|
Anti-bilimsel kitaplar dayatılmıştır. Öğrenciler kendilerine hiçbir şey kazandırmayan aksine düşünme yetilerini kısıtlayan, siyasal ve sosyal olaylara karşı kendilerini duyarsızlaştırmayı amaçlayan ve her gününü her saatini, sınav hazırlıklarına ayırmak zorunda oldukları bir eğitim sistemi içinde bunalmaktadırlar. Bugün sadece birer tabeladan ibaret olan üniversiteler, öğretim üyesi açığı, malzeme yokluğu ve son derece ilkel bir eğitim ile karşı karşıya bulunmaktadırlar.
Bu ilkel eğitime en somut örnek, Diyarbakır Dicle Üniversitesine bağlı Fen ve Edebiyat Fakültesidir. Bu fakültelerin fizik, kimya bölümü öğrencileri hiçbir teknik olanak olmadan her yanı dökülen barakalarda eğitim görmektedir. Bu "baraka fakülte" kömür sobaları ile ısıtılıyor. Bu baraka fakültede 4000 öğrenci okumaktadır. Aynı zamanda "baraka fakülte" eğitim ve öğretimde dokuzuncu yılını doldurdu ve yüzlerce mezun verdi. Bu örneğimizi bitirirken hemen şunu da ekleyelim. Bu "baraka fakülte" için inşa edilmekte olan binanın yapımı 1978 yılından beri devam etmektedir. Bugüne kadar bitmemesine neden olarak gösterilen şey ise "parasızlıktır". Ne kadar ilginçtir ki, bir bilim kurumu için bir türlü bulunamayan "para" her yıl onlarca cezaevinin "faaliyete" açılması için bulunabiliyor! Burada faşizmin çirkef mantığı sırıtmaktadır. Onun için önemli olan insanların eğitim öğretimi değil, aksine emekçi halkın sömürülmesi ve sömürüye başkaldıranların "hizaya getirilmesi" ve halkın muhalefetinin bastırılmasıdır. Bunun için de eğitim kurumlarına değil, zindanlara gereksinim duymakta ye tercihini bu yönde yapmaktadır.
Hiçbir hesaba dayandırılmadan, bir yandan alabildiğine fazla öğrenci yüksek öğrenime alınırken diğer yandan en sudan bahanelerle okuldan uzaklaştırmalara başvurulmakta böylece, gençliğin yüksek öğrenim talebi bu yolla sindirilmeye çalışılmaktadır. Sınıf geçme sistemi de buna göre ayarlanmıştır. Bin bir zorlukla üniversiteye giren öğrencilerden binlercesinin bir kalemde ilgisi kesilmekte ve sonuçta işsizler ordusuna yeni binler eklenmektedir.
Yeni yasa ve yönetmeliklerle öğrencilerin kazanılmış tüm hakları gasp edilmiştir. Ders geçme zorlaştırılmış, sınavlar öğrenciler arasından aşılamayacak engeller durumuna sokulmuştur. Sınav hakları kısıtlanmış ve ek sınav hakları gasp edilen binlerce öğrenci kapı dışarı edilmiştir. Hemen tüm yüksek okullara dava zorunluluğu getirilmiştir. Bu yolla emekçi öğrencilere yüksek öğretim kapısı kapatılmıştır. Bu uygulamaların kamuoyunda büyük bir tepkiyle karşılanması sonucu çıkarılan "af" tam bir aldatmacaya dönüştürüldü. "Af için öyle koşullar ileri sürüldü ki, bundan mağdur öğrencilerin ancak çok az bir kesimi faydalanabildi. 26 Temmuz 1985 yılında açıklanan bir kararla yüksek öğrenim için yatırılması gereken harç yüzde yüz oranında artırıldı. Böylece milyarlarca liraya varan bir meblağın YÖK elinde birikmesine yol açtı. Bu paraların nasıl harcandığını yukarda açıklamıştık. Şurası kesin bir gerçektir ki bu paralar öğrencilerin eğitim-öğrenim yiyecek istihkaklarından karşılayan YÖK’ten bu paralan öğrenciler yararına borçlanmasını beklemek biraz safdillik olur herhalde. Bu uygulamalar açıkça şunu göstermektedir; faşist devlet YÖK aracılığıyla oluşturduğu eğitim sisteminde yoksul emekçi çocuklarının yüksek öğrenim görmesini engellemek için tüm önlemleri almıştır ve almaya devam edecektir. Nitekim özel teşebbüse paralı yüksek okul kurma ve işletme hakkı tanıyan bir yasanın hazırlıkları bitmek üzeredir. Faşist devlet böylece buralara para babalarının ve orta sınıfa mensup olanların çocuklarını alarak ve onları kendi ebeveynlerinin sömürü düzeninin sadık bekçileri olarak yetiştirip geleceklerini bir nebze de olsa garanti altına almak istemektedir. Faşist devletin hedefi, açıktır: Hâkim sınıflar devlet yönetiminde ve düzenin kilit noktalarında (ki buraların kadroları yüksek okullardan yetişir) yoksul emekçi kökenli kimseleri istememektedir.
Buraya kadar özet olarak koymaya çalıştığımız sorunları tek tek açıp somutlaştırmadan önce, bu özetin bütününe somut bir ifade kazandıran, İstanbul Üniversitesi'nden bir öğrencinin mektubundan pasajlar sunalım:
"Başımızda YÖK derdini biliyorsunuz. En ufak bir tutarlılıktan yoksun; sorunsuz, çağdışı uygulamaları ile üniversiteler yıllarca düzeltilemeyecek bir kargaşaya soktukları umutlar ve insanlar öylesine harcanıyor ki...
Her yıl şişirilmiş kontenjanlarla alman yeni öğrencilerin yansının okullardan atılması durumunda kalacağı hesaplanıyor. Sınıf geçme sistemi buna göre düzenleniyor. Çünkü o kadar öğrenciyi eğitecek kapasite yok. Niyet yüksek öğrenim hakkı isteyen yığınların sesini "ne yapalım" üniversiteye girdiniz ama okuyamadınız" diyerek kesmek...
Birinci ve ikinci sınıflar ortadan ikiye duvarla bölünerek yenileri oluşturuluyor. Ve eğitim kalitesi safsatası sürüyor.
Gün geçtikçe çekilmez olan koşullar yüzünden bugünlerde bir hareket başladı. Tüm üniversitelerde öğrenciler. TBMM'ye özü "imdat" (!) mektuplar yazıyorlar, ilişikte yolladığım mektubun orada okunacağına bile inanmıyorum. Bizim sesimizi duyurmak basına kalıyor, öyle yılmış bir haldeyim ki fazlasını yazamayacağım. Bizlere yardım edin gerçekten gereksinimimiz var buna.
... Parlamenterlere yollamış olduğu ayrıntılı mektup şöyle bitiyor: "Uyarıyoruz. Bu uygulamalarla belki aramızda mühendis, doktor, hukukçu, milletvekili başbakan çıkar ama insan asla çıkmaz..." (Refik Erduran 7.12.1984 Güneş)
Her haliyle öğrenci gençliğin içinde bulunduğu gerçekleri yansıtan bu mektup her zaman olduğu gibi yine yanıtsız kalmış ve bu düzen var olduğu müddetçe de bu ve benzeri mektuplar ve uyarılar yanıtsız kalacaktır. Çünkü bu sorunları yaratan bizzat düzenin kendisidir. Bu öğrencinin mektubunda bahsettiği "imdat" mektupları yüksek okul öğrencilerinin öncelikle İstanbul'da, daha sonrada Ankara'da başlattığı "ek sınav hakkı" için üniversite yönetimlerine ve TBMM'ne yaptıkları "toplu" girişimlerin bir parçasıdır. Bu haklı istem ve çabalar yetkili merciler tarafından sonuçsuz bırakıldığı gibi; üstelik sorunun özünü kamuoyundan gizlemek için, bu çabaya kalan yüzlerce öğrenci "toplu hareket" ettikleri ve huzuru bozdukları gerekçesiyle gözaltına alınıp bu çaba kamuoyuna "kışkırtıcı" bir eylem olarak yansıtılmaya çalışıldı. Bu öğrencilerden bir kısmı okullardan uzaklaştırılmıştır. Aslında mektuplarında anlaşılacağı gibi, bu mektubu yazan öğrencilerden büyük bir kesimi sorunun bu şekilde çözülemeyeceğinin ve mektuplarının dikkate alınmayacağının bilincindedirler.
