|
Yazımızın yukarıdaki bölümlerinde özellikle emperyalist kültürün çürümüşlüğü ve yozluğunun gençlik üzerindeki etkilerine değindik. Şimdi birazda emperyalizm ve dünya gericiliğinin başvurduğu ardı arkası kesilmeyen gerici savaşlara değinmek istiyoruz.
Emperyalizm insanlık tarihinde eşi görülmedik iki büyük vahşeti yaşatmıştır dünya halklarına: I. ve II. emperyalist paylaşım savaşları. Bu her iki savaş sırasında vahşet öylesi bir noktaya ulaşmıştır ki bugün savaşı anlatan belgeler inanılması imkânsız bilgilerle dolu gibi geliyor insana. Evet, sağduyulu bir insanın inanası gelmiyor böyle bir vahşetin bizzat insanlar tarafından insanlara karşı uyguladığına. Elbette insanlık tarihi derin alt üst oluşlar görmüş ve büyük felaketler yaşamıştır. Ama hiçbir alt üst oluş ve hiçbiri, felaket emperyalistlerin insanlık âlemine verdiği zararı vermemiş ve insanların yaşamında bu kadar derin yaralar açamamıştır.
Kapitalizmin dengesiz gelişmesinin ve en güçlü olanın tüm dünya pazarlarına hâkim olma isteğinden kaynaklanan haksız savaşlar her seferinde dünya halklarına acı faturalara ve yüz binlerce ve milyonlarca gencin canına mal olmuştur. Ancak, Kapitalizmin bu şaşmaz yasasının başka ürünleri de vardır. Emperyalizmin savaş kundakçısı niteliğini doğru bir şekilde tespit eden proletaryanın büyük öğretmeni Lenin: "ya devrimler savaşı önler, ya da savaşlar devrimlere yol açar" diyerek emperyalist paylaşım savaşının yaratacağı sonuçları da önceden dâhiyane bir şekilde tespit etmiştir.
1. emperyalist paylaşım savaşı yarattığı korkunç yıkımla birlikte; tam da Lenin yoldaşın belirttiği gibi şanlı bir devrime yol açmış ve dünya proletaryası 1917 Ekim devrimiyle birlikte dünyada ilk kez sosyalist anayurduna kavuşmuştur. Elbette ki komünistler insanlık için tam bir vahşet olan bu savaşı önlemek için tüm güçleriyle çabalamışlardır. Ancak tüm çabalarına rağmen savaşı önleyememiş Ve bu durumda; savaşın yaratacağı iç çelişkilerden yararlanmayı ve bu haksız savaşı iç savaşa dönüştürmeyi ve proletarya önderliğinde geniş halk yığınların zulme ve sömürüye karşı ayaklandırmayı görevleri merkezine koymuşlardır. Bu haksız ve kanlı savaş bir dizi devletin ortadan kalkmasına, bir dizi sömürgenin el değiştirmesine ve dünya haritasının yeniden çizilmesine yol açmıştır.
SSCB'nin kurulmasıyla sonuçlanan 1. emperyalist paylaşım savaşından sonra emperyalistlerin iç bunalımları sona ermemiş, aksine daha da derinleşerek ve daha üst boyutlarda kendini hissettirmeye ve emperyalistler arası çelişkiler giderek derinleşmeye başlamıştır. İşte bu bunalım ve çelişkiler İtalya, Almanya ve Japonya gibi ülkelerde kapitalizmin en kanlı, en gerici ve bağnaz sultası halk sınıf ve tabakaları ile gençlik yığınlarını yalan ve demagojiyle kandırarak iktidara yönelmiş ve tüm insanlık âlemini sonu karanlık maceralara sürüklemek üzere bu ülkelerde ve İspanya'da faşizm iktidar olmuştur. Yazımızın daha önceki bölümlerinde Dimitrov'dan yaptığımız alıntılarla da vurguladığımız gibi genç kitleleri etkileyip militarist bir yapı içinde örgütleyen faşizm hızla savaş çığırtkanlığına ve kundakçılığını başladı.
Faşizmin gerçek yüzünü teşhis eden komünistler onun bu savaş kundakçısı siyasetini teşhir etti ve tüm dünyada savaş aleyhtarı kampanyalar başlatarak buna uygun örgütlenmelere giriştiler. Elbette bu kez en önemli hedef sosyalizmin biricik kalesi SSCB'dir. Ancak Stalin önderliğindeki Sovyet proletaryası ve emekçi halk faşizme hak ettiği dersi vermek için hazırdır. Ama son ana kadar bütün halklar için acı yıkımlara yol açacak bir savaşa karşı çıkacaklar ve faşizmin gerçek yüzünü teşhir edeceklerdir. Buna rağmen burjuvazi bir kez daha emekçi halkı ve militan gençliği kandırır ve II. emperyalist paylaşım savaşı tüm vahşetiyle patlak verir. Bu savaşın yol açtığı yıkımları ve faşizmin cinayetlerini uzun uzun anlatmaya gerek görmüyoruz. Ancak bu savaş sırasında sadece 20 milyon Sovyet yurttaşının öldüğünü vurgularsak sanırız bu bize yıkımın boyutları hakkında biraz fikir verecektir. Yine bu günlerde dünya kamuoyunun sıkça meşgul eden bir başka vahşet faşizmin çirkefliğini ve burjuvazinin kokuşmuşluğunu çok çarpıcı bir şekilde gözler önüne sermektedir. Evet! Alman Nazizmin ünlü bilim adamı (!) J. Mengele II. emperyalist paylaşım savaşı sırasında sadece AUSVVİCH kampında 400 bin yahudi ve komünist bilimsel (!) deneylerinde kobay olarak kullanmış ve katletmiştir.
Ama büyük proleter öğretmen Lenin'in yıllar önce bilinçlere kazıdığı gerçek bir kez dana doğrulanmıştır. Bu büyük alt üst oluş emperyalizme çok pahalıya mal oluş ve emperyalist zincir bir dizi halkasından parçalanmıştır. Doğu Avrupa'da ve Çin'de proletarya önderliğinde ezilen demokrasileri kurulmuştur. Bir kez daha emperyalist savaş devrimlere yol açmış ve proletarya yeni yeni kaleler elde etmiştir. Bu büyük savaşta elbette yine en büyük acıları geniş kitleler tatmıştır. Faşizmin demagojilere ne kadar genç yığınlar emperyalist tekellerin çıkarları uğruna savaşa sürülmüş ve milyonlarcası bu savaşta yaşamını yitirmiş, on milyonlarcası da ruhen ve bedenen sakat kalarak savaşın acısını yıllarca tatmıştır.
Ama emperyalizmin ve dünya gericiliğinin buhranları gelip geçici bir olgu değil bizzat sistemin yarattığı kalıcı bir yara ve bir kangrendir. Dolayısıyla emperyalizm ve gericilik her gün yeni bir bunalım ve krizle yüz yüze geliyor ve bunlardan sıyrılmak için son çare olarak yine savaşlara başvuruyor. İkinci emperyalist paylaşım savaşının yaraları daha sarılmadan bu kez Kore'de kargaşa yaratan emperyalizm; Kore halkının en doğal hakkı olan tek devlet çatısı altında birleşmesini önlemek ve Kore halkını bölerek bir kısmını kendi tahakkümü altında tutmak için, Kore halkının gelişen mücadelesine saldırdı. O dönemde ülkemizde iktidarda bulunan DP hükümeti emperyalizme olan sadakatini bildirmek ve emperyalist ağababalarına yaranmak için işçi ve köylü gençliğinden oluşturdukları bir askeri Tugayı Kore'ye göndererek ölüme sürdüler. Ve binlerce Türkiyeli genç oraya neden ve niçin geldiğini anlamadan kanıyla bu yabancı toprakları suladı. Evet! Faşist DP iktidarı ülkenin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini emperyalizme peşkeş çektiği gibi "vatan savunması" maskesi altında askere aldığı genç bedenleri de emperyalizme, bilinmeyen tanrılara sunulan adaklar gibi sunuyordu. Ama Türkiye proletaryası ve emekçi halkı günü geldiğinde tüm yaptıklarının hesabını sorduğu gibi, bunun da hesabını soracaktır. Emperyalizm uşağı faşist çetelerden Türkiyeli genç işçi ve köylü çocukları Kore dağlarında ne arıyordu? Kimin yurdunu kime karşı savunuyorlardı? Bunun hesabını vermek kolay olmasa gerek!
