Özgürleşen Bilinç Yaşamı Dönüştürmenin Öznesidir (1)

"Nasıl değiştiriyoruz; bir nesnelliği değiştirme eylemine girerken öznel dünyamız nasıl değişiyor?" sorusu zorunlu olarak, değişimden ne anlıyoruz, nesnelliği nasıl ele alıyoruz, olguları nasıl yorumluyoruz ve onları bilimsel dünya görüşümüz MLM'nin süzgecinden ne kadar geçiriyoruz?" sorularını da beraberinde getirmektedir. Çünkü olguları çözümlemekle, bu çözümlemelere uygun çözümleri pratiğe geçirme arasında sıkı sıkıya bir ilişki vardır. Mevcut çelişkileri (gerek nesnellikte ve gerekse öznel dünyamızda) bilimsel bir biçimde tespit etme ve bu tespitler doğrultusunda, mevcudiyeti devrimci dönüşüme uğratmak için araç ve yöntemler bulma birbirini bütünleyen kavramlardır. Bunu böyle belirlerken, bir olguyu doğru tanımlamanın devrimci tarzda gelişim ve dönüşüm için yeterli olacağı anlaşılmamalıdır. Olguyu doğru tanımlama meselenin bir ayağı ise onu neye göre nasıl değiştireceğimizde meselenin ikinci ki en önemli ayağıdır. Anlatmak istediğimiz teori ile pratik arasındaki Marksist bilimsel uygunluktur. Bahis konusu olan çerçevede, doğru bilimsel tespit edilen bir olgu, doğru bilimsel bir yöntemle süreçlere müdahale etmeyi de beraberinde getirecekti.

Doğru tespit edilen bir yöntem pratikte çelişkilerle dövüştükçe, bir yandan çelişkileri gelişimin diyalektiğine göre çözerken, diğer yandan çözüme ve çelişkilerdeki çözülmelere göre başka çelişkileri açığa çıkaracak, yöntem ve teorideki yetmezlikleri ortaya koyacaktır. Bu teorinin pratikteki sınanması ve aynı biçimde geliştirilmesidir. Teorinin pratiğin örsünde dövülmesiyle ortaya çıkan yetmezlikler, yine doğru bir analizle bizi yeni sentezlere götürecek ve bu devinimsellik içinde gelişime yön verme yetileri güçlenmiş olacaktır. Yani nesnel olan toplumsal gelişme, nesnel olduğu kadar, insanın eylemi aracılığıyla gerçekleşen yasalarca yönetilmektedir. Gelişim ve değişim ne salt nesnelerin yasalarıyla, ne de salt insan faktörünün yasalarıyla açıklanabilir. Tarih hem nesnel yasalara göre hem de zenginliğin üreticisi ve saltanatları devrimlerle yıkan büyük altüst oluşların yaratıcısı insan öznesinin yasalarına göre gelişim göstermektedir. Buradaki diyalektiği iyi kavramak gerekir. Eğer insan nesnel yasaları, bunların iç dinamiklerini anlayamazsa gelişimin birer öznesi olamaz. Aynı biçimde nesnel yasaları anlayıp, salt onun bilgi teorisiyle yetinseydi, sonuç yine aynı olurdu. Demekki insanı gelişimin ve değişmenin öznesi yapan temel öğe, bilginin eyleme ve zorunluluğun pratiğe geçişidir, insan yaşamı tanıdıkça, yaşamın değiştirmenin üzerindeki etkisini, gücünü görebilir ve bu iki öğeyi kavradıkça yaşam değiştirme uğraşma girer. Kısaca tarihsel süreci irdeleyerek, konumuzun özü olan olguları devrim idealimize denk düşer tarzda ne oranda yorumlayabiliyoruz, değişime uğratabiliyoruz ve bu ileriye gidişin öznesi olma görevini ne kadar yerine getirebiliyoruz sorularına açıklık getirmeye çalışalım.

