginçtir. "1955'de işsizlik 5 milyondur. Bunun bu noktaya getirilmesi zorunluydu. Her yıl bu sayının % 25 oranında artması beklenmektedir" (ABD Başkanlık Ekonomi Özel Raporu Washington, s. 95) Bugün gelinen aşamada bu oranın ne kadar yüksek boyutlara ulaştığını tahmin etmek için sanırız kâhin olmaya gerek yoktur. Kapitalizmin ortaya çıkışından bugüne kadarki gelişim, bize şunu açıkça göstermiştir ki; kapitalist sistemin işsizlik sorununu çözeceğine inanmak ham hayal kurmaktan ve gerçekleri tersyüz etmekten başka bir şey değildir. Kapitalizm feodalizmin bağrından yeni yeni doğup geliştiği aşamadaki tarihi devrimci fonksiyonunu yitirmiş ve Lenin'in belirttiği gibi Kapitalizm artık çağımızda "can çekişen çürüyen" bir hal almıştır.

Tüm diğer toplumsal ve sosyal olayların çözümü karşısında acizleşen ve bizzat kendi iş yasaları bu sorunların kaynağı durumunda olan emperyalist kapitalist sistem, işsizlik sorununda da aynı durumdadır. Bu soruna hem Kapitalizmin kendisi zorunlu ve ivedi olarak yaratmakta, bu sorun onun işleyişini tehdit eden bir tehlike olması niteliğini korumaktadır. Bu konuda II. emperyalist paylaşım savaşı öncesi ve sonrasında ABD stratejik hizmetler ofisinde uzman ekonomist Paul Baran şöyle demetedir.

"Normal" bunalımları ortadan kaldırma gibi, 'normal işsizliği önleme gibi bir kaygılan yoktur tekelci kapitalistlerin. Onların bütün kaygıları bir takım sağlıklı ayarlamaları yaparak işsizler yedek ordusunun varlığını sürdürmek ve bu arada tekelci firmaların kendilerinden zayıf yarışmacı işletmeleri yutmaları ve ucuza kapatıp pahalıya pekiştirmektir" (Büyümenin Ekonomi Politiği sf. 224).

Yukarda öz olarak açıklamaya çalıştığımız emperyalist kapitalist sistemin, halk yığınları ve gençlik kitleleri üzerindeki önemli etkilerinin maddi kaynaklarını açmaya çalıştık. Elbette bunları çoğaltmak ve genişletmek mümkündür. Ancak biz savunmamızın diğer bölümlerinde de bu sorunu değişik açılardan açacağımız için burada kısaca geçiyoruz.

"Gençlere Kim Sahip Çıkarsa Gelecek Onundur" Şiarına; Artık Tarihi Olarak Miadını Doldurmuş Olan Burjuvazi Sahip Çıkıyor (!)

Ortaçağ gericiliğinin bağrından feodal despotizme ve aristokrasiye karşı devrimci bir atılımla ortaya çıkan burjuvazi, ortaya çıkışının ilk dönemlerinde hayatın hemen her alanında devrimci bir işlev görmüş ve toplumsal gelişmenin ileriye doğru hareketinde tarihi bir rol oynamıştır. Ancak burjuvazi sahip olduğu üretim araçlarını artırdıkça ve kapitalist işletmelerini genişlettikçe bu kez bu çabasıyla tarih sahnesine yepyeni bir sınıfı sürmüş ve kendi mezar kazıcılarını da yaratmıştır.

Ancak burjuvazi devrimci barutunu çok çabuk tüketmiş ve hızla gericileşmiştir. Burjuvazi bu gericileşme sürecini esas olarak iki şekilde yaşamıştır. Birinci de, alt yapıda kapitalist gelişme yoluyla hâkimiyet sağlayan burjuvazi feodalizme karşı hareketlenen yığınların mücadelesini kendi potasında eriterek iktidara geldikten sonra hızla kendi militarist devlet aygıtını oluşturarak halk yığınlarını zapturapt altına almış ve bu anlamda iktidara geldikten sonra toplumsal ve sosyal gelişmenin önüne bir engel olarak dikilerek, gericileşmiştir. İkinci aşamada ise, tarih sahnesine ilk kez böylesine muazzam ölçüde toplumsal bir güç olarak çıkan proletaryanın, ezilen yığınların devrimci muhalefetinden korkan burjuvazi; alt yapıdaki etkinliğini de kullanarak devrimci atılımından anarak feodal despotizmle işbirliğine girmiş ve üst yapıda kısmi değişikliklerle yetinerek, toplumsal gelişmenin önünde yine engelleyici bir güç olarak gericileşmiştir. Ve artık çağımızda burjuvazi tarihi olarak miadını doldurmuş bir sınıftır ve hiçbir devrimci niteliği yoktur. Kapitalizm, çağımızda "en üst aşamasına, can çekişen ve çürüyen kapitalizm olan emperyalizm" aşamasına girmiştir ."Kapitalizm, ekonomik alandaki çöküşüyle birlikte, kültürel olarak çökmekte ve çürüyüp yok olmaya doğru hızla kulaç atmaktadır. Bir zamanlar hayatın her alanında devrimci bir rol oynayan burjuva-dinamizmi artık barutunu tüketmiş ve burjuvazi felsefede, kültürde, ekonomide, bilimde ve tarihte; yaşattığı kapitalist-emperyalist sistemin doğal bir yansıması olarak gerici bir rol oynamaktadır.

Hızla gelişen üretici güçler karşısında sarsılan kapitalist üretim ilişkilerinin çöküşünü müjdeleyen toplumsal devrim koşulları, tüm burjuvalar ve dünya gericilerine korkulu rüyalar gördürmektedir. Bu korku onları azgınlaştırmakta ve giderek daha da saldırganlaştırmaktadır.