Emperyalizm nüfus alanlarını genişletmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyor ve elindeki alanları yitirmemek için can havliyle çırpınıyor. Ama nafile, bu çabası boşunadır artık. Proletarya önderliğinde dünya halkları yüzyılların kiniyle öylesine öfkeli ve hışımlı bir şekilde ayağa kalkıyorlar ki hiçbir güç onların halk demokrasisi, bağımsızlık ve sosyalizm mücadelesini durduramıyor. İşte Vietnam halkının şanlı zaferi daha dün gibi taze bir şekilde belleklerde yaşıyor. Fransız emperyalistlerini ülkelerinden söküp atan Vietnam halkı bu kez karşısında ABD emperyalizmini görüyor. Ama Vietnam halkı tarihi hesaplaşmayı bitirmek arzusundan hiçbir şey kaybetmemiştir. Kaybeden yine emperyalizm ve gericilik oluyor. Ve ABD emperyalizmi II. paylaşım savaşında kullanılan bombaların iki katı kadar bomba yağdırmasına ve akla hayale gelmedik vahşetlere başvurmasına rağmen Vietnam halkı önünde diz çökmekten kurtulamıyor ABD emperyalizmi Vietnam'dan apar topar kaçarken ardında 140 bin ABD'li gencin ölüsünü ve yüz binlerce yaralı bırakıyor. ABD ve burjuvazinin çirkef yüzü dünya kamuoyunda açığa çıkmış ve özellikle ABD'de Vietnam sayısı aletleri gösterilerin ardı arkası kesilmemiştir. Binlerce ABD'li genç savaşa gitmeyi ve mazlum halklara kurşun sıkmayı reddederek bu uğurda hapse girmeyi göze almıştır. Vietnam halkının bu şanlı zaferinde en önemli paylardan biri hiç kuşkusuz bitmez tükenmez enerjisiyle destanlar yaratan emekçi Vietnam gençliğidir. Daha çocuk denecek yaşta elde silah emperyalizme karşı savaşa katılan Vietnam gençliği, güzelin, onurun ve direncin bir simgesi ve tek kelimeyle insanlık âleminin gururuydu bu savaşta.
ABD ve onun piyonu İsrail Siyonistler Orta Doğu'da devrim çemberinin en alevli halkası olan Filistin halkının şanlı mücadelesine azgınca saldırmakta ve her gün cinayetlerine yeni cinayetleri eklemektedirler. Gerici Siyonist demagojilerle uyuttuğu yahudi gençlerini Filistin halkının üzerine süren İsrail Siyonizmi, bugün artık tüm dünyada teşhir ve tecrit olduğu gibi kendi halkı ve gençliği nezdinde de teşhir olmuş durumdadır. İsrail halkı ve gençliği, Siyonistlerin kendi cesetleri üzerinde politika yapmalarına tavır alıyor miting ve gösteriler yoluyla savaşı lanetliyor. Lübnan'ı işgal eden İsrail Siyonistlerine en güzel cevabı İsrail halkı vermiştir. "Evlatlarımız geri dönsün!" , "Daha fazla ceset görmek istemiyoruz!", "Katil Şaron!" "Oğullarımızı geri ver!" Evet, ne acıdır ki, cephenin öbür ucunda Sabra ve Şatilla kamplarında bir başka halkın yüreği yaralı kadınları da aynı çığlıkları atıyordu. "Katil Şaron!", "Oğullarımızın, kızlarımızın kanı yerde kalmayacak" Evet! İşte budur emperyalizmin ve gericiliğin çirkef yüzü. Emperyalist para babaları ve onların tasmalı uşakları sıcak yuvalarında ve masa başlarında kirli hesaplar peşindeyken ve kanlı emellerine ulaşmak için gençleri savaş alanlarına sürerken cephenin her iki ucunda da yaralar aynı sorunlar ortaktır. Büyük şair B. Brecht'in dediği gibi
"Yalnız ve yalnız analardır Dünyanın iki ucunda ağlayan"
Dünyanın dört bir yanına dağılmış on binlerce Filistinli genç oralarda halkının mücadelesine katkıda bulunmak için çalışıyor ve gerektiği zaman süratle silah kuşanmaya koşuyor. Dünyanın en çileli ve mazlum halkı olan Filistin halkı on binlerce genç evladını siyonizme karşı özgürlük mücadelesinde yitirdi. Filistin halkı ve yiğit Filistin gençliği er veya geç Siyonist çeteleri yurdundan söküp atacak ve özgür bir Filistin yaratacaktır. Dünya proletaryası ve ezilen halklar Filistin halkının sunacağı zafer çiçeklerini özlemle beklemekte ve bu şanlı kavgada Filîstin halkını yürekten desteklemektedir. O halde zafer yakındır!
Emperyalistler, sosyal-emperyalistler ve onların uşakları, dünyanın dört bir yanında bunalımdan kurtulmak, nüfuz alanlarını genişletmek ve ellerindeki nüfuz alanlarını korumak için tam bir it dalaşı içindedirler. Bir yandan kendi aralarında böylesine dalaşırken bir yandan da mazlum halkların ulusal ve sosyal-kurtuluş hareketlerine karşı azgın bir saldırı içindedir.
Rus sosyal-emperyalistleri, devrim "ihraç" etme gayesiyle Afganistan'ı işgal etmiş ve Afgan halkının işgale karşı direnişini kanla bastırmaya çalışmakta ve Leninizm’in temel ilkelerinden biri olan "ulusların kendi kaderlerini tayin etine hakkını hayâsızca ayaklar altına almaktadır. Bir zamanlar tüm dünyada özgürlük ve bağımsızlık nişanesi olan Kızıl ordu sosyal-emperyalist Rus yönetiminin elinde işgalci bir orduya dönüşmüş ve mazlum halkların düşmanı haline getirilmiştir. Lenin ye Stalin yoldaşların mirasını inkar eden modern-revizyonist Kruşçev-Brejnev hainleri Sovyetler Birliğini sosyal-emperyalist bir ülkeye dönüştürmüş ve militan Sovyet gençliği sosyal-faşist diktaların maşası durumuna getirilmiştir.
Sosyal-emperyalizmin uşağı Etiyopya yönetiminin Eritre halkına karşı sürdürdüğü soykırım hareketi günümüzün en büyük cinayetlerinden biriydi. Daha düne kadar Haileselesiye'nin gerici diktatörlüğüne karşı omuz omuza mücadele eden Etiyopya ve Eritre halkları sosyal emperyalist ve uşakları tarafından birbirine düşman hale getirilmiş ve en gelişmiş Rus silahlarıyla donatılan Etiyopya ordusu yoksul Eritre halkının üzerine salınmıştır. Bugün Eritre gençliğin % 80'ni elde silah sosyal emperyalizme ve onun uşaklarına karşı gerilla savaşı yürütmektedir. Geri kalan kesim yine bu mücadele içinde sakat kalarak cephe gerisinde eğitim vb. işlerle uğraşmakta, halkının yürüttüğü mücadeleye katkıda bulunmaktadır.
Biz burada tüm haksız savaşlar, ulusal ve sosyal kurtuluş savaşları ve bunlara karşı emperyalistlerin ve gericiliğin tavrı üzerinde tek tek durmayacağız. Ancak vurgulamak istediğimiz şudur. Emperyalistler bir yandan "barış" havarisi kesilirken, bir yandan da dünya halkları için korkunç felaketlere gebe olan savaş hazırlıklarını hızla sürdürmekte bu amaçla silahlanmaya her yıl milyarlarca dolar ve ruble harcanmakta ve bölgesel savaşları kışkırtarak dünyaya silah pazarlamada vurgun üstüne vurgun yapmaktadırlar. Nitekim son balkan savaşı sırasında ve İran-Irak savaşında emperyalist devletler silah pazarlığında korkunç bir yanşa girmiş ve naylon basın bu ölüm tacirlerinin pazarladığı son model ölüm araçlarının reklamlarını koskoca manşetlerle vermeye başlamıştır. Evet! Her günü yüzlerce genç bedenin canına ve kanına mal olan bu bölgesel savaşlar emperyalistler için hoş bir pazarın yaratılması için gerekli olaylardır.
ABD emperyalizmi Lübnan bunalımı sırasında, daha önce Vietnam, Kamboçya ve Laos halklarından yediği şaman unutmuş görünerek deniz kuvvetlerine bağlı birlikleri Lübnan'ı işgale yönelmiş ve bu yönde pratik olarak adım atılmıştır. Ancak bir anda 300 askerini yitiren ABD yeni bir maceradan korkarak geldiğinden, kısa bir süre sonra apar topar Lübnan'ı terk etmek zorunda kalmıştı. Bunda elbette belirleyici olan Lübnan halkının anti-emperyalist mücadelesidir. Ancak Amerikan kamuoyunun yönetimine yaptığı baskı da bunda önemli bir rol oynamıştır. Çünkü artık dünya emperyalizminin jandarmalığına soyunan ABD’nin yüzü açığa çıkmakta ve dişleri yavaş yavaş çekilmektedir.
