|
Hücre evlerine yapılan baskınlarda erkek teröristlerin(!) teslim olduğu, kadınların ise ölümüne çarpıştığı, mermiler bittiğinde bile pimi çekilmiş el bombası ile komandoların üstüne saldırdıkları gerekçesinden hareketle Alman anti terör timlerine hücre evi baskınlarında önce kadınları vurmaları talimatı verilirmiş. Bu talimatın dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de verildiğinin birçok örneği mevcut. En çarpıcı örneklerinden biri 19 Aralık Katliamı’nda 6 kadının diri diri yakılması oldu. Katliam operasyonunda önce kadınlar koğuşuna yönelinmiş ve kadınların yakılarak öldürülmesi emri verilmişti. Verilen emir, bir tesadüf ya da anlık verilmiş bir kararın ürünü değildir. Sistemin kendisinin belirlediği “kadınlık” ve “yurttaşlık” sınırları dışına çıkarak kafa tutan kadınların güçlü düşmanlar olduğu ve mutlaka engellenmesi gerektiği düşüncesiyle sistematikleştirdiği ideolojik-politik saldırılarının bir parçasıdır. Özel mülkiyete dayanan sistemlerin kendini tehdit altında hissettiğinde; tehdit unsurları içerisinde öncelikle kadınlara yönelmesinin nedenleri üzerinde durmak gereklidir. Bu yönelim, kadının ikinci cins oluşundan bağımsız değildir. Aynı zamanda kadının mücadele içerisinde fedakarlığı ile bilincini buluşturduğunda ortaya çıkan muazzam güç de en önemli etkenlerden biri olmaktadır. Egemen güçler kadına yönelik baskı ve zor kullanırken fiziksel, cinsel, psikolojik her türlü yöntemi uygulamakta ve tüm bu yöntemler içerisinde tecavüz özel bir yer tutmaktadır. Tecavüz, yüzyıllar boyunca kadınlar üzerinde iktidar kurmanın en önemli ve değişmez araçlarından biri olmuştur. Savaşlarda, işgal altındaki ülkelerde kadınlara tecavüz edilmesi talimatının verildiğini de tarihsel birçok olaydan biliyoruz. Örneğin; 1928-1940 yılları arasında Japonya’nın Kore’yi işgali sırasında ikiyüzbine yakın kadına tecavüz edilmiştir. Yine 1937 yılında Japonya’nın Çin’in Nanking şehrini işgali sırasında, bir ay içerisinde yirmi bin kadına tecavüz edildiği açıklanmıştır. 1994’te Ruanda’da ise ikiyüz-beşyüz bin arası kadın, Bosna-Hersek’te binlerce kadın tecavüze uğramıştır. Yine ABD’nin; “Vietnam Psikolojik Savaş Birliği” raporlarında toplu tecavüzlerin, politik-psikolojik savaş stratejisinin bir yöntemi olduğu açıkça dile getirilmiştir. Ülkemizde de özellikle Kürt ulusal mücadelesinin yükseldiği dönemlerde kadınlara yönelik saldırılar toplu tecavüzler noktasına kadar varmıştır. Ancak kadınların çoğunun toplumsal baskı ve utanmışlık duygusuyla bu gerçeği sakladığı göz önünde bulundurulursa istatistiklere yansımayan binlerce vaka olduğu açıktır. Psikolojik bir yıpratma silahı olarak kullanılan bu yöntemde amaç, kadınlar üzerinden toplumda korku dalgası yaratmaktır. Öncelikle kadınların seçilmesi psikolojik savaşın bir parçasıdır. Ancak özellikle kadınların seçilmesinin, ikinci cins olma gerçekliğinden ve burjuva-feodal sistemin kadına biçtiği rolden bağımsız olmadığını görmek gerekir. Bu ve benzeri saldırılar, dünden bugüne uzanmaktadır ve gelecekte de devrim ve demokrasi mücadelesinin gelişimine karşı