|
12 Eylül Darbesi ve YÖK'e Geçiş
Nihayet egemen sınıflar yıllardır hazırladıkları kanlı oyunlarını 12 Eylül'de sahneye koyarak AFC (Askeri Faşist Cunta)'yi işbaşına getiriyorlardı, ekonomik alanda İMF ve Dünya Bankası gibi emperyalist finans kuruluşlarının dayatmasıyla gündeme getirilen "ihraç ekonomisi" siyasal alanda AFC ile beraber faşist devletin tüm kurum ve kuruluşlarında faşist devletin tam ve dolaysız denetimini sağlayacak yoğun bir reorganizasyona girişildi. Bunların en önemlilerinden birisi, eğitim ve öğretim kurumlarındaki faşist düzenlemelerdi. Böylece hâkim sınıflar AFC sonrası devletin faşist özüne uygun olarak özledikleri; bağımsız bilimsel çalışmalardan uzak ve faşist disiplin kurallarıyla donatılmış ve sömürü düzenini dişlilerine gerekli gıdayı sağlayan "uydu üniversite" tipine "Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK) örgütlenmesiyle adım adım yaklaşıyor ve YÖK aracılığıyla bu amaçlarına ulaşıyorlardı. Kendilerine göre bu işin çözümündeki ilk halka yüksek okullarda; gerek öğretim görevlileri gerek öğrenciler ve gerekse de emekçiler arasında yoğun bir ayıklama ve kıyıma gitmek ve faşist disiplin kurullarıyla buraları "yola" getirmekti. Nitekim AFC’nin gelişiyle birlikte yüzlerce yurtsever-demokrat öğretim görevlisi ve binlerce yurtsever-devrimci öğrenci okullardan uzaklaştırılıyor ve çok "sakıncalı" görülenler gözaltına alınıyor, hatta tutuklanarak zindanlara atılıyordu. Yoğun bir "temizlik" kampanyasına girişen AFC üniversite ve yüksek okulları disipline etmenin var olan kısmi "özerk''' liği ortadan kaldırmanın ve faşist kadrolaşmanın düzenleyiciliğini YÖK'te somutlaştırıyordu.
Egemen sınıfların gözünde yüksek okullar; faşist kurallarla disipline edilmiş, tümüyle faşist devletin ve onun siyasi iktidarının çizdiği sınırlar içinde hareket eden ve ona bağlı birer askeri kışla olmalı, burada devlete ve bu devletin gerçek sahipleri sömürücü egemen sınıflara hizmet edecek sadık uşaklar yetiştirmeliydi. AFC'nin devlet kurumlan, fabrikalar, iş yerleri ve ceza evlerinde uygulamaya giriştiği faşist askeri disiplin kuralları buralarda da harfiyen geçerli kılınmalı; "tek tip" insan ve kafa yapısı oluşturulmalıydı.
Yukarıda bu ve benzeri uygulamaların sadece bizim ülkemize has bir olgu olmadığını, bunun emperyalizme bağımlı bir dizi yarı-sömürge ülkede bizzat emperyalistlerin çizdiği programlar çerçevesinde hayata geçirildiğini belirtmiştik. Bu durum özellikle günümüzde emperyalizmin içinde bulunduğu derin iktisadi ve siyasi krizin kamburu altında ezilen emperyalizme bağımlı ülkelerde uygulanmaya konulan "yeni ekonomik model" ihracata yönelik ve iç tüketimi kısıtlayan modelin rahatça uygulanabilmesi için askeri diktatörlüklere ihtiyaç duyulan ülkelerde, yürürlükteki ekonomik politikanın uzun vadede sürdürülmesinde gerekli olan teknik iş gücünün ve uzman kadronun yetiştirilmesi için daha bir önem kazanmıştır. Bu konudaki uygulamaya vereceğimiz somut örneklerden biri de Şili'dir. Faşist Şili cuntası iktidara geldiğinden beri düzenin devamında önemli bir unsur olan eğitim kurumlarına ve eğitim sistemine; ülkemizdekine benzer bir şekilde şöyle yaklaşmaktadır.
"Askerler, yeni model Şilililerin çoğunluğu arasında kendiliğinden bir işlerlik kazanıncaya kadar, iktidarı elde tutmak niyetindedir. Basın-yayım organları ile yeniden düzenlenen (abç) okul ve eğitim sisteminin empoze ettiği yeni insan" yani askeri kuvvetlerin denetimine gerek duyurtmayacak (sınıf mücadelesinden kopmuş, düşünmeyen, haklarından habersiz, düzenin uysal kölesi bk.) "yeni insan" oluşana dek iktidarda kalmayı istemektedirler." (Freidman Modeli Kıskacında Şili)
Elbette ki, Şili bu uygulamalara vereceğimiz tek örnek değildir. Günümüzde M. Freidman patentli ekonomik politikalarını emperyalist finans kuruluşlarınca "acı bir reçete" olarak bir dizi ülkede Askeri Faşist Diktatörlükler işbaşındadır ve eğitim-öğretim kurumlarında ülkemize benzer uygulamalar buralarda da uygulanmaktadır. Arjantin, Güney Kore ve Peru bunlardan sadece bir kaçıdır. Filipinlerde ise yıllardır işbaşında bulunan faşist F. Marcos diktası kelimenin tam anlamıyla sefaletin son perdesini oynamaktadır. F. Marcos'un aldığı tüm baskıcı önlemler sökmemiş ve özellikle öğrenci gençlik düzene karşı kitle gösterilerinin en ön saflarında yer alamaya başlamıştır. Yine G. Kore'de bu baskılar öğrenci gençliğin militan mücadelesini engelleyememiş ve yüksek öğrenim gençliği 85 ilkyazında okulları işgal ederek emperyalist tekellerle yapılan uşaklık anlaşmalarının açıklanmasını istemişlerdir. Bilindiği gibi daha sonra Filipinlerde Marcos devrildi; halkın ayağa kalkan öfkesi Karşısında onu artık ABD bile savunamaz hale geldi ve 20 yıl boyunca Washington'dan aldığı direktiflerle ülkeyi yöneten Marcos yine onun direktifiyle ülkeyi terk etti. G. Kore'de ise gençlik ve emekçi halk yığınları faşist diktatörlüğü daha büyük kitle eylemleriyle sarsmaya başladı. Faşist diktatörlükler üniversitelerdeki öğretim üyelerini kendi potalarına çekmek ve onları kendi ideolojileri doğrultusunda eğitim yaptırma amacından asla vazgeçmezler. Faşizmin kirli defteri bunun örnekleriyle doludur. Bunun en somut örneği faşist Mussolini İtalya'sındaki uygulamalardır.
Akademide, akademi üyeleri gümüş kaplama meşe yapraklarıyla süslü gösterişli barınak, taşlarına iki köşeli amiral şapkaları takmak zorundaydılar. Yeteneğe bakılarak akademiye üye seçilmekteydi ve üyeler arasında Croce, Marinetti, Pascareliz, D. Giacome, Papini Ojetti ve daha yüz kişi vardı. Yalnız Arnunzio; "böyle eşeklerle bir arada bulunmak istemediğini..." söyleyerek üyelik önerisini reddetmişti. Daha sonra üniversite profesörleri faşist üyelik kartlarını zorla almaya çağrıldılar (zorla) ve bunların en acarları kara gömlekle de ders vermeye başladılar. Giderek devletten aylık alan aydınlar için partiye yazılma zorunlu hale geldi. (Bütün okullarda, bütün devlet dairelerinde çalışan aydınlar aynı durumdaydı; öyle ki, üyelik kartı bulunmayan her aydın kenara itilmekte, işsizlik tehlikesiyle karşılaşmaktaydı) öğretmenlerin faşistleştirilmesi olayı 1930'da başlamış, 1931'de üniversite profesörlerini de kapsamıştır. Bunlar kürsüden kopmak istemiyorlarsa rejime bağlılık andı vermek zorundaydılar. 1250 üniversite profesörünün 12'si bunu reddetti. Geri kalanların hepsi faşizmin safına geçti. Daha sonra 1933'de yalnız devlet dairelerinde değil geri kalan bütün öğretim kurumlarında iş görebilmek için partiye girmiş olma koşulunu getiren bir kararname imzalandı.
1938 Eylül-kasım tarihli kararnameler bütün Yahudi kökenli profesör ve üniversite öğrencilerini ulustan uzaklaştırıyordu. Tıp, hukuk ve fen fakültelerinde her on profesörden biri kürsüden ayrılmak zorunda kaldı.
Ülkemizde ise üniversitelerin egemen faşist ideolojiye ve yönetime bağımlı kılınması yönündeki ilk adın Kemalist diktatörlük döneminde hem de İtalya’daki girişimle eş zamanlı olarak (1933'de) atılıyor, o zamanlar Darülfünun denilen üniversitelerde faşist ideolojinin Türkçesi olan Kemalizm’e karşı veya onun savunucusu olmayan ne kadar öğretim üyesi varsa atılıyor, yerine Mustafa Kemal'in dalkavukları geçiriliyor ve bu tasfiye hareketiyle tüm yüksek öğrenim gençliğinin Kemalist ideolojiye bağlanması, tek tip beyinler oluşturulması hedefleniyordu. Bu uygulama uzun yıllar sürdü ve büyük ölçüde başarı sağladı. Fakat 1960 sonrasında üniversitelerin kısmi özerkliğiyle durum değişmeye, devrimci fikirler üniversitelerde boy vermeye başladı. 12 Mart yarı-askeri faşist diktatörlüğü bu durumu değiştirmek istediyse de başarılı olamadı. Ve nihayet 12 Eylül AFC'si tüm geçmiş deneyimlerden yararlanarak yerli ve yabancı uzmanların tavsiyelerini de alarak köklü bir operasyona girişti. Türkiye'de hiç bir dönem görülmemiş boyutla tasfiye ve kıyıma yöneldi, aynı zamanda yüksek öğretim kurumu (YÖK) adında sıkı faşist bir idare sistemi oluşturdu.
Nedir YÖK? Bu kurulu kimler nasıl yönetiyorlar? Buna kısaca cevap verdikten sonra; YÖK'ün üniversitelere ve buralarda okuyanlara neler getirdiğine, onlardan neler alıp götürdüğüne bir göz atalım:
Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK)
YÖK, Türkiye'de bulunan tüm üniversiteleri yönetir, karar alır, eğitimi belirler ve program sunar. Bu açıdan tüm üniversiteleri merkezi sistemle idare eder. Takvimi saptar, eğitim programı sunar, rektör, dekan seçimini düzenler ve atamalar yapar.