Gerek fizyolojik ve duygusal gelişimi açısından ve gerekse de bitmez tükenmez enerjisi açısından toplumsal yapılanmada önemli bir yere sahip olan gençlik kitleleri, aynı zamanda her türden gericiliğe, baskıya, yozluğa ve sömürüye karşı çıkma eğiliminde olması ve yine her türlü yeniliğe açık olması nedeniyle her zaman burjuvazinin ve tüm gericilerin, boy hedefi olmuştur. Tarih boyunca topluma damgasını vuran tüm egemen güçler gibi, burjuvazide büyük bir işgücü ve enerji potansiyeline sahip olan gençlik kitlelerini kendi sınıf çıkarları doğrultusunda yönlendirmek ve sömürmek ister. Sosyal ve toplumsal hayatın pratiği burjuvaziyi şu iki seçenekle karşı karşıya bırakacaktır:  Ya gençlik kitlelerini denetlemeyecek ve onları sınıf mücadelesinde kendi iradeleri ile şu ya da bu şekilde bir seçim yapmak için boş bırakacak ki, bu gençlik kitlelerinin tüm enerjilerini devrimci mücadeleye harcamasına ve kurulu düzene karşı militan bir mücadeleye atılmasına yol açacaktır; ya da gençlik kitlelerini kendi yoz ve çürümüş kültürüyle bunaltıp çürütecek,  onu karanlık geleceğin kokuşmuş yörüngesinin parke taşları haline getirecektir. Elbette burjuvazi bu ikinci yolu seçecektir. Ancak bunda hiçbir zaman tam bir basan sağlayamadığı veya ancak geçici başarılar sağlayabileceği de bir gerçektir. Hâkim sınıflar sadece gençliği zararsız hale getirmekle yetinmezler, aynı zamanda sömürü ve zulüm düzenlerini ayakta tutmak ve kaçınılmaz sonlarını biraz daha geciktirmek için, gençliğin işgücü ve enerji potansiyelinden yararlanmayı da amaç edinirler. Kendine özgü ekonomik, siyasal ve kültürel sorunları ve istemleri olan ve olaylar karşısında çabuk etkilenerek onu kendi enerjileri ile birleştirmesini bilen gençlik yığınları, tüm burjuva ve gerici iktidarları ürkütmüş, burjuvazi ve gericilik bu dinamik potansiyeli kendi kapasitesinde eriterek, bu gücü devrim güçlerine karşı kullanmayı kendi politikalarının odak noktalarına koymuştur.

Şimdi bunlardan belli başlı olanlarını maddeler halinde sıralamak istiyoruz. Böylece sorun daha kolay anlaşılır hale gelecektir.

a) Sömürücü sınıflar kafa ve kol emeğinden yararlanmak için gençliğe özel bir önem verir:

Dünyada her geçen gün genç nüfusun çığ gibi büyümesinin bilincinde olan burjuvazi, bu gidişattan rahatsız olmakta ve bu alanda özel bir çaba göstererek uluslararası alanda araştırmalara girmekte ve rapor üstüne rapor hazırlamaktadır. Emperyalist burjuvazinin bu yöndeki istemlerini dikkate alan Birleşmiş Milletler (BM) teşkilatı 1951 yılında hazırladığı raporunda; kendilerini her geçen gün daha fazla tehdit eden gençlik yığınlarının burjuva toplum düzeninin dışına itilme nedenlerini ortaya koymaya çalışmıştır. Bu rapora göre dünyada genç nüfusunun oranı şöyledir:

BM raporunu hazırlayan "uzman"lara göre "devletlerce alınan önlemler genellikle eksik oluyor ve sorunun ekonomik yönü sosyal yönüne her zaman ağır basıyor. Burada kastedilen şey açıktır. Gençliğin apolitikleştirilmesine ve düzenin sadık savunucuları haline getirilmesine gerekli önem verilmediğinde; bu potansiyel; komünistlerin ve devrimcilerin saflarına yönelecektir. Burjuva devlet aygıtları bu konuda gerekeni yapmalı ve gençliğin bu eğilimi, sindirilerek önlenmelidir, (bk.) Böylece toplum içinde bir sosyal sınıf oluşturmayan, ancak hangi sosyal tabakadan olursa olsun, daima "güçsüz" kesimde yer alan gençler; gelişme, aile, çalışma hayatı ve kültür açılarından toplumla bütünleşmiyorlar. ("pek sayın" burjuva "uzman'larımız bir yandan burjuva toplum yapısı ve kokuşmuş kültürleri içinde yer almadığı için gençliğe sitem etmekte; bir yandan da bunun tehlikesi konusunda burjuvaziye akıl vermekte, onu uyarmaktadır, bk)"

"Genel planda ise gençler ekonomik alanda güvensiz durumda bulunuyorlar".

"Eğitim alanında ise, okullarda verilen klasik eğitim ile iş dünyası arasındaki boşluk tüm çabalara rağmen doldurulamıyor. Okulu bitiren gençlere yeterli oranda iş bulunamıyor ve işsiz gençler ordusu oluşuyor. Ayrıca işverenler giderek artan oranda uzmanlık istedikleri için, öğretimin alt basamağında kalan gençler, çalışma hayatının dışına itiliyorlar, "bu açıklamaları okuyan her insan hiç kuşkusuz bu baylara haklısınız diyecektir. Evet, ilk bakışta burada bir haklılık görünebilir, ama ya bu bayların bu haklılıklarını sahtekârlık ve demagojilere dayandırmalarına ne demelidir. Tüm bu sorunların kendi düzenlerinin bir parçası ve onun bir ürünü olduğunu gizleyen ve sadece sorunları alt alta sıralamakla yetinen bu bayların sorunların kaynağından özenle kaçınmalarına ne demelidir? Oysa onlarda bilmektedirler ki, ucuz işgücü ve işsizler ordusunu bizzat bu sömürü düzeninin kendisi yaratır ve bunu özenle muhafaza eder. Bu durum düzenin sürekli ucuz ve taze kan almasının kaynağıdır. İşte burjuvazi ve dünya gericiliği gençliğin sorunlarına sahip çıkar gibi görünürken; esasen amaçları, gençliğin enerji ve dinamizmini kendi elinde tutmak ve onun kafa ve kol emeğinden alabildiğine fazla yararlanmaktır.

b) Burjuvazi ve dünya gericiliği, gençliği kendi devlet aygıtlarının temel taşlarından biri olan militarizmin gücü olarak kullanır.

Proletaryanın beş büyük öğretmeninden biri olan Engels, burjuva devlet aygıtının niteliklerini sıralarken şöyle der:

"Devlet... İkinci olarak bizzat silahlı güç halinde örgütlenen, halkla artık doğrudan doğruya aynı şey olmayan kamu gücünün kuruluşu gelir. Bu özel kamu gücü zorunludur. Çünkü sınıflara bölünmeden sonra, halkın özerk bir silahlı gücü olanaksız duruma gelmiştir... Bu kamu gücü her devlette vardır; yalnızca silahlı adamlardan değil ama maddi etkenlerden de, gençlikte toplumun bilmediği hapishaneler ve ceza kurumlarından da birleşir.