İnsanlık, nesnel yasaları irdeleyip anladıkça, kendi öznel gücünü bu yasaları kavrayışı içinde harekete geçirip değişimin-gelişimin öznesi olan misyonunu yerine getirdikçe, artık nesnelliğin hakimi ve yön vericisi olmaya başladı. Bu, tarih açısından önemli bir süreci teşkil etmektedir. Söz konusu hakim oluş, doğada, doğayı insanlığın kendi çıkarma göre değiştirmesi ve kullanmasını getirirken, toplumda, özel mülkiyetle beraber, insanın insan üzerindeki egemenliği tarzında şekillenmesini getirmiştir. Artık insanlık tarihi (akabinde toplumsal varlığın tarihi) sınıf savaşımlarına göre ilerleyip gelişiyordu. Ve her toplumsal dönemin hakim olan sınıfı, insanlığı (ezilen geniş halk katmanlarını) kendi çıkarlarına göre bir kalıba sokmaya çalışmışsa da bu toplumsal gelişim içinde filizlenen her yeni, eskiyi yıkmasını becermiştir. Toplumsal varlığın yasalarının gelişimi ve bu gelişimin içinde sınıf çatışmaları olarak tezahür eden insanın eylemi toplumu hep ileriye taşımanın motoru olmuştur ve insanlığı günümüz toplumsal aşamasına getirmiştir. Fakat bu sınıf çatışmalarında (yaşanan sosyalist devrimleri tartışma dışında tutuyoruz) ezilen yığınlar tarihin ve gelişimin objektif olarak esas özneleri olmalarına rağmen, kendi önderliklerinde bir devrim yaratamamışlardır. Bu sınıfsal çatışmalar sonucunda her yıkılan özel mülkiyete dayalı toplumsal sistemin yerini, yine özel mülkiyete dayalı başka bir toplumsal sistem almıştır. Köleci, feodal, kapitalist toplumlar gibi... Söz konusu toplumsal değişimler içinde özel mülkiyet varlığını devam ettirirken, her toplumsal aşamada ezen sınıflar değişmiş ve her ezen sınıf iktidarı sürecinde geniş halk kesimlerini sömürü ve baskı kıskacının altında inim inim inletmiştir. Kapitalizmin şafağıyla birlikte ezilenler açısından durumun nitelik bir değişikliğe uğradığı yeni bir süreç başlamıştır. Sanayinin gelişmesine paralel olarak, kapitalizmin bağrında doğan ve onun mezar kazıcısı olan proletaryanın sınıf hareketi topluma damgasını vuran yeni sınıf çatışmasının zorunlu bir sonucuydu. Yaşanan sınıf çatışmasında, ezilen sınıf olan proletaryayı kendiliğinden bir sınıf olmaktan çıkarmak; ilerleme, insanlaşma ve ezilenlerin makus talihini değiştirme açısından ciddi bir önem arz ediyordu. Tamda bu hususta, bilimsel bir biçimde nesnelliği açıklamak, yorumlamak, çelişkileri yerli yerinde derinlikli olarak belirlemek, ilerici dinamikleri misyonuna göre konumlandırmak için gerekliydi. Ve büyük dehalar MARKS ve ENGELS böyle bir ihtiyaca cevap olarak, kendilerinden önce yaratılmış bilimsel birikimin üzerinden bütün bir insanlığın gelişim tarihini doğru bir biçimde değerlendirmiş, doğanın ve toplumun gelişim yasalarını keşfetmiş, yaşadıkları çağı tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiş, aydınlık yarınları yaratabilmenin manifestosunu kaleme almış, bu düşünsel ve pratik faaliyetleriyle insanlığın tarihine büyük bir not düşmüşlerdir. Artık ezilenler nezdinde proletarya kendiliğinden bir sınıf değil, kendisi için bir sınıftı. Tarihsel materyalizm ve diyalektik materyalizmin bilimselliği ışığında dünyanın ve insanlığın yorumlanması olan Marksizm, proletaryanın geleceğe yürüyüşünde kılavuz alacağı bir silahtı ve ezilenler nezdinde proletarya bu silaha kavuşmuştu.