YÖK başkanı başta olmak üzere diğer YÖK üyeleri olan üniversite rektörlerinin bir kısmı cumhurbaşkanı tarafından, bir bölümü de hükümet tarafından atanır. Bu yanıyla siyasal iktidarların üniversiteler üzerinde kesin denetimi vardır. Bu da siyasal iktidarın veya sivil cuntanın işine gelmeyen kişiyi veya "yalnız iş" yapanları göreve getirmeyeceği ve rahatça görevden alabileceğinin göstergesidir. Tabii bu "işine gelmeyenler" de düzene ve siyasal iktidara hizmette "kusur" eden ve farklı düşüncelere sahip olan unsurlar olacaktır.
Egemen sınıflar cunta aracılığıyla yurtsever-demokrat öğretim üyelerinden bilim adamlarına, ileri aydınlardan öğrencilere kadar uzanan geniş bir kesimin eleştirilerine karşı sert tehditler savurarak 1981'de hazırlattıkları YÖK yasasını alelacele onaylattılar. Daha sonra YÖK yasası Anayasa kapsamı içine alındı. Uygulamaya konan bu yasa içinde bir yandan "özerklikten" bahsedilirken diğer yandan bunu yadsıyan ibareler yer almakta ve "özerklik" kağıt üzerinde kalmaktadır. Ayrıca "üniversite ve öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe ve her türlü bilimsel araştırma ve yayında bulunabilirler" denilirken, bu da, devlete ve düzene hizmet ettiğince uygun görülmektedir. Yukarda kısaca açıklamaya çalıştığımız YÖK'ün seçim ve işleyişini Anayasanın "Yüksek Öğretim Kurumlar ve üst kuruluşları bölümünün", "Yüksek Öğretim Kurumları" ve "Yüksek Öğretim Üst Kuruluşları" bentlerinde, esas olarak 131. maddesinde şöyle belirtilmektedir. "Yüksek Öğretim Kurumlarının öğretimini planlamak, düzeltmek, yönetmek, denetlemek, Yüksek Öğrenim Kurumlarındaki eğitim, öğretim ve bilimsel araştırma faaliyetlerini yönlendirmek, bu kurumların kanunda belirtilen amaç ve ilkeler doğrultusunda kurulmasını, geliştirilmesini ve üniversitelere tahsis edilen kaynakların etkin bir biçimde kullanılmasını sağlamak ve öğretim elemanlarının yetiştirilmesi için planlama yapmak maksadı ile yüksek öğretim kurulu kurulur." Maddenin ilk kısmında YÖK'ün kuruluş amacı saptanırken; aynı maddenin devamında; "Yüksek Öğretim Kurulu üniversiteler, Bakanlar Kurulu ve Genel Kurmay Başkanlığınca seçilen ve sayılan, nitelikleri ve seçilme usulleri kanunla belirlenen adaylar arasında rektörlük ve öğretim üyeliğinde başarılı hizmet yapmış profesörlere öncelik vermek suretiyle cumhurbaşkanınca atanan üyeler ve cumhurbaşkanınca doğrudan doğruya seçilen üyelerden kurulur" denilerek seçilme esasları belirlenmektedir.
Maddenin ilk kısmına bakıldığında sanki özerk bir kuruluş işleyişi varmış gibi görülse de; hemen aynı bölümde devamla yer olan "belirlenen amaç ve ilkeler doğrultusunda kurulması ve geliştirilmesi" esası, ikinci bölümdeki seçim yasası YÖK'ün gerçek amaç ve niteliğini açık bir şekilde somut olarak ortaya koymaktadır. 12 Mart'tan sonra kısmen sınırlandırılmasına rağmen; 12 Eylül'e kadar üniversiteler arası kurul'un belirlediği kural ve ilkeler çerçevesinde hareket eden, üniversiteler "özerk" bir yapıya sahipti denilebilir. Ancak 12 Eylül'den sonra yukarıdaki maddenin her iki bölümünde de görüleceği üzere artık üniversiteler özerk değil; bizzat cumhurbaşkanınca yapılan atamalarla yönetilen kurumlardır. Atamalarda, Genelkurmay Başkanlığı ve Hükümet (başbakanlık) atanacak adayları belirleme ve önerme bağlamında söz sahibidir. Bağımsız ve bilimsel bir çalışma yapabilmeleri konulan yasal sınırlamalarla ortadan kaldırılmıştır. Bu anlamda üniversiteler bilim kurumları olmaktan çıkmıştır. Çünkü eğitim programı, araştırma ve incelemelerin yönü ve kapsamı ve üniversite kaynaklarının harcaması YÖK'ün gözetim ve denetimi anındadır. YÖK'ü belirleyen, ilke ve programını çizen de yukarda belirlenen yasalar olduğundan; artık üniversiteler faşist devlet kurumlarının dolaysız bir parçası ve tamamen faşist devlet ideolojisine göre biçimlenen eğitim sisteminin hayata geçirildiği, faşist devletin güvenilir bir kalesi durumundadır. Kısaca YÖK faşizmin karakteristik özelliği plan bilim ve kültür düşmanlığının ürünü faşist bir kurumlaşmadır. Üniversitelerin bu günkü halini görerek büyük bir sevince kapılan ve para babası efendilerine yaranmak için nasıl yaltaklanacağını şaşıran Cafer Tayyar Sadıklar (AFC hükümetinin Gümrük ve Tekel Bakanı) "yurt dışından yayın yapan 'Bizim Radyo' YÖK'e eleştiride bulunuyor. Bu YÖK'ün doğru yolda olduğunu gösterir. YÖK 12 Eylül hareketinin getirdiği en önemli reformdur" diyerek çok acemice şaklabanlık yapmaktadır.
Tabi böyle bir kurulu yönetecek ve bunu hizmet edecek unsurlarda sıradan insanlar olmayacaktı. Anayasada da belirlendiği şekliyle bunlar "adaylar arasında rektörlük ve öğretim üyeliğinde başarılı hizmet yapmış..." profesörler olacaktır. Bu "başarılı hizmet" ise "insanlığa", "bilime" olan katkı vs. olmayacaktı kuşkusuz. Olsa olsa faşizme ve sömürü düzenine karşı sadakatle yürütülen hizmet olacaktır. Zaten bu hizmetin alanı ve çerçevesi de yasa ile belirlenmiş durumdadır. Bu tür niteliğe sahip yöneticiler göreve getirilmeliydi ki, YÖK amacına uygun yol alabilsin. Biraz sonra vereceğimiz örneklerden de görüleceği gibi, bu seçim ve atamalar aynı zamanda AFC'nin hâkim sınıf kliklerinin hangileriyle iç içe geçtiğini somut bir şekilde ifade etmektedir.
YÖK'te Faşist Kadrolaşma
AFC, daha YÖK tasarısını hazırlarken emperyalizmin ve emperyalizm uşağı hâkim sınıfların has elemanı ve bu işin biçilmiş kaftanı olan İhsan Doğramacı'yı YÖK'ü örgütlemesi için göreve getirdi. Gösterdiği ve göstereceği yararlıktan dolayı, tüm egemen sınıf kliklerinin teveccühünü kazanmış olan İhsan Doğramacı'nın ne kendi isteğiyle, ne de sivil cunta iktidarda kaldığı sürece kolay kolay bu görevden koparılamayacağı açık bir gerçektir. Nitekim kendisi de bu gerçeğin bilincindedir ve bu konuda şöyle konuşabilmektedir: "Sayın Cumhurbaşkanım ne zaman 'ayrıl' emrini verirse o zaman görevden ayrılırım". Yine İTÜ Rektör Prof. Dr. Kemal Kafalı'nın kendi yerine getirileceği şeklinde söylentiler bulunduğu sorusuna karşılık ise "benim böyle bir düşüncem yok" diye cevap veriyor. (9.2.1985 Milliyet)
Kimdi bu ihsan Doğramacı? Nasıl bir kafa yapısına sahipti ve hangi bilimsel faaliyet alanında, ne tür başarıları vardı ki böyle bir göreve getirildi? İhsan Doğramacı Irak'ın Kerkük bölgesi Türklerinden olup buradan çıkanları petrollerde hissesi bulunan çok eski ''ülkücüler''den birisidir. Eğitimini Amerika'da görmüş, başarılı "hizmet''lerinden dolayı birçok kez ödüllendirilmiştir. Türkiye'ye döndükten sonra ABD'de yetişmiş böyle bir "uzman"ın varlığı kısa zamanda egemen sınıfların dikkatini çekmiş, dolayısıyla Hacettepe Üniversitesi'nin kuruluşunda görev almış ve o günden sonra da bu üniversitenin yöneticiliğini yapmıştır. Gerek YÖK'ten önce, gerekse YÖK'ün başına geldikten sonra ülküsü doğrultusunda faaliyetlerini sürdürmüştür. En önemlisi de kendisi gibi ne kadar halk düşmanı azılı faşist ülküdaşı varsa hepsini üniversite ve fakültelerin başına getirerek MHP'yi ihya etmiştir.
Aslında, Doğramacı'nın MHP yanlısı bir niteliğe sahip olduğunu sergileyen bir dizi örnek mevcutsa da biz burada sadece bir tanesinin yeterli olacağı düşüncesiyle örneğimize geçiyoruz.
12 Mart döneminde Hacettepe Üniversitesi sosyoloji bölümüne, Hacettepe "ülkü ocakları" başkanı asistan olarak atanır. Asistan olarak alınan MHP'li faşistin dersleri çok kötüdür. Bu faşist asistan olmak için gerekli asgari düzeyde yabancı dil bile bilmemektedir. Bu durumu belgeleriyle birlikte dönemin rektörüne anlatan bir öğretim üyesine rektör: "senin bu vatansever milliyetçi çocuklardan ne alıp veremediğin var" şeklinde bir yanıt verir. İşte bu yanıtı yeren Rektör İhsan Doğramacı'dan başkası değildir. Peki, bu faşisti okula asistan olarak alan öğretim üyesi kimdir? Bir de buna bakalım. Bu da, bugün Malatya Üniversitesi Rektörlüğünü yapan ülkücü milliyetçi Nihat Nisu'dur.
İhsan Doğramacı'yla örneklemeye başladığımız ve bir diğerini de yukarıda belirttiğimiz YÖK'ün yönetiminde ve atadığı kişiler arasında daha hangi azılı faşistler var. Bunları biraz örneklemek istiyoruz.
12 Eylül AFC sonrası YÖK tarafından Ankara Üniversitesi Rektörlüğüne getirilen Tarık Somer tescilli bir faşisttir. Tarık Somer MHP ve yan kuruluşları gibi sivil faşist terör örgütlerinin ideologlarından biridir. Tarık Somer bizim kendisini tanıtmamıza gerek bırakmadan bizzat kendi eliyle yazdığı bir mektupta faşist niteliğini açıkça sergilemektedir.
