|
Hemen hemen her yıl Özgür Düşün’de, 8 Mart’ın tarihsel kökenlerini, 8 Mart’ı yaratan kadınları ve onların görkemli mücadelelerini sayfalarımıza taşımaya çalışıyoruz. Çünkü bu gün, diğer tüm örgütlü mücadelelerde olduğu gibi çok büyük bedeller ödenerek kazanılmış, emekçi kadınların ve dolayısıyla tüm insanlığın özgürleşmesinin önünü açmış bir dönüm noktasıdır. Bu yüzden, kalplerimiz hala ABD’nin New York kentinde yanarak ölümsüzleşen 129 kadın dokuma işçisiyle beraber çarpıyor. Bu sene 8 Mart’ı daha büyük bir coşkuyla kutluyoruz. Kimi geçtiğimiz sene gerçekleşen kimi bu yıl başlayan, ülkenin dört bir yanında kadınla erkeğin omuz omuza durduğu sayısız grev yaşandı/yaşanıyor. Telekom’dan Yörsan’a, Tuzla tersanelerinden Tekel’e kadar, işçilerin sınıfsal ve sosyal hakları için mücadele ettiği grevler egemen sınıflarda korku ve panik yaratırken, bizlere de umut aşılıyor. Bunlar içinde öyle bir grev gerçekleşti ki, hem sermayeye hem de her türlü erkek egemenliğine karşı kadın dirayetinin ve azminin nişanı olarak kadınların mücadele tarihine yazıldı. Üimdi biraz bu grevden bahsedelim. Antalya Serbest Bölgesi’nde kurulu olan Novamed GMBH fabrikasında çalışan 81 kadın işçi 26 Eylül 2006’da greve başladı. Söz konusu çokuluslu şirket, diyaliz cihazı ve malzemesi sektöründe dünya pazarının büyük bölümüne sahip olmasına rağmen, fabrikasındaki çalışma koşullarını en kötü düzeyde tutmaktan çekinmeyecek kadar da gözü dönmüş. Öyle ki, birçok serbest üretim bölgesi işyerinde olduğu gibi, düşük ücret, uzun çalışma saatleri gibi uygulamaların yanı sıra işçilerin kadın kimlikleri de ağır çalışma koşullarına göre sermaye tarafından düzenlenmekteydi. Kadın işçiler evlenmek için fabrika yönetiminden izin almak zorunda bırakılıyor, evli kadınlar yönetimin belirlediği bir sıraya göre hamile kalıp çocuk doğurabiliyordu. Yüzyıllar boyu erkek tarafından belirlenen kadın, ekonomik özgürlüğüne kavuşup erkeklerle eşit haklara kavuşacağını umarken, bir kez daha bedeni üzerinde söz sahibi olmaktan men ediliyordu. Bunun gibi birçok olumsuzlukla karşılaşan kadınlar örgütlenme kararı aldığında ise birbirleriyle iletişime geçmeleri yasaklandı, servis araçlarında bile konuşmaları engellendi. En nihayetinde grev kararı alındı ve direniş başladı. 477 gün süren grev, sendika ve toplu sözleşme hakkının elde edilmesi ile 17 Aralık 2007 günü sonlandı. Novamed deneyimi, bizlere iki şeyi göstermekte. Birincisi, “uysal,” “ağırbaşlı,” “kırılgan” algılanan kadınların, işveren tarafından hala kolay lokma olarak görüldüğüdür. Çünkü özellikle çalışan kadınlar ucuz iş gücü olarak görülüp kayıt dışı çalıştırılmakta ve emekleri kayda değer tutulmamaktadır. Tarihsel olarak ikinci cinsiyet olmaya alışmış kabul edilen kadınlar, emekçi olarak da ikincil kabul edilip, daha düşük ücretlendirilip daha kötü koşullarda çalıştırılmakta ve kadınlar da buna kolay kolay itiraz edememektedir. Evdeki erkek egemenliği işte de devam etmekte; ama bu sefer hem cinsiyeti hem sınıfsal konumu nedeniyle iki kez sömürülmektedir. Novamed’in gösterdiği ikinci şey ise, karşımızdaki şirket ne denli büyük, baskı ne denli ağır, gücümüz ne kadar sınırlı da olsa, örgütlü bir gücün büyük işler başarılabileceğidir. Novamed’li kadınlar bir yılı aşkın süre direndi ve kazandı. Emek cephesinin dışında, diğer alanlarda da “kadın” merkezli tartışmalar katlanarak artıyor. Kadınlar sorunlarını doğru tahlil ederek mücadele etme yolunu seçerlerse bu sorunların da üstesinden gelebilecek iradeye sahiptir. Fakat kadınların bu gerçeklikten yoksun olduğu şu günlerde, birçok alanda kadınları ilgilendiren çeşitli sorunlar tartışılıyor. Bu sorunlar içerisinde ise bugün itibariyle bu tartışmaların büyük bölümü “türban” ekseninde gelişiyor. Kimi kesimler tarafından “kılık-kıyafet özgürlüğü”, kimilerince “temel hak ve özgürlükler”, kimilerince “dogma” kapsamında ele alınmaya çalışılan türban, kadınlar dışında, herkes tarafından tartışılıyor. En çok da erkekler tarafından! Kadınların bizim gibi ülkelerde bin yıllardır maruz kaldığını haksızlıklar, üzerine söz söylemeye yer bırakmayacak kadar “sıradan” hale geldi. “Bir kadın daha tecavüze uğradı”, “bir kadın daha töre cinayetine “kurban” gitti” ve saymakla bitiremeyeceğimiz; ama yaşamın her alanında tanık