Bugün başta ABD olmak üzere tüm emperyalistler yoğun bir savaş hazırlığı ve silahlanma çabası içindedirler. Tüm emperyalistler barış diye diye dünya barışını kundaklamaya çalışmaktadırlar. Ancak dünya halklarının belleklerinde savaşların yarattığı yıkımların anısı bugün her zamankinden daha taze olarak yaşamakta ve başta komünistler olmak üzere halk güçleri ve demokratik kamuoyu emperyalistlerin çirkef yüzünü açığa vurmakta ve dünya barışına sahip çıkmaktadırlar.
Biz komünistler olarak büyük proleter öğretmen Lenin'in ölümsüz şiarını bir kez daha haykırıyoruz: "Ya devrimler savaşları önler ya da savaşlar devrimlere yol açar" Biz tüm gücümüzle emperyalizmin savaş kundakçılığını teşhir ederek savaşı önlemeye çalışacak; ama olası bir haksız savaşa ise her zaman hazır olacak ve bu gerici savaşı iç savaşa dönüştürerek emperyalizmin ülkemizdeki halkasını kıracak ve emperyalizmin uşağı komprador burjuvazi ve büyük toprak ağalarının faşist iktidarını alaşağı edeceğiz. Evet, bu devrimci görev için bir an dahi tereddüt etmeyeceğiz.
Komünistler, her alanda burjuvazi ve dünya gericiliğine karşı mücadelenin başına geçerek ve burjuvaziyi tarihin çöplüğünde hak ettiği yere fırlatıp atacaklardır. Bu mücadelede en ufak bir tereddüte yer yoktur. Savaş komutunu yıllar öncesinden proletaryanın büyük öğretmeni Engels vermiştir. "Burjuvazi kavgaya davet etti bizi KAVGASI KABÜLÜMÜZDÜR!"
Dünya emekçi gençliği bu savaş komutuna uyarak burjuvazinin kokuşmuşluk ve çürümüşlük çemberini kıracak; devrimci dinamizmini ve bitmez tükenmez enerjisini proletaryanın iktidar mücadelesine aktaracak ve proletaryanın şanlı müfrezelerinde militan neferler olarak sınıf mücadelesinin en ön saflarında yer alacaktır. İşte burjuvazi bunu bildiğinden gerek cepheden açıkça ve gerekse cephe gerisinden sinsice emekçi gençliğe saldırmakta ve onu tüm gücüyle sınıf mücadelesinden koparmaya çalışmaktadır. Belki geçici zaferler de elde edebilecektir. Ama çabası boşunadır. Zafer, proletarya ve emekçi gençliğin olacaktır. Tarih bunun şahididir ve bundan böyle de şahit olmaya devam edecektir!
Ülkemizde, Her Türlü Demokrasiden Uzak Komprador Burjuvazi ve Büyük Toprak Ağalarının Kanlı Sultası Faşist Diktatörlük; Gençliği Bunalımdan Bunalıma Sürüklemekte ve Gençlik Kitlelerinin Bitmez Tükenmez Enerjilerini Hayâsızca Sömürmektedir
Yazımızın buradan önceki bölümünde genel olarak emperyalizmin ve dünya gericiliğinin dünya gençliği üzerindeki sömürü ve baskılarına değinmiş ve burjuva çürümüşlüğünün gençliğe yönelttiği tehlikelere parmak basmaya çalışmıştık. Şimdi bu bölümde istatistik bilgilerden de yararlanarak ülkemiz gençliğinin içinde bulunduğu durumu açmak ve sorunlara kısaca değinmek istiyoruz.
1980 sayımında ülke nüfusunun % 27'sini, yani 12 milyon 300 binini 12-24 yaş grubuna giren gençlerin oluşturduğu tespit edilmiştir. Her ne kadar kesin bir rakam vermemiş olsa da, kabaca bir fikir edinmemizde bu rakamların boyutları çok önemlidir. Özellikle ülkemizde yapılan istatistiklerin bilimsel bir yöntemden yoksun olduğu söylemekle birlikte. Bu istatistiklerle elde edilen verilerin bir dizi alanda genel bir bilgilenmeye hizmet ettiği de genel kabul gören bir gerçektir. Biz de bu çerçevede sorunları irdelerken bu istatistikî bilgilerden yararlanma yoluna gideceğiz.
Bu istatistiki verilere göre; okulla hiçbir ilişkisi bulunmayan 9 milyon 183 bin genç vardır ve bunların yaklaşık l milyon 795 bini okuma yazma bilmemektedir. Bu gençlerden 1 milyon 915 bini kız olmak üzere 2 milyon, 951 bini erkek öğrenci. Gençliğin sayısal oranına gelince, 2 milyon 227 bin genç ortaokul öğrenimi, 238 bin genç ise yüksek öğrenim görmektedir. Yani 1980 sayımına göre 2 milyon 465 bin genç (Bunların % 68'i erkek % 32'si kız öğrencidir) orta ve yüksek okullarda okumaktadır. 1980'da okuma oram; ortaokullarda % 35, liselerde % 18 ve üniversitelerde % 10'dur.
Okul dışı gençlik bugün toplam gençliğin % 82'sini oluşturmaktadır. Ve yarısından çoğu işsizlik ve geçim sıkıntısı içinde kıvranmaktadır. Çalışarak bir iş bulamayan ve düzen tarafından çürümüşlüğe terk edilerek asalakça yaşamaya mahkûm edilen milyonlarca genç sürekli bir arayış içindedir. Alt yapıda bu genç ve enerjik işgücü potansiyelinin üretim içinde eritecek planlı bir ekonomik düzen olmadığından; işsiz gençliğin sayısı her gün kabarmakta, huzursuzluğu artmakta ve bunların önemli bir kesimi düzene karşı devrimci atılımlara yönelmektedir.
Çalışan gençliğin durumunda pek farklı değildir, son derece ağır şartlarda çalışmakta ve ciddi sorunlarla karşı karşıya bulunmaktadırlar. Çünkü ucuz ve enerjik olan emek yoğunluğu içinde önemli bir yer tutan gençliğin işgücü, sömürücüler için iştah kabartıcı bir kaynaktır. İş güçlerinin ucuza gasp edilmesi ve her geçen gün işsizler ordusu içindeki gençlik oranının hızla artması gençliği tedirgin etmekte ve umutsuzluklara sürüklemektedir. Çalışan gençliğin (yaklaşık 4 milyonun üzerinde) bir bölümü içinde PİAR'ın yaptığı bir araştırma; hem okuyan hem de çalışan gençliğin hemen hemen yarısından, çoğunun sigortasız ve sosyal güvencesiz olduğunu açıklamaktadır. Yine okulla hiçbir ilişkisi bulunmayan çalışan gençliğin % 70'e yakınının sigortalı olmasına karşın (ki bu oranın pek sağlıklı olduğu söylenemez, çünkü özellikle kırsal alanda okulla ilişkisi olmayan ve çalışan emekçi gençliğin önemli bir kesimi bu araştırmanın dışındadır) bu gençlerin büyük çoğunluğunun iş güvencesinden ve diğer sosyal haklardan mahrum olduğu görülmüştür, işveren canı istediği zaman süresiz ve ücretsiz izin verip işten uzaklaştırmakta ya da kadrosuz oldukları gerekçesiyle istediği zaman işten atabilmektedir. Yine birçok işyeri ucuz işgücünün bir diğer kaynağı olan kadın ve kız işçilere öncelik vermekte ve gerek işsizliğin verdiği umutsuzluk sonucu, gerekse-de toplumda yerleşik sosyal ve kültürel yapının doğal sonucu olarak daha uysal Ve yönetilebilir gördüğü bu kesimi tercih etmektedir. Yüksek öğrenim görmemiş gençliğin iş bulması hemen hemen imkânsız durumdayken; yüksek öğrenim görmüş gençlerin durumu da pek farklı değildir. Günümüzde diplomalı işsizler ordusu dev gibi kabarmakta ve yüksek öğrenimi bitirmek pek önemli bir anlam ifade etmemektedir. Bugün yüksek öğrenim görmüş gençlerin önemli bir kesimi kendi öğrenim dallarıyla ilgisi bulunmayan, garsonluk, pazarcılık, simitçilik, boyacılık, bakkal çıraklığı gibi işlerde çalışmaktadır, iş bulmak milyonlara varan rüşvet vermelere ve köşe başını tutmuş ensesi kalın "dayı"lara sahip olmaya bağlıdır. Elbette ki bu imkânlar emekçi gençliğin sahip olamadığı şeylerdir. Onun içindir ki emekçi gençlik açlığa, sefalete ve umutsuzluğa mahkûmdur adeta.