"Sevgili Hasan,
(...) Türkiye'den ara sıra mektup alıyorum. Radyo bazen alır bazen almaz (...) sırf sol ve CHP korkusuyla milliyetçilere yapılan eziyet ve edepsizliğe göz yumuyor. Hapishanelerde işkence sonucu sakatlanan ve ölen ülkücü çocuklar var. Ünal (ODTÜ'ye idari işler genel müdürü yapmıştım) o kadar dayak yemiş ki, intihara teşebbüs etmiş. 'Lokantana Türkeş ortak mı?' sorusuna "evet" desin diye. Tarafsız görüneceğiz diye MHP'ye çatmaları nefretini çekiyor. Geçen gün Türkeş'e A. Oktay Güner'e, Sadi Somuncuoğlu'na teselli mektubu yazdım. Herhalde okunur ve mimlenir. Vallahi umurumda değil! Bunu hiç düşünmüyorum. Komünistlere karşı canıyla mücadele veren kişiler, yüzlercesi şehit olan, kahpece öldürülen milliyetçilere yapılan bu muameleyi hazmedemiyorum (...)in buna karşı çıkması gerekirdi, o bile çıkmıyor. Aşk ağlatır dert söyletir derler sizlerinde başını ağrıtmayayım. (...) Tarık" (Yankı 11.17 Ekim 1982 sf. 602).
Bu mektubu Tarık Somer yine kendisi gibi faşist MHP yanlısı Hasan Tan'a 12 Eylül'den sonra Uganda Kamgala'dan yazıyor. Hasan Tan'ı tanıtırsak; 2. MC döneminde ODTÜ, rektörlüğüne getirildi. Rektörlüğü döneminde ODTÜ'yü tam bir faşist kamp haline getirmek için büyük çaba sarf etti. İdari personel ve işçilerin çoğunu üniversiteden uzaklaştıran H. Tan bunların yerine MHP'li faşist militanları yerleştirdi. Bu uygulamalarına karşı ODTÜ'de öğretim üyesinden işçilere kadar geniş çaplı bir direniş başlatıldı. Faşistlerin saldırıları kanlı olaylara neden oldu. Altı aydan fazla süren direniş karşısında MC. H. Tan'ı Rektörlükten almak zorunda kaldı. Aydınlar Ocağı'nın örgütleyici ve yönlendirici üyelerinden olan H. Tan'ın MHP ve Türkeş'le olan yakın ilişkileri herkes tarafından bilinen bir gerçektir.
Yeniden mektuba dönersek; faşizme ve faşist MHP'ye olan aşkından dolayı ağlayan bu namlı "ülkücü"nün, Yankı Dergisi'nden yaptığımız alıntıda (...) şeklinde geçilen, bazı yerlerde "çok üst düzeyde" iki kişinin ismi geçtiği için polemiğe yol açmaması bakımından metinden çıkarıldığı yazılıyor. Bu ''çok üst düzeydeki" kişiler Konsey üyesi değilse bile; Konseye yakın kişiler olduğu rahatça görülebilir bir gerçektir. (Büyük olasılıkla da Konsey Üyesi Nurettin Ersin'dir AFC'nin b 2 numaralı adamının MHP fikirlerini hareketle savunduğu, ayrıca 12 Mart döneminin MİT müsteşarı olarak ünlü Ziverbey Köşkü'nde ve daha başka sorgu merkezlerinde işkencecileri yönettiği bilinmektedir.) Çünkü T. Somer, H. Tan'a yazdığı mektubun akabinde Ankara Üniversitesi gibi bir kuruluşun rektörlüğüne cuntanın onayıyla atanmıştır. Artık bunun yorumunu yapmaya gerek yok. Cunta has evlatlarına kemik atarak avutuyor.
YÖK'ün atadığı kişileri açıklamaya devam edelim:
Konya Selçuk Üniversitesi rektörü Erol Güngör: Buz zat'ta MHP ideolojisini yaymaya çalışan faşist "Orta Doğu" gazetesinin başyazarıydı. Burada rektörlüğünün yanında faşizmin ideologlarından biridir diyebiliriz. ,
12 Eylül'den önce Türkeş'in evinde yapılan bir toplantıya -çay toplantısıymış güya- katılan üniversite "erkânından bazılarının isimleri Türkeş'in el yazmaları içinde bulunmuş ve MHP davası belgeleri arasına konmuştur. (MHP davası 101 no’lu klasör) "çay" toplantılarına katılan "ilim" ve "bilim" adamlarından bazılarının isimleri ve bugün YÖK tarafından getirildikleri görevler şöyle:
Prof. Halil Çin; Diyarbakır Dicle Üniversitesi Rektörü
Prof. Ahmet Surel: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı
Prof. Umut Akkoyunlu: Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı
Ankara Üniversitesi Rektör yardımcılığına getirilen Erol Cansel, 12 Eylül'den önce ülkücü öğretmenler derneği konseyinde kongre başkanlığı yapmış olan bir "ülkücü" bilim adamıdır. "Aydınlar Ocağı" adı altında ve MHP'lilerin denetiminde faşist ideolojiye yoğun, bir şekilde hizmet eden "ocağın" başkanı Salih Tuğ, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanlığına getirilmiştir.
Bugün Gazi Üniversitesi Rektörü olan Şakir Akça'da Türkeş'in evine girmekte ve bu "diş kontrollerin''de daha bir dizi kişi hazır bulunmaktadır. Yani anlaşılacağı üzere orada "özel dişçilik" bahanesiyle MHP'nin üst düzey toplantılarına katılıp Türkeş'ten gerekli direktifi almak için bulunmaktadır.
Diğer bir tescilli faşist olan Ayhan Songar, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri kürsüsü başkanıdır.
Birkaç örnekte basına yansıyan şekliyle yakın bir tarihe ilişkindir. Bunlardan Ahmet Alıcılar, Karadeniz Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi'ne araştırma görevlisi olarak atanıyor. "MHP ve ülkücü kuruluşlar" davasında 76 numaralı sanık olarak yargılanmakta olan Ahmet Alıcılar'ın TCK'nın 146/ 3 maddesi gereğince 5-15 yıl hapsi isteniyor.
"15 yıla kadar hapis ve kamu hizmetlerinden ömür boyu mahrumiyet cezasına çarptırılması istenen (MHP ve Ülkücü kuruluşlar davası 82 no’lu sanığı) Mehmet Naci Bostana; Gazi üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okuluna öğretim görevlisi olarak atandı." (25.5.1984 Hürriyet)
Aslında yukarıdaki örneklemeler YÖK ve onun atamaları hakkında yeterli bir bilgi vermektedir. Ancak biz bu faşist kurumlaşmanın niteliğinin daha net bir şekilde anlaşılması ve kendi dışındaki faşist kurumlarla nasıl bir kaynaşma içinde olduğunu göstermek için gazeteci-araştırmacı Uğur Mumcu'nun bir yazısından uzun bir alıntı yapmayı gerekli görüyoruz.
"Aydınlar ocağı adlı örgütün 'ilmi seminer' adını verdiği toplantısına kimler katılıyor.
Hasan Celal Güzel Başbakanlık, Kutlu Savaş Çalışma Bakanlığı Müsteşarıdır. Kazım Oksay Devlet Bakanıdır. Oksay, Savaş ve Güzel; Aydınlar Ocağı'nın etkinliklerine katılmışlar; sonra hükümette bir araya gelmişlerdir.
Aynı toplantılara katılan Prof. Ayhan Songar, TRT Yönetim Kurulu Prof. Leyla Elbruz ise Radyo ve TV Yüksek Kurulu üyeliklerine seçilmişlerdir...
İlginçtir, bir çok yere aynı kişiler atanıyor; Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yönetim Kurulu Üyesi, Prof. Hasan Eren aynı zamanda Radyo ve TV Yüksek Kurulu üyesidir, hem de Yüksek Öğretim Kurulu'nda görev yapmaktadır
..............
"Aydınlar Ocağı" toplantılarına eski solcularımızdan Prof. Erol Casel YÖK gelir gelmez Ankara üniversitesi Rektör yardımcılığına atanmış, merhum Prof. Erol Güngör Konya Üniversitesi Rektörlüğüne, Prof. Hikmet Tanju İlahiyat Fakültesi dekanlığına getirilmiştir.
Aynı toplantılara katılan Prof Nihat Nirun'da YÖK üyeliğine atanmıştır. Daha önce Fırat Üniversitesi Rektörlüğüne atanan N. Nirun Babıalide Sabah Gazetesi'nin de yazarlarındandır.
Aydınlar Ocağı eski Genel Başkanı Prof. Salih Tuğ, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanlığına getirilmiştir.
.............
Prof. Naci Kınacıoğlu, Aydınlar Ocağı toplantılarına katılanlardandır. O da Gazi Üniversite Rektör Yardımcılığına getirilmiştir...
"Doç. Dr. Kurt Karaca" takma adıyla ülkücü görüşe ideolojik içerik kazandırmaya çalışan Prof. Fikret Eren, Ankara Üniversitesi Rektör Yardımcısı'dır. Eren'den önce aynı koltukta oturan eski solcu Prof. Erol Cansel.
.............
TRT kurumundaki yasak sözcükleri saptayan Doç. Dr. Ahmet Ercilasun'un Aydınlar Ocağı toplantılarında da göze çarpmaktadır.
.............
Aynı toplantılara kanlan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyeleri'nden biride Doç. Dr. Seyfullah Ediz'dir. Ediz, geçenlerde Fakülte Dekanı'nı tokatlamış adı da bu yüzden gazetelere yansımıştır.
............Ankara Üniversitesi inkılâp Tarihi enstitüsü Müdürü Prof. Aydın Tuneri'de aynı çevreden gelmişlerdir (Uğur Mumcu 16 Mart-1985 Cumhuriyet)
Yukarıdaki alıntıdan da kolayca anlaşılacağı gibi YÖK, AFC'nin tepeden aşağıya doğru faşistleştirdiği diğer kurum ve kuruluşlarla aynı kaynaklardan beslenmekte ve bu kurum ve Kuruluşların hemen bütün yönetimi kademeleri tescilli MHP'li ve MHP yandaşlarından oluşturulmaktadır.
YÖK'le Başlayan Faşist Uygulamalar
Peki, YÖK'ün bu faşist kafa yapısına sahip unsurlarca örgütlenmesi yapılırken bugüne kadar üniversiteler ve diğer yüksek okullardan görev yapan öğretim üyelerine ne oldu? Bir de buna göz atalım.