Kendi aralarında asgari bir örgütlenmeden yoksun olan öğrenci gençlik ancak böyle bir çabayı gündeme getirebilmektedir. Çünkü 12 Eylül AFC'sinden sonra komünist hareket ve diğer devrimci örgütlenmeler faşizmin azgın saldırılan karşısında güçlerini koruyamayarak önemli ölçüde örgütsel darbeler almış ve geriletilmişlerdir. Bu durum çeşitli mücadele mevzilerinde güç kayıplarına yol açmış ve bu mevziler geçici »olarak faşizmin denetimine geçmiştir. Bu alanlardan biri de yüz binlerce gençliğin çeşitli akademik demokratik istemlerinin ve sorunlarının arenası olan yüksek öğrenim kurumlarıdır. Bugün bu kurumlarda faşizm geçici bir zafer elde etmiş ve hemen hemen tam bir denetim sağlamıştır. Eğer bugün içinde yaşadığımız koşulların zorluklarına rağmen Gürsel Doğan ve yukarda mektubunu aktardığımız genç gibi binlercesi, komünist bir önderlik altında kendi gerçek gençlik örgütlerine kavuşursa -ki bizim açımızdan bu mutlaka olacaktır- o zaman bu örgütsel dağınıklık sona erecek, kendiliğinden hareket yerini bilinçli harekete terk ederek çaresizlik ve yılgınlık çözüm için aktif mücadeleye dönüşecektir. Bu sorunların başka bir yolla çözümü mümkün değildir, onun içindir ki, egemen sınıflar bu tür faşist uygulamaları için 12 Eylül gibi uygun bir ortamı beklediler ve 12 Eylül'ün gelişiyle birlikte devrimci hareketi ve halk muhalefetinin geriletilmesini fırsat bilerek bir dizi alanda olduğu gibi bu alanda da yılların acısını çıkartırcasına azgın bir kin ve parayla zehirlerini sunmaya başladılar. Ama bu sessizlik daha ne kadar sürer? Tarih azgın faşist saldırıların emekçi halk yığınları tarafından püskürtülüşünün ve faşizmin kanlı saltanatlarının yerle bir edilmesinin parlar örnekleriyle doludur. Bu şanlı günleri ülkemizde yaşayacağız, tarih buna bir kez daha şahit olacaktır! Gelelim yukarda belirttiğimiz sorunların tek tek somutlaştırılmasına.
Öğrencisi, öğretim üyesi, basını, yayını öğretim üyesi açığı var dedikçe YÖK başkanı İhsan Doğramacı mütemadiyen "hayır yok" diyor. Hem de inandırıcı olamadığını bile bile. İhsan Doğramacı diğer konularda olduğu gibi devekuşu misalini oynamaya devam ediyor. Onun bu ikiyüzlülüğünü yazımızın yukarıdaki bölümlerinde bizzat üniversite yönetimlerinin verdikleri ilanlarla açıkladık. İlanlar dışında bir dizi öğretim üyesinin; öğretim elemanı azlığından ötürü yakınmaları yazılı basında sürekli güncelliğini koruyan bir gerçekken; Doğramacı demagojiye devam diyor. Ne diyelim! Yalan ve demagoji faşizmin kirli silahıdır. Elbet bir gün bu kirli silahları kirli düzenleri gibi başlarında parçalanacaktır. Boş geçen ders saatleri, ilanla öğretim elemanı aramalar, yabancı öğretim üyesi ithal etmek bu yalanların ispatıdır.
Bütün bunlara rağmen okulların bir kısmına öğretim üyesi (i)bulunamıyor değil! Bulunuyor ama nasıl? Yabancı öğretim üyesi nasıl kendi dilinden anlamayan öğrencilere "ders veriyor"sa (!) öğretim üyeliği vasfıyla uzaktan yakından bir ilgisi olmayan unsurlara da aynı şekilde başarıyla (!) "ders veriyorlar".
Örneğin, Gazi Üniversitesine bağlı Bolu Meslek Yüksek Okulu'nda öğretim üyesi açığı bulunmadığını öğünerek söyleyen YÖK yöneticileri öğündüklerinin olaya bakalım:
Bu yüksek okulda derslere giren öğretim üyelerini şöyle açıklıyor. 08.12.1984 tarihli Güneş gazetesi:
"Matematik (Ticaret Lisesi öğretmeni), Malzeme (YSE'de Makine Mühendisi), Teknik Resim (YSE'den Emekli Teknisyen), İnkılap Tarihi (Ticaret Lisesinde Öğretmen), Türkçe-Kompozisyon (Personel Şefi), Almanca (Emekli Orman Şefi), Fransızca (Emekli Lise Öğretmeni) Fizik (Lise Öğretmeni), Türkçe (Kapatılan MHP eski ile başkanı) Mikro Ekonomi (Tahakkuk Şefi) İngilizce (Vergi Dairesinde Emlak Müdürü), Ticaret hukuku (Serbest Avukat)" vs. vs… Görevinden ayrılan, atılan ve ayrılmaya zorlanan yüzlerce bilim adamının yerine gelen yeni "bilim" adamları işte bunlar. Bunların, hem de mesleki yüksek okulda eğitimi nasıl yaptıracakları ve bu okuldan mezun olan mühendis ve teknisyenlerin çalışma hayatında nasıl bir randıman vereceklerini varın siz düşünün.
Devam etmeden, biraz faşizmin eğitim politikasına değinmek istiyoruz. Faşizm, elindeki tüm olanakları seferber ederek, kendi yoz ve gerici kültürünü halk yığınlarına empoze etmeye çalışır. Faşizmin tüm alanlarda olduğu gibi eğitim alanında da kendi ideolojik zehrini kusar ve eğitim sistemini sosyal ve nesnel gerçeklerden, soyut bir eksen etrafında merkezîleştirir. Tek cümleyle ifade edersek faşizm, bilimsel çalışmayı salt sayıların ve somut kavramların oluşturduğu ve toplumsal formasyondan (toplumu oluştura tüm öğeler ve bunlar arasındaki ilişki ve çelişkiler karmaşasından) ayrı bir sorun olarak ele alır. Faşizm, bilim adamını "üstün değerli" yaratan bir makine, teknik elemanları da bunun dişlileri gibi görür. Bilimsel eğitim ve araştırma yerine, yalan ve demagojiyle yığınları körleştirme, faşizmin eğitim sisteminin ana halkasını oluşturur. Bilindiği gibi "bilim saf düşünce değildir, eyleme yardım eden ve tüm tasarımları gerçeklikte sınayan düşüncedir" fakat faşizm, bunu soyut düşünce derecesinden kesinlikle pratiğe geçmesine izin vermez ve hatta kendi ideolojisinin kapsamı dışında kalan bilimsel düşüncelere teorik düzeyde bile hayat hakkı tanımaz. İşte bugün bu olgu, devletin tüm kurumlarında görüldüğü gibi özellikle üniversite vb.
Öğretim kurumlarında daha somut bir şekilde kendini göstermektedir. Çünkü düşünce üretme ve bilimsel araştırma-inceleme merkezi olan bu kurumları denetim altına alamayan faşizm, bağımsız bilimsel düşünce ve eylemlerin kendi sonunu yaklaştırdığının ve ölüm çanlarını çaldığının bilincindedir. Faşizmin temel eğitim politikası işte bu noktada sistemleşir. Ve ne pahasına olursa olsun bilimsel deney ve düşüncenin şiddet ve zor dâhil olmak üzere her yolla engellenmesini "mubah" sayar ve görevlerinin merkezine koyar.
Faşizmin bu amacı doğrultusunda oluşturulan YÖK ve onun başı İhsan Doğramacı için önemli olan bu görevin "layıkıyla" yerine getirilmesidir. Onlar için önemli olan bu görevin "dolu" (!) geçmesidir. Yoksa derse farklı branştan biri girmiş veya bilim adamlığıyla ilgisi bulunmayan biri girmiş hiç önemli değil. Boşlukları doldurmak için "bir Ziraat Doçentini Tarih Profesörü olarak atayabiliriz" diyerek yaptıklarının doğruluğunu savunan İhsan Doğramacı; çeşitli atamalar sonucu boşalan yerlerin nasıl doldurulacağına somut bir cevap veremiyor ancak; "Ziraat Doçentinin Tarih profesörü olabileceğini" savunduğu gibi, ihtisas alanı "sosyo-siyaset" olan bir öğretim üyesinin "para kredi" derslerine girebileceğini de savunuyor, İhsan Doğramacı bu savını şöyle savunuyor:
" Öğretim üyelerinin kendi ihtisas alanları dışında ders vermeleri iyi bir şeydir. Dar sahalar dışında bilgi sahibi olmaları ve okutmaları doğrudur. Bizde "ille şunu oku, olur" diye bilinir. Öyle değil" (Kasım 1984 Milliyet) Bir öğretim üyesinin kendi branşı dışında eğitim vermesinin kendisine yarar sağlayacağını varsaysak da, bunun öğrenciye ne yaran olacaktır? Burada öğrenci mi yoksa öğretim görevlisi mi eğitiliyor? Eğitilen öğrenci olduğuna göre, öğretim görevlisinin eğitileceği yer burası değil demektir. Bir öğretim görevlisinin kendi ihtisas alanı dışında yüksek öğrenim gören öğrencilere ders verebilmesi mümkün değildir. Ancak amaç boş dersleri "dolu" göstermekse; o halde her şey olanaklı olur. Ve YÖK’ de bu amaçla hareket etmektedir. YÖK için önemli olan yetkinleşmiş, düşünen, çağdaş gelişmelere ayak uydurmuş ve gerçek anlamda bilimsel bir eğitimden geçmiş elemanlar yetiştirmek değil, sömürü pazarında ucuz işgücü olan "diplomalı işsizlerin" yaratılmasıdır. Bu konuda YÖK kantarın topuzunu fazla kaçırmış olacak ki, son zamanlarda Şarık Tara'dan Ali Koçman'a ve Halit Narin'den Vehbi Koç'a kadar tüm komprador ve tefeciler üniversitelerin "kaliteli teknik eleman" yetiştiremediğinden şikâyet etmeye başlamışlardır.