İşsiz gençlik hiçbir sosyal güvenceye sahip olmadığı gibi, çalışan gençliğin durumu da bundan farklı değildir. Her türlü sosyal, demokratik ve sendikal hakkı gasp edilen çalışan kitleler kan emici aç sömürgenlerin insafına terk edilmiştir. Faşist diktatörlüğün saldırılarına hedef olarak seçtiği gençlerden bir bölümü sokaklardan, kahvelerden ve kaldıkları yoksul bekâr odalarından alınarak polis şubelerine doldurulmakta ve fişlenmektedirler. Gerekçe ise son derece bayağıdır; bozuk kıyafet, anarşiye bulaşma eğilimi göstermek, huzur bozmak vs... Bu gençleri fişlemekte yetinmeyen faşist diktatörlük, boyalı uşak basın aracılığıyla bunları serseri olarak ilan etmekte ve halka öcü olarak göstermeye çalışmaktadır. Gözü dönmüş kan emiciler bu "serseri" sözcüğünü Anayasalarına dahi koyacak kadar alçalabiliyorlar. Ama en büyük serseri, bir kedi gibi pisliğini örtmeye çalışan emperyalizmin uşağı kan emici hâkim sınıflardır. Bu alçalışları onların günahlarının artmasından ve suç defterlerinin kabarmasından başka bir şeye hizmet etmeyecektir.
Çalışan gençliğin sorunlarıyla ilgili olarak PİAR'ın yaptığı bir araştırmanın sonuçlarını aşağıya aktarıyoruz:
"Çalışan gençlerin istekleri (üniversite eğitimi almayan gençlik)1- Asgari ücretler artırılsın, 2- yeni iş sahaları açılsın, 3- herkes sigortalı olsun, sigortasız işçi çalıştıran yerler de denetlensin, 4- sosyal faaliyet alanları kurulsun, gençlik kulüpleri kurulsun, 5- çalışan gençliğin uzmanlaşması için olanaklar sağlansın" (Nokta Dergisi)
Elbette bu anket son derece sınırlı ve dar tutulmuştur. Ancak buna rağmen gençliğin belli başlı temel sorunlarına-parmak basılmıştır. Bu istemler her ne kadar basit gibi görünsede günümüz şartlarında bunların çözümü mümkün değildir. Bırakalım yeni iş sahalarının açılması ve asgari ücretin artırılmasını, her gün tırmanan ve emekçiler için hayatı dayanılmaz kılan enflasyon, reel işçi ücretlerini her gün biraz daha aşağıya çekmektedir. Sosyal faaliyet alanlarının oluşturulması sorununa gelince; hâkim sınıflar gençlik kitlelerinden öylesine korkmaktadır ki; sosyal faaliyet alanı yaratmak yerine bu tür istemleri nasıl bastıracağının hesaplarını yapma peşindedir. Faşist diktatörlük üç gencin bir araya gelmesinden öcü gibi korkmakta ve her türlü sosyal ve kültürel faaliyeti korkunç yasaklarla önlemeye çalışmaktadır.
12 Eylül AFC'si Gençlik Yığınlarına Karşı Azgın Bir Saldırı ve Sindirme Kampanyası Başlattı
12 Eylül AFC'si, Türkiye işçi sınıfının ve emekçi halkının üzerine bir kara bulut gibi çöktü. Omuzu kalabalık generaller çetesi emekçi halka, onun her türlü örgütlenmelerine, komünistlere ve devrimcilere karşı korkunç bir saldırı kampanyası başlattılar. Amacı devrimci muhalefeti bastırmak, halk örgütlerini dağıtmak, emperyalistler ve onların uşaklarının sömürü ve tahakkümlerini rahatça sürdürebilecekleri dikensiz gül bahçeleri yaratmaktı.
AFC yönetime el koyar koymaz Anayasayı askıya aldı. Zaten halkın nezdinde artık hiçbir saygınlığı kalmayan parlamentoyu feshetti, siyasi partileri kapattı. 'Sendikal örgütlerin kapısına kilit vuran AFC daha sonra uydurma senaryolarla devrimci işçileri çatısı altında toplayan DİSK hakkında dava açtı. Grev çadırları zorla sökülerek işçiler dipçik zoruyla işbaşı yaptırıldı. Tüm grevler yasaklandı. Sendikalarda ve fabrikalarda yoğun bir tutuklama başlatıldı ve tüm işçi önderleri ve temsilcileri gözaltına alındı. Kısaca azgın bir devlet terörü estirilmeye başlandı.
Elbette bu devlet teröründen en ağır darbeyi işçi sınıfıyla birlikte gençlik yığınları yedi. AFC işbaşına gelir gelmez başlattığı tevkifat furyasıyla on binlerce genci işkence hanelere ve zindanlara doldurmaya başladı. Özellikle 12 Eylül öncesi devrimci mücadelenin yoğun olduğu bölgelerde ve semtlerde hiçbir gerekçe gösterilmeden genç insanlar gözaltına alınıyor ve daha oracıkta işkenceci cellâtlar işbaşı yapıyordu.
Emniyet müdürlükleri ve askeri kışlalar işkenceye alınan emekçi ve genç yığınlarla dolup taşıyor ve buralar yetmeyince okullar ve semt karakolları birer işkence yuvası haline getiriliyordu. Faşizm işkence tezgâhlarını kurmuş ve kanlı bir kıyım başlamıştı artık. Emekçi halka gözdağı vermek ve sindirmek için faşizm bir kez daha ilkel ve barbar mantığını işletiyor ve darağaçları kuruluyordu. AFC geldiğinin daha ilk ayında her türlü hukuk kuralını ayaklar altına alarak göstermelik bir şekilde yargıladığı Necdet Adalı, Erdal Eren ve Serdar Soyergin'i darağacına gönderiyordu. Türkiye halkının bu yiğit evlatları halka ve davalarına olan inançlarını haykıra haykıra darağacına gittiler. Bunlardan Erdal Eren yaşı tutmadığı halde darağacına gönderilerek yerleşmiş her türlü hukuk kuralı ve insanlık sorunu ayaklar altına alınıyordu. Elbette, bunlar AFC'nin son cinayetleri değildi. Eli kanlı generaller çetesi bugüne kadar otuza yakın devrimci militanı darağacına gönderdi.
İşkence tezgâhları gece gündüz harıl harıl çalışıyor ve her gün yeni bir genç militan hunharca katlediliyordu. Gün geçmiyordu ki bir emekçi, bir genç militan işkence hanelerde katledilmesin. Ağır sansür uygulamalarına rağmen uşak basında işkence hanelerde katledilerek ve kendisi atlayıp "intihar" etti denilen devrimcilerin ölüm haberlerini sık sık vermeye başlıyordu. Özellikle Beyoğlu Emniyet amirliği, Bursa Emniyet Amirliği ve Ankara Birinci şubesi bu konuda nam salan işkence haneler olarak isim yapıyordu. Ankara Emniyet Amerliğinde 15 gün arayla iki devrimci şubeden atılarak katledildi ve bu olay kamuoyunda yoğun bir tepki yaratınca; bizzat TBMM kürsülerinden dile getirilmek zorunda kalındı. Tüm bu tepkilere rağmen verilen cevap iğrenç ve küstahçadır. Gözaltına alınmadan önce cıvıl cıvıl hayat dolu olan bu genç, insanlar şubeden atlayarak "intihar" etmişlerdir. Yetkililer bir iki yalan ve demagoji dolu açıklamayla her iki olayı da hasıraltı etmişlerdir.
Bugüne kadar işkence hanelerde ve zindanlarda yüzlerce genç militan katledilmiş ve binlercesi sakat bırakılmıştır. Ülke ve dünya demokratik kamuoyunun baskıları sonucunda bizzat AFC'nin sözcüleri Türkiye'de işkence yapıldığını ve işkence hanelerde insanların katledildiğini kabul etmek zorunda kalmışlardır. Sözümona bu olaylar bazı görevlilerin (yani işkencecilerin) görevlerini ifa ederken ifrata kaçmaları sonucu meydana gelen münferit (!) olaylarmış! AFC bu açıklamaları yaparken bile kokuşmuşluk ve çürümüşlüklerinin vazgeçilmez silahı olan yalan, demagoji ve iftirayı elden bırakmıyor. Açıklamada otuza yakın devrimcinin gözaltında ve cezaevinde öldüğünü kabul eden AFC sözcüsü, bunların on beş tanesinin çeşitli hastalıklardan dolayı öldüğünü, bir kısmının "İntihar" ettiğini ve yedi sekiz tanesinin de gözetim altında ve cezaevlerinde kötü muamele(!) sonucu öldüğünü söylüyordu.