Savunmamızın diğer bölümlerinde bu sorunu detaylıca ortaya koyduğumuzdan dolayı burada kısaca sorunu özetlemeye ve özellikle de gençlik yığınlarıyla bağıntısını ortaya koymaya çalışacağız. Burada özellikle gözünüzde bulundurulması gereken halka, bir sınıfın diğer sınıf ve tabakalar üzerinde bir baskı ve tahakküm aracı olan devletin ayakta kalabilmesi için sürekli ordu ve polis gücünü oluşturmaları ve bu gücün devletin başlıca gücünü oluşturması olayıdır. Lenin yoldaş, devletin bu niteliğini-özellikle de burjuva devlet aygıtını bir cümleyle şöyle ifade etmektedir.

"Sürekli ordu ve polis devlet iktidarının başlıca güç aletleridir."

Genç, dinamik ve atak olmalarından dolayı her ordunun belkemiğini gençlik oluşturur. Bu durum Halk Demokrasileri ve sosyalist iktidarlarda da böyledir. Halk milisleri, fabrika müfrezelerinin esasını yine genç unsurları teşkil eder. Ancak temelde bir farklılık vardır. Birincisinde, devlet ve onun militarist gücü sömürünün devamı için bir araç olarak kullanılırken; Halk demokrasileri ve sosyalist iktidarlarda ise tam tersine sömürünün ortadan kaldırılması ve sınıfsız sömürüşüz bir dünyaya varmak için bir işlev görür. Emperyalist burjuvazi ve onun uşağı kompradorlar ve feodal despotlar, hem ülke içindeki halk muhalefetini bastırmak ve sömürü düzenlerini sürdürmek; hem de kapitalizmin dengesiz gelişmesinin ürünü olan haksız ve gerici savaşlarda diğer ülke halklarına karşı savaşa sürdükleri ordu birliklerini genç yığınlardan oluştururlar. Çürüyen ve köhnemiş düzenlerinin sonlarını önlemenin en önemli dayanaklarındandır, bu genç yığınlardan oluşan ordu birlikleri ve gençlik en verimli ve dinamik çağında, yaşamının iki-üç yılını "vatan borcu" kisvesi altında burjuvazinin çıkarlarını korumaya adar.

c) Sömürücü sınıflar, gerek ülke içinde yükselen devrimci mücadeleyi bastırmak; gerekse de içine düştükleri bunalımlardan kurtulmanın en üst aşaması ve başka araçlarla sürdürülmesinde (savaş hazırlıkları döneminde) cephe gerisini sağlama almak amacıyla gençliğe ve gençlik örgütlerine ihtiyaç duyarlar. (Faşizm ve Gençlik).

Bu soruna ilişkin olarak ilk sözü Dimitrov'a vererek konumuza giriyoruz:

"Faşizmin basan kazanmasının diğer bir sebebi de faşizmin gençlik saflarına sızmasıdır... Faşizm, gençliğin militan faaliyete olan açık ve kesin eğilimini kavradı ve gençliğin geniş bir kesimini kendi savaş müfrezelerine çekti." (FKFC sf. 76).

Hâkim sınıflar ellerinde bulundurdukları tüm devlet kurumlarını kullanarak kendi sınıf ideolojilerinin doğrultusunda; tüm halk sınıf ve tabakalarını olduğu gibi gençlik kitlelerini de gerici, yoz ve söven kültürleriyle eğitmeye çalışır ve bu amaçla gençlik örgütleri kurarak: bu örgütler aracılığıyla gençliğin temel sorunlarına seslenerek, onları kendi düzenleri içinde hapsetmeye ve yönlendirmeye çalışırlar.

Her dönemde ve özellikle de emperyalizmin bunalımının yeni bir paylaşım savaşma gebe olduğu dönemlerde, burjuvazinin ve dünya gericiliğinin halk kitlelerine yönelik olarak uyguladığı yalan, aldatmaca ve demagoji politikası daha açık ve keskin bir şekilde ortaya çıkar. I. ve II. emperyalist paylaşım savaşları bunun en somut örnekleridir. Ne yazık ki bu her iki büyük paylaşım savaşı aynı zamanda, genel olarak halk yığınlarının özel olarak ta gençlik yığınlarının fanatik ve bağnaz burjuvazinin emellerine nasıl alet olduğunu da göstermiştir.

II. emperyalist paylaşım savaşı öncesinde bu durumu somut olarak tespit eden komünist enternasyonal dünya işçi sınıfı ve ezilen halklarını bu konuda uyarmış ve onlara yol göstermiştir. Örneği, Dimitrov "Gençliğin kendine özgü ekonomik, siyasi ve kültürel çıkarlarını" iyi tespit edemeyen ve dolayısıyla bu önemli dinamik potansiyeli eritip devrim cephesine çekmemelerinin nedenlerini açıklarken şöyle der:

"Faşizm bütün bunların hepsini akıllıca kullandı ve bazı ülkelerde, örneğin Almanya'da, büyük gençlik kitlelerini aldatarak anti-proleter yola itti. Faşizm, gençliği sadece militarizmin çekiciliği ile büyüleyemez, bunu unutmayalım, birliklerinden bazısını besler giydirir, gençlik için kültür kurumları kurar, böylelikle -gençliğe- iş bulmak isteğinde olduğunu anlatır."

Dimitrov'un da açıkça ortaya koyduğu gibi, faşizm gençliğin temel sorunlarını iyi kavramıştı. Böylece faşizm genç yığınları etkilemede ve iktidara ulaşmada pek de zorluk çekmedi. Faşizmin peşinden sürüklenen ve onun demagojisine kanan kitleler, sınıf mücadelesinde kendilerinin gerçek yerlerini kavrayamadıkları gibi; onları eğitecek, onlara yol gösterecek ve onları proletarya saflarında mücadeleye sokacak, iktidar mücadelesine yöneltecek komünistler önderliğinde alternatif bir hareketin yokluğu da faşizmin başarısını kolaylaştıran etmenlerden biridir.