bir silah olarak kullanılacaktır. Bu saldırının kadın kimliğine yönelik saldırılar üzerinden gerçekleştiği göz önünde bulundurulursa, bunları boşa çıkarmak ve etkisizleştirmek öncelikle biz kadınların sorunudur. Bu noktada mesele, geleneksel namus anlayışında kilitlenmektedir. Kadınlara yönelik şiddetin boyutlarının her geçen gün artarak derinleşmesi bir yana, hala bu konuda kullanılan en etkili silahın tecavüz olması; yüzyıllar önce etkili bir yöntem olarak barındırdığı gücü günümüze kadar korumayı başarması, tecavüzü bir işkence yöntemi olarak vazgeçilmez kılan nedenler üzerinde ısrarla durmamızı zorunlu kılıyor. Tecavüz, kadınlar üzerinde ve kadınlar üzerinden toplum üzerinde iktidar kurabilmenin en güçlü araçlarından biridir. Asıl gücünü ve vazgeçilmezliğini, yüzyıllardır kadına biçilen rollerden; namus ve cinsellik kavramları üzerinden kadın üzerinde kurulan denetim ve kontrol mekanizmasının sadece kadının bedenine değil, tüm yaşam alanına müdahale olarak bir ıslah politikasına dönüştürülmüş olmasından almaktadır. Yani tecavüz, özel mülkiyetin kadınla erkeği farklılaştıran ve kadını yaşamdan dışlayarak ikinci cinse dönüştüren anlayışının, tüm alanlara yayılan en somut işkence yöntemi olarak etkisini korumaktadır. Bu noktada namus kavramını ve kadınla ilişkilendirilişini sorgulamak, bu konudaki çarpıklığı gözler önüne sererek teşhir etmek, özellikle kadın mücadelesi için elzem bir ihtiyaçtır. Sınıflı toplumlar tarihi ve onun belirlediği üretim ilişkilerinden kopuk değildir namus anlayışı ve yine sınıflı toplum gerçeğinin iki cins arasında uçurumlar ve kapanmaz farklar yaratmasıyla ilintilidir. Geçmişten bugüne kadar bazı değişiklikler olsa da kadın birey olarak algılanmadığı, kendi yaşamının sahibi ve belirleyicisi olmadığı için bu sorumluluğu kadın adına hep yanındaki erkek taşımıştır. Bu anlayışın ürünü olarak mal olarak görülen kadın, yaşama müdahale edemediği gibi kendi yaşamına da yön verememektedir. Kadın kendisine biçilen roller ve sorumluluklar dışında bir hiçtir. Kendisi dışında yaşamda herkese karşı sorumluluk taşır ve yaşamının tüm anlamı bu sorumluluklardır. Kadın; eştir, annedir, kızkardeştir, sevgilidir. Ancak yaşamından bu kavramlar çıkarıldığı zaman geriye bir şey kalmayan, yani bağımsız varlığı olmayan yegane insan cinsidir. Maalesef kadınlara yönelik bu geleneksel bakış açısının izini sürdüğümüzde, sistem içerisindeki tüm gerici unsurların yanında, toplumun en ilerici kesimini oluşturan ve kadın mücadelesinin yürütülmesi için gerekli olan toplumsal mücadelenin zeminini oluşturan devrimci ve demokrat çevrelere kadar geniş bir ağ içerisinde buluyoruz kendimizi. Sistemin kadına biçtiği rolü, bu rolle cinselliği ve namus olgusunu şekillendirmesi şaşırtıcı değildir. Erkek egemen sistem, kendi gerçekliğine ve amaçlarına uygun yaşam biçimi politikalar oluşturmakta ve uygulamaktadır. Ancak insana düşman her türlü politikaya ve araca karşı mücadelenin öznesi olan ve toplumun kendi bağrında taşıdığı gericiliklere karşı mücadele temelinde toplumsal mücadeleyi örmekle mükellef olan