YÖK ün oluşturulmasıyla birlikte bir yandan bu kuruluşa Cunta'nın onayıyla tescilli faşistler atanırken; diğer yandan sayısız demokrat, ilerici öğretim üyesinin görevine son verilmiş, görevlerine son verilmeyenlerden bazıları sürgün edilmiş, branşlarının dışında veya kapasitelerinin altında daha alt görevlere atanarak zorlayıcı yollarla ayrılmaları sağlanmıştır. Bir diğer kesimi de YÖK'e olan tepkisini kendi isteğiyle görevinden ayrılmakla göstermiştir. Bu konuda basına kadar yansıyan haberlere göre; bir yandan YÖK'ün yetkili ağızlarından "öğretim üyesi açığı yok" denirken, diğer yandan yukarıda belirttiğimiz gibi ayrılma ve uzaklaştırmalar sonucu önemli düzeyde bir öğretim üyesi açığı olduğu çeşitli yollarla itiraf edilmektedir.
Üniversite ve yüksek okullardan uzaklaştırılan veya ayrılan öğretim görevlilerinin bir kesimi iş hayatına atılırken, önemli bir kesimi ise yurt dışında mesleklerini devam ettirme imkânı aramaya girişmiş ve yurt dışına gitmişlerdir. 1.12.1984 tarihli Milliyet gazetesinde "Beyin Göçü Hızlandı" başlığı altındaki haber bahsettiğimiz gerçeği somut olarak göstermektedir."... Son üç yılda (YÖK'ün kurulmasından sonra, bk) üniversitelerimizden ayrılan 146 bilim adamı çeşitli ülkelerin üniversitelerinde çalışmaya başladılar. Ayrıca 27 bilim adamını üniversitelerinden izin alarak yurt dışında çalıştıkları öğrenildi" denilerek devamla bu bilim adamlarını göçe zorlayan nedenler şöyle sıralanmaktadır.
1- YÖK'ün yarattığı huzursuzluk
2-Çeşitli nedenlerle üniversitelerden uzaklaştırılmış olmak
3-Bilimsel araştırma yapma olanaklarının kısıtlı oluşu
4-Yabana ülkelerde bilim adamlarına tanınan mali olanaklar"
Yurt dışına gidenlerin dışında 194 bilim adamının da özel sektörde veya kamu kuruluşlarında çalıştıkları ve siyasete atıldıkları belirtilmektedir. Buna karşılık YÖK yetkilileri her ne kadar "öğretim üyesi açığı yok" diyorlarsa da, açıklamaları birbirini tutmamakta ve bizzat gazeteler verdikleri ilanlarla kendi kendilerini yalanlamaktadırlar. İşte bir örnek: "İstanbul Teknik ve Yıldız üniversiteleri boş bulunan kadroları için 359 öğretim elemanı arıyor. İTÜ'nün alacağı 31 doçent, 40 yardımcı doçent, 26 öğretim görevlisi, 6 uzman üniversiteye bağlı" fakülte 2 yüksek okul ve Türk Musikisi Devlet Konservatuarı'na yerleştirilecek...
Yıldız üniversitesinin boş kadrolarına ise toplam 160 öğretim elemanı alınacaktır..." (13.12.1984 Milliyet) YÖK başkanı İhsan Doğramacı'nın da "geçen yıl 300 yabancı öğretim üyesi gelmişti. Bu yılda 300'ün üstünde yabancı öğretim üyesi gelecek" (Hürriyet) diyerek itiraf ettiği gibi; üniversitelerdeki öğretim üyesi açığını kapamak için yurt dışından yabancı öğretim elemanı ithal edilmektedir.
YÖK, Üniversite ve Yüksek Okullardan uzaklaştırdığı ve kendi arzusu ile ayrılan öğretim üyelerinin yerine alacağı veya atayacağı öğretim görevlilerini sınava tabi tutmaktadır. YÖK'ün çıkardığı ve Mart 84 tarihli resmi gazetede yayınlanan "Yüksek Öğrenim Üst Kurumlan ve Yüksek Öğretim Kurumlan Sicil Yönetmeliğinde Akademik personel için düzenlenen sicil belgesinin 3. bölümü öğretim elemanlarının özel fişlenmesine yönelik soruları kapsıyor. İşte sicil maddelerinden bazılar: "Atatürk ilkeleri ve İnkılâplarına inancı... Milli birlik ve beraberliği kuvvetlendirme ruhu ve gücü, kötü alışkanlıklara ve haysiyet kinci fiil ve hareketlere karşı koyabilme yeteneği, aile düzeni, kendisinin ve eşinin ahlâk inancı, sadakati vb. 25 soru (9.15 Nisan 84 Nokta) İşte Nazi Almanya'sı ve Mussolini İtalya'sındaki faşist uygulamaları aratmayacak bir fişleme. Bu özelliklere uymayanlar ise kapı dışarı ediliyor.
Bu tasfiye işlemi YÖK kurulduğundan beri günümüze kadar devam etmekte, faşist kadrolaşma hızla sürdürülmektedir. Öğretim üyeliğiyle uzaktan yakından hiçbir alakası olmayan faşist kadrolara kontenjan ayırmak için toplu tasfiyeler gündeme getirilmektedir: "Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Tank Somer Üniversiteye bağlı 11 fakülte dekanına bir yazı göndererek, bu öğretim kurumlarında görevli 1500 öğretim elemanının görev süresinin 31 Ekim'de kendiliğinden sona ereceğini bildiriyor" (23.11.1984 Milliyet)
Toplumun her kesimini disipline etme amacıyla yola çıkan AFC, görüldüğü gibi üniversitelerde de YÖK aracılığıyla bunu becermeye çalışmaktadır. YÖK doğası gereği üniversitelerde en küçük demokratik kıpırdanmaların üzerine olanca şiddetiyle gitmektedir. YÖK'ün belirlediği plan ve programın dışında faaliyet göstermeye çalışan, YÖK'ü eleştiren, YÖK'ten izinsiz gazete vb. yerlere yazı yazanlara karşı derhal tavır alınmaktadır. Her şey YÖK'e bağlı ve YÖK'ün belirlediği sınırlar içinde olup bitecektir. Bu faaliyetlerde "bilim" adına bilim düşmanlığı ve toplumu sosyal ve siyasal olarak uyuşturacak faaliyetler olacaktır. Marksist-Leninist yayın ve klasikler bir yana, demokrat-aydın, yazarçizerin, genel toplumsal gerçekleri işleyen her türlü yapıtları bile yasak kapsamı içindedir. Bunu okuyan ve okutan (okullar kapsamında) soruşturmaya tabi tutulmakta ve mimlenmektedir.
Birkaç örnek vermek istiyoruz:
'Yorgun savaşçı'yı sınıfta okutan öğretmen savunması alınmak için resmi gazete ilanıyla aranıyor. Gazetede Fakir Baykurt'un ve benzeri yazarların kitaplarını öğrencilere tavsiye edenler 15 gün içinde savunma için başvuruya çağrılıyor.
"Bu arada 1972 yılında Necati Cumalı'nın 'Ay Büyürken uyuyamam' kitabını öğrencilere tavsiye eden bir öğretmene de ihtar cezası verildi. Gerekçe olarak ta 'kapağında müstehcen resim' bulunması gösterildi" (10.5.1985 Milliyet)
Bildiğimiz gibi geçtiğimiz aylarda sivil cunta'nın insanlık dışı uygulamalarına karşı çıkan bir grup aydın, bilim adamı, yazar ve sanatçı, cunta şefi Evren'e bir dizi demokratik talebi içeren dilekçe verdiler. Basına "aydınlar dilekçesi' diye yansıyan bu dilekçenin altında imzası bulunan herkes hakkında derhal soruşturma açıldı. Gerekçe ise "toplu hareket" etmeleriymiş! Cunta böyle bir uygulama yaparda onun uşak ruhlu çömezleri YÖK yöneticileri boş durur mu? YÖK de derhal kolları sıvayarak genel soruşturma dışında kendi içinde bir koşuşturma başlatarak: YÖK'e bağlı olan öğretim üyelerinden dilekçe altına imza atanlar hakkında soruşturma açarak, bunlardan savunma istedi. Bunlardan bir kısmını "sakıncalı" diye fişleyen YÖK, diğerlerine de gözdağı vermek için ilk etapta bir öğretim elemanının işine son verdi. 12 Eylül 1984 tarihli Milliyet gazetesinde de buna ilişkin şu haber yer almaktadır; "Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Öğretim Üyelerinden Dr. Sorgüt Sölçün'ün görevine son verildi."
"Aydınlar davası" duruşmasında da Prof. Hüsnü Göksel, Prof. Mehmet Haberal davasının en önde gelen isimlerinden olduğu halde dilekçeyi imzalamasından dolayı Profesörlüğü üniversite de onaylanmamıştır. Doçent olan imzacı arkadaşı yardımcı doçentlik kadrosu boş olan görevi atanmak için başvurunca (Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi) kabul edilmemiştir. (Milliyet) öğretim üyelerinin üzerindeki baskı ve yıldırma politikası bunlarla sınırlı kalmıyor. İlerici, yurtsever ve demokrat fikirlere sahip olmak ve bu doğrultuda yazı yazmak, YÖK'ün ve YÖK üyelerinin kirli çamaşırlarını, yolsuzluklarım ortaya çıkarmak ve bunları eleştirmekte suç oluyor. YÖK, rektörlerine öyle yetkiler vermiştir ki: bahsettiğimiz temelde hareket eden kişileri sille tokat dövebildiklerini bile duyabiliyoruz. Bu konuda açıktan yetki verildiğini iddia etmiyoruz. Ancak aşağıda örneğini sunduğumuz bir dövme olayında; saldırgan rektörün YÖK tarafından herhangi bir cezaya çarptırılmaması, hatta dövülen öğretim üyesinin iddia ettiği suçlamanın üzerine gitme gereği bile duyulmaması bize böyle bir yetkinin pratik olarak işletildiğini gösteriyor. Bahsettiğimiz olay Malatya İnönü Üniversitesinde geçiyor. Şöyle; olayı anlatan Prof. Dr. Nejat Göğünç "Rektör (Prof. Dr. Sefa Ürkün bn) mahalli 'Görüş' gazetesinde bir süre önce yayınlanan bir yazımın tekzibini istedi. Ben bunu kabul etmeyince tartıştık. Üzerime yürüdü, sille tokat dövdü" iddiasında bulundu. Prof. Dr. N. Göğünç'ün adı geçen yazı başlığı altında yayınlandı. Prof. Dr. Göğünç bu yazısında üniversitenin düzenlediği bir serginin açılışı nedeniyle verilen kokteyl giderlerinin öğrencilerin yemek tahsisatından karşılanmasına karşı çıkarak, şu iddialarda bulunmuştu.