Bilginin eyleme, zorunluluğun pratiğe geçirilmesi Marksizmin bilimsel bir gerçeğidir. "Marksizmin bir doğma değil, bir eylem kılavuzu olması" realitesi, komünist partisini ihtiyaç kılmıştır. Özcesi, proletaryanın dünya görüşü Marksizm, dünyanın tanımlanması-yorumlanması, toplumsal varlığın irdelenmesi ve toplumdaki sınıf çelişkilerinin yerli yerinde açıklanması iken, komünist partisi de geleceği özgürleştirecek proletaryanın ve onun müttefik güçlerinin kendi bilinci -ki bu insanlaşma öğesidir- doğrultusunda eyleme geçmesinin, yaşamı-toplumu- devrimci bir tarzda değiştirmesinin aracıdır. Ve proletarya dünyayı değiştirecekse bu iki silaha sıkı sıkıya sarılmak zorundadır. Bunu becerememesi durumunda proletarya özgülünde ezilenler, ne değişimin-değişmenin en köklü ifadesiyle devrimlerin öznesi olabilirler, ne de örgütlenebilir, yeteneklerini ve güçlerini kendi çıkarlarına göre konumlandırabilirler. Çünkü özel mülk dünyasının toplumsal biçimlerinden kapitalizm (günümüzdeki en üst biçimi emperyalizm) toplumsal üretimi, doğal zenginlikleri, bilimi kendi çıkarlarına göre yönlendirerek, her türlü üst yapısal kurum ve kuruluşlarını derinleştirerek ezilen sınıf ve katmanlara karşı güçlü bir denetim ağı oluşturmuştur. Bu denetim ağı zor, baskı ve sömürüden gıdasını almaktadır. Üretim araçlarına sahip olmanın avantajıyla geniş üreten kesimlerin üretim değerlerini gasp eden burjuvaziyi (farklı sosyo-ekonomik yapılara sahip toplumsal oluşumlardaki hakim sınıfı) alt etmek için devrimci zoru örgütleyecek ve ezilenlerin yetilerini, çıkarlarını sistemli hale getirecek örgütlülük olan komünist partisinin önderliği şarttır, işte bir zorunluluk ve zorunluluğun araçlarının yaşama geçirilişi. Fakat burada önemli bir soru akla gelmelidir. Komünist partisinin saflarında yer alan bireyler hangi tür bir kişilikle komünist partisinin siyasal-ideolojik-askeri hedefleriyle bağdaşabilirler. Şurası bir gerçek ki insanın nesneleştirildiği ve insanlar arasındaki ilişkinin nesneler arası ilişkiler derekesine indirgeyen burjuvazinin yarattığı kişilikle, komünist partisinin ideolojik duruş ve siyasal hedefleri bütünleşemez, hareket tarzında komünist partisinin esnekliğine, kapsayıcılığına, araştırmacılığına, dönüştürücü ve değiştirici gücüne ulaşılamaz. Komünist partisinin saflarındaki duruşumuz nasıl olmalıdır sorusunun cevabı, bugün parçalanması gereken burjuva ve küçük-burjuva yaşam-düşünme-olgulara yönelme biçimini irdelememizi gerekli kılmaktadır. Ki, yıkmamız gereken bir olguyu ve bu olgunun oluşum temellerini yorumlayamazsak, yeniye ulaşma adına attığımız her adım, karanlıkta el yordamıyla gerçekleşen bir yürüyüşü andıracaktır. Bu bağlamda özel mülk toplumsal evresi olan kapitalist sistemin yarattığı kişiliklere, insan ilişkilerine değinmekte fayda vardır.
Özel mülk dünyasında, üretim araçlarına sahip olan egemen sınıf, üretim araçlarına sahip olamayan ama üretim araçlarıyla emeğini birleştirerek üreten sınıf ve katmanları, gerçek işlevinden uzaklaştırmak için özel bir çaba sarf eder. Kastımız olan ezilen sınıf ve katmanların gerçek işlevi, üretim içindeki duruşu ile ilerici misyonu gereği, toplumsal varlığın öznesi olma gerçekliğidir. Fakat üretim araçlarına sahip olmakla, toplumsal varlık ve ezilen yığınların üzerinde hakimiyet kuran egemen sınıf, bilinçli ve özel bir yönelimle tarihin, zenginliklerin yaratıcısı olan sınıf ve katmanları nesneleştirir. Yani özel mülkiyet sınıf karşıtlarının varlığına özdeştir ve sınıfların varlığı, ekonomik, siyasi, ideolojik zeminde sınıf savaşımlarının varlığıdır. Sınıf savaşımlarının varlığı ve her sınıfın kendi çıkarlarına göre savaşım araçlarını geliştirmesi ve istediği sonuçları alması biçiminde ilerleyeceği göz önünde tutulduğunda, hakim olan sınıflar iktidar avantajını kullanarak azımsanmayacak başarılar elde eder durumdadırlar. Ki üretim araçlarının özel mülkiyetinin iç yasaları da insan emeğini ve insanlar arası ilişkileri nesneleştirdiği göz önünde tutulduğunda, hakim sınıfların avantajlı durumu daha iyi anlaşılır. Bu çerçevede kapitalist toplumun yarattığı insan tipi, kapitalizmin iç yasalarının bir sonucu olduğu gibi, kapitalist toplumda hakim olan burjuvazinin kendi egemenliği için gerici olan tüm öğelerle bütünleşerek kurduğu hakimiyet araçları ve organlarıyla (devlet, hukuk, "felsefe", ahlak, kültür vb.) bilinçli bir yönelimi sonucudur.

