YA AB, YA AB, ACABA BU ISRAR NİYE?

Son günlerde hakim sınıfların 90'lı yılların ortalarından beri dönem dönem dillendirdiği AB merkezli tartışmalara daha bir sıklıkla rastlamaktayız. Gerek basın, gerekse de medyanın birinci gündem maddesi yaptığı AB konusunda biz de birkaç laf etme hakkımız olduğunu düşünerek, yazmaya koyulduk.

AB üyeliği yalnız hakim sınıflar boyutuyla değil, devrimci-demokrat kesimlerde de farklı farklı yaklaşımların sergilendiği bir konu. AB içerisinde olma ya da ona karşı olma ebette ki bu süreçten beklentilerle ilgili bir durumdur. Ama öncelikle hakim sınıflar arasındaki ayrışma üzerinde duralım. 1990'lı yıllardın başında revizyonist bloğun dağılması, Berlin Duvarı’nın yıkılması ve neo-liberal ekonominin tüm dünyada alternatifsiz hakim olma girişimi aslında AB ve ona üye olma sevdalılarının türeyişine milat sayılabilir. Rus sosyal-emperyalizmi gibi dünya pazarında yadsınmayacak bir gücün boşluğu, bir biçimde doldurulmalıydı. Bu konuda en avantajlı ülke olan ABD'nin Balkanlarda Yugoslavya, Arnavutluk, Makedonya'daki etnik biçimli çatışmalar, Kafkaslarda ise Çeçenistan ve Afganistan'da yoğunlaşan askeri-ekonomik hegemonyası bir anlamda Avrupalı emperyalistleri yan yana gelmeye zorlamaktaydı. Esasta bu yan yana gelişin motor gücü ise, I. ve II. Emperyalist Paylaşım Savaşları sonrasında uğradığı yenilgilerle emperyalist hegemonyası kursağında kalan Almanya idi. Berlin Duvarı'nın yıkılması sonrası Demokratik Federal Almanya entegrasyonuna paralel AB emperyalist ittifakı da zorlanmaya başlamıştı. Askeri güç olarak ABD ile cepheden bir çatışma pozisyonunda olamayan AB'nin , Polonya, Romanya, Bulgaristan, Macaristan vb. Doğu Bloğu ülkelerine AB üyeliği yolunu açarak sermaye ihracı ile bağımlılık geliştirme yönelimi, AB açısından dünya konjonktürüne uyan bir politikaydı. Ayrıca Doğu Bloğu ülkelerinin yeni ve bürokrat burjuvaları açısından da burjuva kültürün köklü olduğu AB ile birliktelik varlıklarının devamı ve "yeni" toplumsal yapının (serbest piyasa ekonomisi) kökleşmesi açısından kaçırılmaz bir fırsattı. Zira vahşi kapitalizm koşullarını aratmayacak tarzda geliştirdikleri hak gaspları, bu ülkelerin emekçileri içerisinde derin hoşnutsuzluklar yaratmakta, bu ise yeni iktidar sahiplerini huzursuz etmektedir. Bir insan ömrüne sığacak kadar kısa bir zaman dilimi içerisinde yaşadıkları toplumsal değişimleri göz önünde bulundurduğumuzda, burjuvalarımızın korkularında son derece haklı olduklarını söyleyebiliriz.