AFC şehirlerde öylesine azgın bir terör estirdi ki, özellikle yoksul emekçi kesimin yoğun olduğu semtlerde işkence tezgâhlarından geçmeyen genç yok gibidir. 12 Eylül öncesi devrimcilerin etkin oldukları semtlere gece gündüz demeden operasyon düzenleyen AFC, buralarda sudan bahanelerle tutuklamalara başvuruyor ve "terörist" ve silah araması bahanesiyle yoksul evlerinin altını üstüne getiriyor ve yasal olan kitapların evlerde bulunmasını bahane ederek hiçbir yasal gerekçe göstermeden tutuklamalara girişiyordu.
İstanbul'da Kartal, Gülsuyu, 1 Mayıs mahallesi, Çağlayan, Alibeyköy, Gültepe, Zeytinburnu vb. yoksul emekçi halkın yoğun olarak oturduğu semtlerdeki devlet terörü sözle ifade edilemeyecek boyutlara ulaşmıştır. 12 Eylül sonralarında l Mayıs mahallesinin adına dahi tahammül edemeyerek "Mustafa Kemal Mahallesi" olarak değiştiren AFC'nin gençlere ve emekçi halka karşı baskısı öyle bir noktaya ulaştı ki l Mayıs mahallesi halkı genç insan yüzüne hasret kaldı, l Mayıs mahallesinde genç bir evladı işkenceye düşmeyen ve zindanlarda çürümeyen bir aile yok gibidir. Evlerinde sadece bir tane bildiri çıktı diye gözaltına alınan gençlere sokak ortasında halkın gözü önünde işkence yapan işkenceci cellâtlar bu yolla halkı sindirmeye ve onlara gözdağı vermeye çalışıyordu. Bu yolla, onların komünistler ve devrimcilere olan bağlılığını sarsmak ve onların devrimci faaliyete ilgi göstermesini engellemeye ve hatta komünistleri ve devrimcileri ihbar etmelerini sağlamaya çalışıyorlardı.
Kartal'da 1981'de düzenlenen bir operasyonda 500'e yakın genç gözaltına alınarak Maltepe Tugayında işkence tezgâhından geçiriliyor; evlatlarına sahip çıkmaya yeltenen aileler işkenceye alınmakla tehdit ediliyordu. Gecekondu semtlerinin tümünde gece sokaklarda in-cin top oynuyor, halk sokağa çıkmaya korkuyordu. Halkın gözleri her an tekmeyle açılacak kapıda, korka korka kurbanlık koyunlar gibi yaşıyordu. Faşist devlet terörü azmış, kana, cana doymak bilmiyordu.
Devrimci muhalefetin yoğun olduğu tüm şehirlerde durum bundan farklı değildi. Hele Türkiye Kürdistan'ındaki milli zulüm, faşist baskı ve terör sözle anlatılacak gibi değildi. Türkiye Kürdistan'ında köylüler silah teslim etmeye zorlanıyor; silah bulup teslim edemeyen köylüler kadınların ve çocukların önünde çırılçıplak soyularak işkence yapılıyor ve silah bulmaya zorlanıyordu. Elinde avucundaki üç beş kuruşu ve kadınlarının ziynet eşyalarını satan köylüler silah satın alıp teslim ediyorlardı. Bu kez de silahı nereden bulduğuna dair işkence başlıyordu. Komünistler ve devrimcilerin, devrimci faaliyet sürdürdüğü Kürt köyleri, kuşatılıyor, köylüler komünistleri ve devrimcileri ele vermeleri için işkence tezgâhından geçiriliyor ve köydeki tüm gençler toplanarak götürülüyordu. AFC azgın faşist-terörünü öylesine azdırdı-ki; yoksul Kürt köylülerinin geçimlerini temin için her sene zorunlu olarak- yaylaya çıkmaları bile yasaklandı. Yazın yaylaya çıkarılmayan hayvanlar salgın hastalıklara yakalandı ve yüz binlerce Kürt köylüsü açlık ve sefalete terk edildi.
Türkiye Kürdistan'ında dağlan askeri birliklerce işgal edildi ve hain tuzaklar hızla işlemeye başladı. Sadece TKP/ML üyesi ve taraftarı 50'ye yakın yiğit Kürt genci bu hain tuzaklarda katledildi. Türkiye Kürdistan dağlan komünist ve devrimci örgütler saflarında örgütlenerek faşist devlet terörüne karşı başkaldıran yoksul Kürt ve Türk gençlerinin kanıyla kızıla boyandı. 1984 yazında Güneş gazetesinin gençlik sorunlarıyla ilgili olarak yaptığı bir ankete cevap veren bir Tuncelili esnaf şöyle diyor: "Hangi gençlikten bahsediyorsunuz? Buranın gençlerinin yarısı içerde yarısı dağlarda" Evet Dersim diyarında gençlerin durumu böyleydi. Dersimli bir emekçi Metris Askeri Cezaevi'nde tutuklu bulunan oğluna, köyünün durumunu anlatıyor "Oğul köyde genç namına kimse kalmadı. Kardeşin nerede ne yapıyor hiç bilmiyorum. Geçen ay yine evi bastılar beni de, ananı da epeyce hırpaladılar. Ne yapalım kaderimiz bu, mecburen çekeceğiz. Bu sene dört tane cenaze kaldırdık. Cesetleri elek gibiydi; zor tanıdık. Her gün kardeşinin cesedi gelecekmiş gibi yüreğim ezilip duruyor. Şükür hiç değilse sen içerdesin, ayda yılda bir de olsa seni görebiliyorum" Dersimli köylü oğlunun zindanlarda çürümesine üzülmüyor! Öyle ya hiç değilse ölü değil!
Her gün yeni bir cezaevinin temelinin atıldığı ya da açılışı yapıldığı boyalı uşak basında manşetten inmiyor ve her gün hayali suçlamalarla yüzlerce genç "anarşist", "terörist" diye teşhir edilerek zindanlara dolduruluyordu. Bütün dünyada en çok genç kitlenin tutuklu ve hükümlü bulunduğu ülke Türkiye'dir. Ve işkencehaneler hala zindanlara yeni yeni "suçlular üretmektedir. Bu "üretim" o kadar hayâsızca yapılmaktadır ki aynı suçtan onlarca kişi tutuklanabilmekte ve hatta bazı insanlar tutuklu bulundukları dönemde dahi dışarıda cereyan eden bir olaydan ötürü "suçlu" gösterilebilmektedir.
Militan gençlikten; Azrailden korkar gibi korkan AFC, çıkardığı faşist yasalarla gençliğin her türlü sosyal, sendikal ve kültürel faaliyetini yasaklamıştır. İşçi gençliğin sendikal mücadelede söz sahibi olamaması için; sendikalarda yönetici olabilmek için o işkolunda 10 sene bir fiil çalışma zorunluluğu getirilmiştir. Yine öğrenci gençliğin her türlü faaliyetini yasaklayan AFC öğrenci gençliğin kurduğu satranç kulüplerini bile kapatmıştır.
Baskı, terör ve şiddet zoruyla uygulanan ekonomik politika, açlık, sefalet ve umutsuzluğu yaymış, emekçi yığınları korkunç bir bunalıma sürüklenmiştir. Gerek istediği eğitimi göremediğinden ve gerekse işsizlik yüzünden bunalımın en ağır yükünü emekçi gençlik çekiyordu. Bunalan ve umutsuzluğa kapılan gençlik ya kurtuluşu uyuşturucuda buluyor, ya da intihara yöne-yordu. Son yıllarda faşist cuntanın apolitikleştirme politikası ve ekonomik şartların yarattığı bunalım sonucu uyuşturucu salgını bir veba gibi yayılmış ve yüz binlerce gencin kanını zehirlemiş, beynini uyuşturmuştur.
12 Eylül öncesi devrimci gençliğin etkin olduğu ve en ufak bir uyuşturucu kullanımına rastlanılmayan okullarda bugün uyuşturucu kullanımı tam bir salgın halini almış durumdadır. Bugün liseli gençlik içinde dahi uyuşturucu kullanımı ürkütücü boyutlardadır. Bu durum kendiliğinden ortaya çıkan tesadüfî bir olay değil, faşist cuntanın sürdürdüğü gençliği devrimci mücadeleden koparma ve apolitikleştirme politikasının doğal sonucudur. Cunta bu politikasında bugün küçümsenmeyecek geçici bir zafer elde etmiştir.
