|
Ezilen halkların kurtuluşunun aynı zamanda kadının kurtuluş mücadelesi olduğunun bilincinde olmak, kadınların haklı mücadelesine destek olmaktan, erkek egemen bilincin kendi içimizdeki yansımalarına karşı mücadele etmekten geçer. Yani kadın mücadelesi, toplumsal mücadeleden ayrı düşünülemez fakat aynı zamanda özel bir çalışma alanını da gerektirir. Tüm halkı olduğu gibi kadınları da dört bir yandan ablukası altına alan sistem, dünden bugüne kadının hep toplumsal baskılar altında kalmasına, eğitim sistemiyle, törelerle, emeğinin ucuz işgücü olarak görülüp iki kat sömürülmesiyle toplumda hep geri planda kalmasına, birey olarak var olmamasına, yok sayılmasına neden olmuştur. Özellikle ülkemizde dini otoriteler tarafından yaygınlaştırılan; namus kavramının kadının üzerinden tanımlanması, kadını erkek karşısında aciz, güçsüz, erkeğe muhtaç, evinin, kocasının kadını-namusu olmaya yöneltmiş, bu yaklaşım kadında içselleştirilmiştir. Kadının mağdur oluşu, ezik oluşu, yaşamda birey olarak kabul edilmemesi sistemin kadına biçtiğidir; bu durumun yine sistem tarafından kullanılması söz konusudur. Dini, gelenek-görenekleri, yasaları ile kadını şekillendiren sistem yarattığı mağduriyetliği büyük medya patronları aracılığıyla kullanmaktadır. Kadının Sesi, Kadın Kadına, vs. programlarla hem kadın sorunu çarpıtılmakta hem de kadının bilinçsizliği, ezikliği üzerinden rant sağlanmaktadır. Bu programların özellikle ev kadınları üzerindeki etkisi düşünüldüğünde; kadınların, özgürlükleri, kadın kimliğini tanımaları, kadın sorununu doğru ele almaları ya da kadın sorununun var olduğunun bilincine varmaları açısından tehlikeli bir durum söz konusudur. Bir kadının ya anne ya da anne adayı olduğu göz önüne alındığında, bahsi geçen programlarla dünyaya bakan kadın ve toplumun etkisiyle toplumsal yapının olumlu şekillenişi için mücadele ve yarının çocukları ciddi bir tehlike altındadır. Kadının mağduriyetini bu şekilde kullanıp aynı zamanda cinsel bir obje-mal olarak gören ve bunu her fırsatta kullanan burjuva medyadan çözüm beklemek bizim tercihimiz değildir. Reklamlarda ürün tanıtımından çok, reklamda kullanılan kadının kadınlığını-cinselliğini içeren, bunu ön plana çıkaran bir kültür karşı mücadele yürütmemiz gereken bir kültürdür. Bir yandan kadını namus kavramı olarak benimsetip kapılar ardına kapattıran; kadına, kadının bedenine sahiplik ettiren sistem diğer taraftan kadını pazara sunmaktadır. Tam da bu noktada bizim üzerimize düşen sorumluluklar hayati bir yerde durmaktadır. Bu konuyu bir dönem ve hala kullanılmakta olan “Bedenimiz Bizimdir” sloganı üzerinden tartışıp irdelemeye çalışalım. ‘Bedenimiz Bizimdir’ sloganı yaşadığımız topluma göre (dinin-erkek egemen bilincin-feodal değer ve yargıların hakim olduğu topluma göre) oldukça radikal ve özgürlük isteği barındıran bir slogan olarak ortaya çıkmış gibi gözüküyor. Töreye, geleneklere, yasalara, aileye, anneye-babaya, kocaya isyanı, kadın bedeninin tüm bunlara ait olmadığının haykırışını barındırıyor içerisinde. Özel mülkiyete dayalı tüm sistemler kadın bedeninin kesinlikle kadına bırakılmayacak derecede önemli bir konu olduğunu topluma benimsetmişlerdir zaten. Buna karşı çıkanın katli değişik yol ve yöntemlerle vacip görülmüştür. Savaşta da kadınlar üzerinden (kadın bedeninin namus olarak görülmesinden kaynaklı) üstünlük sağlanmaya çalışılır hep. Toplumumuzda da erkekliğin biricik ölçütü kadının bedenini korumak ve sahiplenmek olduğundan bahsi geçen slogan oldukça cüretli bir çıkışı ifade ediyor aynı zamanda. Toplumun her yanı bu denli tabuyla doluyken hele hele bu tabular yasalar ve yasaklarla desteklenirken, kadınların bir anda özgürleşmesi elbette hiç kolay olmayacaktır. Kadının bedeninden ( namusundan!) kendisinin sorumlu olduğu anlamına geliyor bu slogan ve tüm değer yargılarına karşı adeta bir savaş. Fakat bu savaşın ne kadar doğru yürütüldüğü ve ilerici kesimlerde nasıl kavrandığı konusunda bir bilinç bulanıklığı söz konusudur. Kadının özgürlüğünü sadece cinsel özgürlük olarak algılayıp, sadece erkeklerle mücadeleye indirgeyen bir yaklaşım kapitalizmin ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz. Bedenimiz bizimdir sloganını cinsellik üzerinden yaşamında esas alan bir anlayış kapitalizmin çarpıttığı özgürlük anlayışına dönüşmeye mahkumdur. Evet, elbette bedenimiz bizimdir fakat o