|
"Bilgi sermayesi, bilgilerin ortak malıdır." İbn-i Haldun Marksizm’in temel düşüncelerinden olan "İnsan, tüm toplumsal ilişkilerin ürünüdür." yargısı, ne yazık ki ülkemiz Marksistlerince yeterince kavranamamış bir belirleme. Kendimize rehber edindiğimizi söylediğimiz tarihsel ve diyalektik materyalizm de "tarih bılinci”nden anlamamız gerekeni alamadığımızdan, ayaklan yere basmayan bir söylem olmaktan ileri gidemiyor çoğunlukla. Peki, nasıl bakmalıyız insana ve tarihe? Bizim için tarih ustaların yazdıklarından mı ibaret? Hiç şüphesiz öyle değil. Ustaların söyledikleri ve yazdıkları kılavuz niteliğinde olsa da asıl üzerinde durulması gereken, onlardan aldığımız diyalektik-maddeci-eleştirel yöntemdir. Bu yazıda tarihe bakışımızdaki eksiklik ve hatalı kavrayışlara karşı savunmamız gereken yolun ne olduğuna kısaca değinmek istiyoruz. Burada gözden kaçırmamak zorunda olduğumuz şey, insanlığın mücadele mirasını sahiplenmede göstermekle yükümlü olduğumuz özveridir. Birçoğunuzca bilindiği gibi, Avrupa'daki Rönesans ve Reformasyon süreçlerinin ardından önemli siyasi ve ekonomik gelişmelerle birlikte oluşmaya başlayan Avrupa-merkezci düşünce, 18. yüzyıl Burjuva Aydınlanması'yla birlikte sıkı bir ideolojik yön izlemeye başlamıştır. Dünya'nın diğer bölgelerini ve oradaki kültürleri neredeyse yok sayan bu anlayış, tarihteki atılımları da daima Avrupalılara mal etmeye çalışmaktadır. "Uygarlık" Batılıların tekelindedir, Doğuluların insanlığa kattığı ve katacağı hiçbir şey yoktur, bu ideolojik hegemonyacı düşünüşe göre. Peki, kazın ayağı gerçekten de Avrupalı burjuva egemenlerinin yansıttığı gibi midir? Elbette, bu ideolojik bir yanıltmadan başka bir şey değildir. Dünyayı, içinde yaşanılması büyük azap olan bir küreye çeviren burjuva ideolojisi Kapitalizm, tüm bunlar yetmiyormuş gibi, açlığa ve sefalete mahkûm ettiği halkları da kendisinin kurtaracağı propagandasını yapmaktan geri durmuyor. Uygar Batı-İlkel Doğu dayatması da bunun sonucu olarak karşımıza çıkıyor. İşte bu "uygar" Batılılar, felsefeyi, bilimi, tekniği, teknolojiyi ve sanatı kendilerinin ortaya çıkarıp geliştirdiği savını ortaya atmaktan da kendilerini alamıyorlar. Avrupa-merkezci burjuva ideolojisi, tarihi kendi tarihleriyle sınırlıyor, felsefeyi de Hint ve Çin düşüncelerini yok sayarak, kendi buluşları kabul ediyor. Oysa durumun böyle olmadığını onlar da bal gibi biliyorlar. Öyleyse bu bilinçli yanıltmanın altında yatan ne? Bu sorunun yanıtı, Marksistler açısından kolayca bulunacak olmakla beraber, Avrupa-merkezci anlayışın onlara da kısmen nüfuz ettiği düşüncesinden bizi alamıyor. Burjuva sınıfı ideolojisinin yeni bir halkası olan emperyalizm, sadece proletaryayı değil, bütün olarak dünya halklarını köleleştirme programıdır. Bu program gereğince dünya halkları ve özelde Doğu halkları, kendi tarihlerinden soyutlanarak çırılçıplak, çaresiz ve yardıma muhtaç olarak gösterilmeye çalışılıyor. Bu planın bir parçası olarak Avrupa-merkezci düşünceye eklenerek ortaya çıkan "Uygar Batı" anlayışı başta ABD'li emperyalistler olmak üzere tüm emperyalist çevreleri içine alarak, bir Doğu-Batı ayrımı yarattı. Batı, her konuda ileride olan, Doğu ise henüz ilkellikten ve barbarlıktan kurtulamamış insanlar toplamı olarak karşımıza çıkarıldı. Dünya Devrimi'nin, Emperyalizm'in en zayıf halkalarında başlayacağını