YÖK'e bağlı "Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi" başkanı Prof. Altan Günalp "diplomalı işsiz diplomasız işçiden iyidir." diyerek bu durumu bir övünç kaynağı yapıyor ve şöyle devam ediyor: "Üniversitede diplomalı işsizler çoğaldı deniyor lise diplomalı işsiz daha çok olsaydı daha mı iyi olurdu? Ben, üniversite mezunu arkadaşlarımın çalışabilecekleri, bilgi birikimlerini değerlendirebilecekleri günlerin geleceğine inanıyorum." (Şubat 1985 Milliyet) Evet! Biz de inanıyoruz: Ülkemizin yer altı ve yer üstü zenginliklerinin işçi sınıfının ve emekçi halkın yararına kullanılacağı günler mutlaka gelecektir. İşte o zaman sizin bugün, egemen sınıflara ve emperyalist efendilerine ucuz bir işgücü olarak sunduğunu bu işsizler ordusunu; o zaman, Halk Demokrasisi şartlarında tüm olanaklardan faydalanarak bilgi birikimlerini ve yeteneklerini ülkemizin ve halklarımızın yararına, sonuna kadar yaratıcı bir şekilde kullanacaklardır. Ama sizin bu köhne düzeniniz tüm diğer sorunlar gibi "diplomalı işsizler" sorununu da çözemeyecek ve bu sorunlar ve onların yarattığı çelişkiler düzeninizi yerle bir ederek, toplumsal hareketin kaynakları olacaktır.
Yüksek öğrenim gençliğinin zaten yıllardır birikmiş olan sorunlarına YÖK'le birlikte yenileri de eklenerek bugünkü duruma gelinmiş ve bu sorunlar giderek daha da içinden çıkılmaz bir hal almıştır. Bu sorunlara ilişkin olarak yukarda imkânlarımızın elverdiği ölçüde somut örnekler vererek görüşlerimizi özetlemeye çalıştık. Şimdi çeşitli yayın organlarından aldığımız ve bizzat yüksek öğrenim gençliğinin kendi sorunlarına ilişkin görüşlerini içeren bazı görüşleri aşağıya aktarıyoruz;
- "Spor salonumuz yok, çalışma şartlarımız son derece kötü. Atölyemiz sayıca az; okul çok kalabalık"
- "Yurt ve ulaşım sorunlarımız büyük, (tek bir okul özelinde bk.) 400 kadar öğrenci bu yıl yurtlara giremedi."
- "Kültürel faaliyetleri izlememiz çok sınırlı, gazete okuyamıyoruz, TV izleyemiyoruz. Dışa kapalıyız."
- "Tek dersten dahi kalsak 'atılma korkusu' her an içimizde."
- "Rahatlaşmış bir hayatımız var. Çevremizde devamlı olarak ders konuşuluyor."
- "Üniversitemizde on bir bin öğrenci var. Buna karşılık profesör doçent, yardımcı doçent öğretim elemanı sayısı 400; yayın yok. Kitap bulmakta zorluk çekiyoruz."
- "Genellikle tek kitapla okul bitiriliyoruz, sınıf geçiyoruz. Araştırmaya yönelik bir çalışma yok."
- "Beslenme birinci sorunumuz. Fiyatlar çok pahalı, sınıflar çok küçük, öğrenci sayısı çok fazla, kalorifer üzerinde bile yer bulmak sorun. Sosyal faaliyetler yok denecek kadar az."
- "Ekonomik sorunlar başta geliyor. Yurt sorunumuz var. 20 kişilik odalarda kalanları düşünün... Çalışma odaları da oldukça kalabalık."
- “20 yıl önceki hocalardan ne kalmışsa onlar öğretiliyor..."
- "Anatomi dersinde çoğu öğrenci yer darlığından kadavraya bakamıyor, 2300 öğrenciyi alacak kapasitede hastane yok..."
Şimdi bu sorunları ana başlıklar altında toplayabiliriz.
Barınma ve Ulaşım Sorunu: 12 Eylülden sonra hazırlanan bütçeler de diğer sosyal harcamalarda olduğu gibi "eğitime" ayrılan ödeneklerde de önemli oranda kısıtlamalar yapılmış böylece eğitim için; bina, araç, gereç vb. gibi şeylerin karşılanması daha da güçleşmiştir.' Yüksek öğrenim gençliğinin barınmasında önemli bir yeri olan yurtlar tek bir kuruluşun (Kredi ve Yurtlar Kurumu) yönetimine verilmiş, bu merkezi kuruluş aracılığıyla yurtlarda yoğun bir maddi ve manevi baskı uygulaması başlatılmıştır. Bugün binlerce öğrenci evsiz, yurtsuz bir şekilde okuma savaşı verirken, kapatılan yurtların bir kesimi amaç dışı işlerde kullanılmak üzere çeşitli kurum ve kuruluşlara (Hastane, Emniyet, Bakanlık, Belediye vb. kuruluşlara)devredilmiştir. Hali hazırda kullanılmakta olan kız ve erkek öğrenci yurtları genellikle sağlıksız ve yetersiz koşullara sahiptir. Kapasitenin üstünde öğrenci barındırdığından bir odada 20 kişinin (en fazla 6 veya 10 kişi olması gerekirken) barındırılması söz konusu olabilmektedir. Yurtlarda çalışma için ayrılan etüt odaları da aynı durumdadır. Bunların yanı sıra herhangi bir dalda sosyal ve kültürel faaliyet olanağı yoktur. Zaten bu tür faaliyetler "tehlikeli" sayılmakta ve yasak kapsamına alınmaktadır. Yurtlara alınmayan ve açıkta kalmamak için gruplar halinde ev tutan öğrenciler, hem yoğun bir mali külfet içine girmekte, hem de genellikle sağlıksız koşullara sahip olan bu evlerde 5-10 kişi bir arada kalmaktadır. Bu arada kalacak ev ve yurt bulamayıp sokakta, kahvelerde ve semt karakollarında sabahlayan öğrencilerin sayısı azımsanamayacak kadar çoktur. Yine özellikle, yoksul emekçi ailelerine mensup önemli bir öğrenci kesimi yurtlara giremeyince, ev tutacak parası bulunmadığından, yıllar boyu elde etmek için çırpındığı yüksek öğrenim hakkını kullanamayarak memleketine geri dönmektedir.
Ulaşım da apayrı bir sorun içermektedir. Okudukları okul çevresinde, ev, yurt vb. barınma olanağı bulmayanlar, nerede olanak bulurlarsa oraya yerleştiklerinden uzak kaldıkları okullarına ulaşmak için, ya çok yoğun bir maddi yük altına girmektedirler, ya da onlarca km.lik yolu yayan giderek yorgun bir bünye ile derslerin yükünü omuzlamak durumuyla karşı karşıya kalmaktadırlar. Yurtlarda kalanlara tahsis edilen servis otobüsleri yetersiz kalmakta ve geliş gidişlerde balık istifi gibi yığılmalara sebep olmaktadır. Bu durum karşısında üniversiteye bir araç alma gereği dahi duymayan YÖK'ün ulaşımı sağlamak için servis tahsis etmesi veya bu konuda öğrencilere yardımcı olacağının düşünülmesi bile garip olur herhalde.
Yeterli ve Dengeli Beslenme Zorunluluğu: Bunun dengesinden vazgeçelim, zaman zaman hiç beslenememe durumlarıyla karşı karşı-yayız. Yurtlarda, okul kantinlerinde ve yemekhanelerde satılan yemekler hem kalitesiz hem de çok pahalıdır. Olanağı olup buralardaki yemeklerden yararlananlar da yemeklerin kalitesizliğinden ötürü yeterli gıdayı alamamaktadırlar. Buralarda yemek yiyemeyenler, dışarıdan aldıkları, sandviç, simit ve kuru ekmekle karın doyurmaya çalışmaktadır. Gazeteler sabah kahvaltısını yıllardır unutmuş ve günde iki öğün yemekle yetinen gençlerin çilelerini sergilemektedirler. Bu iki öğüne de "öğün" denirse tabi. Evlerde toplu olarak kalanların en büyük ziyafetleri her gün talim ettikleri bir kap çorbanın yanına ikinci bir kap yemek koyabilmektir. Bu da genellikle patates veya salata gibi mevsimine göre ucuz yiyecekler oluyor. Yetersiz ve dengesiz beslenen bu genç beden ve dimağlar yüklü bir müfredat programı sonucu yoğun bir ezber içinde boğulmakta ve bu durum genç bedenleri erken yıpratmakta ve erken bunama, sürmenaj gibi rahatsızlıklar sık sık görülmektedir. Bir anlamda beyinler dumura uğramakta ve gençler sağlıklı bir muhakeme yeteneklerini yitirmektedirler, işte bu noktada YÖK amacına ulaşmıştır. Çünkü hedeflenen ve özlenen manzara yaratılmıştır: uyuşuk, pısırık ve hayatın zorlukları karşısında yılgınlığa kapılmış bir gençlik öyle bir gençliği de istediğin yöne çekebilesin, istediğin her işte bir koyun uysallığında kullanabilesin (Tabii YÖK açısından söylüyoruz). AFC'nin YÖK aracılığıyla hazırlattığı müfredat programı öylesine yüklüdür ki, öğrenciler dersten başlarını kaldıramamakta ve böylece toplumsal sorunlara giderek yabancılaşmaktadırlar. Yani yüksek öğrenim görme adına toplumdan soyutlanarak körleşmektedirler. Biz burada cuntanın YÖK aracılığıyla kullandığı bu silahın geri tepeceğini ve bu sessizlik ve şaşkınlığın daha uzun süre devam edemeyeceğini ve faşist disiplin ve yoz eğitim politikası sonucu bir cenderede sıkboğaz edilen gençliğin en kısa zamanda bu gidişe dur diyeceği günlerin yakın olduğunu bir kez daha vurgulayalım.
