Kitabın Adı: Köygöçüren
Yazarı: Fakir Baykurt
“Ezen, ezilen her zaman olacak mı yani?”
“Hayır! Ama bir süre olacak... Ezilenler eyice bilenip birleşene kadar yani... olacak!”
“Yani ilerisi daha çetin olacak!”
“Hem çetin hem güzel olacak!”
“Biz de görecez mi dersin?”
“Birazını görecez, birazını görmeyecez...”
“Duranlar, Doğanlar hepsini görecek...”
“Beşirler, Barışlar...”
Köygöçüren, Fakir Baykurt’un 1972 tarihli romanı... Fakir Baykurt 1950’li yıllarda başlayan kırsal dönüşümü, bunun toplumsal ve ekonomik boyutunu köylülerin gözünden aktarmıştır Köygöçüren’de.
1950’ler köylü için oldukça zor yıllardır. Her ne kadar “köylülük” propogandasıyla başa gelen Demokrat Parti hükümeti iktidarda olsa da sulama ve kredi olanaklarının yetersizliği, kötü doğa koşulları, köylünün tarımsal faaliyetini güçleştirmiştir. Dönemi tanımlayabilecek en önemli gelişmeler; Türkiye’nin asker gönderdiği Kore Savaşı, Amerikan ilişkilerinin ülkedeki belirleyiciliği, Marshall yardımı ve elbette Demokrat Partinin ABD’den traktör ithalinin harekete geçirdiği tarımda çözülme koşullarıdır. Aslında bu gelişmeler birbirini destekler niteliktedir. Çok partili döneme geçişle birlikte ABD ile ilişkiler güçlendirilmiş, böylece dış borçlanmanın ve Amerikan yardımlarının önü açılmıştır. Benzer şekilde ABD’ye destek vermek için Kore’ye asker yollanması ve savaş örgütü NATO’ya üyelik aynı döneme rastlar.
Türkiye tarımına ABD’nin etkisi dolaylı olmuştur. ABD’nin geniş toprakları için üretilmiş olan çok sayıda traktör Türkiye’ye satılmış; bu gelişme hem tarımsal işgücünün atıl kalmasına hem de verimin düşmesine neden olmuştur. Atıl kalan işgücü birkaç yıl içinde yığınlar halinde şehirlere akacak, toprakları “ucuza kapatan” kent burjuvazisi yeni bir üretim ilişkisi ağının ortaya çıkmasına ön ayak olacaktır.
Fakir Baykurt, bu karmaşık dönemi bir su hikayesi eşliğinde romana taşımıştır. Köyün muhtarı Musa ile arkadaşı Hıdır, bir iç Anadolu köyü olan Kantarma’da yaşamaktadır. Köyün en önemli sorunu kuraklıktır. Binbir yola başvurup en sonunda seslerini hükümete duyururlar ve seçim zamanının yaklaşmasının da yardımıyla, köylerinde yeraltı suyu arama çalışmalarının başlamasını sağlarlar. Ancak köyde gerici ve yobaz kesimin ağırlığı hissedilmektedir. Bu unsurlar köyde kuran kursu açılmasını, dini eğitimin yaygınlaştırılmasını, “Müslüman Türkiye” olunmasını istemektedir. Yeraltında su aranması “cinlerin alemine karışmak” olarak nitelendirilir. Gene de Hıdır ile Musa, su konusunda ısrarcıdırlar. Ancak su arama çalışmaları kötü sonla biter: Su, acı çıkar ve tüm tarlalara yayılır. Ürünler bozulur ve her yeri köygöçüren denen yabani ot kaplar. Bu otu sökmek çok zordur ve artık toprağı ekip biçmek eskisinden de imkansız hale gelmiştir. Köylerden toplu göçler böyle başlar.
“Cirsium arvense! Bu otun latince bilimsel adı. Anlamı ne biliyormusunuz? Toplumu göçe zorlayan! Nitekim, Orta Anadolu’nun birçok yerlerinde bu otun mahalli adı nedir bilirmisiniz? ‘Köygöçüren!’ Evet, aynen böyle, köygöçüren derler...”
Bu dönemde açlık, sefalet ve çocuk ölümleri yaygınlaşır. Devlet, Amerikan yardımlarını köye dağıtmaktan başka bir önlem almaz. Köylüler çaresiz, şehirlere akar; kapıcılık, satıcılık, işçilik yapmaya, gecekondular kurup yaşamaya başlar. Tarlalar yok pahasına kent burjuvazisine satılır. Kentin önde gelen doktorları, mühendisleri, tüccarları, politikacıları tarlaları satın alır. Köylülerin düşük miktarlarda kredi almak için günlerce kapısında beklediği Ziraat Bankası, yeni toprak beylerine anında faizsiz kredi çıkarır. Vakit kaybetmeden onlarca sondaj kazısı yapılıp zirai su sağlanır, otlar temizlenir, modern tarımın ihtiyacı olan tüm önlemler alınır. Kısacası tarımın makineleşmesi için dev adımlar atılır ve yeni toprak sahipleri hemen hiç masraf yapmadan büyük karlar sağlar. Köylüler ise artık topraksız; kentlerde fabrikalarda ve hizmet sektöründe çalışan yoksullar olarak yaşamlarına devam ederler.