Hitler faşizmi, Franko, Mussolini ve Salazar gibi faşist mihraklar, gençliği yalan ve demagoji yöntemleriyle aldatmasını bildi. Çünkü gençliğin taleplerini tespit etmesini ve buna uygun örgütlenmeler yaratmasını bildiler. Toplumsal krizin derinleştiği dönemlerde giderek daha çok bunalan gençlik yığınları; bu bunalımlarını ve enerjilerini düzene karşı iktidar mücadelesine yöneltecek devrimci bir önderlikten de yoksun olunca, faşizmin yalan ve demagojilerine kolayca kanarak faşist örgütlenmelere yönelir; faşizmin peşinden sonu karanlık ve acılı maceralara sürüklenirler. Dimitrov, bu sorunu ve faşizmin kitle psikolojisini ve sosyal demokrasinin bu konulardaki yanlış eğilimlerini (gençliğin eğitim sorununu) o kadar güzel dile getirmektedir ki, bu konuda bize söylenecek fazla bir söz kalmıyor. Burada sözü yine Dimitrov'a bırakıyoruz:

"Faşizm yönetimi ele geçirdi. Çünkü gençlik saflarına nüfuz etmişti. Çünkü sosyal demokratlar genç emekçileri sınıf kavgalarından saptırdılar. Bu yolla da devrimci proletarya gençlik için gereken eğitimi gerçekleştiremedi... Faşizm ise, gençliğin militan eğitim gibi önemli bir ihtiyacı kavradığı için gençliğin büyük bir kesimini kendi savaş birliklerine çekebildi... Bir sürü genç, geleceğe bakamadığı için faşist demagojiyi yutabileceğim gösterdi herkese. Gençler, faşizmin başa geçtiği takdirde parlak bir geleceğin kendilerini bekleyeceği safsatasına kapılıp kandırıldılar." (F.K.B.C.)

Tam da Dimitrov yoldaşın belirttiği gibi faşizm yalnızca Almanya, İtalya, İspanya ve Japonya'da değil, daha bir dizi ülkede enerjik ve atılgan olan bu tabakayı (gençliği) kullanma yolunda azımsanamayacak başarılar elde etmiş ve gençliği faşizmin vurucu gücü olarak kullanmıştır.

Bilindiği gibi kapitalizmin temel özelliği, mülkiyeti altına aldığı her şeyi kendi iradesi altına alarak, tüm ilişkileri kendi karakterine uygun hale getirmesidir. Marks, bu konuda şöyle der; "Burjuvazi nerede iktidarı ele geçirdiyse feodal, ataerkil (petriyokol), saf sevgiye dayanan ilişkileri ayaklar altına aldı. Geçmişin karmaşık tüm ilişkileri (...) insanla insan arasındaki soğuk çıkar ilişkisinden, 'ver parayı al malını' kabaca dayatmalardan, başkasını ayakta koymamak üzere, hepten kırılıp parçalandı. "(Komünist Manifesto) Yani özetle söyleyecek olursak kapitalizm, tüm ilişkileri meta ilişkisine dönüştürüp tüm toplumsal kurumlan da bu ilişki ekseninde oluşturur.

Kapitalizmin iki ayağı üzerine bastığı dönemden günümüze kadar, yüzyılı aşkın bir zaman geçti. Bugüne kadar kapitalist sistem çeşitli bunalımlar yaşadı ve bu bunalımlar dünya çapında iki emperyalist paylaşım savaşının yaşanmasına ve milyonlarca emekçinin ölümüne yol açtı. Emperyalist sistem, bugün, kültürel alanda dünya gericiliğinin önderi ve kalesi durumundadır. Tarihi toplumsal gelişmenin önünde en büyük engel olan emperyalist-kapitalist sistem bugüne kadar; komünistler önderliğindeki proletarya ve ezilen halklardan ağır darbeler yemiş, proletarya ve ezilen halklar tarafından zincirinin bazı halkaları parçalanmıştır. İşte bu şanlı mücadelede, gençlik yığınları militan mücadeleleri ile proleter dünya devriminin ve ezilen halkların ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelelerinin en önemli güçlerinden biri olarak yer almış ve eşsiz yararlılıklar göstermiştir. İşte burjuvazi ve dünya gericiliği, ulusal ve sosyal kurtuluş hareketlerinin bu militan ve dinamik kaynağını kurutmak ve onu bu mücadeleden koparmak için cepheden mücadelenin yanı sıra, onu içten içe çökerterek ve kendi yoz kültürüyle uyuşturarak içi boş kuklalar haline getirmeye çalışmaktadır. Bunun için de milyarlarca dolar harcamaktan, özel tesisler, kurumlar oluşturmaktan ve muazzam bir gelişme gösteren iletişim araçları vasıtasıyla çürümüş ve yoz kültürlerini dünyanın her tarafına yaymaktan çekinmemekte ve tüm imkânlarıyla bu çalışmalarını ulusal ve uluslararası alanda bazen gizli bazen açık, güçlü organizasyonlar aracılığıyla sürdürmektedir.

Kültürel Kokuşmuşluk ve Ahlâki Çürüme Bağlamında Gençliği Saran Tehlikeler

Dünya proletaryasının büyük öğretmeni Marks; burjuvazinin komünizm aleyhine başlattığı, yalan ve demagojiye dayanan kampanyalarına cevaben burjuvazinin bu çığırtkanlığının temelinde yatan esas nedeni şöyle ortaya koyuyordu:

"Burjuvazi, kadını salt bir üretim aracı olarak görüyor. Üretim araçlarının ortaklaşa kullanılacağını duyuyor ve doğal olarak ortaklaşa olma yargısından kadınlar da aynı şekilde paylarına düşeni alacaklarından başka bir sonuca bakmıyor" (Marks-Engels K. Manifesto)