Ülkemiz hakim sınıfları içerisinde AB üyeliği noktasında yaşanan çatışmaların iki kutbunu siyasal arenada ANAP ve MHP merkezli olarak formüle edebiliriz. Türkiye burjuva siyaset arenasına 12 Eylül darbesinin armağanı olan ANAP aslında darbenin Türk hakim sınıflarına ince bir jestidir. Kurulduğu günden itibaren serbest piyasa ekonomisi ve liberal politikaların savunucusu olan ANAP devlet tekelleriyle ayakta tutulmaya çalışılan burjuvazinin de "Ben artık kendi başıma hareket edebilirim." demesiydi bir anlamda. Böylesi bir misyonun temsilcisi olarak KiT' leri özelleştirmesi (devletin küçülmesi), doların serbest kılınması vb. uygulamalarla, varlığını devlet mekanizmasına dayandıran ve siyaseti-sınıfları bu aygıtla denetim altına tutmaya çalışmış kesimlerle çatışması biraz da devrimci-ulusal savaşın gelişim ivmesi içerisinde olmasıyla bugüne kadar alt düzeyde gerçekleşmiş bir bakıma ertelenmiştir. Ancak vardığımız noktada Kürt hareketinin reformist bir hatta kayması ve düzene entegre olmaya çalışması, devrimci yapıların 19 Aralık'ta ciddi bir darbe aldığı koşullarda, TÜSİAD-ANAP ikilisinin MHP-MGK birlikteliğine karşı restleşmeleri daha aşiyane gözlenebilmektedir. AB ise, bu restleşmenin baş aktör ve figüranlarının yerlerini aldığı bir sahnedir aslında. Hakim sınıfların liberal-demokrat olarak adlandırabileceğimiz kesimi AB'yi, acentalıklarını yapacakları emperyalist tekellerin açlığıyla arzulamaktadırlar. Zira, IMF reçeteleriyle yönetilmeye çalışılan ekonomi, bunun altında ezilen emekçi kesimler kadar, patlayacak halk hareketlerinin tedirginliğiyle tutuk davranan emperyalist sermaye ya da daha güvenli pazarlara yönelen emperyalist sermayedarlar pratiğiyle liberal-demokrat dediğimiz bu kesimleri de rahatsız etmektedir. Siyasal-sosyal ve ekonomik istikrarın olmadığı bir ülkede, emperyalizmin acentalığım yapacak bir komprador sınıfa da çok fazla iş düşmez. Zira, benzer durumdaki (Arjantin, Endonezya) ülkelerde yamaların kapanmayacak şekilde patlaması, emperyalist sermayenin tedirginliğini arttırmakta, onu bekle gör politikaları izlemeye yöneltmektedir. Tabii bu durumu memnuniyetle karşılayan bir sınıfta yok değil. 1970'lerin başından beri komünizm tehlikesi, bölücülük vb. demagojilere sarılarak gayri safi milli hasılanın önemli bir kesimini "savunma-korunma" harcamaları için gasp eden MGK ve ırkçı MHP, ayrıca haksız savaş ekonomisiyle varlığını devam ettiren feodal korucu aşiretleri, kontr-gerilla örgütlenmesi vb. vb., yani siyasi olarak hakim sınıfların liberal-fa-şist kanadı diye isimlendirebileceğimiz bu kesim savaş ekonomisinin bağımlı da olsa ağırlıklı bir şekilde sanayi-ticaret ekonomisi biçimine bürünmesinden rahatsızdır. Çok değil, 6 yıl önce Susurluk'ta tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilen "bin operasyon ve üç bin faili meçhulün" mimarları bugünde vatan-millet-Sakarya edebiyatı çerçevesinde birleşmiş bulunmaktadırlar. Geçtiğimiz hafta yapılan liderler zirvesine Tansu Çiller'in katılmaması, Bahçeli' nin de "Hükümetten çekiliriz." tehdidi, MGK'nın ise AB üyeliği konusunda TÜSİAD ile "Hemfikir değiliz." biçimindeki açıklamaları tesadüfi bir durum değil, haksız savaş rantçılarının gizli ittifakının iradi bir konumlanışıdır.
Bir taraftan liberal-demokratların "AB'ye girmezsek dibe vururuz, AB kişi başına düşen geliri 10 bin dolarlı rakamlara çıkaracak, AB demokrasiyi hakim kılacak." söylemleri, diğer yandan "Anadilde eğitimle ülkeyi bölecekler, terörist başını af edecekler, Kıbrıs'ı satacaklar." demagojisini dillendiren liberal-faşistler arasında sıkışan halk ve ara akımların zihinlerinde fırtınalar kopmakta,  çoğu zaman sorunu hakim sınıfların bu iki yaklaşımından biriyle aynılaşma yoluyla  çözmeye  çalışmaktadırlar. Tabii bir de bunun yanı sıra, hakim sınıflar içerisindeki böylesi bir ayrılıkta ve AB'den büyük beklentiler içinde olan iki önemli muhalif grup vardır ki bunlar başlı başına birer yazı konusudur; İslamcılar, Kürtler. Ama biz yine de genel hatlarıyla yazımız içerisinde değineceğiz. İslamcı kesimin, "Büyük ağabeylerimden arta kalan işleri, ben hem daha hızlı hem de daha ucuza yaparım." edasıyla ortaya çıkan temsilcilerinden AKP, nedametini tescilleme ve hayalleri her seferinde liberal-faşistlerin (28 Şubat, kapatılan siyasi partiler vb.) balyoz darbeleriyle un ufak edilen yeşil burjuvaların tamamını kapsayabilme amacıyla, liberal-demokratlarla büyük bir uyum içerisinde hareket etmektedir. Hatta yeni girdiği süreçle kendisinin de bu akıma dahil olduğunu iddia etse de buna kimseleri inandıramamakta...  Belki de buna önce kendisinin inanması gerekiyor. Fakat, önümüzdeki süreçte hakim sınıfların siyasal arenasında bu oluşuma önemli bir rol biçildiği de şimdiden görülebilmekte.