Maddi Yardım Yapılmıyor: Öğrencilere her yıl verilen krediler iyice keyfiyete dönüştürülmüş, miktarı ise hayat standartları karşısında gülünç bir hal almıştır."Devlet öğrenciye yardım ediyor" densin diye verilen 3-5 yüz bin liralık krediler bile herkese verilmemektedir. Zaten verilen bu kredi "ilerde" tahsil edilmek üzere verilen borçtur. Bu para öğrencilerin sadece yol masraflarını dahi karşılayamadığından; kredi alanlar da dâhil olmak üzere yoksul emekçi çocukları perişan durumdadırlar. Okula devam zorunluluğu olduğundan dolayı herhangi bir işte (tabi onu da bulabilirlerse) çalışamamaktadırlar. Bu yolla emekçi çocukları yüksek okullardan yararlanma yolundan bir kez daha alıkonulmuş oluyor. Zaten maddi zorluklar daha okula kayıt yapılırken yatırılan harç (daha doğrusu "haraç") ile başlıyor. Mantık açıktır: Parası olan düdüğü çalar misali; parası olan okur!
Sınıflar Çok Kalabalık ve Öğrencilerin Rehberleri Yoktur: Öğrenciler okullarda ve yurtlarda kendi hallerine bırakılmış ve hiçbir sorunlarıyla ilgilenilmemektedir. Herhangi bir konuda veya derslerinde karşılaştıkları çeşitli sorunlarına çözüm bulamadıklarından; birer öğretim görevlisinden çok birer "kumandan" edasıyla karşılarında bulunan hocalarına başvurmakta ve bu sorunları girdabında boğulup gitmektedirler. Zaten sınıfların son derece kalabalık olmasından ötürü öğretim görevlileri ile öğrenciler arasında doğru dürüst bir diyalog ortamı doğmamaktadır. Sınıfların kalabalık olması atölye ve laboratuar gibi pratik eğitim alanlarında büyük sorun olmakta ve öğrenciler hiç pratik yapamadan öğrenim yılı sona erebilmektedir. Dershanelerde kapasitenin çok üstünde öğrenci bulunmakta ve ayakta duran öğrenciler bu şekilde "eğitim", hem de "yüksek öğrenim" (!) görmektedir. Bazı derslere girme olanağı bulunamamakta ve dolayısıyla sınavlarda başarı oranı hızla düşmektedir. Sınıflardaki bu yığılmalara son vermek için hiçbir çaba gösterilmemekte; bunun için yeni yapıların inşası gibi bir ek "masraf" kesinlikle düşünülmemektedir. Bunun yerine var olan sınıfları ikiye bölmek gibi palyatif önlemlere başvurulmaktadır.
Bilimsel araştırma ve incelemeler, pratik eğitim vb. çalışmalar için laboratuar, deney, salonları ve araç-gereçler son derece yetersizdir. Bu yetersiz olanaklar dahi öğrencilere serbestçe çalışmaları için açılmamaktadır. Çünkü YÖK kendi belirlediği kural ve ilkeler dışında bir bilimsel çalışmaya izin vermemekte ve bilimsel çalışmalara onları hedefinden saptıracak sınırlar getirmektedir. YÖK'ün amacı faşist düzen iktidarlarının işaret parmaklarına bakarak istenilen yöne doğru hareket edecek bir "robotlar" ordusu yaratmaktır. Onu içindir ki, eğitim programı faşist ideolojiye uygun anti-bilimsel bir temel üzerine kurulmuştur.
Kitap, YOK, NOT YOK! YÖK ısmarlama ders kitapları hazırlatmaktadır. Eski dönemden kalan ders kitaplarının büyük çoğunluğu yasak listesindedir. Geçmişin tüm bilimsel mirası inkar edilmektedir. Geçmiş dönemin kitaplarını ve bilim adamlarım karalamak, suçlamak ye eserlerini yasaklamak günün modası haline gelmiştir. YÖK'ün hazırlattığı toplumsal gerçeklerden, sosyal ve siyasal gelişmelerden soyut ve bilime hizmet niteliği, taşımayan bu kitaplar aynı zamanda çok pahalı olup tam bir sömürü aracı ve ticari emtialar niteliğindedir. Milyarlarca liraya varan bu "hoş pazar", tüm bilimsel eserlere yasaklanarak YÖK'ün hazırlattığı "ısmarlama" ders kitaplarına bırakılmış ve öğrenciler zorunlu bir seçenekle karşı karşıya bırakılmışlardır. Bu kitapları alacak gücü olmayan veya zamanında tedarik edemeyen öğrenciler başkalarından yararlanma yolunu denemekte, ancak bu durum verimlilik derecesini hızla düşürmekte ve yeni sorunlar yaratmaktadır. Derslerde not tutmak sınıfların kalabalık olmasından ötürü bir hayli zor olmaktadır. Ayrıca tutulan notların çoğaltılması için öğrencilere gerekli olanaklar tanınmamaktadır. Yetersiz ve niteliksiz kitaplar, kitap edinememek ve ders notlarından yararlanamamak sınavlarda başarısızlık oranını hızla yükseltiyor ve sonuçta yüzlerce öğrenci başarısız oldukları gerekçesiyle okullarından uzaklaştırılıyor.
Ders Sayısı Çok, Program Yüklü, Sınavlar Aynı Günde Yapılıyor: "Robotlaşmış bir hayatımız var, her yerde ders konuşuluyor" Bu, bir öğrencinin değerlendirmesidir. Tam da YÖK'ün amaçladığı ve arzuladığı bir dönüşümdür bu. Öğrenciler, kafasını bilimsel temelden yoksun bir kitap ve ders içinde boğulup kalmakta; dolayısıyla günlük yaşamda ders dışında hiçbir şeyle ilgilenme olanağı bulamamakta, programlanmış bir robot gibi sürekli sayfa çevirmektedir. İşte budur, YÖK'ten sonra öğrenci gençliğin durumu. Öyle bir sistem oluşturulmuştur ki, öğrenci bin bir zorlukla girdiği yüksek öğrenimini tamamlamak, okulundan atılmamak için bir anlamda manastır rahipleri gibi inzivaya çekilmekte ve dünya nimetlerinden ilişkisini kesmek zorunluluğu ile karşı karşıya bırakılmıştır. Üniversiteden atılma korkusu hele hele tek ders yüzünden atılma korkusu istisnasız tüm yüksek öğrenim gençliğinin korkulu rüyasıdır. Bu korku zaman /aman psikolojik ve ruhi depresyonlara yol açmaktadır. Öyle ki başarılı öğrenciler dahi atılma korkusu ile büyük stres içinde yaşamaktadır. Dolayısıyla Atılmamak için gece-gündüz ders çalışmakta, hemen hiçbir sosyal yaşamları olamamaktadır, işte bu yolla beyninin tüm faaliyetleri bir noktada toplanıyor; öğrenci diğer faşist disiplin kurallarıyla birlikte toplumdan soyutlanarak tam bir kıskaç altına alınıyor. Hemen her gün bir ve hatta bir kaç sınavla yüz yüze kalan öğrenci bütün zamanını sınav hazırlıklarına ayırmak zorunda kalıyor ve ancak okuldan eve, evden okula gidip gelebilecek zaman bulabiliyor. Öğrencilerin kendi aralarındaki sosyal ilişkiler son derece zayıf ve cılızdır. Çünkü her gün her saat aralarındaki konu dersler ve sınavlar oluyor. Ders dışında çeşitli sorunları dile getirmek ve bunlara ortak çare aramaya kalkışmak, zaten ateşle oynamak demektir. Faşist disiplin yönetmeliği demeklesin kılıcı gibi başlarında durmaktadır.
Öğretim elemanlarının eksikliğini bir dizi somut örnekle belirtmiştik. Var olanların niteliği ve YÖK tipi öğretim üyelerinin öğrencilere neler verebileceği de yine örneklerimiz arasında mevcuttur.
Bir de paralı okul ve eğitim sorunu var. Buna da kısaca değinmiştik.
Okulların niteliğine göre devlet belli miktarda harçlar tespit ediyor, sınavları kazanan öğrenciler kazandıkları ve tercih ettikleri bölüme göre önceden belirlenmiş bir harcı yatırmak zorunda/ aksi halde kayıt yapması mümkün değildir. Bu da faşist devletin halk üzerinde uyguladığı yeni bir soygun reçete-sidir. Ayrıca yoksul emekçi çocuklarının yüksek öğrenim hakkını kullanamaması için oluşturulan yeni bir çeper ve bir engeldir.