Burjuvazi henüz devrimci barutunu tüketmediği ve dolayısıyla tarihi olarak devrimci bir rol oynadığı dönemde, bireyselliği yoğunlaştırmış ve cinsel sevginin özel bir yükseliş kazanmasına önayak olmuştur. Fakat burjuvazi devrimci atılımını yitirip gerici bir sınıf olmaya yüz tutunca bu durum tepesi üstüne döndürülmüştür. Burjuvazinin kendi 'ideolojisi çerçevesinde yarattığı kültürü; hem romantik hem de duyumsal olan tutkulu sevgiyi doğurduğu "Tutkulu sevgi, duygusal ve bilinçli yaşama yeni yaklaşımlar katar. Dahası, bu bireysellik isteği, devrimci ve yaratıcı olduğu sürece, sevginin diğer biçimlerini de zenginleştiriyordu." (Gcoud Well age). Fakat bu, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki zorunlu uygunluk yasası gereği ve tarihi olarak oynadığı rol gereği böyleydi. Ama bu durum geçiciydi. Marks'ın açıkladığı gibi burjuvazi tüm saf sevgileri, evliliği, aile ilişkisini meta ilişkisine indirgedi. Toplumsal ilişkilerdeki sevecenliği kuruttu. İşte bu noktadan sonradır ki, cinsel sevgiyi bile etkileyecek toplumsal ilişkilerden, dolayısıyla üretim faaliyetlerinden doğan zenginlikleri toplumdan aldı ve kendi ideolojisine göre yeniden kalıba döktü, kendi çirkin duygusuz mülkiyet ilişkisine indirgedi. Artık insanla insan arasında değil, insanla şeyler arasındaki ilişkiye indirgenen cinsellikteki kokuşmuşluk, giderek daha ileri boyutlara varda. Burjuvaziye göre, kadın erkeğin malıdır ve onun cinsel ihtiyaçlarını, zevklerini karşılayan bir araçtan ibarettir. Kadın her yönüyle erkeğe bağlı ama erkek her yönden serbest ve özgür olmalıdır. Kadınlar ve genç kızlar burjuvazinin sapık ilişkiler ve fuhuş batağına çekilirler. Burjuva toplumu can çekiştikçe; giderek artan gelişigüzel cinsel ilişkiler (fuhuş, gayri-meşru ilişki vs.) esrar partileri, homoseksüellik salgını, yoz müzik eşliğinde düzenlenen grup ilişkileri bizzat düzen tarafından yaratılan ve burjuvazi tarafından yaygınlaştırılan pisliklerdir.

Konumuz yalnızca cinsel sapıklıklar ve burjuvazinin yarattığı cinsel ilişkilerdeki çürümenin araştırılması olmadığından, şimdilik bu ön açıklamalarla yetiniyoruz. Şimdi bu ön açıklamamızın ışığında burjuvazinin gençliğe karşı bu yöndeki saldırılarına ve gençliği etkilemesinin örneklerine geçebiliriz.

Burjuvazi, gençlerin bedensel ihtiyaçlarından doğan cinsel dürtülerini en etkili propaganda araçları olan gazete, dergi, broşür, radyo, TV, sinema video ve porno yayınlarla sürekli kamçılamaktadır. Amaç, yukarda da açıkladığımız gibi gençliği içten içe çürütüp, onların beynini yıkayarak kendi düzenlerine empoze etmek ve onları uysal köleler haline getirmektir. Bugün dünyayı kasıp kavuran ve sayıları milyonları bulan genç kızın ve "erkeğin" pazarlanmasına dayanan" seks turizmi" başta bizim gibi emperyalizme bağımlı ülkeleri olmak üzere, bir dizi ülkeyi içine alan bir ticaret ağı oluşturmuştur. Bugün emperyalist tekeller yalnızca" seks turizminden milyarlarca dolar gelir elde etmektedirler.

"Gençliğe kim sahipse gelecek onundur" şiarına sahip çıkan burjuvazi ve dünya gericiliği; her alanda olduğu gibi askeri alanda da gençliğe musallat olarak, onları askeri üslerde toplar ve sözüm ona ülke ve yurt savunması için eğitir. Bu askeri üslerde gençliği kendi emellerine hizmet edecek şekilde eğiten burjuvazi, bu üslerdeki gençliğin her türlü ihtiyacını karşılar. Burada topladığı gençleri yoğun bir eğitime tabi tutan burjuvazi, zaman zaman onları rahatlatmak için eğlenceler düzenler ve hatta gençlerin cinsel sorunlarını tatmin için resmi fuhuş merkezlerini bu gençlerin hizmetine sunar. Bu nedenledir ki, nerede bir askeri birlik veya üs varsa orada mutlaka bir resmi fuhuş merkezi de vardır. Bu olanakların yaşatılmasındaki amaç ve verilen eğitimin hedefi açıktır; bu genç insanların beynini dumura uğratarak emir komuta zinciri içinde bir robot uysallığında işçi sınıfına ve emekçi yığınlarına karşı rahatça kullanabilmek! Bizim esas dikkat çekmek istediğimiz nokta; bu eğlence kulüplerinin askeri üsler ve askeri garnizonlarda gördüğü fonksiyondur. Bugün dünya kamuoyunda çeşitli vesilelerle geniş yankılar uyandıran iğrenç cinsel ilişkiler ve sapıklıkların merkezleri olan bu tesisler, gençliğin en büyük düşmanıdır.

Örneğin Tayland ve Filipinlerdeki ABD askeri üslerinde açılan eğlence merkezlerinde bugün 300 binin üzerinde "hostes" adı verilen genç kadın, askerlerin cinsel ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla çalıştırılmaktadır. Aralarında uluslararası "seks tacirleri" tarafından pazarlanan her milliyetten kadın vardır. Bir yandan bu yolla "eğitimlerini" daha da geliştiren burjuvazi, bir yandan da bu hizmeti karşılığında milyarlarca dolar gelir elde etmektedir.

Günümüzde gençliği en büyük baş belalarındaki biri olan fuhuş çarkı; 13-14 yaşlarından itibaren milyonlarca genç kızın gençliğini yitirip bitirerek ve kısa zamanda posasını sıkıp onları kenara atarak işliyor. 'Özellikle Uzakdoğu ülkelerinin bazıları "seks turizmi" cenneti durumuna gelmişlerdir.  Ekonomi ve jeopolitik yıllığı yazarlarından Elsa C. RAMOS 1984'de yaptığı bir araştırmada şöyle diyor: "Japonya, ABD- Avusturalya ve Avrupa (özellikle Federal Almanya ve Hollanda) kökenli erkek turistlerin % 70-80'i yalnızca erotik-eprotik düşlerini tatmin etmek amacıyla Güney Doğu Asya'ya gelmektedirler". Çünkü burada çalıştırılan kadınların hemen hemen % 80'e yakını çocuk ve genç kadınlardır. Bunun nedeni olarak yazar: "Bu olayın temelinde ise 'arz-talep' yatmaktadır" diyor ve şöyle devam ediyor: "Kırsal kesimde yoksulluk, kentlerdeyse işsizlik ve umutsuzluk ta kadınları, yaşamak için fuhuşu kabul etmeye zorlayarak 'arz' hazırladı". Sorunu küçük bir örnekle noktalayacak olursak, bugün Bangok'ta kentin kadın nüfusunun % 5'i yani 100 bin genç kadın, geçimini fuhuştan temin etmektedir ve bunların yaşları 12'den başlamaktadır.