devrim ve demokrasi mücadelesi içerisinde sistemle buluşan; sistemin anlayışının uzantılarını görmek şaşırtıcı değildir. Çünkü, var olan sistemin yaşam içerisinde yakaladığı zayıf noktaları bir anda yok etmek mümkün değildir. Sistemle aramızdaki her türlü köprüyü yıkmak, öncelikli amaçlarımızdan biri olmalıdır. Çünkü sistemden köklü kopuş, ancak onun bizde yaratmış olduğu zaaflara ve etkiye karşı açık bir savaş vermekle, aynı zamanda kendimizle savaşmakla mümkün olacaktır. Bu savaşın bugünden yürütülmesi mücadeleyi sekteye uğratmaz, tam tersine mücadeleyi yaşamla bütünleştirir ve ayakları üzerine oturtur, bugünden feodal ve burjuva kültüre karşı alternatif bir kültürün tohumları serpilmiş olur. Bu anlayıştan hareketle, sistemin tecavüzü, toplumu yıldırmanın yanında devrim ve demokrasi mücadelesine yönelik bir baskı aracı olarak kullanmasının en önemli nedeninin, bizim bu konudaki feodal şekillenişimiz ve gerici yanlarımızdan kaynaklı olduğunu bilince çıkarmak gerekir. Bu gerçeği açığa çıkardıktan sonra atılması gereken adım, bu sorunu geleceğe ertelemek ya da yokmuş gibi farz etmek değil, bugünden gerici yanımıza karşı yani kendimize karşı da bir savaş verebilmek esas olmalıdır. Üu gerçeği görmek gerekir: Bir soruna karşı mücadelede çözüm gücü olanlar, o sorunu daha derinden yaşayanlardır. Feodal kültür ve anlayış, sadece kadınların sorunu değildir; aynı zamanda toplumsal mücadelenin hala içinde kıvrandığı sorunlardan biridir. Ancak en çok kadının kimliği, kişiliği ve yaşamı üzerinde tahribatlara yol açmakta ve onu yaşamın dışına itmektedir. Öyleyse kadınların ataerkil sisteme karşı mücadelelerini kesintisiz sürdürecekleri ve bu alanda ortak mücadele yürütebilecekleri, özgün mücadele alanlarına ihtiyacı vardır. Üüphesiz, mevcut kadın örgütlenmelerinin kadın mücadelesine ve toplumsal mücadeleyle ilişkisine dair farklı bakış açıları söz konusudur. Ancak bütün bilinçli kadınlar, ataerkil sisteme karşı mücadelede hemfikir durumdadır. Bu ortak mücadele zemininden yükselen kitlesel bir kadın mücadelesi, sistemin feodal şekillenişinden kopuşun en güçlü mevzileri ve savunucuları olacaktır. Çünkü aynı zamanda kadının kendinde var olan gerici değerlere karşı savaşımını sürdürerek, bulunduğu her alanda öncüleşmesinin önünü açacaktır. Demokratik Kadın Hareketi yaşadığımız coğrafyada feodal zihniyetin burjuva zihniyetle buluştuğu ve bu bileşkenin çarpıklığının, yozluğunun ve gericiliğinin yaşamın her alanına yayıldığının farkına vardığından, kadınların ataerkil düzene karşı en ilkelinden en bilimseline tüm isyanlarının birleşmesinin yaratacağı gücün ve değiştirme dinamiğinin de farkındadır. Demokratik Kadın Hareketi, bu değişim ve değiştirme dinamiğini toplumsal mücadele içerisine de yaymanın, kadın sorununa köklü çözümü bugünden zorlamanın yanında devrim ve demokrasi mücadelesinin, kadının sistemle olan bağını koparmada en güçlü ve özgün yöntemlerden biri olduğu noktasında bilinçli bir ısrarcılığa sahiptir ve bu mücadele içerisinde yer almaya devam edecektir. Demokratik Kadın Hareketi ÖZGÜR DÜÜÜN SAYI- 33
|