İslamcıların gelenekçi temsilcisi SP' nin de AB üyeliği noktasındaki tavrı AKP' den niteliksel olarak çok bir farklılık göstermiyor. Siyasi olarak engellenmişliklerini, temsilcisi oldukları sınıf içerisinde yarattığı hoşnutsuzluğun farkındalar. Geçmişten beri dini söylemlerle motive ettikleri tabanları artık siyasal ve ekonomik olarak ayakta durmayı istemekte. Bunun içinde SP birkaç yıl öncesine kadar "Hıristiyan kulübü" diye elinin tersiyle ittiği AB'ye bugün "AB artık Hıristiyan kulübü değildir, 11 Eylül bu anlayışlarını yıkmıştır." gibi zorlama teorilerle yaklaşabilmekte.
KADEK-HADEP' in AB yaklaşımına gelince, PKK 'nin 7. Kongresi'yle tescillenen "Demokratik Cumhuriyet"e entegre olma ve PKK' nin 8. Kongresi'yle varılan KADEK için AB kaçırılmaz bir fırsattır. Yeni Dünya Düzeni karşısında devrimin çok uzun bir sürece yayılması gerektiğini söyleyen bu kesim bir anlamda kendi geleceklerini de 7. Kongre sonrası büyük oranda emperyalistler arası çelişkilere ve doğallığında emperyalistlere bağlamaktadırlar.AB'nin Türk devletine dayattığı "İdamın kaldırılması-anadilde eğitim" maddeleri siyasallaşma-meşrulaşma ve hakim sınıfların cebir şiddetine maruz kalmadan kendini ifade edebilme, ileri doğru atılmış ilk adımıdır bu kesim için. 8. Kongre'de bu durum "...AB'nin bu süreçte siyasal ve askeri yapısını geliştirme ve kendi demokrasisini gözden geçirme yönünde daha yoğun bir çaba içerisine girdiği gözlenmiştir. ABD'nin uygulamalarına yönelik olarak geliştirdiği eleştiriler demokratik açılım yönünde AB'nin reform yapma çabası içinde olduğunu göstermektedir." diye belgeleştirilerek bir anlamda AB'ye dünya halklarına demokrasi ihraç eden bir mekanizma yüklenmektedir. Yine, hakim sınıflarla AB  arasındaki  ilişki  aynı kongrede "Türkiye'nin yaşadığı savaşın ağır yükünden kurtulması ve 21. yüzyıl gerçeğine uygun olarak kendini demokratik değişime uğratıp  yeniden yapılandırması  için müthiş bir fırsat, imkan ortaya çıkarmış; Türkiye açısından birçok çevre ve rantçı-milliyetçi gericilik istemese de yeni bir süreç, bir değişim süreci başlatmıştır. Bu durum Türkiye'nin önünü açmış, sorunlarını çözebilmesi için fırsat ve imkan yaratmış, yine dış alanda AB ile ilişkiye geçme, AB'ye girme, bu temelde geçmişte savaşarak kendini şekillendirdiği Avrupa gerçeği karşısında bu kez içine girerek kendini yeniden demokratik temelde şekillendirme fırsatını bulma sürecini yaratmıştır..." Aslında bu cümleler sonrasına KADEK' in AB karşısındaki konumlanışı ve beklentileriyle ilgili çok fazla söz etmeye de gerek kalmamakta. Beklenen; Türk hakim sınıflarının liberal-fa-şist kanadının geriletilmesi, anadilde eğitim başta olmak üzere, ulusal haklar, idamın kaldırılması ve Öcalan'a özgürlüktür...