"Değişimin ve metalar dünyasının gelişimi sonucu, insanlar arasındaki ilişkiler yerlerini nesneler arası ilişkilere bırakacaktır. İnsanlar arası ilişkileri nesneler kuracak ve nesneler ne kadar önem kazanırsa insanlar kendi içeriklerinden o kadar boşalmış olacaklardır" der MARKS. Burada kapitalist sistemin temel öğelerinden olan üretilen ürünün metalaşması ve bu ekonomik politiğin insanı yabancılaştırmasını anlatmaktadır. Keza, insan emeğinin kapitalist sistemde makinanın bir örgeni haline gelip metalaşması, yine insanın kendi öz benliğinden uzaklaşması, kendisine yabancılaşmasıdır. Yani özne olan emek, emekçinin mülkiyetinden ayrılmış, yabancılaşarak emekçinin üzerinde bir hakimiyet biçimi olmuştur. Konunun önemi açısından uzun bir alıntıyla sözü yine MARKS'a bırakalım.

"Karşılıklı bağlantılar içinde, nesnelerimiz konuşulur tek anlaşılır dildir. İnsanal bir dili anlamazdık ve o dil etkisiz kalırdı. Bir yanda insanal bir dil, bir dua, bir yalvarma, öyleyse bir küçük düşürülme olarak görülür ve duyulur. Öyleyse utançla alçalma duygusu ile konuşulur ve öte yandan bir sakıntısızlık ve bir zirzopluk olarak alınır ve yadsınırdı. Biz hepimiz insanal varlığa öylesine yabancılaşmışız ki, insanal varlığın dolaysız dili bize insan onuruna bir saldırı ve tersine maddi değerlerin yabancılaşmış dili ise bize kendine güvenen ve kendini öyle gören doğrulanmış onur olarak görülür." Buradan MARKS yabancılaşmanın esas nedenlerinin temellerine iner. "Yabancılaşma doğrudan doğruya insanın özgül niteliğinden doğar ama gerçekleşmek için toplumun belli bir gelişmesini öngerektirir. Birey ile topluluk arasındaki karşılıklı diyalektik etki, insanal etkinliğin bir biçime Sürünmesine yol açar. İnsanın nesnel belirtisi, ürecisi ve yabancılaşan ve sonunda onu egemenliği altına alan bir nesne durumuna dönüşür. Aynı zamanda kendi yarattığı şeyin bağımsız ve gitgide düşman bir varlık kazandığını gören insan, ürünü ne kadar zenginleşirse o kadar yoksullaşır ve kendi kendine yabancılaşmış olarak, sonunda kendi yaratmış olduğu nesnelerin tutsağı olur. Onu toplumsal, yani insanal davranışına dek bu nesneler yönetir."