Köygöçüren, aslında Türkiye tarım kesiminin yaşadığı zorlukların kısa bir özetidir. Cumhuriyetin ilk yıllarında “milletin efendisi” olma vaadiyle kandırılan köylü, bölgesel yoksullukla karşı karşıya bırakılmış, hükümetlerin ekonomi politikalarına göre dönemsel olarak ya zor koşullarda tarımsal üretime ya da şehirlerde ucuz işgücü olmaya zorlanmıştır. Baykurt, tarımın ticarileşmesi için köylülerin bezdirilip burjuvazinin desteklenişini adım adım anlatmıştır.
Köygöçüren’de vurgulanan konulardan biri de öğretmenlere yapılan baskıdır. Öncelikle, dönemin “Komünizmle Mücadele Derneği”nin etkisi altında olduğu ve bu derneğin Demokrat Parti ile doğrudan işbirliği içerisinde olduğu açıktır. Öyle ki, her türlü ilerici-demokratik girişim, bu kurumun tehdit ve baskıları ile önlenmekte, öğretmenler mevcut sisteme tehdit olarak görülmektedir. Komünizmin dinsizlik olduğu ve dönemin köy enstitüsünden yetişme öğretmenlerinin, ülkeyi dinsizliğe sürüklediği vurgusu yapılmaktadır. Öğretmenler Derneği, Amerikan güdümündeki yönetime, köylülerin topraksızlaştırılmasına, kuran kursları açılarak öğrencilerin bu alanlara çekilmesine karşı tepkilidir. Özellikle Kantarma Köyü’ndeki son gelişmeler, öğretmenleri harekete geçirmiş, bir miting düzenlenmesine karar verilmiştir. Ancak bu girişim, Komünizmle Mücadele Derneği’nin esnaf örgütlenmelerini kışkırtmasıyla ve sonrasında köylülere-gençlere para dağıtarak bir karşı miting örgütlemesiyle sonuçlanmıştır. Nihayetinde Öğretmenler Derneği’nin miting yapması engellenmiş; dernek binasına ve daha bir çok yere saldırılmıştır. Tüm bu gelişmeler, gerici güçlerin provokasyonu olarak görünse de valinin olaylardan bir gün önce şehri terk edip gitmesi, kolluk güçlerinin saldırgan kalabalığa engel olmayışı ve olayların oluruna bırakılması, o günden bugüne ezen sınıfların temsilciliğini yürüten“devletin ne olduğu” sorusunu sorgulatır.
Roman, köylerden kente göçen ve kente tutunmaya çalışan köylülerin yaşamlarına da mercek tutar. Göçten en çok etkilenenler kadınlardır. işsizliğe karşı ilk olarak kadınlar devreye girer ve temizlik, gündelikçilik gibi işlerle aileyi geçindirmeye yönelirler. Köyde saygı duyulan, sakin, kendi halinde insanlar kente geldiklerinde kendilerine göre yaşam refleksleri oluştururlar. Köyün muhtarı Musa, kapıcılık yapmaya başlar. Bir yandan da düştüğü durumdan öc almak istercesine ünlü politikacı ve kent burjuvası Zihni Bey’in karısıyla ilişki kurar. Topraklarını kaybedip çeşitli yerlere dağılan bu insanlar için düşman belirsizdir. Kimisi başarısız sondaj sonucu tarlaları basan acı suyu suçlar, kimisi topraklarını örten yabani otu. Öğretmenler ellerinden geldiğince köylüleri bilinçlendirmeye çalışsalar da genel eğilim “büyüklerin elini öpüp; onlardan medet ummak” şeklindedir. Ancak gene de değişenler vardır ve bu köylüler bir gün topraklarına, köylerine yeniden kavuşacaklarını umut ederler.
Türkiye için bir kırılma noktası sayılabilecek bu dönem, Fakir Baykurt’un Köygöçüren’inde oldukça gerçekçi ve eleştirel anlatılmış. Belki de bu yüzden, birçok benzeri gibi fazlaca basılmayan, sessizce tarihteki yerini alan bir roman olarak kalmış Türkiye edebiyatında. Kendisi de bir Köy Enstitü’lü olan Baykurt, sosyalist, toplumcu-gerçekçi ve Türkiye edebiyetında “köy romanı”olarak tanımlayabileceğimiz anlayışın en önemli temsilcilerinden birisidir. Köy romanının 80’lerden sonra gözden düşmesi/düşürülmesi ile birlikte artık sıkça söz edilmeyen bir isim oldu Baykurt. Ancak yazdığı onlarca köy romanında Türkiye’deki köylülüğü tahlil eden yazar, hem edebi hem sosyolojik anlamda tarihe ışık tutmaya devam ediyor.
“Okumayabilirsiniz, sizin kentli yaşantınıza uygun düşmeyebilir, kaçmak istediğiniz gerçeklerin çıplaklığı vicdanlarda gedikler açabilir. Ne yoksul köylüyü ne varoşlardaki insanlar; ne Güney Doğu’da yaşanan acıları ne DGM'de yargılanan çocukları ne de Cumartesi annelerini sanat ve edebiyatla ilgili ürünlerde görmek, duymak, düşünmek istemeyebilirsiniz; ama gerçekliği değiştirmek gelmez elinizden. Bugün her biri bir tarihsel belge niteliği taşıyan Fakir Baykurt külliyatı, sizin hikayeniz, sizin aynanızdır; aynaya yansıyan suretinizi değiştiremezsiniz...!”
ÖZGÜR DÜÜÜN SAYI-36