savunan çokça Marksist, on yıllardan beri sürdüre geldiği zaafını giderme noktasında üzerine düşeni ne yazık ki henüz yapamadı. Dünyayı bütün olarak gören ve insanlığın mirasını bütünüyle sahiplendiğini söyleyenler, maalesef Doğu'nun gücünün ve tarihsel mirasının yeteri kadar farkına varamamış durumda. Spartaküsleri, Komünarları her fırsatta dile getiren ilerici güçler, daha onuncu yüzyılda "sınırsız bir dünya devleti" tasarlayan Farabi'yi, Avrupa'da Skolâstik düşüncenin yıkılmasına önayak olan İbn-i Rüşd'ü ve araştırmacılarca tarih biliminin kurucusu, sosyoloji ve iktisat bilimlerinin ilk habercisi olarak kabul ettiği İbn-i Haldun'u yeterince irdelemiyor. İşte bu noktada, Doğu'ya büyük bir haksızlık yapıldığını ve doğu kültürünün ihmal edildiğini reddetmek bizim açımızdan olanaksızdır. Burada, Batı-Doğu ayrımı yaparak Doğu'yu yücelttiğimiz anlamı kesinlikle çıkarılmamalıdır. Yapılan sadece, bilinçli olarak unutturulmaya çalışılan kültürel ve tarihsel mirasın, yeni kuşaklara aktarılması konusundaki ısrarcılığımızdan öte bir şey değildir. Bir yerde haksızlık ve yok sayma varsa, kendini sosyalist olarak nitelendirilenlerin buna sessiz kalmaları düşünülemez. Öte yandan, yapay bir Doğu-Batı ayrımını zaten kabul etmediğimizi, insanlığın mirasını tarihsel diyalektik maddeci görüşümüz çerçevesinde bütünlüklü olarak değerlendirdiğimizi hatırlatmakta yarar vardır. Komünizm, insanlığın gelecek düşlerinin en güzelidir. Sınırların ve sınıfların olmadığı, sömürünün, baskının ve zulmün ortadan kalktığı insansal tüm duyguların içtenlikle tekrar hatırlandığı, aşkın özgürce yaşanıldığı bir dünya düşünden daha insani ne olabilir ki. İşte bu özgürlük dünyasını kurarken, dün-bugün-yarın arasındaki bağı bir an bile unutmamak zorunluluğu vardır. Aksi taktirde, insan olma sorumluluğuna sadakatte güçlük çekilecektir. Bundan ötürüdür ki nereden geldiğimizi ve tarihin hangi dinamikleri üzerinde yükseldiğimizi kavramak atlanmayacak bir görevdir. İnsanlık mirasından edinmemiz gereken birikimi, hiçbir noktayı atlamadan elde etmenin yolu, tarih bilincinden geçer. Binlerce yıllık sınıf savaşları tarihi, haksızlığa ve sömürüye karşı, haklı mücadelenin tarihidir. İnsanı tarihin, tarihi de insanın yarattığını kabul edersek, bize bırakılan mirası önemsemek ve irdelemekle yükümlü olduğumuz daha iyi kavranılır. Tarihsel değerleri atlamak ya da yok saymak hatasına düşmemeye çabalamak, bu yükümlülüğün yerine getirilmesi noktasında bir adım olacaktır. Bu nedenle "İnsana ait hiçbir şey, bana yabancı olamaz." diyen Kari Marks'ın genişlettiği yoldan ilerlerken, düşünce ve insanlık tarihinde bir dönüm noktası olduğunu düşündüğümüz İslam düşünürü İbn-i Haldun'a bu sayımızda yer vermek istedik. Tarihi bir bilim haline getirerek disipline eden bu "Doğulu"nun yaşamı ve yapıtları, dün-bugün-yarın diyalektiğinde atlanmaması gereken bir evredir. İbn-i Haldun Kimdir? İbn-i Haldun, 14. yüzyılda Kuzey Afrika, Batı Avrupa ve Arap Yarımadası arasında mekik dokuyarak yaşamış ve kendisini sadece dönemin en önemli fikir adamı yapmakla kalmayan, etkisi asırlarca sürecek çalışmalara imza atmış bir Arap düşünürüdür. 