Gerord Corn ve Burpitte CHAPELAİN adlı iki araştırmacı yazarın Dünya Ekonomi ve Jeopolitik yıllığına yazdıkları bir yazıda şöyle diyorlar: "Örneğin Fas'lı gençler için 'Dallas' modası 'disko' ve 'Rappae' salgınından farksız. Çünkü ebeveynlerinin ahlak ve gelenekleri karşısında kimliklerini ifade edebilmelerine gerekli desteği sağlıyor. Bir gazeteci 'geniş aile bunalımının yaşandığı Cezayir'de 'Dallas'ın apayrı bir yankı yarattığını bildiriyor' Yazar yazıyı şöyle bir soruyla tamamlıyor: "Dallas türü dizilerin başarısı, Yuing ailesinin cezbedici gücünden çok, birçok ülkede var olan 'boşluktan kaynaklanıyor olamaz mı?" Hiç kuşkusuz evet.  Çünkü bu boşluğu yaratan bizzat sistemin kendisidir ve pisliğini buralara akıtan da kendisi oluyor. Elbette bu çürümüşlük, sadece "Dallas" dizisiyle sınırlı değildir. Yine Dallas'ın pabucunu dama atmayı hedefleyen «ayışız filmler hazırlanıyor ve bunlar zehirlerini kusa kusa gençliği ve diğer kesimleri inandırıyorlar. Örneğin; Hanedan (Dynasty), Knots Londing, Flamingo Yolu (Flaming Rood) Yalan Rüzgârı, Manuela vb. diziler bunların başını çekiyor.

Sorunu ülkemiz özgülüne indirgediğimizde şu yalın gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz:

Bir toplumda ekonomik ve siyasi bunalım ne kadar derinleşir ve ne kadar çıkmazlara girerse; o ülkede her türden ahlaki çöküntü ve sosyal yaşantıdaki yoğun çalkantılar da o oranda artar ve gelişir. Şayet bu ülkelerde devrimci durum gerilemiş, işçi sınıfının mücadelesi sindirilmiş ve devrimci hareketler çökertilmiş veya ağır darbeler yemişse; bulundukları durumdan alternatif bir çıkış yolu bulamayan halk yığınlarının burjuvazinin oyununa gelmesi ve onun kokuşmuş kültüründen etkilenmesi işten bile değildir ki zaten emperyalist ve uşaklarının arzuladıkları bir ortamdır bu.

Her beş yılda bir Cannes'te toplanan ve genellikle bizim gibi ülkeler için hazırlanan basit polisiye filmleri, ucuz aşk filmleri, seks ve kadercilik aşılayan filmleri gibi film ve dizilerin pazarlandığı festivaller, yoz burjuva kültürünün açık pazarlarıdır. Burada satın alınan filmler, sinema ve TV'de gösterime girmekte ve kitleleri afyon gibi uyuşturarak beyinlerini dumura uğratmaktadır. Bunun yanısıra, genç beyinleri yıkayabilmek ve bulandırmak için, aşk ve seks fotoromanları, bütün naylon basını örümcek ağı gibi sarmıştır. Zengin genç kızın fakir oğlana (veya tersi) aşkını anlatan bu zırvaların etkisine kapılan gençler, pembe bulutlar üzerinde dolaşmaktadır. Sinemada, videoda ve gazetelerde gördüğü çıplak vücutlara kapılan fakat kendini cinsel yönden eğitecek bir bilimsel eğitimden mahrum olan nice genç, sapık ilişkilere girmekte, küçük kızlara sarkıntılık yapmakta ve cinnet getirerek afyon yutmuş gibi kendinden geçerek intihar etmektedir. TV de seyrettikleri filmlerin etkisinde kalan nice genç kız, evini terk ederek ya zengin koca avına çıkmakta veya artist ve dansçı olma sevdasına beyaz kadın tüccarlarının eline düşmektedir. Ekonomik krizin ve geçim sıkıntısının yarattığı ahlak çöküntüsünün cinsel ilişkilere yansımasını gören bir milletvekili, bazı illerde her üç kadından birinin fuhuş yaptığını açıklamıştır. Her ne kadar bu oran abartmalı ise de bugün fuhşa sürüklenen kadın ve genç kızın sayısındaki artış korkunç boyutlara ulaşmış durumdadır. Bunun yanı sıra gerek işsizliğin yarattığı bunalım ve gerekse de toplumun yozluğu içinde bunalan sayısız genç, sürekli bunalıma girmekten öte, suça yönelmekte ve hırsızlık, gasp ve dolandırıcılık olayları hızla artmaktadır.

İşsizliğin ve hayat pahalılığının dörtnala gittiği ülkemizde, gençliğin sorunları bununla da bilmemektedir. Bizzat devlet tarafından bilinçli olarak yapılan propagandalar tarafından kuşatılan ve yoz emperyalist kültürden etkilenen gençlik yığınları, (özellikle de küçük burjuva katmanlar), burjuva şarkıcıların ve onların sözüm ona sanatlarına özenmekte ve onları taklide yönelmektedir. Punkçuluk, heavy-metalcilik ve break dans gibi yoz eğilimler hızla artmakta ve bu akımlardan etkilenen gençlik yer yer taşkınlıklara da başvurmaktadır. Örneğin yabancı bir müzik topluluğunun konserine giden iki binin üzerindeki genç "düzenin baskılarından kurtulmak istiyoruz" diye taşkınlık yapmış ve sağa sola saldırmıştır. Yine aynı şekilde İstanbul'da binlerce futbol hastası genç, polislerle saatlerce süren taşlı sopalı çatışmalara girmiş, bir başka gün yine futbol yüzünden rakip takım taraftarları arasında günlerce süren taşlı sopalı kavgalar çıkmış ve bu olaylara karışan gençler hakkında soruşturma açılmıştır. Bunlar sıradan olaylar değildir; aksine, toplumsal bunalımın, ruhi gerilimlerin kaçınılmaz bir sonucudur.