AB'nin gelişimi, hakim sınıfların ve muhaliflerin beklentilerini öz itibariyle ifade ettikten sonra, devrimci-komünist yapıların AB'ye yaklaşımı nasıl olmalıdır noktasına nihayetinde geldik. Devrimciler her şeyden önce sergilenen tüm pratiklerde halkın bilimsel çıkarlarını önde tutmak zorundadırlar. AB'nin bir kurtuluş alternatifi gibi bize sunulması emperyalist uşaklarının ağızlarını sulandırmaktan başka işlevi olmayan sanal bir gündemdir. Lenin, "En gelişmiş burjuva demokrasisi ile faşizmin özsel olarak aynı olduğu"nu ifade ederken, esasta böyle demokrasicilik maskesiyle kendini şirin göstermeye çalışan emperyalist güçleri kastetmekteydi.

Kişi başına milli geliri 10-15 dolar arasında seyreden AB'nin ekonomisi dibe vurmuş, halkı işsizlik uçurumunun kıyısında olan ülkeyi kendi içinde ehlileştirmesi, sizce de çok fazla iyi niyetli yaklaşım değil midir? Çok demokrat görülen ve bel bağlanan AB’nin T.Kürdistan'ı ve Türkiye rafyasında Türk devletinin yap-katliamlara karşı pratik bir adı-"örülmüş müdür? Yani, ekonomik ambargo ya da silah satışına son verme gibi hakim sınıfları katılardan önce durup düşündürülecek politikalar bırakalım somutlanmasını AB'nin düşün dünyasından geçmemiştir. Demokrasiyi, ekonomik kalkınmayı, ulusal özgürlükleri AB'ye havale etmek ve bu yönüyle hakim sınıfların liberal-demokrat kesimiyle aynılaşmak bir anlamda onlara yedeklenmektedir. Bunun sonucunda karşılaşılacak durum Kemalist devrime tüm güçleriyle destek olan ulusal burjuvazinin, Kürt ulusunun ve diğer tüm kesimlerin uğradıkları ihanetten farklı olmayacaktır. Birde, AB'ye karşı olmak adına MGK-MHP eksenine kayan yaklaşımlar görmekteyiz. (Özellikle İP çevresinde bu daha belirgin) Bizlere sunulan iki alternatif var; "AB'ye girme AB'ye karşı olma. Ve sanki bunlardan biri doğru, diğeri yanlış gibi birde yanılgı var. Her şeyden önce demokrasi, ekonomik istikrara erişme, ulusal-etnik sorunların çözülmesi köklü toplumsal değişimlerden kopuk ele alınamaz. Tüm ilerici barutunu yitirmiş işbirlikçi-tekelci hakim sınıfları ne kadar ileri itelerseniz iteleyin, süreci daha ileri taşımaya ne güçleri ne de istekleri vardır. Tüm bunlar emperyalizm ve onun yerli uşaklarının her türlü baskı-şiddet ve hak gasplarına maruz kalan işçi sınıfı, ve emekçi halkın siyasal temsilcileriyle birlikte gerçekleştirecekleri bir savaşla mümkündür ancak. Bu çözüm yöntemi ülkemiz özgülünde orta vadeli bir hedeftir belki, fakat 75 yıllık Kemalist-faşist diktatörlüğün vardığı nokta itibariyle, burjuva-demokrat bir ihtiva kazanmasını ne tarihsel ne de toplumsal koşulları yok. Bunun için halkımız, komünistler, devrimciler kendini kolaycı yöntemlerle demokrasiye ulaşma hayaline -ideolojik saldırısına - kaptırmadan devrimci savaştaki ısrar ve netliğini korumalıdır. Bizler AB içinde ya da dışında, kendi cephemizde niteliksel değişiklikler olmayacağının bilincindeyiz. Tüm dostlarımızı da bu noktada hafızasını diri tutmaya ve geçmişten ders çıkarmaya davet ediyoruz.

Kaynakça:

- PKK 8. Kongre belgeleri
- Seçme Eserler-Lenin (İnter Yayınları)

ÖZGÜR DÜŞÜN SAYI-03 

 

Özgür Düşün

  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün

www.demokratikgenclikhareketi.org | Demokratik Gençlik Hareketi Resmi İnternet Sitesi