Yine, genç kızlar arasında aynı nedenlerden dolayı uyuşturucu kullanımı ve fahişelik hızla artmaktadır. Bir yanda ekonomik zorlukları, bir diğer yanda "sanatçı" diye boyalı naylon basında lanse edilen "sosyetik fahişelerin" şaşalı yaşantısı genç kızları fahişeliğe yöneltmekte ve özendirmektedir. Son yıllarda fahişeliğin hızla artığı bizzat resmi yetkililer tarafından itiraf edilmektedir. Sadece resmi fuhuşun artış oranı ürkütücü boyutlardadır; % 500 yine son senelerde bu faşist düzenin yüzkarası resmi fuhuş evlerinin patronları, "saygın birer yurttaş" olarak vergi rekortmenleri içinde yer almakta ve basında bol bol manşet olmaktadırlar. Tüm bu gelişmeler elbette ki ahlaki çöküşün boyutlarını daha da genişletecek ve etkisini daha da derinleştirecektir. Güneş gazetesinde gazeteci Tanju Cılızoğlu memurların nasıl geçindiğini incelediği bir seri röportajda; kadın memurlar arasında "ek iş" olarak fahişeliğin epeyce yaygın olduğuna parmak basıyor ve bizzat bu işi yapanların ağzından bu bataklığa nasıl sürüldüklerini açıklıyordu: pahalılık, yoksulluk ve özenti. Bu röportajda çok çarpıcı bir örnek dikkatleri daha çok çekiyordu. 18-20 yaşlarında genç bir bayan memur fahişelik yapmak için bu işi yapan kadın arkadaşlarına başvuruyor. Gerekçesi, yakında evlenecektir, ama nişanlısı da kendisi gibi yoksuldur, "ek iş" olarak yapacağı fahişelikten elde edeceği parayla genç kız çeyizini dizecektir. Yani bu genç kız "kutsal aile"sinin temellerini vücudunu bir mal gibi pazarlayarak atacaktır. İşte AFC'nin ve onun devamı olan sivil cuntanın Türkiye'ye getirdiği korkunç çürümüşlüğün boyutu... Gazeteler, her gün evden kaçan ve fuhuş tacirlerinin eline düşen onlarca genç kızın resimleriyle süslenmektedir.
1960’tan 1980'e Üniversiteler
DP iktidara geldikten kısa bir süre sonra, muhalefet yıllarında yüzüne taktığı "demokrasi havariliği'1 maskesini fırlatıp bir kenara atarak; azgın bir faşist terör ve gözü dönmüş bir talan furyası başlattı. Özellikle 1956'dan sonra faşist devlet terörünü dizginsiz bir şekilde sürdürmeye başladı. Buna karşı halkın çeşitli sınıf ve tabakalarının muhalefeti artıyor, ancak halk güçleri örgütsüz ve devrimci bir önderlikten yoksun olduğu için bu potansiyel, muhalefetteki CHP'nin potasında eriyordu. Başta aydınlar ve öğrenci gençlik olmak üzere gelişen halk muhalefeti CHP'nin, DP'ye karşı mücadelesinde bir kaldıraç olarak kullanılıyordu. 18 Nisai) 1960'da "Tahkikat Komisyonu”nun kurulup onaylanmasıyla beraber bir dizi yeni baskı ve yasakları uygulamaya koyuyordu. Bu durum, kısa zamanda öğrenci gençliğin ve aydınların sert tepkisine yol açıyor ve başta Ankara ve İstanbul olmak üzere bir dizi yerde protesto gösterileriyle karşılanıyordu. CHP'nin kısa zamanda kendi önderliğine kanalize ettiği bu protesto eylemlerinin en etkilisi İstanbul'da başlatılmıştı. 28 Nisan 1960 sabahı İstanbul Üniversitesi önünde toplanan öğrencilerin gösterisine saldıran atlı polislerin öğrenci kanı dökmekle yetinmeyip, üniversite rektörü Ord. Prof. Sıddık Sami Onur'un polis tarafından dövülmesi, olayları bir anda daha üst boyutlara sıçratmış ve Ankara Kızılay Meydanı'nda daha yoğun gösterilerin olmasına yol açmıştır.
Başbakan Adnan Menderes Kızılay Meydanı'ndaki gösterileri dağıtmak için bizzat kendisi alana girmiş, ancak göstericiler tarafından tartaklanmış ve alandan güçlükle uzaklaştırılabilmiştir. Bu gösterileri sıkıyönetim ilanı izlemiş ve seri tutuklamalar, yayın yasakları ve Tahkikat Komisyonu önünde sergilemeler gibi faşist yöntemlerle halk muhalefeti bastırılmaya çalışılmış, ancak olayların önü alınamamış ve 27 Mayıs 1960 da ordu bir darbeyle yönetimi ele almıştır.
Darbenin arkasında CHP ve onun temsil ettiği kompradorlar ve büyük toprak ağalan klikleri bulunuyordu. Yönetimi ele alan ordu;*gelinen aşamada artık birçok maddesi işlemez hale gelen 1924 Anayasası’nı rafa kaldırarak yeni bir Anayasa hazırlaması için bir komisyon kurdurdu. Yeni Anayasa 1924 Anayasası'ndan temelde farklı olmamakla beraber bazı demokratik haklar da içermeliydi. Çünkü gelişen halk muhalefeti bu yolla dizginlenebilecek ve muhalefetteki CHP bu sayede yeni bir prestij kazanabilecekti. Darbecileri ve onun ardındaki AP'yi böyle bir Anayasa hazırlamaya zorlayan etmenleri kısaca sıralarsak; Birincisi; DP'nin 10 yıllık iktidarı sırasında sürdürülen azgın baskı ve sömürüden etkilenerek devrimci bir muhalefete yönelen ve esasen devrimci bir önderlikten yoksun olan halk yığınlarının bu hoşnutsuzluğu CHP saflarında eritilmeli ve halk yığınları CHP etrafında toparlanmalıydı. İkincisi; emperyalist sermayenin iktidarı döneminde ülke pazarlarında doludizgin at oynatması ve her türlü ayrıcalıktan yararlanması sonucu zaten zar zor ayakta durmaya çalışan ve her geçen gün giderek eriyen milli burjuvazinin yönetime karşı muhalefeti CHP'ye kanalize olmuş ve bu durumda CHP göstermelik de olsa bu sınıfın istemlerine cevap vermek ve onu yine kendi içinde eritmek zorundaydı. Üçüncüsü ve en önemlisi ise baskı ve sömürüye karşı harekete geçen halk yığınlarının çeşitli demokratik istemleri karşılanarak bu devrimci gelişme frenlenmeli ve onun düzen aleyhtarı faaliyetinin kendi iktidarına karşı da yönelmesi mutlaka önlenmeliydi,
İşte yukarıda kısaca değindiğimiz nedenlerden dolayı 61 Anayasası'nda kısmi demokratik hak ve özgürlüklere yer verilmiştir. Bu kısmi demokratik hak ve özgürlüklerden muhalefet güçleri arasında önemli bir yere sahip olan üniversitelerde payına düşeni alıyor ve üniversiteler önemli branda "özerk" bir kurum haline dönüşüyordu.
"4936 sayılı kanun, MEB’e üniversitelerin başı sıfatıyla bir "idari vesayet" yetkisi tanımaktaydı. Ne var ki bu "idari vesayet" çok sınırlıydı ve gerçekte bir sorunu üniversitelerarası kurula getirmekten ibarettir ve son kararı da bu kurul (üniversiteler arası kurul bk.) veriyordu! 1954 yılında üniversiteler kanununda yapılan değişiklikle MEB’e senatoların iştirası görüşünü aldıktan sonra öğretim üyelerini "bakanlık emrine alma" yetkisi tanınarak üniversite özerkliği ihlâl edilmiş oldu... 1960 yılında MM komitesinin çıkardığı 115 sayılı kanunda yapılan bir değişiklik sırasında Bakan'ın bu görev ve yetkisi kaldırılarak üniversite gerçekten bağımsız bir kurul sayıldı. Bu kanuna göre; herhangi bir örgüt üniversitelerin eylem ve istemlerine itiraz etmek isterse, genel yollardan idari yargıya başvurabilecekti ancak... Üniversiteler organlarını kendileri seçecekler; gerek öğretim üyelerini gerekse de bilimsel araştırma, öğretim ve yayın işlerini kendileri yöneteceklerdir. Öğretim üyelerinin görevlerini sınırlamak ya da son vermekte bu organların yetkisi içindedir, (yalnız ODTÜ bütünüyle, Erzurum Üniversitesi ve Anadolu'da bazı üniversitelerde geçici bir süre için bu ilkenin dışında bırakılmışlardır.) ODTÜ, MEB’in önerisi üzerine Bakanlar Kurulu kararı ve Cumhurbaşkanınca atanan 9 kişiden oluşan bir "mütevelli heyetince yönetilir." "1961 Anayasasının 12i maddesinde üniversiteler Anayasasının "özerk kuruluşlar" diye adlandırdığı kamu kurumların içine ve başına alınır."