Bugünkü Uygulamalar: Bu acı reçetenin sadece bir bölümüdür. Görülen odur ki, daha acı önlemler gelmektedir, bunun ardından. Bu uygulamalardan bir tanesi "paralı özel üniversiteler" oluşturulması faaliyetidir. Bunun ilk uygulaması emperyalistlerle işbirliği halinde İhsan Doğramacı tarafından Ankara'da (Tıp alanında) hayata geçirildi. Bu ilk uygulamanın yanı sıra bir di/i komprador sanayicinin bu alanda girişimleri söz konusudur. Bizzat Sakıp Sabancı bunun kârlı ve istikbal vaad eden bir yatırım olduğunu ve kendisinin bir özel üniversite kurmak için kolları sıvadığını sevinçle müjdelemektedir, başına "özel üniversitelerin" finansmanı bizzat emperyalist tekeller ve onların yerli uşakları olan kompradorlar tarafından karşılanacağından, buralarda yetiştirilerek insanlarda onların ihtiyaçlarına cevap verecek bir uzmanlığa sahip olacak ve komprador sanayinin kaliteli teknik elemanlarını oluşturacaktır. Bu tür üniversiteler emperyalist ülkelerde de mevcuttur ve emperyalist tekellere teknik eleman yetiştirme işlevini görürler. YÖK döneminde eğitimin kalitesinin hızla düşmesi ve komprador sanayinin gerek duyduğu uzman kadroları yetiştirememesi özel üniversitelerin kurulması için uygun bir zemin hazırlamıştır. 1970 öncesi özel okulların devletleştirilmesi söz konusuyken bugün tam tersi bir durum meydana gelmiş ve çark tersine dönmeye başlamıştır.
Sonuç olarak, 12 Eylül AFC'si ve sonrasında üniversitelerde (11 Eylül öncesinde zaten adım adım kısıtlanmaya çalışılan) kısmi "özerk"likten ve "demokratik" haklardan bahsedilemez duruma gelinmiştir. YÖK yasası ve faşist yönetmelik ve disiplin kurallarıyla üniversitelerin "işi" bitirilmiş ve özlenen faşist kurumlaştırma, gerçekleştirilmiştir. Faşizm, hayatın her alanında olduğu gibi üniversitelerdeki uygulamalarla gerçek amacını bir kez daha gözler önüne sermiştir. YÖK'le birlikte üniversitelerdeki faşist kurumlaşma uygulamaya başlamış ve YÖK yasası olduğu gibi Anayasa içine alınarak, bu durum yasalarla meşrulaştırılmıştır.
1985 "Dünya Gençlik Yılı" Üzerine
Savunmamızın yukarıdaki bölümlerinde genel olarak dünya gençliğinin, özel olarak ta ülkemiz gençliğinin sorunlarına bu bağlamda YÖK olayına öz olarak değinmeye çalışılmıştır. Sözlerimizi bağlamadan önce "Gençlik Yılı" üzerine de birkaç söz söylemek istiyoruz.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu içinde bulunduğumuz 1985 yılını "Dünya Gençlik Yılı" üzerine de birkaç söz söylemek istiyoruz.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu içinde bulunduğumuz 1985 yılını "Dünya Gençlik Yılı" olarak ilan etti. Uluslararası emperyalist tekellerin kendi saltanatlarını tehdit eden çeşitli sorunları tespit etmesi sonucu, dünya proletaryasını ve ezilen halklarını aldatmak, dünya demokratik kamuoyunu etkilemek maksadıyla kendi hâkimiyet araçları olan devletler aracılığıyla bu sorunları Birleşmiş Milletler gündemine getirmesi ve kararlar aldırması yeni bir gelişme değildir. Bu noktadan hareketle B.M. 1985 yılını "Dünya Gençlik Yılı" olarak ilan etmiş ve karar doğrultusunda emperyalist ülkelerde ve emperyalizme bağımlı sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde düzenlenen konferans, panel, konser ve çeşitli yarışmalarla yoğun bir çalışmaya girerek sözüm ona gençliğin sorunlarına sahip çıktıklarını göstermeye çalışmışlardır. Bu gelişmeler karşısında Komünist ve devrimcilerin tavırsız kalacağı düşünülemez.
Emperyalist kapitalist çevrelerce, 1979 yılında alınan bir karardan sonra gençlik yıh'için esaslar belirlenmiş ve BM örgütüne bağlı 24 ülke temsilcisine bu konuya ilişkin bir program hazırlamaları direktifi verilmiştir. 24 ülke temsilcisinden oluşan Danışma Komitesi 1981 yılında VİYANA'da toplanarak hazırladıkları raporları ve program taslakları üzerinde tartışmaya başlamışlardır. Bu toplantıyla birlikte gençlik yılıyla ilgili çalışmalar fiilen başlamış oluyordu. Altı yıl gibi bir zaman dilimini kapsayan bu hazırlıkların altında yatan gerçek bizce açıktır. Her ülke temsilcisi başta kendi ülkesindeki gençlik yığınları olmak üzere dünya gençlik hareketini yakından izleyecek, gençliğin kendi sorunlarından hareketle giderek sınıf mücadelesine yönelmesi ve kendi ülkelerinin işçi sınıfı saflarında mücadeleye atılmasını yakından gözleyecek ve bunu önlemek için gerekli gördüğü önlemleri rapor haline getirerek toplantılarda ortaya sunacaktır. Bu arada emperyalist burjuvazi devrimci harekete karşı mücadelede sadece şiddet unsurunun artık yerli bir çare olmadığının bilincinde olarak sosyal, kültürel ve ideolojik alanda da devrimci faaliyet ve düşünceye karşı yoğun bir savaşım içine girer. İşte Danışma Komitesi bu anlayışla hazırladığı raporlarını tartışarak 1985 yılında üzerinde anlaştıkları temel ilkeleri kamuoyuna açıklamışlardır. Bu program üç kelime ile formüle edilmiştir: "Katılma", "Kalkınma", "Barış", bu başlıklar altında esas amaçlarını pek de gizlemeye gerek duymadan ortaya koymuşlardır. Örneğin "Barış" temel ilkesinde şöyle bir paragraf geçmektedir: "yurt içinde bir barış ortamı hazırlarken, uluslararası düzeyde de gençlik ilişkileri barışçı amaçlara yöneltilmeli; gençlik hareketlerinde din, dil ırk ve cinsiyet farklılıklarına yer verilmemeli anarşist ve terörist faaliyetlerle, kötü alışkanlıklarla bu düzeyde de mücadele edilmelidir. Bunun için uluslararası gençlik kuruluşları ile bu kuruluşların ulusal uzantıları arasında sürekli çalışmalar yapılmalıdır." (14 Şubat 1985 Milliyet)
Emperyalizmin sadık yerli uşakları komprador burjuvazi ve büyük toprak ağaları sınıfı aldıkları direktif doğrultusunda kollan sıvamış ve çeşitli faaliyetleri başlatmıştır. Esas olarak ABD emperyalizmi uşağı olan ANAP hükümetinin Milli Eğitim Bakanlığı, bu yılı gençliğin "şanına" uygun kutlamak için bir "komite" oluşturarak bu çalışmaları merkezi bir kanaldan yönetmeye başlamıştır. Aslında bu tür faaliyetler faşist devlet ve hükümetleri için yeni bir şey değildir. Faşist Kemalist iktidar döneminden buyana bu alandaki çalışmalar çeşitli şekillerde süre gelmiştir. M. Kemal'in Türk şovenizmi ruhuyla yazdığı "Gençliğe Hitabesi" bu faaliyetlerin yönünü belirlemiştir.
Gerçekten; faşist emekli general ve 12 Eylül AFC’sinin Ulusu kabinesinde Gençlik ve Spor Bakanlığı yapmış olan Vecdi Özgül'ün dediği gibi "ana amaç -Bir başka deyimle devamlı bir barış ortamı hazırlamak- devlet sorunlarını gençlere verebilecekleri en büyük armağanlardan biri midir? "Gençler 'katılma' ve 'kalkınma' alanındaki fonksiyonların etkin bir şekilde götürülmesi için ona bir barış ortamının devamlı sağlanması "mümkün olacak mıdır? Bu sorunlara yukarıda net bir şekilde cevap verdik ama bir kez daha tekrarlayalım: Elbette hayır! Kiminle ve nasıl bir barış? Sömürü düzeni var oldukça ve karşılıklı sınıflar var oldukça böyle bir barış mümkündür? Ve bu barışı emperyalistler ve onların uşakları sağlayabilir mi? Onlar ki, kendi varlık nedenleri aynı zamanda sınıf karşıtlıklarının ve mücadelesinin de varlık nedenidir, hangi barıştan söz edebilirler?
"Dünya Gençlik Yılı"nda Türkiye gençliğine reva görülen durum bugün hiçbir şüpheye yer vermeyecek kadar açık ve kesindir. Her türlü sosyal güvenceden yoksun, demokratik haklarından mahrum, tam bir günah keçisi olarak görülen ve sıkı bir takibat altında inleyen bir gençlik var. Bugün ülkemizde gençlik yılında gençliğe yapılanlar burjuva basının bile harekete geçirmiş ve boyalı basın gençlere yönelik baskılardan söz etmek zorunda kalmıştır. Emniyet amirlikleri okul yöneticileriyle işbirliği halinde çeşitli şehirlerde, pastanelere, kafeteryalara vb. dinlence yerlerde baskınlar düzenlemekte ve gençleri toplayarak "suçlu" gibi karakollara doldurmakta, ailelerini çağırarak "çocuğuna sahip çık" yollu tehditlerde bulunmaktadır. Beyne örümcek ağı bağlamış bu faşist güruhun böyle davranışları halkın nefretine yol açmakta ve genç ana babalan bu uygulamalara karşı tepkilerini; TBMM'ye, Cumhurbaşkanına, Meclis başkanına protesto telgrafları çekerek göstermektedirler. Faşizm "Dünya Gençlik Yılı"nda bir iki saatlik bir dinlenceyi dahi gençlere çok görmektedir.