Yine gençliği tehdit eden ve özellikle ergenlik çağına yeni girmiş olan gençleri sapık ilişkiler içine çekmek için özendirilen bir başka sorunda eşcinsellik ve kadınlaşma arzusudur. Her ne kadar insan doğasının en eski çağlardan beri süregelen hormonal bozukluklarından kaynaklanıyor olsa da; özellikle günümüzde hâkim sınıflar bu tür ilişkileri meşrulaştırmaya; bilinçli teşvik ve özentiler yaratarak, bu iğrençliği toplumun hemen her kesimine enjekte etmeye çalışmaktadırlar. "Örneğin, 1980'de Batı'da, Avrupa'da, ABD'de ve özellikle kent nüfusunun % 20'sine ulaştığı San Fransisko'da sosyal haklar ve özgürlük isteme temelinde örgütlenme ve gösterilerle ortaya çıkmaya başlamıştır" (Nokta Dergisi) Bunların sayısı gün geçtikçe artmakta ve reklamları manşetten düşmemektedir. Ülkemizde de bu kadar açık olmamakla beraber özellikle 80'li yıllarda önemli bir artış göstermeklerdir. Ki bu da bize düzenin halkı apolitikleştirme ve yoz kültürüyle uyuşturma konusunda ne kadar başarılı olduğunu göstermektedir. Yine Nokta Dergisi'nde bu konuda şunu yazmaktadır: "Türkiye'de de transeksüelizm patlama yapıyordu. Özellikle 1980'lerin başında Bülent Ersoy'la başlayan patlama ona öykünenleri de arkasından sürükleyecekti. Bülent Ersoy'un hemen ardından gazino sahnelerini dolduran benzerlerinin ekonomik başarısına özenen birçok genç, doktorların bıçakları altına yatarak "kadın olmak" isteyeceklerdir." Bu tespite ekleyecek söze gerek yoktur. Ancak şunu şiddetle vurgulamak gerek; bunun altında yatan temel neden; ekonomiktir ve düzenin çarpıklığının kaçınılmaz sonuçlarından sadece biridir. Burjuva eğitim sistemindeki yozluk ile başlayan dengesizlik, gençliği bu ve buna benzer yollara itmektedir. Yine "şöhret olmak" adına daha çocuk yaşta denecek gençler uygulanan hormon tedavisi sonucunda, bu genç bedenlerde hormonal bozukluklar ve buna bağlı olarak fizyolojik değişiklikler meydana gelmekte ve gençler kendilerin eşcinsel ilişkinin batağında bulmaktadırlar. Bunlardan bazıları yeni yapılarına adapte olmamakta ve çevre koşullarının zorlaması altında da ezilerek intihara kalkışmaktadırlar. Boyalı, naylon basında hemen her gün bu tür gençlerin sapık ilişkileri çarşaf çarşaf reklam edilmektedir. Naylon basınının bu bilinçli kampanyaları sonucu yapılan özendirmeler, sanayi kentlerini aşarak kırsal alanlara daha farklı biçimlerde yansımaktadır.

Ekonomik bunalımın yarattığı çöküntü, aile yaşantısına dayanmakta, aile ilişkilerini çözmekte ve var olan tüm değer yargılarını teker teker parçalamaktadır. Dolayısıyla gençlerle aile bireyleri arasında her yönden bir uyuşmazlık baş göstermektedir. Aile büyükleri genç aile bireylerinin kendi değer yargıları ve geleneklerine uymalarını istemekte ve bunun dışına çıkan gençleri yadırgamaktadır. Bilincin toplumsal üretim ilişkisi içinde biçimlendiği olgusunu göz önüne aldığımızda, çevre koşulları, ister istemez genç kuşağı birçok yönden etkilemekte ve yeni yeni arayışlara sevk etmektedir. Örneğin; ana baba davranışları, toplumun eski değer yargıları ile yeni değer yargılan arasındaki çelişkiler yumağı, kendi kişiliğini arama çabası, gün geçtikçe yet-kinleşen genç beyin;- din, felsefe, ahlak, politika, cinsel ilişkiler, aile kavramı ve yaşama kavgası içinde her gün yeni sorunla karşı karşıya gelir ve yeni yeni sorumluluklar yüklenir.

Dünya gençliğini derinden sarsan bir başka sorunda uyuşturucu salgınıdır. Bunalımın yarattığı sorunlar ve alternatifsizlikle birlikte günbegün çığ gibi büyüyen işsizlik kol kola girince: ortaya çıkan umutsuzluk, karamsarlık gençliği ve diğer kitleleri uyuşturucu kullanmaya itmektedir. Yığınlar böylece geçici de olsa kendini çevreleyen zorluklardan kaçarak uyuşturucunun yalancı cennetinde "kurtuluşu" aranmaktadırlar. Bir anlamda uyuşturucu onlar için çaresizliğin çaresi ve büyük çalkantıların ortasında sığınacakları bir liman gibidir adeta. Ne yazık ki bu sığınma ve hayatın acı gerçeklerinden kaçış; onları içten içe çürütmekte ve onları adım adım ölüme doğru sürüklenmektedir, hem de korkunç acılar çektirerek. Elbette ki dünya uyuşturucu pazarını yine emperyalist tekeller ellerinde bulundurmakta ve bu yolla milyarlarına milyarlar katmaktadırlar.

ABD emperyalizmi, uzak Doğu'daki karakollarından biri olan Pakistan'da uyuşturucu kullananlara ağır cezalar verilmesine rağmen, 1983 yılında Pakistan'da 25 bin kişinin Afyon kullandığı belirlenmiştir. Tabii bu sayı resmi verilere dayanmaktadır. ABD'de bu sayı (sadece eroin kullananlar) 22,5 milyona ulaşmaktadır. 25 ile 50 'gram arası esrar bulundurmak yasal olduğu için bunlar bu sayıya dâhil değildir. "Baz morfini ABD'ye yollayan İtalyan mafyası alıcılarının % 65-70'i genç insanlardır. Bugün dünyanın birçok ülkesinde binlerce ve milyonlarca ton uyuşturucu piyasaya sürülmekte ve milyarlarca dolar emperyalist tekellerin kasalarına akmaktadır. Burjuva basın, hemen her gün, emperyalist tekellerin kasalarına, bu yolla akan "kara para"nın manşetleriyle doludur. Elbette ki bunun temelinde yatan esas neden, emperyalist kapitalist sistemin tüm değer yargılarını parçalayarak, tüm ilişkileri para-meta ilişkisine indirgemesinde yatmaktadır. Ekonomik ve siyasi kriz derinleştikçe, emperyalist burjuvazi bu ve buna benzer yollara daha sıkça başvurmakta tabii bunun faturasını da başta gençlik olmak üzere tüm halk yığınları ödemektedirler.