İdari ve bilimsel "özerkliğe" kavuşan üniversiteler iç işleyişlerini sağlayabilecek düzenlemeler yapabiliyorlar ve bu yasayla siyasi iktidarların karşısında kısmen de olsa bağımsız hareket etme olanaklarını sağlamış oluyorlardı. Bu dönemden itibardı ve özellikle de 1968'lerden sonra öğrenci gençliğin ve yurtsever-demokrat bilim adamlarının önceleri akademik-demokratik temelde (Demokratik üniversite, paralı eğitime karşı çıkma vb.) gelişen eylemleri giderek bu sınırları aşarak anti-faşist, anti-emperyalist eylemlere dönüşüyordu. Ki bu dönem aynı zamanda Avrupa'da öğrenci gençliğin düzen sınırlarını aşarak kurulu düzeni zorlayan militan bir mücadeleye atıldığı ve tüm dünyada öğrenci gençliğin anti-emperyalist mücadelesini daha ileri boyutlara sıçrattığı bir dönemdir. Özellikle Fransız gençliği Lenin'in deyimiyle "Fransız dili"ni konuşmaya başlamıştır. İşte aynı dönemde Türkiye'deki öğrenci gençlik ve yurtsever-demokratik aydınların siyasal kitle gösterileri anti-faşist, anti-emperyalist bir nitelik kazanıyor ye üniversite sınırlarını aşarak siyasi iktidarı karşısına almaya yöneliyordu.
Bu dönemde gençlik ABD emperyalizmini, 6. filoyu protesto, "NATO'ya hayır" gibi anti-emperyalist eylemlerin yanı sıra, işçi grevlerinde küçük üreticilerin düşük tutulan taban fiyatlarına karşı gösterilerinin örgütlenmesinde, topraksız köylülerin toprak işgallerinde ve en önemlisi de şanlı 15-16 Haziran direnişinde en ön saflarda militan bir şekilde yer alıyordu. Bu eylemler aynı zamanda gençliğin bilincinde önemli bir sıçrama yapıyordu.
Ülke gerçekleriyle yüz yüze gelen ve siyasal mücadeledeki işlevini giderek bilince aktaran öğrenci gençlik, artık toplumsal gelişmeye dinamizm kazandırıyor ve üniversiteler öğrenci gençliğin militan mücadelesinin odaklaş-tığı kurumlar haline geliyordu. Elbette ki hâkim sınıflar bu gelişmelere karşı duyarsız davranmıyor ve gerek öğrenci gençliğin militan mücadelesine karşı, gerekse de giderek öğrenci gençliğin mücadelesiyle kaynaşarak önemli bir devrimci atılıma yönelen işçi sınıfının ye emekçi halkın devrimci muhalefetine karşı tedbir almakta gecikmiyordu. İşte böyle bir ortamda hâkim sınıflar düzenlerinin en temel dayanağı olan faşist orduyu yeniden sahneye sürdüler.
12 Mart 1971 Muhtırası ve Sonrası Gelişmeler
Cumhuriyet tarihinin en karanlık dönemlerinden biri daha ülkemizde 12 Mart askeri darbesiyle birlikte başlayan 12 Mart cuntası, hayatın her alanında olduğu gibi; 61 sonrası kısmi bir "özerk'liğe kavuşan üniversitelere de saldırmakta gecikmedi. "1971 yılında Anayasa geriye doğru değiştirilirken üniversitelerle ilgili 120. maddeye de el atılır ve üniversite özerkliğinde gedikler açılır. Ve bu değişiklik doğrultusunda çıkarılan 9.7.1973 tarihli üniversiteler kanunu, 1946 tarihli kanunun getirdiği noktadan daha gerilere atar üniversiteleri" "şöyle ki, bu değişikliklerle önce üniversitelerin yönetimi 'devletin gözetimi ve denetimi' altına sokulmuştur (Madde 120/3). Bu gözetim ye denetimi sağlamak üzere 1740 sayılı üniversiteler kanunun kabul ettiği 'Üniversite Denetleme Kurulu' (madde 7-8) ciddi bir üniversite özerkliği ile uzlaştırılmayacak yetkilerle donatılmış durumda... Dahası bu yeni değişikliklerden sonra üniversitelerle onlara bağlı fakülte kurum ve kuruluşlarının yönetimlerine Bakanlar Kurulu -belli koşullar altında- el koyabilecek (Madde 120/8) Bizde çokça rastlandığı gibi giderek özerklik düşmanı bir hükümetin, gene özerklik düşmanı bir parlamento çoğunluğuna dayanması halinde bu maddenin ne tür keyfi uygulamalara yol açabileceğini tahmin edebilmek için kâhin olmaya gerek yoktur. Şunu da belirtelim ki, üniversite kurumunun, hükümetin idareye el koyması ve elkoyma halinde Bakanlar Kurulu'nun yetkilerini düzenleyen hükümlerini (Madde 69-70) Anayasa iptal etmiş bulunmaktadır... Ancak Anayasadaki hüküm varlığını sürdürüyor. Bu değişikliklerle, bilimsel bağımsızlıkta da gedikler açılmıştır... Çünkü Anayasa bir yönden "üniversite organları, öğretim üyeleri ve yardımcıları üniversite dışındaki makamlara her ne suretle olursa olsun görevlerinden uzaklaştırılamazlar" (Madde 120/4) derken gene aynı fıkrada "son hükümleri saklıdır" diyerek üniversitelerin yönetimine el koymadan söz eden -yukarda tehlikesini belirttiğimiz- fıkraya göndermede bulunmaktadır.
12 Mart yarı-askeri faşist diktatörlüğü sınıf mücadelesinin diğer alanları da olduğu gibi, üniversiteler vb. okullardaki öğrenci gençliğin devrimci mücadelesine de önemli darbeler vuruyor ve buralardaki örgütlülüğü dağıtarak, gençliğin militan mücadelesini geriletiyordu. Devrimci örgütlerin ağır örgütsel darbeler alması öğrenci gençliği derinden etkiliyor ve her yenilgi döneminde olduğu gibi bu kez de öğrenci gençlik ve genel olarak gençlik yığınlarında önemli oranda bir yılgınlık ve başıbozukluk baş gösteriyordu. Bu Türkiye ve uluslararası alanda proletaryanın mücadele tarihinde sıkça görülen bir olaydır. Devrimci durumun yükseldiği ve devrimci önderliğin yığınları kucakladığı dönemlerde; genç yığınlar hızlı bir tempo ile militan mücadeleye atılır; ancak devrimci durumun gerilediği ve devrimci önderliğin önemli darbeler yediği koşullarda yılgınlık ve dağınıklıktan en çok etkilenen kesimde yine gençlik yığınları olur. Özellikle de öğrenci gençlik bu genellemenin temel unsurudur.
Ancak bu yılgınlık ve dağınıklık uzun süre devam etmez. 74'lerden sonra devrimci durumdaki ivmenin yükselmesiyle birlikte; öğrenci gençlikte bu uyuşukluktan sıyrılarak yeniden devrimci mücadelenin odak noktasına doğru yöneliyordu. Egemen güçler tarafından halka ve devrimcilere karşı saldırılıyor resmi ve sivil faşist güçler, üniversitelerde ve orta öğretimde de, öğrenci gençliğin devrimci mücadelesinin önüne bir engel olarak çıkarılıyor ve öğretim kurumları önemli bir çatışma alanına dönüşüyordu.
Akademik, demokratik ve siyasal gösteriler mitingler ve üniversite işgalleri, sivil ve resmi faşist teröre karşı direnişler sürerken üniversiteler; yurtsever-demokrat bilim adamlarıyla, çalışan emekçileriyle ve yurtsever-devrimci gençliği ile devrimci mücadelenin önemli birer alanları haline gelmişlerdi. Kısaca söyleyecek olursak, ülkemizdeki sınıf mücadelesinin son 10-15 yıllık gelişimini etkileyen önemli bir unsur da yüksek öğrenim gençliği (ve süreç içerisinde giderek orta öğrenim gençliğini de içerisine alarak) olmuştur. 60’lı yıllardan bu yana üniversiteler, devrimci düşüncelerin yayıldığı, devrimci mücadelenin filizlenip boy attığı ve daha sonra çeşitli alanlardaki mücadeleye profesyonelce katılan pek çok devrimci kadronun pratik içinde yoğrulduğu alanlar olmuştur. Bu durum hâkim sınıfların gözünden kaçmıyor. Egemen sınıf temsilcileri çeşitli vesilelerle verdikleri demeçlerinde; dikkatleri özellikle üniversiteler üzerine çekiyor ve buraları hedef olarak göstererek; buralarda devletin yıllardır sürdürdüğü baskı ve zorbalığa, resmi ve sivil faşist terör odaklarının saldırılarına karşı şanlı direniş ve mücadeleleri, demokratik ve siyasal savaşımı "anarşi ve terör" olarak nitelendiriyor. Onlara göre "anarşi ve terör" yıllarca önce başlayan ve bir türlü önü alınamayan "masum" öğrenci hareketlerinden kaynaklanıyordu. Ve "yılan"ın başı küçükken ezilmeliydi. Yakın bir dönemde boyutlandıracakları saldırıların zeminini daha o dönemden hazırlayan hâkim sınıflar; bu kaynağı "kurutmak" için kafa yoruyorlardı.