Demek ki, sorunun özünde yatan, yabancılaşmanın özel mülkiyetin bir sonucu olduğu kadar, yabancılaşmış emeğin de özel mülkiyeti geliştirdiğidir. Ve günümüz kapitalist sisteminde yabancılaşmanın geldiği düzey ortadadır. Toplumsal ilişkiler metalar arası ilişkilerle belirlendiği gibi, ezilen ve üreten kesimlerin kendi etkinliklerinin gereği olarak emek, niteliğini yitirmiş, metalaşmıştır. Ve üreten kendi ürettiğine yabancılaşmış, kendi ürettiği onun üzerinde bir hakimiyet haline gelmiştir. Özcesi, ayrı bir araştırma konusu olan yabancılaşmaya, burada yüzeysel değinerek konumuzla olan ilişiğini kurmaya çalışırsak, kapitalist sistemle birlikte, yabancılaşma toplumun her alanını sarıp sarmalamıştır. Kapitalizmin (özel mülkiyetin) iç yasalarının yarattığı bu sonuç, günümüz emperyalist aşamada daha da ileriye gitmiş ve adeta insan, insanlığa yabancılaşmıştır. Kapitalizmin iç yasalarının bir sonucu olmasının yanında, egemen sınıf olan burjuvazi hakimiyet organlarını işleterek, toplum içindeki tüm kavramlarda yabancılaşma olgusunu derinleştirerek müthiş bir dejenerasyon yaratır. Zira burjuvazi insanlık değerlerinden uzaklaşmış bir prototip ister ve bunu yaratmanın çabası içinde olur. Yani maddi üretimdeki yabancılaşma, ideolojik zeminde de buna paralel olarak gelişir. Bugün burjuvazinin toplumu getirdiği nokta budur. Bir işçinin makineyle ilişkisi, işçinin üretimdeki yeri ve ilişkisi, insanın insanla ilişkisi, bireyin topluma, toplumun bireye bakış açısı, insanın İnsanal olan değerleri algılama ve yorumlaması, kendi yaşamına yön ver(eme)mesi, tamamıyla metalar arasındaki ilişkilere göre tayin edilir olmuştur. Metaların pazardaki dolaşım ve fabrikalardaki (diğer üretim alanları dahil) üretimi tamamıyla burjuvazinin çıkarı ve istemine göre olduğuna ve insanlık da bu ilişkilere göre yönlendirildiğine göre bugün insan yaşamın öznesi olmaktan uzaklaştırılmış ve nesneleştirilmiştir.

Nesneleşen bir insan, yaratıcılığını, geliştiriciliğini, kendi özgür İnsanal değerlerine göre toplumsal varlığı geliştirme yetisini yitirir. O, sadece nesneler gibi yönlendirilir. Kendi öz dünyasından soyutlanır. Onun yaratıcılığı, hakim olan sınıfın çıkarına göre biçim almıştır. Hakim sınıfın çıkarlarının birer nesnesi olmuştur. Bu denli öz benliğini yitiren insanlık (ezilen kesimler) köleleştirilmiş bir insan tipidir. Ve egemen sınıfın istemi de zaten budur.

Devamla, burjuvazi ve onun sosyal-siyasal dayanaklarının, toplumu ve toplumsal varlığı kirletmeleri, dejenerasyona uğratmaları, kendi çıkarları uğruna İnsanal olana karşı saldırıları bunlarla sınırlı değildir. Toplumsal varlığı, toplumsal bir güçle ilerletmenin altını dinamitleyen, insanlığı üretimin yanında tüketimde de ortak bir noktaya getirmeyi engelleyen bireyci kişilik, özellikle çeşitli ideolojik yönelimlerle şekillendirilen bir insan tipidir. Zira bireyci kişilikler, insanın toplumsal yönünü kavramayan, toplumsal sorunlardan uzak, bireysel kaygılar peşinde koşan, bireysel çıkarları için toplumsal çıkarları zedeleyen, her olguyu kendi çıkarına göre yorumlayıp-değiştiren, toplumsal varlığın gelişimini değil, mevcut özel mülkiyet statüsünü sağlamlaştıran kişiliklerdir. Özel mülkiyet dünyasında kendi saltanatlarını sürdürmek isteyen burjuvazinin bu tür kişilikleri geliştirmesi çıkarlarının gereğidir. Ve bu tür kişilikler yaratarak toplumu adeta her alanda çürütmektedir. Bu çürüme ve kokuşmuşluk öylesine bir yaygınlaştırılmıştır ki, insanlık adeta tüketilme noktasına getirilmiştir. Toplum içinde bu çürümüşlüğün örneklerini vermek için yeterince materyale sahibiz. Günlük burjuva basını dahi takip ettiğimizde bu çürümenin ve ahlaksal, kültürel dejenerasyonun geldiği boyutu görebilmekteyiz. Özel mülkiyetin yasalarının ve hakim sınıfların çıkarlarına göre hareketin yarattığı bu tahribatın, bu gerçekliğinden soyutlanıp, toplum içindeki sıradan ve olağan bir çelişki olarak gösterilmesi, yine egemenlerin olguları çarpıtmasının bir sonucudur.