"Sanat etkinliklerinin çoğalması ne kadar iftihar ediciyse, bu gibi törenlerde sırf gösteriş için öğrenci istihkakından kesilen paralara ağırlamada bulunulması da o kadar utanç vericidir." (7.1.1985 Milliyet)
Adı yolsuzluklara karışan yüksek okul yöneticilerinin sadece bu olayda değil benzer olaylarda da korunduğunu görmekteyiz.
Buyurun size bir yolsuzluk iddiası daha. Buna karşı tepkisini Açlık Grevi eylemiyle dile getiren bir öğretim üyesi: "Zonguldak Mühendislik Fakültesinin öğretim üyelerinden Doç. Sadi Boyder resmi makamlarca 1980 yılında fakülte sekreterliğinde ortaya çıkarılan bir yolsuzluk olayına karışanların bu-günkü fakülte yönetimince korunduğunu ileri sürerek olayı protesto etmek için Açlık Grevine başladı" (Ekim 84 Milliyet)
Yolsuzluk olaylarına karşı bu kadar duyarsız davranan ve haklarını da TCK’nin 146/3 maddesi gereğince 5-15 yıl hapis cezalan istenen ve davaları hala sürmekte olan MHP’li faşistleri görevlendirmede tereddütsüz davranan YÖK, bakın bir başka olayda nasıl ince eleyip sık dokuyarak "dana altında buzağı" arıyor.
'Doç. Dr. Nejat Kaymaz Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyelerindendir. Doç. Kaymaz, 'Misak-i Milli" üzerine yapılan tartışmalar hakkında" konulu profesörlük 'takdim tezi' hazırlamış fakülte yönetim kurulu kararıyla profesörlüğe yükseltilmesi için dosyası onaylanmak üzere üniversite senatosuna sürülmüştür"
Bu işlemler 1982 başlarında olur. Aynı yılın Temmuz ayında dosya fa-külteden üniversite senatosuna gönderilir. Senato 10 Ekim tarihinde fakülte kurulunun önerisini incelemek üzere iki komisyon kurar. Komisyon raporlarının senatoda görüşüleceği sırada Doç. Dr. Kaymaz hakkında bir ihbar olduğu, anlaşılır.
İhbar yazısı aynı fakültenin Tarih bölümü başkanı Prof. Dr. Mehmet Altan Köymen'in imzasını taşımaktadır.
Prof. Dr. Köymen, Doç. Dr. Kaymaz'ın gazetemizde 1976 yılında yayınlanan bir yazısında "Marksist görüşler" olduğu kanısındadır. Köymen'in ihbar yazısı üne ulaştıktan sonra Rektör Somer, Ankara Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Turgut Kalpsuz'u konunun incelenmesi için görevlendirir.
Prof. Köymen'in "Marksist görüşler" içerdiğini ileri sürdüğü yazı dizisi 700 'ü önce yaşamış Selçuklu yöneticilerinden "Pervane Süreyman'i ile ilgilidir. Deniz Ticaret Hukuku alanındaki uzmanlığıyla tanınan Prof. Dr. Kalpsuz'a rektör tarafından verilen görev; Doç. Dr. Kaymaz'ın "Atatürk ilkelerine bağlılık Atatürk milliyetçiliği ve Atatürk ilkelerine ters düşen herhangi bir ideolojiye" sahip olup olmadığının araştırılıp saptanmasıdır.
Deniz Ticaret Hukuku dalında araştırmaları bulunan Ticaret Hukuku Prof. Kulpsuz'u uzmanlık alanı ile uzaktan ve yakından hiçbir ilgisi olmayan bu konuda kendisine verilen görevi yerine getirerek şu yargıya varır:
"... Gerek kullanılan terminoloji gerekse tarihi olayların izahında takip edilen metot ve hareket edilen "sınıfsal çıkar" çıkar çevreler, "halk ayaklanması", "kültürel yapının alt yapıya göre belirlenmesi" ilkeleri bakımından, makalenin tarihi materyalizme müstenit bir tarih görüş ile hazırlanmış olduğu intibaını edinmiş bulunuyorum..."
Bir Tarih Profesörü'nün nasıl deniz ticareti konusunda bilimsel görüş bildiremezse; kamu hukuku ve tarih konularında uzmanlık düzeyinde bilgi sahibi olmayan bir ticaret hukuku profesörünün bu konuda görüş bildirmemesi gerekir. Çünkü ilgi ve uzmanlık alanları çok değişiktir.
Bu gerçeği sayın Prof. Kulpsuz kendisi de değerlendirmiş olacak ki raporun sonuna şu yargıyı eklemeyi uygun görmektedir.
"Ancak zatıalilerince de takdir buyrulacağından emin olduğum gibi ihtisas saham siyasi, iktisadi ve felsefi doktrinler yahut bunların tarihi olmadığından bu teşhisinde benim şahsi incelemelerim ve bilgim ile sınırlı kişisel görüşümden ibaret olduğunu bildirir, saygılar sunarım.'
Ankara Üniversitesi senatosu Prof. Dr. Kalpsuz'un bu raporundan sonra oyalama yapmış ve Doç. Dr. Kaymaz'ın Profesörlüğe yükseltilmesi işlemini reddetmiştir. Bu arada Doç. Dr. Kaymaz Diyarbakır Üniversitesinde görevlendirilmiştir.
Doç. Kaymaz, senato kararının iptali için Ankara Hukuk Fakültesi eski öğretim üyelerinden Av. Dr. Yahya Zabunoğlu aracılığıyla yargı yoluna başvurmuştur.
Ankara Üniversitesi senatosunun Doç. Dr. Kaymaz ile ilgili işlemi Ankara 3 nolu bölge idare mahkemesinde oy birliğiyle iptal edilmiştir. İptal kararında somut verilen yerine soyut bir takım iddialarla Profesörlüğe atama işlemi arasında bir ilgi kurulamadığı" belirtilmiştir.
YÖK düzeninin nasıl işlediği iyice görülüyor. (Uğur Mumcu/ Cumhuriyet) .
YÖK ve YÖK kurmaylarının icraatları bu minval üzere sürüp gitmekte; YÖK ve onun atadığı yüksek okul yöneticileri kraldan çok kralcı kesilerek canı gönülden uşaklıklarına devam etmektedirler. Yukarda kısaca vermeye çalıştığımız örnekler YÖK'ün yeni uygulamalarını yeterince açacağından bir başka konuya geçiyoruz.
Demokles’in Kılıcı, Faşist Disiplin Yönetmeliği
Egemen sınıfların amacının "tek tip öğretim üyesi", "tek tip öğrenci" yaratmak olduğunu daha önce belirtmiştik. Tek tip öğretim üyesi' yaratmak için yapılan uygulamalar, benzer yönleriyle ancak daha da yoğunlaşarak öğrenciler içinde geçerliydi. Öğrencilere karşı sürdürülen bu faşist uygulamalar ve disiplin kuralları oturup-kalkmaktan, yiyip-içmeye giyim-kuşamdan sosyal faaliyetlere ve düşünce tarzına kadar her alanda sürdürülmekte ve sadece üniversiteleri değil aynı zamanda yüksek öğrenim gençliğini barındıran yurtları da kapsamaktadır. YÖK'ün kuruluşundan beri öğrenciler üzerinde zaten uygulana gelen bir dizi faşist baskı yöntemi olası gelişmelere ve kıpırdanmalara karşı her geçen gün daha da ağırlaşmaktadır. Aslında aşağıda da vurgulayacağımız gibi bu önlemler devrimci-demokratik eylem ve örgütlemeler karşılanırken, ince taktiklerle meselenin bu yönü örtülmeye çalışılmaktadır. Daha doğrusu faşist düzenlerinin bir ürünü olan ahlak dışı davranışlarla; ilerici, devrimci faaliyetleri aynı kefede ele alıp, bununda toplum dışı bir davranış gibi karalamaya çalışmaktadırlar.
"Uyuşturucu madde kullanan, taşıyan, bulunduran, ticaretini yapan ya da ırza tecavüz eden yüksek öğretim öğrencileri okuldan atılır" maddesi yeni disiplin yasasının başında yer almaktadır. Bu yönetmeliğin devamına geçmeden önce bu maddeye ilişkin bir iki şey söyleyelim. Birincisi; Yüksek okullarda son yıllarda hızla gelişen ve giderek orta öğretim gençliğini de içine alan bu ahlaksızlık ve yozlaşmalar kimin eseridir? Tabii ki emperyalist kapitalist sistemin kokuşmuşluğunun bir ürünü olan bu yozlaşmalar ülkemizde de, emperyalizmin ülkemizdeki uşakları olan egemen sınıfların tam da istediği bir gelişmedir. Çünkü egemen sınıflar kendi düzenlerine karşı çıkmayan, buna uysalca hizmet eden itaatkâr, kafası boş, uyuşuk ve robotlaşmış bir gençlik hayal etmektedir. Egemen sınıflar yıllardır böyle bir toplumun özlemi içindedirler, ancak gençliğin politik mücadeleye olan duyarlılığı bu özlemlerini kursaklarında bırakıyordu. 12 Eylül AFC'si döneminde egemen sınıflar bu yolda önemli adımlar atmış ve basan elde etmişlerdir. Daha düne kadar devrimci hareketi hayatin her alanında olduğu gibi okullarda da nasıl söküp atarım diyen ve her türlü rezalete göz yumarak "yeter ki siyasete bulaşmasın diyen ve her türlü rezalete göz yumarak "yeter ki siyasete bulaşmasınlar" mantığıyla kendi elleriyle yozlaştırdıkları bu gençleri için; şimdi de utanmadan ve gayet pişkince yukarıdaki maddeyi yönetmeliğin buşanı kondurmak; kirli vicdanlarını temizlemeye yetmese gerek! İkincisi; işte bu yönüyle belirlenen bu madde göstermeliktir. Bu madde doğrultusunda yapılan uygulamalarda istisnadır ve göz boyamaktan başka bir anlam ifade etmemektedir. Egemen sınıflar açısından genel kaide; emperyalist kapitalist sistemin çürümüş ve yoz kültürünün ürünü olan bir dizi ahlaksızlığı daha da geliştirip tek başına baskı ve şiddetle gerçekleştiremediğini, bu yolla takviye edip devrimci hareketin gelişimine darbe vurmaktır. Özellikle Cunta sonrası okullarda dâhil her alandaki gençliğin hali içler acısıdır. Şimdi yine, faşist disiplin yönetmeliğinin devamındaki ve özelliklerde devrimci harekete yönelik plan maddelere geçelim:
"YÖK tarafından hazırlanan yeni disiplin yönetmeliğine göre toplantılarda davetlilere ayrılan yerlere oturan öğrenci kınama cezası ile cezalandırılarak" .