Bu düşünceler paralelindi ilk adımı 1978'de ilan edilen bölgesel sıkıyönetim ile birlikte attılar. Aslında hedeflerinden biri de üniversite "özerkliği''^ ortadan kaldırmaktı. Ancak buna hemen ulaşabilmenin zaman ve koşulları olmadığından, ilk etapta üniversite vb. okullarda öğrenim huzurunu" sağlamak bahanesiyle, öğrenim kurumlarını birer kışlaya dönüştürmenin ilk adımını atmış oldular. 78 sonları ve 79 başlarında artık her üniversite, akademi vb. okulda bir jandarma veya polis karakolu oluşturulmuş ve öğrencilerin her türlü sosyal, kültürel ve siyasi faaliyeti gözetim ve denetim altına alınmış durumdaydı. Giriş ve çıkışlarda yapılan aramalar, dershanelerin içine kadar kaydırılmış, sivil ve resmi polisler artık amfilerde ve dershanelerde nöbet tutmaya başlamışlardı.
Bu sıkı denetim ve gözetim bazı üniversitelerde, üniversite ve akademi yönetimi ile işbirliği halinde sürdürülüyor ve bazı faşist ve gerici öğretim üyelerinin ihbar ettiği her unsur hiçbir gerekçe gösterilmeksizin "huzur bozuyor" bahanesiyle okula alınmıyor, bu yolla devrimci öğrencilerin bu okullardaki etkinliği kırılmaya çalışılıyordu. Bu uygulamalar, birçok, yüksek okulda devrimcilerin etkin olması sonucu okula sokulmayan sivil faşist güçlere yaramıştır. Sivil faşistler bizzat devletin resmi faşist güçlerinin himayesi altında okullara girmeye ve dolayısıyla devrimci öğrencilere polis ve asker desteğinde saldırmaya başladılar. Ama devrimci öğrencileri buralardan atarak kendi tasmalı uşakları olan sivil faşist güçlerin hâkimiyetini sağlamak ve böylece de üniversiteleri devrimci mücadelenin önemli birer kaleleri olmaktan çıkararak faşist devlete uysal köleler hazırlayan kurumlar haline dönüştürmektir. Yani bu durum aynı zamanda buralarda çatışmaların giderek yoğunlaşmasına ve daha kanlı bir hal almasına yol açmakta gecikmiyordu.
Aynı şey öğrenci yurtları içinde geçerliydi. Çünkü yurtlarda belirttiğimiz yüksek okullardaki devrimci mücadelenin seyrine uygun bir gelişme göstermiştir. Özellikle büyük şehirlerde öğrenci yurtları, bulundukları semtlere göre devrimci gençliğin mücadelesinde önemli bir yere sahipti. Yurtlar sadece yeme, içme ve yatma vb. ihtiyaçların karşılanması açısından değil, aynı zamanda örgütlenme, siyasi eğitim vb. faaliyetler içinde önemli birer araç vazifesi görmekteydiler. Ayrıca bu yurtlar sadece kendi dar çerçevesinde ve kendi alanında değil, bununla birlikte bulunduğu bölgelerde kitle mücadelesi açısından da önemli bir işlev taşıyordu. 78'de ilan edilen sıkıyönetimden sonra yüksek okullar gibi buraları da kontrol altına almak için, okullarda ki önlemlere benzer önlemler gündeme getirilmeye başlandı. Çok önemli görülen bazı yurtlarda alman önlemler istenilen sonucu vermeyince, bu yurtlar tasfiye edilmeye girişildi. Bu tasfiye olayı genellikle normal yollardan olmuyor; önce resmi faşist güçler ve sivil faşist güçler buralara saldırıyor ve İzmir İncir altı öğrenci yurdunda görüldüğü gibi bu yurtlar zorla boşaltılıyordu. Boşaltılarak yurtların bir kısmına bölgedeki devrimci mücadeleyi yakından izlemek ve anında müdahale etmek amacıyla polis ve asker, bir diğer kısmına ise düzenin sadık uşakları sivil faşist güçler yerleştiriliyordu. Kısacası okullarda, yurtlarda ve derneklerde devrimci yurtsever gençliğe karşı azgın bir faşist terör dalgası başlatılıyordu.
Faşist terör sadece öğrenci gençliğe yönelmekle sınırlı kalmıyor, aynı zamanda yurtsever-demokrat bilim adamlarını ve öğretim üyelerini de hedef alıyordu. Uşak gerici basının hedef gösterdiği birçok yurtsever-demokrat aydın faşist kurşunlara hedef olarak yaşamını yitiriyor veya sakat kalıyordu. Resmi faşist güçlerle ortaklaşa olarak yüksek okullardaki devrimci öğrencilere ve yurtsever-demokrat aydınlara saldıran sivil faşistler onlarca öğrencinin yanısıra, Bedrettin Cömert, Cavit Orhan Tütenğil, Bedri Karafaikoglu, Ümit Doğanay, Necdet Bulut ve Fahrettin Yılmaz, hunharca katledilirken; Server Tanilli gibi değerli bilim adamı ve yurtsever-demokrat aydınlar kırılası ellerin sıktığı kurşunlar sonucu sakat kalıyorlardı. Amaç toplumun aydın ve öğrenci kitlesi gibi belli başlı dinamik güçlerini sindirerek; bunların yıllardır sürdürdükleri can bedeli bir mücadele sonucu ileri mevziler haline getirdikleri bu alanlarda faşist devlet otoritesini tam ve eksiksiz hâkim kılmak ve buralardan sınıf mücadelesine kanalize olan güçlerin kaynağını kurutmaktır. Bunun için yüksek öğrenim kurumları hedef gösteriliyor ve gün geçtikçe yurtsever devrimci öğrencilere karşı resmi ve sivil faşist saldırılar yoğunlaşıyordu. Önceleri tek tek devrimci öğrenci liderlerine karşı sürdürülen bu saldırılar giderek kitle katliamlarına dönüşüyor ve faşist çeteler İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde, okuldan topluca çıkan yurtsever der-vimci öğrencilere karşı bombalı ve silahlı bir saldırı düzenleyerek 7 yurtsever-devrimciyi katlediyorlardı. .Bunu, genellikle devrimci öğrencilerin gittiği, Barbaros Bulvarı'ndaki kahvenin bombalanması izliyor ye bu olayda da 5 devrimci yaşamını yitiriyordu. Her olayın ardında resmi ve sivil faşist güçlerin işbirliği açıkça sırıtıyor ve faşizm amacına ulaşmak için kitle katliamı da dâhil olmak üzere her türlü yola başvurmaktan çekinmiyordu.
Eğer bu amaçlarına ulaşamazlarsa, yani uzun zamandır özellikle de yüksek okullar üzerinde kaybettikleri etkinliklerini yeniden kazanamazlarsa; bu durum faşist devlet düzeninin devamını olumsuz, toplumun diğer kesimlerini ise olumlu yönde etkileyecek, devrimci muhalefetin gelişmesine hizmet edecekti. 12 Mart döneminde devrimci mücadelenin yeniden yükseleceği tehlikesi yeterince bertaraf edilemedi ve hala gelişecek bu mücadelenin bastırılması için bazı yasal "boşluklar” mevcuttu. Böyle olunca da 12 Mart öncesi durumun benzeri daha üst boyutlarda görülmeye başlanıyor ve hâkim sınıflar için tehlike çanlarının sesleri yaklaşıyordu. İşte hâkim sınıflar bu tehlikeyi gördüklerinden emperyalist efendilerinin direktifleri doğrultusunda, onların fikir babalığında uzun vadeli "köklü" çözümler bulmak için çaba sarf ediyorlardı. Yine bu konu emperyalist ülkeler ve ona bağlı ülkelerdeki ekonomik, siyasal ve kültürel gelişim ve değişimlerden soyut olarak ele alınamayacağından; emperyalist metropollerde ve emperyalizme bağımlı ülkelerdeki örnekler ve gelişmeler Türkiyeli hâkim sınıflar tarafından dikkatle izleniyor ve gerekli dersler çıkarılıyordu. Bu bağlamda hâkim sınıflar toplumdaki tüm çalkantıları dindirmek ve uzun vadeli "köklü" çözümlere ulaşmak için; Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkı adına "acı faturalar" hazırlama girişimlerini hızlandırdı ve çok geçmeden bu faaliyetler semeresini vermekte gecikmedi.
|