bedenle ne yapmayı ya da o bedene ne yapmayı düşünüyoruz. Bedenimiz bizim olduğunda erkek egemen sistemle savaşı kazandığımızı mı düşünüyoruz. Daha açık saçık giyerek, çevremize daha bakımlı alımlı ve bir o kadar da çekici gözükmek adına kullanmak için mi? Kapitalizmin pazara sunduğu tüm ürünleri almaya çalışarak, kozmetik endüstrisini geliştirerek, kapitalizmin kadınlara dayattığı güzellik yarışmasına katılarak mı bedenimizin özgürlüğünü sağlamış olacağız. Ya da daha uçlaştırarak istediğimiz zaman, istedğimiz kişiyle; anlayışını, yaklaşımını, dünyaya ve kadına bakışını bilmeden yanlış birliktelikler içerisine girerek cinselliği düşkünlüğe mi dönüştüreceğiz. Töreler, gelenekler, feodalizm bedenimizi kapatmamızı, bedenimizin mutlaka bir sahibinin olmasını, evlere kapanmamızı, toplumsal yaşamdan kopmamızı emrediyor fakat biz de bu geriliğe, çoğu zaman açmakla karşılık vermiyor muyuz? Ailemiz veya yaşadığımız çevre ile yanlış ve keskin kopuşlar içine girip onlarla mücadele etmekten kaçmıyor muyuz çoğumuz. Hayatımızın çoğu anı, alttan alta birbirine süslenmeyi-püslenmeyi teşvik eden pratiklerle dolu değil mi? Güzel görünmeyi iyi ve açık giyinmeyle, süslenip püslenmeyle, kapitalizmin pazarına müşteri olup sunduklarını kullanıp takıp takıştırmakla eşdeğer tutan anlayışlarla ne kadar da barışık yaşıyoruz. Bedenimiz bizimdir ama nasıl? Bedenimiz için özgürlük istiyoruz ama nasıl? Kapitalizmin-kapitalist kültürün azgınca hüküm sürdüğü koşullarda bu sloganı ve özgürlük talebini çokça tartışıp doğru bir pratik belirlemek gerekiyor. Bu da özgürlüğün ne olduğunun bilincine varmaktan geçiyor. Kapitalizmin dayattığı özgürlükle (biz bunu zaafiyet, düşkünlük, alış-veriş çılgınlığı, en güzel görünme gibi değişik şekillerde görebiliriz.), bizim özlemini duyduğumuz özgürlüğün yakından uzaktan alakası yoktur. Bizim özlemini duyduğumuz özgürlük, bugünkü koşullarda zorunlulukların bilince çıkarılmasıdır. Kadını cinsel meta olarak gören, kapılar ardına kapatan, namus olarak değerlendiren erkek egemen anlayış ve tüm bunları yaratan özel mülkiyete dayalı sınıflı toplum gerçekliğini doğru kavrayıp; tüm bu saydıklarımızla köklü kopuşu yakalayabilmek için mücadelenin gerekliliğinin bilincine varmak ve bu uğurda mücadele etmektir özgürlük. Bizim tarif ettiğimiz özgürlük anlayışı sistemin kadına sunduğu-benimsettiği bütün rollerden (ev içi kölelik, cinsel obje, fizik özellikleri kendi çizdiği sınırlar içerisinde olan, yaşamda hep baba, anne, eş üzerinden tanımlanan) köklü bir kopuşu gerçekleştirmek için yürütülen mücadele içerisinde kadının kişilik ve kimlik kazanması, bulunduğu her ortamda kadın ve nihayetinde birey olarak var olabilmesidir. Sistemin içerisinde kadına sunulan olanakların-olanaksızlıkların sınırlarını zorlamak ve sürekli bir mücadele içerisinde olmaktır bahsettiğimiz özgürlük... Niyet ne olursa olsun erkek egemen sistemde ‘biz de erkekler kadar varız’ sloganını haykırmak belki erkeklerden kopuşu ama sistemin kadına biçtiği rolden kopamamayı beraberinde getirecektir. Kadınlar yaşama cüretli birer kadın olarak katılmazlarsa-katılamazlarsa özgürlükten ve eşitlikten söz edilemez. Birer kadın olarak; erkekleşmeden fakat bedeninin ve kadınlığının değil, insan olmanın bilinciyle , önce kendi beyni ve yaşamında yarattığı devrimle daha sonrasında çevresinde yaratacağı devrimle özgürlüğü elde ettiğinde bedeni, yaşamı, beyni kendisinin olacaktır. Devrimci birer kadın olarak özgürlüğü kazanmaları mümkün olacaktır. Ne “Ne yaparsak yapalım, bu sistemde yaşıyoruz sonuçta” diyerek yaşamımızda-bilincimizde-kadın kimliğimizde-devrimci düşüncelerimizde yaratılan tahribatlara göz yumup sistemle barışık yaşayarak ne de biz de erkekler gibi özgür olmak istiyoruz yanılsamasına düşerek özgürlük kazanılır. Çünkü feodalizmin, kapitalist kültürün, özel mülkiyetin, sömürünün, açlığın, baskının, anti-demokratik uygulamaların hüküm sürdüğü bir ülkede kadınlar kadar olmasa da erkeklerin de bedenleri ve beyinleri esaret altındadır. Yapılması gereken erkek egemen sisteme, içimizdeki erkek egemen anlayışlara karşı erkek yoldaşlarımızla birlikte; erkekleşmeden, birer devrimci kadın olarak yaşadığımız ülkenin gerçekliğini doğru kavrayıp tüm toplum için özgürlük mücadelesi vermektir. Ancak o zaman bedenimiz bizimdir sloganı hayat bulmaya doğru yol alacaktır. ÖZGÜR DÜÜÜN SAYI-33
|