Toparlayacak olursak, burjuvazi nesneleştirilmiş bir insanlık yaratma idealindedir. Çünkü nesneleşen birey düşünemez, olguları gelişimin ve insanlaşmanın normlarına göre değerlendiremez, değiştiremez. Her gün haksızlığa uğramasına rağmen, haksızlığa uğramayı, çalıştığı halde aç kalmayı, yaşadığı tüm sorunları kaderci bir tarzda ele alarak, sömürüyü ve baskıyı özel mülk dünyasının dışındaki farklı güçlerde arar. Yani kaderimdir deyip doğaüstü güçlere bağlar. Yaşama kölece boyun eğerek kurtuluşunun yol ve yöntemlerini araştıramaz. Çünkü o, nesneleşmekle köleleşmiştir. Aynı şekilde böyle bir insan tipini yönlendirmekte kolaydır. Dünyası darlaşmış, toplumsal yaşama karşı duyarsızlaşmış, kendi öz benliğini yitirmiş bir insan topluluğu koyun sürüsü gibidir. Çobanın yönlendirdiği yöne doğru rahatça hareket ettirile bilinir.

Burjuvazi kafasındaki ideal insan tipini ve toplumsal şekillenmeyi böyle belirlerken, bunda başarılı olup-olmadığı sorusuna cevabımız kuşkusuz hayır olacaktır. Zira böyle bir durum, sınıf çelişkilerinin doğasına aykırıdır. Sınıfsal farklılaşmalar ekonomik, ideolojik ve siyasal çatışmaları zorunlu olarak yaratır demiştik. Hakim sınıfların hedefleri bu çatışmaları yok etmek, toplumu bütünüyle denetim altına alıp sömürmek olsa da bunda maddi anlamda başarılı olamamışlardır. Zulmün, baskının, sömürünün olduğu yerlerde bunlara karşı başkaldırılar da olmuştur. Bu sınıf çatışmasının gereğidir. Ve bu sınıf çatışmalarında karşılıklı savaşım her alanda kendisini hissettirir. Maddi olarak ortadan kaldırılamayan sınıflar savaşımında, burjuvazi başarısız olurken, toplumun geniş kesimlerini ideolojik olarak kendi denetimine alma ve şekillendirmede azımsanmayacak bir başarı elde etmiştir. Kendi çıkarlarının somutlandığı değer yargılarını topluma enjekte ederek, toplumsal varlığın öznesi olan emekçi kitleleri kendi öz çıkarlarına göre konumlanma bilinç ve davranışından uzaklaştırmış ve yabancılaştırmıştır. Bütün bunlara karşın, sınıf savaşımı durdurulmamıştır, toplumu bu ölü uykusundan uyandırmaya çalışan gelecek yüklü insanlar çıkabilmiştir. Komünist Partisi'nin yol göstericiliğinde hakim sınıflara başkaldıran ezilen sınıf ve katmanların, bu savaşımda kendi ilkeleri, İnsanal değerleri, ahlaki, kültürel yargıları ve savaşımının yasalarıyla örgütlenip bütünleştikçe muzaffer olacağı ne kadar doğruysa, karşı sınıf olan egemenlerin de kendi çıkarlarını, yozlaşmış değerlerini, çürümüş ahlaklarını halka empoze etmekle ömürlerini uzatmaya ve sınıf mücadelesinin gelişimini ezilenlerin aleyhlerine çevirmede avantaj yakamaya çalışacakları da o kadar doğrudur. Yani savaşım, salt karşılıklı güçlerin askeri alandaki çatışması değil, ideolojik, kültürel zeminde de bir savaşımdır. Sınıf çatışmalarının boyutlanmasına paralel olarak burjuvazi farklı farklı araçlarla ideolojik planda da müthiş bir bastırma, sindirme hareketi geliştirir. Somut ve güncel bir örnek olması açısından; Proletarya Partisi'nin gerilla faaliyeti alanlarından olan Dersim'de, devletin gençliği fuhuş, eroin vb. yöntemlerle ahlaksal ve ideolojik çürümüşlüğe sevk etmesi, baskı ve zor aygıtlarıyla gelişen sınıf hareketini ezme idealinin bir parçasıdır.