YÖK'le beraber insan ilişkileri de değiştirilmeye başlamıştır. Artık öğretim üyesi ile öğrenci arasındaki ilişki, hiyerarşik ilişki, emir-komuta ilişkisi haline dönüşmüştür. Tam bir faşist ordu disiplini gibi öğretim üyeleri "Komutan", öğrenciler ise "asker". Buna riayet etmeyenlere de yine askeri disiplin uygulanır, işte yukarıdaki madde de bunun ifadesidir. Saç, sakal uzatmamak, günlük traş olmak, kılık kıyafet düzenliliği de aynı amaca hizmet etmektedir. "Yönetmelik uyarınca ilişkilerinde kaba ve saygısız davranan, başkalarını rahatsız edecek biçimde bağıran, şarkı söyleyen, çalgı çalan, gürültü eden ve çevresini temiz tutmayan öğrencilere de uyarma cezası verilecek."
Devam ediyoruz: "Yüksek öğretim kurumlarında asayişi bozmak, ideolojik amaçlı bildiri, afiş, pankart ve bant bulundurmak okuldan atılmayı gerektirecek. Bunları kurum binalarına veya binalardaki eşyalar üzerine yazan, resimleyen, teşhir eden, sözlü ya da yazılı ideolojik propaganda yapan öğrenciler okuldan çıkarılacakları gibi bir daha hiç bir yüksek öğretim kurumuna alınmayacak" tam da burada gerçek niyet ve amaçlar çok iyi bir şekilde ortaya konulmaktadır. Diğer kurallarla beraber ele alındığında bir yanda devrimci-demokratik gelişmeleri durdurmak, diğer yanda askerileştirme politikasını hayata geçirmek. Böylece, içine kapanık, suskun araştırmayan, düşünmeyen ve kelimenin tam anlamıyla depolitize olmuş bir insan, daha doğrusu kurulmuş robotlar gibi istedikleri biçimde kullanabilecekleri insanlar yetiştirmek istiyorlar. Öyle insanlar ki,en somut talebini bile dile getiremeyecek en bariz haksız haklara bile karşı çıkmayacaklar. Yoksa "huzur ve sükûnu" bozma gerekçesiyle kapı dışarı edilmekle kalmaz, bir de üstüne üstlük polis takibatına uğrar ve işkence haneye çekilmek gibi "sıradan" bir olayla karşılanabilir. Suçlama kalıp aşmıştır, artık, "anarşi" yaratmak ve en ''korkunç"'u örgütlenmek. Bunun çok açık bir örneği geçenlerde yaşandı.
"Paralı eğitim uygulamasından vazgeçilmesi ve öğretim koşullarını özelleştirilmesi amacıyla TBMM Başkanlığına ve bağlı bulundukları fakültelere dilekçe veren üniversite öğrencileri hakkında İstanbul Hukuk Fakültesi'nde soruşturma açıldı. Siyası şubeye bağlı ekipler dilekçe veren bazı öğrencileri gözaltına aldı" (19.10.1984 Güneş) Ardından genele yönelik bir ceza uygulamanın kamuoyunda doğuracağı tepki göz önüne alınarak, öncelikle girişimin örgütlü bir şekilde yapıldığı ve bunun yıkıcı örgütler tarafından tezgâhlandığı gerekçe gösterilerek, öncelikle 6 tane "elebaşı" seçilip cezalandırıldı. Olayın ardından "toplu hareket ettiler, bu nedenle haklarında soruşturma açılmıştır. Gerekli işlemler yapılacaktır" diye demeç veren İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı faşist Orhan Aldık açtı; faşist Anayasayı hazırlarken gösterdiği "sadakat" ve "başarıyı" yönetici olduğu okulda da göstererek efendilerinden yeni övgüler almanın hülyasına öylesine kaptırmıştır ki kendisini; ipin ucunu kaçırıp "kapının önünde toplanmışlar, dilekçe vereceklermiş. Ben müstahdem aracılığıyla haber gönderdim teker teker versinler diye. Onlar toplu vermekte direndiler. Eski tecrübelerime dayanarak örgütlü bir hareketle karşı karşıya olduğumu hemen anlamıştım" diyerek işi hafiyeliğe kadar vardırmıştır. O, bu olayın akabinde kendi imzasını taşıyan duvar ilanının da tüm öğrencilere gözdağı vermenin fırsatını kaçırmıyordu:"Disiplin kurulu bu hareketin 'izinsiz toplantı yapmak' olarak yorumladığını, öğrencilere verilen cezaları belirten ilanda açıkladı. Suçlanan öğrencilerin ayrıca üniversitenin sükûn ve huzurunu bozacak nitelikte harekette bulunmaları nedeniyle Disiplin Kuruluna sevk edilecekleri bildirildi", (12 Ekim1984 Güneş)
YÖK, saldırılarını faşist ordunun artıklarıyla güçlendiriyor. Nasıl mı? şöyle; Üniversitelerde "sicil savunma" kurumlan oluşturuyor ve bunlar aracılığıyla baskılarını katmerleştiriyor. Çapa Tıp Fakültesi "sivil savunma" uzmanı Emekli Albay İzzet Özçelik’tir. Nokta (16 Haziran 1985 sayı 23) dergisi muhabiri bu ordu artığı "sivil savunma" uzmanıyla yaptığı röportajda amaçlanan şeyi net bir şekilde ortaya koyuyor. Bu sivil savunma uzmanının söyledikleri YÖK'le çelişmiyor. Şöyle diyor sayın bay "sivil savunma" uzmanı: "öyle bir düzen getireceğim ki askeri birlikleri aratmayacak."
Aynı şekilde bu "uzman" sadece öğrencilere karşı "tedbirler" almakla kalmıyor. Fakültenin bahçıvanından tutunda öğretim üyelerine kadar tüm çalışanlar üzerinde faşist bir terör estiriyor. Yine aynı sayılı Nokta dergisinde olay öğretim üyelerinden birinin ders verdiği bir sırada "Albayı görür-görmez ayağa kalktığı Çapa'lı öğrenciler arasında sıkça konuşulmaktadır" şeklinde aktarılmaktadır. Nedir bu öğretim üyesini "Albay"'ı görünce ayağa kaldıran güç?. Bu sorunun yanıtı bir bütün olarak yazımızın içinde yer alıyor.
Faşist disiplin uygulamaları, öyle bir noktaya geldi ki, artık günlük basında "Tek Tip Öğlenci" manşetleri kanıksanır hale geldi. Gazeteler "sivil savunma" elemanlarının "zehir hafiyeliği" aratmadan icraatlarını tiraj artıran "ilginç" olaylar manşetiyle vermeye başladılar. Cumhuriyet Gazetesi 23 Temmuz 1985 tarihli sayısında "Tek tip öğrenci" YÖK plan yaptı. İyi öğrenciyi belirledi" manşeti altında YÖK tarafından üniversite rektörlerine gönderilen öğrenci eğitim ve öğretim elemanları yetiştirme Oryantasyon planını açıkladı.
YÖK'ün üniversite ve fakültelere gönderdiği planını ilk bölümü olan "yüksek öğretim öğrenci eğitim plan"ında" başlıca şu esaslar yer alıyor:
"Atatürk ilkeleri ve inkılâp tarihi derslerinde belirlenen konu başlıklarını taşıyan ders kitabı okutulacak. Kitapta belirtilen konular hakkında öğrencilere araştırma inceleme ve tez hazırlama görevi verilecek" Bu madde hiçbir yoruma yer vermeyecek kadar açıktır. Yüksek öğrenimdeki tüm öğrenciler zorunlu olarak faşist ideolojik eğitimden geçirilecektir. Ve hatta sadece bu konuda zorunlu eğitimle de sınırlı kalınmayacak, öğrenciler bu alanda araştırma yapmaya, tez hazırlamaya zorlanacaktır. Buna uymayanlar hakkında soruşturma açılacak ve disiplin kuralları işletilecektir.
"1985-86 öğretim yılından itibaren belirlenen günlerde konferans, seminer, sempozyum ve açık oturumlar yapılacak, bu etkinlikler üniversite rektörlüğü tarafından saptanacak." Elbette bu etkinliklerde sıradan öğrencilere söz hakkı verileceği veya onlara bağımsız bir çalışma olacağı sağlanacağı düşünülemez. Bu etkinliklere katılacak olanlar da yine YÖK ve üniversite yönetimi tarafından tespit edilecek ve tüm çalışmaları denetlenecek, konuşma metinleri sansürden geçirilecektir. Nitekim buna en güzel örnek Japonya'da düzenlenen Gençlik Festivaline gönderilen gençlerdir. Bu gençler YÖK yöneticilerinin ve üniversite rektörlü ve dekanlarının çocuklarından oluşuyor. Herhalde başka bir uygulamada beklenemezdi. Öyle ya, hali hazırda öğrenciler "tek tip kafa yapısına" sahip hale getirilmemişti ve faaliyetler 85-86 öğretim yılında hızlandırılacaktı. O halde elde hazır olan "ikinci kuşak YÖK efradı bu festival için biçilmiş kaftandı.
"Belirlenen etkinliklerde öğrencilerinde görev almaları sağlanacak." Bu öğrencilerin nasıl seçileceği ve kimler arasından seçileceğine yukarıda değindik.
''Yüksek öğretim gençliğinin millî değerler, hedefler ve Atatürk ilkeleri yolundan sapmalarına sebep olabilecek ideolojik tehditlere belirleyecek, araştıracak, inceleyecek, zaaflarını tespit edecek vs. karşı tedbirlerini gösterecek, sürekli görev yapacak bir birim oluşturulacak..." Bu birimin ne olduğunu bilmek için herhalde müneccim olmak gerekmez. Böyle örneklere yukarda belirttiğimiz Mussolini İtalya'sında' ve Hitler Almanya'sında rastlanıyordu. İnsanlığın utanç kaynağı ve yüz karası bu iki faşist iktidar döneminde, faşist parti denetiminde okullarda bu tür birimler oluşturularak normal dersler dışında faşist ideolojik eğitim zorunlu hale getiriliyordu. YÖK oluşturduğu bu birimde faşist partinin yerini almış ve faşist bir ideolojik üretme kurumu oluşturmuştur.