Emperyalist efendilerinin emir ve direktiflerini harfiyen yerine getirmeye çalışan komprador burjuvazi ve büyük toprak ağalarının çöküşlerini bu ve benzeri "yıllar", "günler" de engelleyemeyecektir. Proletarya partisi önderliğindeki halkın sınıf ve katmanları ve militan gençlik yığınları bu faşist devleti tüm kurum ve kuruluşlarıyla fırlatıp bir kenara atacak, ve faşist devlet tarihin çöplüğünde hak ettiği yeri bulacaktır. Ve bu konu ne yalan, ne demagoji, ne de sahte vaatler, hiçbir şey, ama hiçbir şey engelleyemeyecektir. Nitekim 1987 yılında tek tip dernek ve YÖK uygulamalarına karşı eylemlerle öğrenciler bu süreci başlatmıştır.
Çeşitli Milliyetlerden Türkiye Halkının Militan Gençlik Yığınları TMLGB Saflarında Örgütlenerek Bağımsızlık, Halk Demokrasisi ve Sosyalizm Mücadelesinde TKP/ML Önderliğindeki Türkiye İşçi Sınıfı Ve Emekçi Halkının Saflarında Onurlu Yerini Alacak Ve Özgür Düşüncenin, Gerçek Bilimsel Faaliyetin, Üretken ve Yaratıcı Eğitimin Şartlarını Mutlaka Gerçekleştirecektir!
Bugün egemen sınıflar 12 Eylül AFC'siyle birlikte, 1960 sonrası gerçekleştirmek istedikleri bazı emellerine ulaşmış durumdadır. O günün özgül koşullarında Anayasa'ya konmak zorunda kalınan bazı egemen sınıflar hemen her fırsatta bu haklara saldırmışlardır. Daha Anayasa'nın kabulünden beş altı ay sonra iktidara gelen ve kapatılan DP'nin devamı olduğunu her vesileyle dile getiren AP hükümeti, Anayasadaki kısmi demokratik haklara yönelik çeşitli girişimlerde bulunma hazırlıklarına başlamış ve sonuçta bu yönde pratik adımlar atmıştır.
Ancak gelişen sınıf mücadelesi karşısında acze düşen ve içinde bulunduğu ekonomik siyasi buhran içinde boğulan AP hükümeti, Anayasa'da yapılacak değişiklikleri gerçekleştirecek güçte değildi. Bu durumda egemen sınıflar düzenlerinin en sağlam dayanağı olan faşist orduyu bir kez daha sahneye sürerek Anayasa değişikliğini yeniden net bir şekilde gündeme getirdiler.
Burada bir noktaya önemle parmak basmak istiyoruz: 12 Mart darbesi; tüm askeri darbeler gibi "Kemalizm" zırhına bürünerek (ki faşist Kemalist ideoloji onun gerçek karakterini yansıtır) anarşi ve teröre son vereceğini ve Anayasanın öngördüğü reformları (başta toprak reformu olmak üzere üniversite seçim yasası, DGM yasası vb) gerçekleştireceği iddiasıyla yönetime el koydu. Bu amaçlarına ulaşmak için de CHP'den istifa ettirdikleri "tarafsız(l)" Nihat Erim Başbakanlığında "partiler üstü" bir hükümet oluşturdular.
Hükümet oluşturulur oluşturulmaz ilk olarak "bu Anayasa bizim için lükstür" diyerek icraatına başladı. Hemen arkasından "anarşinin yuvası üniversitelerdir", "işçilerimiz ve köylülerimiz aslında uysal insanlardır, onları talebeler kışkırttı" yollu gayet "bilimsel" (!) ve "tarihi" (!) tespitlerde bulunarak üniversite gençliğine saldırdı. Bu kuş beyinli burjuva baylar ülke gerçeklerinden o kadar uzak ve sınıf mücadelesinin gelişiminden öylesine bihaberdirler ki; şu yurdu boşaltmak, şu üniversiteyi didik didik aramak ve tüm yüksek okullarda askeri ve polisiye tedbirler almakla sınıf mücadelesinin duracağı zırvaları her gün ağızlarında durmadan çiğnedikleri bir sakız halini almıştı. Bu dediklerini yaptılar ama sınıf mücadelesi yine durmuyordu. Bu kez tek tek tespit ettikleri devrimcilerin isim listelerini yayınlayarak bunlar yakalanır yakalanmaz ortalığın yatışacağı ve sınıf mücadelesinin duracağı yaygarasına başladılar. Tabii sonuç hepimizin malumu. 12 Mart'ta sınıf mücadelesi belirli oranda gerilemesine ve devrimci örgütler önemli darbeler almalarına rağmen; 74'den sonra yeniden devrimci durum hızla gelişmeye başlayarak 70'li yılların sonuna doğru doruk noktasına ulaştı.
74-80 arasında sınıf mücadelesinin gelişimi karşısında egemen sınıflar tehlikenin boyutlarını ve ciddiyetini daha açık bir şekilde kavramaya ve bu mücadelenin salt talebelerin yarattığı gelip geçici bir olgu olmadığını görmeye başladıkları; gelişen, mücadelenin kapsamını ve boyutunu kavramak onları dehşete düşürerek, düzenlerinin ömrünü uzatacak çareleri bir an önce hayata geçirme arayışlarına itti. Böylece egemen sınıflar bir kez daha faşist orduyu kışlalarından çıkararak gelişen halk mücadelesinin üzerine saldılar.
Bugün esas olarak sınıf mücadelesi bastırılmış, tüm demokratik hak ve özgürlükler kısıtlanmış ve hatta tümden kaldırılmış, devrimci örgütler ve partimiz ağır örgütsel darbeler yemiş ve genel olarak devrimci durum önemli oranda gerilemiştir. Ve bu şartlarda hemen tüm halk yığın ve tabakaları olduğu gibi gençlik yığınları da örgütsel bir birlikten yoksun bir halde azgın faşist saldırı ve baskılarla karşı karşıya kalarak geçici bir sessizlik ve bunalım içindedir.
Peki, bu durum hep böylemi gidecektir! Elbette ki hayır! Zaten bu durumun böyle gitmesi eşyanın tabiatı kanununa aykırıdır. Bu düzen sürdüğü müddetçe ekonomik bunalım genişleyip, derinleşecek buna bağlı olarak siyasi istikrarsızlık büyüyüp ve tüm bunlara koşut olarak sınıf mücadelesi hızla gelişerek halk muhalefeti yeniden yükselecektir. Nasıl ki 12 Mart darbesi, sınıf mücadelesinde geçici bir duraksamaya yol açmış önünü alamamışsa 12 Eylül darbesi de, sınıf mücadelesini durduramayacak ve halk muhalefeti yeniden yükselerek, devrimci dalga ülkenin her yanını saracaktır. Bunu bizim kadar egemen sınıflar da bilmektedirler. İşte onları ürküten ve bugünkü zorbalığa iten gerçekte budur.
Fakat burada bir gerçeğe daha parmak basmak gerek. İçinde yaşadığımız süreçte devrimci durumun gelişmesi birden bire olacak bir olay değildir. Ayrıca kapitalizmin dengesiz gelişme yasası gereği ülkenin her yanında aynı nitelikte ve boyutta bir gelişmeden söz etmekte mümkün değildir. Nitekim bugün esas olarak egemen sınıflar büyük şehirlerde tam bir denetim sağlamakla birlikte, kırlarda özellikle de Türkiye Kürdistan’ında bunu gerçekleştirememiş ve bugün Türkiye Kürdistan’ın da Kürt ulusal kurtuluşçuları faşist devlet terörünü ve azgın milli zulme karşı devrimci direnişi sürdürmektedirler. Keza partimiz kırsal alanlarda yoksul köylülüğün toprak özgürlük mücadelesine gücü oranında önderlik etmekte ve faşist teröre karşı militan mücadelesini sürdürmektedir. Ancak bugün genel durumu özetlersek; halk sınıf ve katmanların örgütlü bir yapıdan yoksun ve dağınık durumdadırlar. İşçi sınıfı her türlü devrimci-demokratik örgütlenmelerinden yoksundur. Komünist ve devrimci hareket işçi sınıfı ve yoksul köylülükle yeterince bütünleşememiş ve ağır örgütsel darbeler almıştır. Komünist ye devrimci örgütlerin aldığı ağır yenilgiler ve devrimci güçler arasındaki bölünmüşlük ve dağınıklık halk sınıf ve tabakaları içerisinde güvensizlik ve yılgınlık tohumlarının yeşermesine yol açmıştır. Tüm bu gelişmeler bağlamında, düzene karşı ciddi bir alternatif çıkış yolunun pratikte yaratılamaması, halk yığın ve tabakalarının Hoşnutsuzluğunun pratik bir eyleme dönüşmesi önünde ciddi bir engel teşkil etmektedir.