Emperyalist kapitalist üretim ilişkisinin derin bunalımları ve bunların doğal ürünü olan sosyal çalkantılar, hayatın hemen her alanında kendini göstermektedir. Bu durum, müzik alanında da çarpıcı bir şekilde gözler önüne serilmektedir. Bugün burjuvazi ve büyük tekeller, ellerindeki tüm imkânları kullanarak bu kokuşmuş müziğin propagandasını yapmakta ve Michael JACKSON gibi sapıkları gençliğin "müzik ilahı" olarak piyasaya lanse etmektedirler. Aslında şu anda adını yazmakla bitiremeyeceğimiz yüzlerce sanatçı (!) ve müzisyen (!) de aynı yolun yokuşudur. Emperyalist tekellerin, bunları ön plana çıkarmasındaki amacı açıktır; bir yandan genç beyinleri uyuşturmak ve gençleri öz sorunlarından kopararak -yani sınıf mücadelesinden kopararak- düzenin parçası uysal köleleri haline getirmek ve diğer yandan da bu yolla milyarlarına milyar katmaktır. Bugün bu olgu, düzenin çürümüşlüğünün ve kokuşmuşluğunun cinsiyete ve cinsel ilişkilere yansıması olgusudur. Hâkim sınıflar, kişilerdeki doğal hormonal bozuklukları bilimsel bir yöntemle tedaviye yönelmek yerine, tam tersine, bunu bir sömürü aracı olarak kullanmak için tüm imkânlarını seferber etmektedir ve bunu özendirerek, kitleleri bu çürümüş ilişkiler içine çekmeye çalışmaktadır.

İnsanlar yaşadıkları sürece, varoluşlarının değerim bilmek ve dolayısıyla her şeyin en iyisini, en güzelini yapmak ve arzuladıkları her şeyi elde etmek isterler. Bu insanların doğası gereğidir. Bu istemler zincirini belirleyen; ona ahlaki, hukuki bir karakter kazandıran şey yaşadıkları süreçteki üretim biçimidir. Tabii ki cinsel ilişkiler ve arzularda bu sistemin yarattığı koşullar içinde biçimlenir. Tüm insanlar için gerekli olan cinsel ilişkiler, yaşadıkları ortam içinde daha bilinçli ilişkilere dönüşür. Karşı cinsler, içgüdüsel olarak birbirini uyarırlar, fakat bazı fizyolojik ve hormonal bozukluklardan ötürü iki cinsiyet özelliği aynı insanda bir arada bulunabilir. Bu durum, bilimsel bir yaklaşım ve tedaviyle, ağır basan cinsiyet yönünde değiştirilerek topluma tamamen sağlıklı bir insan olarak kazandırılabilir.

Her şeyi soğuk çıkar ilişkisine ve meta haline getiren kapitalizm kadın-erkek ilişkilerinde de burjuva çıkarlar açısından özgürlük tanıdı. Ve bu çıkarcı yaklaşım, cinsel yaşam ve ilişkilerde çürümeyi de beraberinde getirdi. Yine bu çıkarcı yaklaşım, eşcinsel ilişkiler, cinsiyetin çürümesi olgusunu bilinçli olarak körüklemekte, genç homoseksüel sanatçıları (!) meşhur ederek, bunalım ve boşluk içindeki gençlik kitlesinin hayranlık ve sempatisini bu yöne kanalize etmeye çalışmaktadır. Fuhuş ve çürümüşlük pazarlarına hâkim olan emperyalist tekeller, kadına özentiyi sağlamak için bu sapıklara tanınan olanakları (para, mal mülk vs) her türlü propaganda aracını kullanarak kamuoyuna lanse etmeye çalışmakta, bizzat bu sapıkların ağzından ballandıra ballandıra şöhrete ulaşmalarını yollarını anlattırmaktadır. Örneğin, pop şarkıcısı Michael Jackson'la yapılan bir röportajda M. Jackson şöyle demektedir: “3. cinsiyet olmak beni ben yaptı. Bundan ayrı bir haz duyuyorum.” Plakları satış rekorları kıran bu sapık şarkıcının özentizanlarki bunlar çoğunlukla 16-20 yaş grupları arasındaki gençlik kesimidir- M. Jackson'u taklitle geri kalmıyorlar. Porno filmler, seks filmleri, çöküşü hızlandırmakta ve sapık ilişkiler cinsel tatmin aracı olarak hayvanların kullanılmasına kadar uzanmaktadır. Öyle ki Batı dünyasında satış rekorları kıran kitaplar içinde bu tür sapık ilişkiler uzun uzun anlatılmakta ve bu yolla da bu ilişki meşrulaştırmaya çalışılmaktadır. Yasal olanaklar elde etmek (yani aynı cins arasında evlilik hakkı, örgütlenme hakkı, sosyal haklar elde etmek) amacıyla on-binlerce homoseksüel, ellerinde pembe bayraklarla yürüyüşler düzenlemekte ve kamuoyunun dikkatlerini kendi sorunlarına (!) çekmek için yoğun çaba harcamaktadırlar. Kısacası, cinsel çürüme ve ahlaki çöküş, her türlü burjuva pisliği ve yozluğunu içinde taşımakta ve günbegün derinleşmektedir. Seks kulüpleri, homoseksüel dernekleri, randevuevleri, fuhuş yuvalarından, farksız olan müzik lokalleri ve diskotekler, on binlerce, yüz binlerce ve hatta milyonlarca genci bir hortum gibi kıskacına almakta ve yutmaktadır. Emperyalist kapitalist ülkelerden kaynaklanan bu yozluk ve çürümüşlük, giderek emperyalizme bağımlı tüm ülkelere yayılmakta ve tüm halk kesimlerine öldürücü bir zehir gibi zarar vermektedir.

Burada sayamadığımız bir dizi sorunun tam bir kördüğüm olduğu bir ortamda düzenden ne beklenebilir? Burjuvaziden gençliğin sorunlarına çözüm bulmasını beklemek, ham hayalden öte bir şey değildir.

İktisadi ve siyasi bunalım derinleştikçe sınıfsal çelişkiler daha da derinleşerek, düzene karşı başkaldırılar daha örgütlü ve daha da sınıf bilinçli bir mücadeleye dönüşecektir. Proletaryanın önderliğinde birleşen emekçi gençlik yığınları da kendilerini saran atmosferi yıkıp parçalayarak ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel sorunlarına çare bulacaktır. Emperyalizm ve dünya gericiliği, gençlik yığınlarından bunun için korkmakta, bu, yüzden gençliği kendi saflarına çekmek, çekemediklerini içten içe çökertip bunalımın girdabında boğmak ve proletarya ile birleşen gençlik kitlelerini yok etmek için canla başla çalışmaktadır. İşte, bu gerçektir, onu gençlik yığınlarına sahip çıkmaya zorlayan...

 

www.demokratikgenclikhareketi.org | Demokratik Gençlik Hareketi Resmi İnternet Sitesi