"Ders notlarında, okutulan kitaplarda ve dershanelerde işlenen konularda "vazife" maddesindeki isteklere ters düşen ifadelere engel olma amacıyla YÖK Başkanlığı tarafından etkin bir kontrol sistemi tesis edilecek ve bu sistemin tüm yüksek öğretim kurumlarında uygulanması sağlanacak." Hedef açık. Tam ve kesin denetim. Nefes almak yok! Böylece bilimsel çalışmalar sınırlandırılacak ve beyinlere zincir vurulmaya çalışılacaktır. Çok görmemek gerek. "Aydınlar Ocağı" ulemalarının bu koyu sansürcülüğünü. Ne İde olsa "Aydınlar Ocağı"ndaki "ilmi" ve "tarihi" toplantılarda Abdülhamit Han(!) hazretlerinin yaşamı hakkında ve "jurnal" şebekesi hakkında az nefes tüketmediler.
"Öğrenim sırasında öğrencilerin tutum ve davranışları yakından izlenecek ve değerlendirilecek...' YÖK'ün zehir hafiyeleri yine işbaşında. Aslında bu madde YÖK'ün gerçek yüzünü iyice açığa çıkarmaktadır. YÖK, yüksek okulların başına çökertilmiş polis teşkilatı gibi, jandarma teşkilatı gibi faşist bir kurumdur.
Planın, "yüksek öğretim kurumlarındaki öğretim elemanlarını yetiştirme ve oryantasyon planı" adlı ikinci bölümde de şu esaslar yer aldı:
Öğrenci Eğitim planında öngörülen konferans, seminer, sempozyum vb. faaliyetlerle öğretim elemanlarının belirlenen periyotlar dahilinde görev almaları rektörlükçe sağlanacak, her öğretim elemanı en fazla üç yılda bir bu faaliyetlerde aktif görev alacak.
Öğretim elemanlarının Atatürk ilke ve inkılâplarına uygun davranışlar içerisinde bulunmaları sağlanacak ve maksatlı faaliyetleri "yetkili makamlar" tarafından izlenerek değerlendirilecek." Böylece YÖK "tek tip öğrenci"nin yanı sıra "tek tip öğretim görevlisi" sistemini kurallarla belirlemeye somut olarak hataya geçirmeye ve faşist kurumlaşmayı giderek daha sistemli bir hale getirmeye başlamıştır.
Kısaca özetlersek YÖK çıkardığı yasa ve yönetmelikler sonucu öğretim üyelerinden öğrencilere kadar herkesi belli bir kalıba dökmeye çalışmakta, hem biçim yönünden hem de kafa yapısı olarak "tek tip öğretim üyesi", "tek tip öğrenci" yaratma amacı gütmektedir. Hem Öğretim üyelerinin, hem öğrencilerin ve bu arada hem de diğer çalışan personelin tıraşından kılık kıyafetine ve oturup kalkmasına kadar müdahale etmektedir. Faşist ideoloji dışındaki düşüncelere tahammül edemeyen YÖK değişik düşünceye sahip olandan (öğrenci, öğretim üyesi) hemen tasfiye etmektedir. Bunların yerine alacaklarım sınavlardan geçirmekte ve kendine uygun kafa yapısında olanları tercih ederek kadrolarını bunlardan oluşturmaktadır.
Toplama Kamplarını Aratmayan Yurtlar Sorunu
Buraya kadar, YÖK aracılığıyla birer askeri kışla haline getirilmeye çalışılan üniversite ve yüksek okullardaki gelişmeleri ve buralardaki öğretim görevlileri ve öğrencileri de bu askeri kışlanın faşist disiplin kuralları çerçevesinde oluşturulmaya çalışılan birer askerleri olarak eğitilmek istendiğini, somut örnekler vererek açmaya çalıştık. Buna değinirken, aynı uygulamaların öğrencilerin bin bir zorlukla barındırıldığı yurtlar için de geçerli olduğunu bir kez daha vurgulayarak, sorunun bu yönünü de imkânlarımız oranında açmaya çalışacağız. 12 Eylül öncesinde, üniversite gençliğinin gelişmesinde demokratik dernekler kadar, barındıkları yurtlarında belirleyici bir fonksiyonu vardı. Bunun için, 12 Eylül öncesinde, üniversite gençliğinin gelişmesinde demokratik dernekler kadar, barındıkları yurtlarında belirleyici bir fonksiyonu vardı. Bunun için, 12 Eylül'den sonra üniversitelerde ve yüksek okullarda alınan tüm önlemler ve baskı yöntemleri daha da ağırlaştırılarak yurtlar içinde gerekli kılındı. Zaten, 1978 de getirilen bölgesel sıkıyönetim ile birlikte, sıkıyönetim kapsamına giren illerde (özellikle Ankara ve İstanbul'da) yurtlar içinde ve çevresinde polis karakolları ve askeri kışlalar kurulmuş ve yurtlardaki tüm faaliyetler denetim altına alınmaya çalışılmıştır. Denetim altına alınamayan yurtlarda ise, öğrenciler zorla kapı dışarı edilmiş ve yurtlar ya tamamen kapatılmış ya da amaç dışı işlerde kullanılmıştır. Fakat bu girişimdir egemen sınıflar açısından yeterli görülmediğinden 12 Eylül sonrasında bu uygulamalar, belli bir program çerçevesinde daha sistemli ve bilinçli bir hale getirilmiştir. Özel yurtların büyük çoğunluğu kapatılmış, geride kalanlar da devletin direkt denetiminde olan Kredi ve Yurtlar Kurumunun emrine verilmiştir. Zaten ihtiyacı karşılamaktan çok uzak olan bu yurtlara, kapasitesinin altında öğrenci alınmaya ve alınan öğrencilerde özel elemelerden geçirilmeye başlanmıştır.
Ayrıca, "yurtta kalan öğrenci 5 bin lira 'güvence parası' verecek. Öğrenciler bir aylık yurt ücretini peşin verecekler. Toplanan bu paralar bankaya yatırılacak bir yılda 150 milyon lira faiz getirecek" (17.5.1984 Milliyet)
Bu parayı her öğrenci veremeyeceğine göre, yoksul ve emekçi ailelere mensup öğrencilere yurt kapılan kapanıyordu. Diğer yandan bu parayı zar-zor denkleştiren öğrencilerin sırtından milyonlarca lira kazanç sağlanacaktı.
Yurtlara öğrenci alınırken başvurulan elemelerdeki amaç, "aşın uç" diye nitelendirdikleri ilerici, yurtsever, devrimci ve demokrat öğrencilerin yurtlara sokulmasını engellemektir. Bu elemeler de her nasılsa açığa çıkarılamayan bazı devrimci-demokrat unsurlar ile yurtlardaki faşist disiplin kurallarına karşı hoşnutsuzluğunu dile getirerek "kıpırdayan" çeşitli unsurların faaliyetlerini denetlemek ve açığa çıkarmak için; yurtlarda sıkı bir denetim, "güvenlik" birimi ve sivil muhbir ağı oluşturulmuştur. Bu yolla açığa çıkarılan öğrenciler yurt yöneticilerine bildiriyor ve "suçlu" hiçbir gerekçe gösterilmeden yurtlardan atılıyordu.
Yurda yeni giren öğrencilerin birbirleriyle kaynaşmasını ve ilerici, devrimci fikirlerden etkilenmesini önlemek için de önlemler almıştır. Her öğrenci istediği koğuşta kalamamakta ve belli saatlerden sonra her öğrencinin kendi odasında ve koğuşunda bulunma zorunluluğu getirilmekte ve sık sık kontroller yapılmaktadır. Şüpheli hareketleri görülenler sıkıca izlenmekte ve uyarılmaktadır. Ders kitapları ve uşak basın gazeteleri dışında yurda değişik kitap, dergi vb. eserler sokanları ve bunları okuyan veya bulunduranlar cezalandırılmaktadır. Hiçbir sosyal ve kültürel faaliyete izin verilmemektedir. Bu tür faaliyetler için herhangi bir yer ayrılmadığı gibi, koğuşlarda da bu tür girişimlerde bulunanlar hemen ayrılıyor ve bitmez tükenmez yasaklar bir kez daha hatırlatılıyor. Yurtlara giriş çıkış, saatleri kesin olarak belirlenmiştir. Bu saatlere riayet etmeyenler yurtlara alınmamaktadır. Yani neresinden bakarsan bakalım tam bir kışla düzenidir kurulmak istenen.
Bu amaçla öyle çok kural getirilmiştir ki yurt yaşamına, bu kadarı orduda ve askeri ceza evlerinde bile yoktur. Veya ancak Mamak ve Diyarbakır'da olabilmiştir, işte bunu yansıtan bir gazete haberi:
"Yurtlarda öğrenciler açısından en çok tartışılan konu, yurt disiplin yönetmelikleri ve yurdun her bölümüne asılan, "talimatlar oluyor. Bir araya geldiğinde 40 sayfalık bir dosyayı dolduran bu talimatların sayısı 500'e yakın.
''Yurt disiplinini sağlayıcı bu kurallar öğrencinin hemen her hareketini kontrole yönelik,yoruma açık bazı maddeler nedeniyle öğrencinin kolaylıkla yurttan uzaklaştırılmasına neden olabilecek nitelikte Örneğin "yatağını düzeltmemek", "eşyaların yerini değiştirmek", "elektrik savurganlığına neden olmak", "bozuk yiyecek bulundurmak", "terlik ve ayakkabılarını yurt yöneticilerinin göstereceği yerler dışına koymak", "giriş saatinden geç gelmek", "yöneticiler aleyhine konuşmak", "odada sigara ve çay içmek" gibi çeşitli nedenlerle öğrenci hakkında disiplin işlemi yapılabiliyor...
Bazı ilginç yurt "Talimatları": - Ders kitapları dışında kitap bulundurmak vb yasaktır.-
- Öğrenci karyola altında sadece terliğini bulundurabilir.
- Yatak kıyafeti ile koridorda dolaşılamaz.
- Çamaşır ipi ve çamaşır asmak yasaktır.
- Yatak odalarında eğlence ve sohbet yapılamaz.
- Duvarlara çivi çakılamaz, afiş ve poster yapıştırılamaz.
- Hasarlar suçlusu bulunmazsa eşit olarak tüm kalanlara ödetilir.
- İdareye haber vermeden bir yere gidilemez.
- İzinsiz dışarıda kalan cezalandırılır. ,
- Öğrenciler anlaşarak yatak değiştiremez.
- Öğrenciler yatış kalkışta "zaman tablolarına" uymak zorundalar.
- Gece 12.00 de ışıklar söndürülür.
- Belli bir saatten sonra TV izlenemez.