Tüm bu gelişmeleri göz önünde bulunduran partimiz; kaybedilen mevzilerin geçmişin deneyimlerinden dersler çıkararak ve bu dersleri sınıf mücadelesinde bir silah olarak kullanarak adım adım, kararlı ve azimli bir mücadele ile kazanılacağının bilincindedir. Partimiz kaybedilen mevzilerin kazanılmasıyla yetinilmeyeceğinin ve demokrasi mücadelesinin devrim mücadelesine tabi olduğunun da bilincinde olarak işçi sınıfını ve emekçi halkı zorlu mücadele günleri için şimdiden hazırlama ve bu mücadeleye, basitten karmaşığa, küçükten büyüğe doğru gelişen mücadele yöntemleriyle halk yığınlarına önderlik etme görevini de yerine getirme çabası içindedir.
Bugün görülen sessizlik, yarın patlayacak olan fırtınalar öncesinin sessizliğidir. Nitekim halk yığın ve tabakalarında alttan alta bir devinim ve kıpırdanma başlamıştır. Bu kıpırdanmanın nüveleri, gençlik yığınları içinde de gözle görülür bir hal almaya başlamıştır. Sosyal patlamalara yol açacağı egemenler tarafından da sık sık ifade edilen işsizlik sorunu milyonlarla ifade edilecek boyutlara ulaşmıştır. Bugün toplam işsiz sayısı içinde 15-24 yaş arası kesin % 78 gibi yüksek bir oranı oluşturmaktadır. Tarım alanında sürdürülmekte olan ekonomik sistemin doğal sonucu olarak meydana gelen yoksulluk ve yıkımın yarattığı işsizlik oranı buna dâhil değildir. Köylü gençlik bir yandan ekonomik bunalımın, bir yandan feodal baskıların cenderesinde şaşkın ve bunalmış vaziyettedir. YÖK'le birlikte uygulanan paralı eğitimin, bin bir güçlükle yüksek öğrenim hakkı kazanan köylü gençliğin bu hakkını da zor yolla bir kez daha gasp etmiştir. Yüksek öğrenim gençliğinin paralı eğitim ve YÖK’ün uyguladığı faşist yaptırım ve uygulamalara karşı; üniversitelerden uzaklaştırılan yurtsever ve demokrat öğretim görevlilerinin tepkileriyle birleşmekte ve kamuoyunda ciddi bir etki yaratmaktadır.
Bu sessizlik ve derinden gelişmeler egemen sınıflar tarafından da büyük bir dikkatle izlenmekte ve olası gelişmelere karşı şimdiden önlemler aldırmakta ve emniyet sübopları hazırlanmaktadır. Bugünkü uygulamaların devamı halinde, bugünkü kıpırdanmaların yarın büyük patlamalara dönüşeceğinin bilincinde olan çeşitli burjuva kliklerin siyasi temsilcisi durumundaki siyasi partiler gençliğin sorunlarına sahip çıkmaya ve "demokrat" ve hatta "sosyal demokrat" maskeleriyle ortaya çıkmakta gelişen bu potansiyeli kendi potalarında eritme hesapları yapmaktadırlar. Senaryo yine aynıdır ve oyun bilinen oyundur, değişen sadece oyuncular ve figüranlardır. TC tarihi boyunca muhalefetteki tüm burjuva partiler gibi bugün de komprador burjuvazi ve büyük toprak ağalarının çeşitli kliklerinin siyasi temsilcisi durumundaki partiler "demokrasi" havarisi kesilmişlerdir. Bugün olanlar da bundan farklı şeyler değildir.
Egemen sınıflar devrimci durumun hızla kabardığı dönemlerde, halk hareketinin iktidarlarına karşı ciddi bir tehlike arz ettiği ve kendi düzenlerine karşı alternatif bir güç oluşturduğu dönemlerde; halk muhalefetini bastırmak, halkın örgütlülüğünü dağıtmak ve düzenlerini geçici bir istikrara kavuşturmak için başvurdukları zor ve şiddet yöntemlerinin uzun vadede yine kendi aleyhine olacağının ve bu kez zor ve şiddetin de kendilerini kurtaramayacağının bilincindedirler. Bunun için; düzenlerini geçici bir istikrara kavuşturur kavuşturmaz, zor ve şiddeti ikinci plana iterek yüzlerine tekrar "demokrasi" maskesi takarlar. İşte bu sözüm ona "demokrasi" döneminde gelişecek olan halk muhalefetinin düzene karşı devrimci bir rotaya yönelmesi için kendi siyasi kurum ve kuruluşları aracılığıyla bu muhalefetin başına geçer ve halk muhalefetini kendi potasında eriterek düzen sınırları içinde tutmaya çalışır.
Ancak egemen sınıflar bu emellerine ulaşamayacaklardır. Partimizin önderliğindeki TMLGB saflarında örgütlenen gençlik yığınları bir yandan akademik, ekonomik ve demokratik hakları uğruna mücadeleye atılırken, bir diğer yandan da düzen sınırlarını aşarak düzene karşı iktidar ' mücadelesinde onurlu yerlerini alacaklardır. Partimiz, DHD mücadelesinde demokrasi ve devrim mücadelesinin içice geçmişliğini daha doğrsu; burjuva demokratik devriminin demokratik görevlerinin proletaryanın omuzlarına yüklediğinin ve demokrasi mücadelesinin proletarya devrimi mücadelesine tabi olduğunun bilincinde olarak; proletaryanın öncü müfrezesi olarak görevinin başındadır. Ve her türlü zorluğa karşın partimiz sürdürdüğü DHD mücadelelerini zaferle taçlandıracaktır.
Partimiz, bugün gençlik sorunu özelinde bir dizi görevle karşı karşıya bulunmaktadır...
Birinci olarak; öğrenci gençlik ve özellikle de yüksek öğrenim gençliğini bugün içinde bulunduğu örgütsüzlük dağınıklık sorununa bir son vermek ve gençliği devrimci-demokratik kitle örgütlerinde örgütlemek görevi ve bunu gerçekleştirmek için de TMLGB aracılığıyla öğrenci gençlik içinde örgütlenmek ve genç yığınları harekete geçirmek.
Bunu gerçekleştirmek için devrimci-demokratik öğrenci örgütlerini kurmak ve yaygınlaştırmak, YÖK ve onun atadığı faşist yöneticilere karşı öğrenci, öğretim üyesi, üniversite çalışanlarını harekete geçirmek, üniversite ve YÖK yasasındaki faşist uygulamalara karşı demokratik ve yasal mücadeleyi sonuna kadar zorlamak, üniversite ve öğrenci yurtlarındaki faşist disiplin yasalarına karşı mücadele etmek, paralı yüksek öğrenim uygulamasına karşı mücadele etmek, tüm gençliğe yüksek öğrenim hakkını savunmak, üniversitelerde ve tüm okullarda gerici eğitim sistemine karşı mücadele etmek ve özerk üniversite için mücadele yürütmek, tüm bunların gerçekleştirilebilmesi için öğrenci ailelerini, demokratik kamuoyunu harekete geçirmek.
Ancak yukarıdaki paragrafta vurguladığımız görevler özellikle legal ve yarı-legal faaliyetlere tekabül eden faaliyetlerdir. Bunların sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi ve bu mücadelenin örgütlenmesi yasa dışı mücadeleyi ve dolayısıyla TMLGB içinde militan bir örgütlenmeyi zorunlu kılmaktadır. Partimiz, TMLGB aracılığıyla bir yandan yukarıda sıraladığımız akademik-demokratik mücadeleyi sürdürürken; bir diğer yandan da gençlik yığınlarına sosyalist bilinci taşıyarak gerçek kurtuluşun devrimin olacağını gösterir ve gençlik önderlerini proletaryanın öncü örgütüne kazanmak için azami çaba sarf eder. Yine akademik-demokratik mücadelenin yanı sıra zamanın ve şartların nesnel durumuna uygun olarak öğrenci gençlik yığınlarını siyasal mücadelenin, düzene karşı iktidar mücadelesinin arenasına doğru yönlendirir ve önderlik eder. Öğrenci gençlik içinde her türlü burjuva eğilime karşı mücadele eder ve öğrenci gençliğin sınıfla ı kaynaşmasını engelleyen engelleri ortadan kaldırır ve onun işçi sınıfıyla kaynaşmasını sağlar.
İkinci olarak; çalışan gençlik ve özellikle de her türlü sosyal ve ekonomik güvenceden yoksun çırak vb. kesimin sorunlarına eğilmek ve onları mücadeleye seferber etmek üzere örgütlemek. Burada, geçerken şunu da önemle vurgulamak gerek ki, yer aldıkları çalışma alanı itibarıyla işçi sınıfıyla iç içe olan ve ekonomik-demokratik sorunları işçi sınıfının sorunlarıyla çakışan genç kesimin illegal örgütlenmesinin; genç bireylerin sınıfsal sorunlarının yanı sıra kendine özgü sorunları olması itibarıyla genel olarak parti yan örgütü olan gençlik örgütü içinde örgütlenmesi gerekir. Ancak buradan her alanda ve her şart altında parti ve gençlik örgütlenmesinin bir birinden ayrılması soncu çıkarılmamalıdır. Çalışan gençliğe ilişkin olarak, parti görevleri yine iki yönlüdür. Legal planda; iş şartlarının iyileştirilmesi, iş güvencesinin sağlanması, sendika ve örgütlenme hakkının tam ve eksiksiz-sağlanması, grev hakkının kullanılması, sosyal güvence yasalarının çıkarılması, küçük yaştaki işçilerih ağır işlerde çalıştırılmaması genç işçilerin ucuz işgücü kaynağı olmaktan çıkarılması vb. konularda mücadele etmek.