olduğumuz “o kadının” trajik hikâyesi, “anlatmaların” içerisine sıkıştırılmış durumda. Kadın yok sayılmakta, önemsenmemekte, şiddete maruz kalmakta, …kalmakta, …kalmakta, …kalmakta! En basitinden bu yazıyı okuyan bilinçli erkek yoldaşlarımızın, dostlarımızın yaşamlarında dahi bunların izlerini görmek mümkün. Sevgilileriyle, anneleriyle, “kız” kardeşleriyle yani yaşamlarındaki kadınlarla var olan ilişkilerinde gerici sistemin cinsler arasında yarattığı eşitsizliğin izlerini görebiliyoruz. Ezenlerin coğrafyamızda uyguladığı sömürü politikaları, kadını günbegün yaşamda etkisiz kılarken erkeği “egemen” bir noktaya taşıdı/taşımaya devam ediyor. Kadının yaşadığı tüm sorunların muhatabı olan sistem; türban sorununda da aynı misyonla hareket ediyor. Dolayısıyla türban meselesindeki “erkekçe yaklaşım” şaşırtıcı olmaktan öte kadının toplumsal yapı içerisindeki gerçekliğine işaret ediyor. Hakim sınıflar, kadın-erkek demeden bütün ezilen kesimleri suni bir çatışmanın tarafı olmaya zorlarken dahi, kadınları tartışmaların dışına itmeyi ihmal etmiyor. Bu durum hakim sınıfların kadın sorununa yaklaşımındaki çözümsüzlüğünün taze göstergelerinden birisi olarak algılanmalıdır. Kadınlar gerici sitemin üretimi olan “erkek egemen sisteme” yönelirken düşmanlarının erkekler olmadığını bilmelidir. Asıl düşman, bu ayrımı yaratarak kadınla erkeği birbirine yabancılaştıran; bununla da yetinmeyerek kadınlar arasında türbanlı-türbansız ayrımı yaratarak kadınları karşı karşıya getiren ve kadınlara çözümsüzlüğü dayatanlardır. Yani burjuva-feodal sistemin ta kendisidir! Bu 8 Mart’ı da hakim sınıfların Kürt ulusuna karşı giriştiği haksız bir savaşın gölgesinde ve emperyalizmin ve onun ülkemizdeki uşaklarının sosyal yıkım politikalarıyla halkı daha fazla açlığa ve yoksulluğa ittiği, ülkenin her bir karışının emperyalizme peşkeş çekildiği bir dönemde kutladık. Biz kadınlar; doğuran, besleyen, büyüten, yaşamın her alanında var olma mücadelesi veren ve Mao’nun deyişiyle “gökyüzünün yarısının sahibi olan,” kadınlar; hakim sınıfların bizlere biçtiği roller içerisinde yok etmeyi, öldürmeyi, öldürülmeyi savunamayız. Kadınlar, ezilen sınıflar içerisindeki yerini, bin yılların ezilmişliğini ve çelişkilerini doğru kavrayarak kendi gelecekleri için mücadele etmelidir. Kürt ulusuna karşı imha ve inkar politikaları aralıksız sürerken, faşizmin her türlüsü devrimci-demokrat güçleri hedef alırken, susmak ve sinmek yerine “halkların kardeşliği” şiarıyla birleşmek, mücadele etmek zorundayız. Kadının özgürleşmesinin bir bütün olarak toplumun özgürleşmesinden geçtiğini ve sınıf mücadelesi içerisinde kadının hem ezilen olarak hem de kadın olarak zorunlulukları kavraması gerektiğini öğrenmeliyiz. işçiyiz, köylüyüz, öğrenciyiz, Türk’üz, Kürt’üz, Ermeni’yiz…Ama en başta kadınız. Biz kadınlar erkeklerle eşit koşullarda çalışmak, eşit haklara sahip olmak; ama diğer taraftan da erkekleşmeden, bedenimizi, emeğimizi ve kadın kimliğimizi koruyarak var olmak istiyoruz. Erkek egemen sistemin, her türlü sermaye ve din kurumunun emeğimizi ve bedenimizi kontrol etmek için kurduğu düzenin farkındayız ve savaşıyoruz. Bu savaş içerisinde silahımızı bin yılların haksızlığına doğrultacağız. Haksızlıkların anası olan gerici sisteme… Biliyoruz ki kadınla erkeği birbirine yabancılaştıran, Novamed’li kadınları ya da diğer işçi kadınları sömüren, töre cinayetlerini ve sayısız haksızlığı yaratarak kadınların sırtına yükleyen “eşitsizlikler sisteminin” kendisidir. Ve kadınlar sorunlarının gerçek yaratıcısı olan gerici sisteme karşı savaşı büyütecektir. Ancak böylesi bir savaşımla açmazlarımıza yanıt olabilir, gücümüzün farkına varabiliriz. Ancak böylesi bir farkındalık kadınları özgürleştirerek gerici sistemler tarafından kadınla erkeğe biçilen farklı rolleri ortadan kaldırabilir. Öyleyse bu 8 mart farkındalık halini eylemle buluşturma günü olarak algılanmalıdır. Kendimizden yıkmaya başlayarak, üzerimizden oynanan oyunlara karşı çıkarak, yeni kadını yaratma mücadelesinin günü… Sadece erkeklerin yönetmediği, ezilenlerin iktidar olduğu bir dünyada çok daha eşitlikçi, çok daha özgür olabileceğimizi biliyoruz ve yarının aydınlık yüzünü temsil eden kadınlar olarak haykırıyoruz: Yaşasın 8 Mart, yaşasın üreten kadınlar! ÖZGÜR DÜÜÜN SAYI-42
|