- İç çamaşırı ile banyoya girilmez.
- El yüz yıkama yerlerinde toplu halde sohbet edilmeyecek, müzik dinlenmeyecektir.
- Öğrenci dolapları, belirtildiği gibi düzenlenecek, daima temiz, tertipli ve kontrole hazır vaziyette olacaktır.
- Dolap anahtarları 2 adet olacak, biri idareye teslim edilecektir.
- İdareden habersiz anahtar değişimi yapılmayacaktır.
- Oda ve dolaplarda yiyecek -içecek maddesi bulunmayacak sigara içilmeyecektir. Yemek yenmeyecek, çay yapılmayacak veya kantinden odalara çıkılmayacaktır.
- Yatakhane katlarına 10.00-15.00 arasında girilmeyecektir."
Bu ve benzeri sayısız yasaktan başka, bir de öğrencilere gece 23.00'ten 07.00'ye kadar sırayla ikişer saat nöbet tutturulmakta, nöbetçi öğrencilerin diğer öğrencileri gözetlemesi, kurallara aykırı hareket edenleri ikaz etmesi, önleyemediği durumları derhal nöbetçi memura bildirmesi, herhangi bir maksatla toplantı yapanları engellemesi ve şüphelendiği konularda yine nöbetçi memuru haberdar etmesi istenmektedir. Yani kelimenin tam anlamıyla kışlaya çevrilmiştir yurtlar. Bugünkü, haliyle yurtlarda kalan öğrenciler askeri ve sivil ceza evlerindeki tutuklu ve hükümlülerden bile daha kısıtlı, daha bol yasaklı ve baskılı bir yaşam sürmektedirler.
Elemelerde "sakıncalı" görülüp yurtlara alınmayanlar dışında, yurtlara alındıktan sonra "sakıncalı" damgasını yiyen onlarca öğrenci gerekçesiz kapı dışarı edilmektedir. Baskılar öylesine yoğunlaşmıştır ki, bu uygulamaları maddi ve manevi baskıları ve bunlara karşı tepkiyi şiirle dile getirmek bile "Aydınlar Dilekçesi"nde ve "ek sınav hakkı için dilekçe verme" olayında olduğu gibi koşuşturmalar açılmasına ve cezalar çarptırılmasına neden olabilmektedir. Hele bir de bu şiir yayınlanmak üzere bir yaygın organı gönderilmiş ve yayınlanmışsa; işte o zaman seyredin çılgın keza yanları ve çağ gerisi kafaların marifetlerini! Suç: yurtları kamuoyu nezdinde teşhir etmek ve kamuoyunu etkilemeye çalışmak! Ceza: tekme tokat dışarı edilmek! Sonuç: Bir daha böylesine müessif (!) bir olayın tekerrür etmemesi için kontrollerin sıklaştırılması ve baskıların daha da yoğunlaştırılması. Yakınmak yok! Hak aramak yok! Yasal yurttaşlık haklarından yararlanmak yok! İstenen şey kayıtsız koşulsuz boyun eğmek ve bir robot gibi emirlere uymak! Örneği yazımız içine almak istiyoruz: Faşist yurt yöneticilerinin, basın yayın yüksek okulunda okuyan ve Atatürk öğrenci yurdunda kalan Gürsel Doğan'ın başına getirdiği ilginç seremoni:
"Gürsel Doğan yurtlardaki maddi ve manevi baskılara karşı içinde kopan fırtınalarla yazdığı şiirinin 'Yeni Olgu' isimli dergide yayınlanması ile 'süresiz uzaklaştırma' cezası ile yerinden yurdundan oldu. Doğan Konya Taşken'ten okumaya geldiği İstanbul'da tam üç yıl kredi ve yurtlar kurumuna bağlı yurtlarda barınmak zorunda kaldıktan sonra gittikçe artan baskılara dayanamamış, "özellikle manevi baskılar karşısında şuurumu yitirecekmiş gibi oldum" diyen G. Doğan, Atatürk öğrenci yurtlarından uzaklaştırılmasını şöyle anlatıyor.
Maddi durumumuz pekiyi olmadığı için yurtlarda kalıyordum. Ancak özellikle geçen yıl artan manevi baskılara dayanamaz olmuştum?
Bir sabah anonslar canıma tak dedi ve çılgınlar gibi yatağımdan fırladım. Okula gittiğimde aklımı kaçıracak gibiydim. Bu psikolojik halimle içimde kopan fırtınaları hobim olan şiire döktüm. Şiirim arkadaşlarım tarafından çok beğenildi. Yeni Olgu dergisinde şiirim 1984 Nisan ayında yayınlandı. Yayından 15 gün sonra Atatürk öğrenci sitesi idaresi tarafından çağrıldım ve savunma vermem istendi. Hiç faydası olmadığını bile bile savunmamı verdim. Ancak hemen üç gün sonra yurt yöneticilerine hakaretten süresiz uzaklaştırıldığıma dair bir yazı aldım ve yine üç gün içinde yurdu terk ettim."
AFC'den sonra yurtların nasıl birer kışlaya çevrildiğini somut bir örneğini içermesi açısından Gürsel Doğan'ın şiirini aşağıya aktarma gereğini görüyoruz:
"Dikkat...Dikkat.../en geç saat onda bloğu terk edin / terk etmeyenlerin kimliği alınacaktır/odanızı her gün /süpürün paspas edin, camları silin/aksi taktirde yatağınız toplanacaktır/Dikkat... Dikkat…/ En geç saat ...(...)/Her sabah dinlediğimiz/Aynı yurt kerbesteler/Nedir, niçin, nasıl gittikçe çoğalıyor deliler/Odada yalnız ben karyolamda ben/Diğer üçü bomboş/dört asma kilit dolaplarda/Konuşan yalnız biri/ Diğer üçü çoktan susmuş/ Duvarları çırılçıplak/Dört yüzü çırılçıplak/Ve öylesine soğuk/Odada yalnız ben karyolamda yalnız ben/Ve başka hiç kimse yok/Duyuyor musun?/Off
İnancım, sevincim/Neredesin?/Hırsımdan bıyıklarımı yoluyorum/İkide bir sigara istiyor canım/Şu karşımdaki duvara yoo yoo ona değil/tüm duvarlara güneş resmi yapmak istiyorum/Öylesine sıcak olsun ki/Odada tüm demirler erisin/Sonra/Öfkesinden kudurmuşçasına/Dalgalanan bir deniz/
Dalgaların yerine/yârimin... rengi saçlarını koyardım/(Dikkat...Dikkat...lambalarınızı söndürün/...Odanızın da, lambanızın da, söndüreninde/nerede olduğumu bilsem şeker alacağım)/...Ne diyordum, neyse/ sonrada/açık mavi gözleri/Ve bembeyaz kanatlarıyla bir martı çizerdim/ sonra/sonrada havanı alırdın/Oğlum bırak onları çizmeyi/odanı çevreleyen/Bu kirli sarı renkli duvarları/Gündüz saat on ile üç arasında/Görmen bile yasak/Bak birden aklıma geldi/Aramızda kalsın ha!/Resmini asıyorum dolabıma/O da yasak ama olsun." (Güneş Gazetesi, 1984);
Fazla şiir bilgisi olmasa da, okuması yazması olan ve düşünen her insanın yoruma gerek kalmadan yurtlardaki baskıları rahatça anlayabildiği bu şiirden sonra, şimdi bir başka örneği geçmek istiyoruz. 23 Mart 1985 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde Yalçın Pekşen'in Mihraç Demirli adlı bir üniversite öğrencisiyle yaptığı röportaj yayınlandı. Bu röportajdan sonra Mihraç Demirli'nin başına gelenlere geçmeden önce röportajdan bazı bölümleri aktarmak istiyoruz.
"Mihraç Demirli İTÜ inşaat Fakültesine bağlı Harita Mühendisliği bölümünün üçüncü sınıfında okuyor.
- Ben Edirne kapı öğrenci yurdunda kalıyordum. Bu yurt öğrenciler için iyi bir yurt değil.
- Neler oluyor orada anlatanısınız?
- En basiti... Faraziden yemeklere itiraz ettiniz. Hemen şunu söylüyorlar: "Yemeklere itiraz edenler anarşistlerdir" deniyor. Yeni moda bu. Böyle korkutuyorlar şimdi. Anarşistlikle yemeğin ne alakası var. Bazı arkadaşlar yemekleri Hıfzısıhha'ya götürdü, yurt müdürümüz boksördür, bu arkadaşları dövdü... Kantincinin deposunda fareler dolaşıyor. Benim yemeğimden kurt çıktı mesela. Hem de kaç kere.
- Bunların derslerle pek ilgisi yok ama.
- Hayır, bunlar hiç önemli değil aslında... Etütler var. Doğru dürüst yemek yememişiz. Etüde giriyorsunuz. İkişer kişilik masalarda dörder kişi oturuyoruz. Altmışa altmış masalar. Siz hesap edin. Dört kişi herkes bir defter çıkarsa masaya sığmıyor. Hele bizim haritalarımız hiç sığmıyor. Sonra yurda sabah on ile üç arası giremiyorsunuz. Mecburi yurttan ayrılıyorsunuz. Hava soğuksa kahveye giriyorsunuz.
- Para durumunuz nasıl?
- Para durumuna girmeden önce şunu söylemek isterim. Aslında yurdun kuralları kağıt üzerinde gayet iyi. Ama uygulayanları bu işin adamı değil. Mesela girişte hüviyet kontrolü var. Tamam, güzel bir kural ama kapıdan girerken kimliğini ver ulan diyor" elinde jopla bizi karşılıyor. Bunlar belki basit, küçük olaylar, ama sizi depresyona itebiliyor. Devamlı üstünde bir baskı oluşuyor.
- Televizyon?
- Yurtta bir tane var ve yurtta bin kişi kalıyor. Zaten TV odası çok küçük bir yer, seyredemiyoruz... Bir gazete okuyoruz. Bizim odada altı kişi bir arada kalıyoruz. Altımız bir gazeteyi okuyoruz. Tek kültürel harcamamız bu gazete oluyor" İşte bu röportajın ardından bildiğimiz senaryo yeni baştan oynanıyor. Mihraç Demirli yurt müdürü makamına çağrılarak, gazetede yayınlanan röportajı tekzip etmesi "nazik" bir dille kendisinden isteniyor. M. Demirli bunu kabul etmeyince kendini kapı dışında buluyor. Bu ve benzeri yüzlerce olay artık günlük basının kanıksadığı olaylar arasında yer almaktadır. Öğrenci yurtları her uygulamaya uysalca boyun eğen "Yeni Tip" öğrencilerle doldurulmuştur.
|