İllegal planda; çalışan gençlik kesimi TMLGB saflarında örgütleyerek yukarıdaki görevlerin yerine getirilmesinde militan bir mücadeleye yöneltmek ve bu mücadeleye önderlik etmek, çalışan genç kesime sınıf bilinci kazandırmak ve onun en ileri unsurlarını partiye kazanmak.
Burada özel olarak çırak gençliğin ve hizmet vb. işkolları da çalışan gençliğin sorunlarında özel olarak değinmek istiyoruz. Bugün ülkemizde çocuk denecek yaşta gençler çeşitli küçük işletmelerde her türlü sosyal güvence ve haktan mahrum olarak çok ağır işletmelerde çalışmaktadır. Partimiz önderliğindeki TMLGB bu soruna özel bir önem verecek ve çırak gençliğin örgütlenmesi görevini yerine getirecek ve çırak gençliği ekonomik-demokratik haklarını elde etmek için mücadeleye seferber edecektir.
Yine şehir küçük burjuvazisine tekabül eden ve bir dizi ara işkolunda çalışan (tezgâhtar, pazarlamacı, temizlikçi vb. vb.) genç kesimin örgütlenmesi de önemli bir sorun olarak önümüzde durmaktadır. TMLGB yerel ve semt örgütleri aracılığıyla bu kesimin sorunlarına da eğilerek ve onların devrim mücadelesine kazanılması için çaba sarf edecektir.
Üçüncü olarak; partimiz önderliğindeki TMLGB ülkemiz gerçeğinin ereklerini ve köylü gençliğin öznel sorunlarını göz önünde bulundurarak; köylü gençliğini militan örgütlenmelerini yaratacak ve köylü gençliği iktidar mücadelesi için seferber edecektir.
Köylü gençlik bir yandan ekonomik bunalımın, bir yandan da feodal baskının mengenesinde giderek sıkışmakta ve bunalmaktadır. TMLGB köylü" gençliği ekonomik şartların iyileştirilmesi (taban fiyatı, sosyal güvenceler vb.) yönünde mücadeleye seferber edecek ve köylü gençlik üzerindeki feodal baskıya karşı mücadele edecektir.
TMLGB, köylü gençlik içindeki mücadelesinde, görevlerinin merkezine köylü gençliği silahlı mücadele içinde örgütleme ve köylü gençliği partinin silahlı örgütlerine kazandırma görevini koyacaktır. Bu ülkemiz şartlarının dayattığı zorunlu bir görevdir. Köylü gençlik, köy milis örgütlerinin en militan kesimini oluşturacaktır. TMLGB köylü gençlik içinde proletarya ideolojisiyle donattığı gençlik önderlerini köy birlikleri ve köy milisleri içinde cesaretle örgütleyerek ve gerilla savaşının gerçek destek güçlerinin yaratılması yönünde azami çaba harcayacaktır.
Yine TMLGB, parti yayınlarının dağıtılması ve propaganda ajitasyon görevinin yerine getirilmesi için köylü gençliği yerel parti örgütlerinin denetiminde mücadeleye sürecek ve bu faaliyete pratik önderlik edecektir.
Sonuç olarak; hem sınıfın sorunlarından ayrı olmaması hem de özgül sorunları olması açısından gençlik sorunlarını daha da karmaşık bir hale getirir. Bu sorunların bir bütün olarak çözümü bir devrim sorunudur. Bugün gençlik yığınları özelinde sürdürülen mücadele; sömürü «ve . zulüm düzeninin sona erdirilmesi mücadelesinin bir parçasıdır. Gençlik yığınlarının devrim mücadelesine kazanılmasının yolu, onun ekonomik, demokratik ve sosyal-kültürel sorunlarına sahip çıkmak ve bu sorunları doğrultusunda devrimci mücadeleye önderlik etmekten geçer.
Böylesine önemli bir sorunda proletarya partisinin tavırsız kalacağı düşünülemez. Bunun içindir ki, proletarya partisi siyasi-ideolojik önderliği altında özgül gençlik örgütlerini yaratır ve bu yolla gençlik yığınlarına önderlik eder. Gençlik örgütü, gençliğin enerjisinin ve devrimci atılganlığının devrim mücadelesi için vazgeçilemez bir potansiyel olduğunun bilincinde olarak bu gücü siyasal mücadeleye yönlendirebilmeli ve iktidar mücadelesine tabi kılmalıdır. Dünya komünist hareketi muazzam bir devrimci dinamizme ve üzüp bir geleceğe sahip olan gençlik yığınlarına her zaman derin bir ilgi göstermiş ve bu soruna ilişkin olarak bizlere mücadelemizde silah olarak kullanacağımız ölümsüz dersler kazandırmıştır. Lenin yoldaşın özenle vurguladığı, gibi "gençlerin partiyi kopya etmeden bağımsız bir örgütlenmesini oluşturması..." mutlaka gerçekleştirilmesi gereken zorunlu bir görevdir. Gençlik örgütü, proletarya partisinin siyasi-ideolojik önderliğinde yan bir örgüttür. Gençlik yığınları toplumda yer aldıkları alanların niteliğine uygun olarak çeşitli mesleki örgütler de yaratır ve burada yer alırlar. Gençlik yığınları kültürel, sosyal ve siyasal bir örgütlenme çatısı altında merkezi bir yapı oluşturmakla beraber bunun yanı sıra mesleki temelde oluşan çeşitli yan örgütlerde değişik yapılarda yer alırlar.
Proletarya partisi bir dizi mesleki, sosyal ve kültürel örgütlerde gençliğin ekonomik, demokratik ve akademik hakları için, savaşımı örgütleyip yönetmek ve mücadeleyi geliştirip boyutlandırarak gençlik yığınlarını kendi etrafında toparlar. Bu tür örgütlerde bir araya gelen ve somut kazanımlar için harekete geçen gençlik yığınları giderek Marksist-Leninist bilimiyle yüz yüze gelir ve gençliğin belli bir kesimi bu mesleki örgütlerin sınırlarını aşarak siyasal mücadeleye yönelirler. Peki, gençliğin bu yönelimi hangi çatı altında örgütlenmelidir? Bu örgüt proletarya partisi olabilir mi? Bu soruya vereceğimiz cevap elbette ki hayır olacaktır. Gençlik yığınları sınıfsal sorunlarının yanı sıra kendilerine özgü karmaşık sorunları olan toplumsal bir tabakadır. Ve parti bu kitleleri kendine bağlı bir gençlik örgütü aracılığıyla örgütler, işte partimizin ideolojik siyasi önderliği altında oluşturulacak olan TMLGB bunun en somut örneğidir.
Partimiz azgın faşist saldırılar karşısında aldığı yaraları en kısa zamanda saracak ve sınıf mücadelesinin engin denizinde işçi sınıfının ve emekçi halkın başına geçerek mücadele bayrağını daha da yükseltecek ve çeşitli milliyetlerden Türkiye halkının emekçi gençliğini yıllardır özlemini duyduğu militan gençlik örgütüne kavuşturacaktır. Hiç bir güç ülkemiz gençliğinin TMLGB saflarında örgütlenerek muazzam bir devrimci coşkuyla önündeki tüm gerici ve faşist çemberleri kırarak partimiz önderliğindeki DHD mücadelesinde onurlu yerini almasını engelleyemeyecektir!...
Savunmamızın bu bölümünü büyük komünist Georgi DİMİTROV’ UN gençliğin önemini vurgulayan şu sözleriyle bitirmek istiyoruz.
"Gerçekten de 'gençliğe kim sahipse gelecek onundur' sözü doğrudur. Bu boş bir laf değil, tarihi olarak doğrulanmış bir, gerçektir. Ve biz bu gerçeği hiçbir zaman unutmamalıyız. Biz gençliği kazanmalı, kendi maddi ve kültürel menfaatleri uğrunda yürütülen pratik günlük mücadeleleri devrimci komünist eğitimle birleştirerek gençliği devrimci mücadele içine çekmeliyiz." (F.K.B.C. sf. 50)
Bir kere daha diyoruz ki: Ey kan emici asalaklar, can çekişen sürüngenler! Ey memleketi emperyalistlere peşkeş çekenler!
Şunu iyi bilesiniz ki, bugün sıfırı tüketmiş zehirli ideolojinizle, çürüyen yoz kültürünüzle, azgın faşist saldırı ve yasalarınızla örgütsüz ve dağınık bir halde bunalttığınız bu gençlik yığınları; yarının fabrika kızıl muhafızları, yürüyüş kollarının coşkun selleri, partizan müfrezelerinin militan neferleri, yılmayan yiğit köy milisleri ve tüm burjuva feodal karargâhları bombalayan proletaryanın topçu bataryaları olacaklardır. Bunu hiçbir güç ama hiçbir güç engelleyemeyecektir.
|