Yabancılaşmış, insani değerlerden uzaklaşmış, yakınmacı, bireyci, kaderci, "güce" tapan, ahlaki olarak çürümüş, toplumsal varlığı ve toplumsal varlığın üzerindeki özne olma gücünü yitirerek nesneleşmiş insan tipiyle ezen egemen sınıf, asalak düzeninin varlığını sürdürmeye çalışırken, bunun karşısında komünist hareket de bunların düzenlerini insanlaşma için alaşağı etme perspektifiyle mevzilenmiştir. Bu mevzilenme hemen iktidarın gerici sınıfların elinden alındığı anlamına gelmez. Bu bir mücadele sürecidir ve bu mücadele süreci içinde Komünist Partisi geniş kitlelerin kendi güçlerinin farkında olmalarını sağladığı oranda başarı elde edecektir. Siyasal, ideolojik hedef olarak Komünist Partisi'nin kapsayıcılığı, esnekliği ve rehber edindiği MLM bilimsel dünya görüşü, ezilen sınıf ve katmanların bu yaratıcı gücünü ortaya çıkarabilecek ilkelere sahiptir. Zira MLM bilimsel dünya görüşü insanlığın hareketindeki bir bilinç reformunun somut ifadesidir. Bu perspektifle insanlığı (ezilenleri) kendi öz bilincini kavramaya götürecek, onu düşlerinden uyandırarak kendi öz eylemine kavuşturacaktır. Dünyanın kendi bilincine varması, gereken devrimci hareketin temeline gerçeklerin kendileri koyarak insanlığı özgürleşmeye taşıyacaktır. Marks'ın belirlemesiyle bunu ifade edecek olursak; "Ancak gerçek bireysel insan kendinde soyut yurttaşı yeniden elde edeceği ve birey olarak bireysel yaşamında, bireysel işinde, bireysel bağlantılarında cinsi) varlık durumuna geçeceği zaman, ancak insan kendi öz güçlerini toplumsal güçler olarak tanımlayıp örgütleyeceği ve toplumsal erki siyasal erk biçimi altında artık kendinden ayırmayacağı zaman insanlık kurtuluşa ulaşmış olacaktır." Bu bir insanlaşma hareketinin bilincidir ve bu bilincin eylemidir. Fakat Komünist Partisi bunu ilahi güçlerle değil, bizzat ezilenlerin gücüyle yaşama geçirecektir. Ezilenlerin gücünü örgütleme, yaratıcılığını ortaya çıkarma, sonuçta Komünist Partisi'nin çatısında toplanmış sınıf bilinci almış bireylerin kolektif ve Komünist Partisi'nin ilkeleriyle bütünleşmiş eylemiyle olacaktır. Tam da sorunumuz ve irdeleme konumuz budur. Komünist Partisi'nin birer parçası ve ferdi olmuş bizler, burjuvazinin bize miras bıraktığı bu gerici değerlerden ne kadar sıyrılmışız? Sıyrılamamış olduğumuz yaşanan pratiklerden ortadadır. Sisteme karşı muhalif olmanın ve bu muhalif özelliğimizi Komünist Partisi'nin çatısında örgütlü bir güç haline getirmenin "ilkeleri", yaşam biçimi, olguları yorumlama tarzı sistemden aldığımız kişiliğin normlarıyla olursa, bu Komünist Partisi'nin içinde de bir çürümeye yol açar. KP'nin çatısının altında birleşmek, bir devrimcileşme, ilkeli olma, yabancılaşmadan arınma, burjuva ideolojisinden uzaklaşma sürecidir ve bizler bu sürecin engin denizine kendimizi sunduğumuz oranda sınıf mücadelesinin hanesine başarılar kaydederiz. Yoksa burjuvazinin ideolojik şekillenişinden uzaklaşmamış, onu parçalayamamış bir kişilikle, Komünist Partisi'nin siyasal, ideolojik hedeflerine denk olarak konumlananlayız. Söz konusu burjuva değerlerinden sıyrılma süreci, sınıf savaşımının şanlı pratiği sürecidir.
Düzenden aldığımız gerici alışkanlıkları Komünist Partisi'nin içinde ideolojik savaşımla bertaraf etme ve Komünist Partisi'nin önderliğinde düşmana karşı uzlaşmaz çelişkilerin zorunlu kıldığı silahlarla savaşımı boyutlandırma, bizim öz gücümüze ulaşmamızı, kitlelerin yaratıcı gücünü ortaya çıkarmamızı sağlayacaktır, işte somutta mücadelemize köstek olan, sistemden kalmış hastalıklarımız, bunlara yaklaşım tarzımız, mücadele içindeki dönüştürücü yeteneğimiz, değiştirme yöntemlerimiz nelerdir, bunlardan nasıl sıyrılabiliriz sorularını irdelemeye çalışacağız..

HALKIN GÜNLÜĞÜ SAYI-40

 

www.demokratikgenclikhareketi.org | Demokratik Gençlik Hareketi Resmi İnternet Sitesi