1332'de Tunus'ta doğan ve 1406 yılında Mısır'da yaşama veda eden İbn-i Haldun'u ve onu tüm dünyada bir zirve yapan ünlü yapıtı "Mukaddime" yi gerektiği biçimde kavrayabilmek için, 14. yüzyıl dünyasına bir bakmak gerekir. Tarihte birçoklarının "karanlık çağ" diye andığı Ortaçağ'da karşımıza çıkan Haldun, Haçlı Seferleri'nin İslam Dünyasını güçlü sarsıntılara maruz bıraktığı bir dönem sonrası yaşamıştır. Batı'dan Doğu'ya yapılan ve yüzyıllarca süren bu akınlar, dünya dengelerinin yeniden şekillenmesinde çok önemli roller oynamıştır. Bu dönemde güçlü İslam İmparatorluğu, etkinliğini yitirmiş ve Arap Dünyası büyük karışıklıklar içine girmiştir. 14. Yüzyılda Dünya Kuzey Afrika’nın tamamı ve Arap yarımadasını kapsayan İslam imparatorluğunun etkinliğini yitirmesi, 11. yüzyıldan itibaren Arap ülkelerinde sayısız devletin kurulup yıkılmasına neden olmuştur. İbn-i Haldun’un yaşadığı 1300’lü yıllara gelindiğinde ise, İslam ülkeleri büyük bir istikrarsızlık içindedir. İslam topluluklarının kendi aralarındaki iktidar mücadeleleri, otoriter bir yapının ortaya çıkmasını engellemiştir. Bu tablonun bir benzeri de Haçlı Seferlerinden aradığını bulamayan Avrupa'da yaşanmaktadır. Büyük ekonomik sıkıntılar yaşayan Avrupalılar, özellikle Türklerin akınlarını karşılamak zorunda olmakla beraber, kendi içlerinde de mücadele eder durumdadırlar. 1337’de başlayan "Yüzyıl Savaşları" Avrupa'nın kendini toparlamasının önündeki önemli engellerdendi. Çatırdamaya başlayan feodalite de yeni bir toplumsal ve ekonomik yaşamın arifesindeki Avrupa toplumlarının başına bela olmaya devam etmekteydi. Avrupa'da istikrarsızlık dönemi yaşanırken, dünyanın en etkin gücünü Moğol prensliklerini bir araya getiren Cengiz Han oluşturmuştu. Asya'da büyük devletler kuran Türkler de Moğol saldırılan karşısında imparatorluk düzeyinde bir güç yaratmaktan uzaktı. Dünya Batı'dan Doğu'ya ve Doğu'dan Batı'ya yapılan akınlarla bir yıkıma uğrarken, kültürler arasında o güne kadar görülmemiş hızda bir etkileşim yaşanmaktadır. Haçlı seferlerinin başarısızlığı, Doğu'nun zenginlik ve düşün hayatının keşfiyle Batı'ya kendini yeniden yaratma şansı tanımıştır. Haçlıları, hep beraber karşılamak zorunda kalan İslam ülkeleri Moğol ve Haçlı akınlarıyla birliğini koruyamaz hale gelmişti. Arap yarımadası ve İran son derece kötü koşullarla var olma savaşı veren ülkelere mekân olurken, Batı-Doğu akınlarından yıkım düzeyinde etkilenmeyen Mısır, kendi Ortaçağ tarihinin en parlak dönemini yaşıyordu. Verimli Nil vadisindeki tarım faaliyetleri halkın zenginleşmesine zemin hazırlıyordu. Mısır'ın ve Kuzey Afrika devletlerinin ekonomilerini destekleyen başka bir unsur da Doğu ve Orta Asya limanlarıyla İtalyan ticaret kentleri arasında bir geçiş noktası olmalarıydı. Yüzyıllar süren savaşlardan kaçmayı başaran sanatçı, bilgin ve teknisyenlerin uğrak yeri ise Kahire'ydi. Bu göçler Kahire'yi kısa zamanda yoğun bir iktisadi ve kültürel düşünsel merkez haline getirmişti. Mısır’ın verimli koşulları İbn-i Haldun’u da 1383 yılında oraya çekmişti. İbn-i Haldun'un söylemiyle, Kahire o yıllarda dünyanın başkentiydi. Mısır elverişli koşullarla ilerlerken, çökmekte olan Bizans İmparatorluğu da Haçlıları Anadolu'dan kovan Türklerin saldırılarını karşılamak zorundaydı. Avrupa'daki kargaşadan da yararlanan Osmanlı Türkleri, 14. yüzyılın son çeyreğinde Trakya, Sırbistan ve Bulgaristan'ı almışlardı. Yüzyıllar süren tüm bu karışıklıklarda en az etkilenen bölgeler, Afrika'nın kuzeybatısı ve güneybatı Avrupa'ydı. Orada da İspanya Krallığı ve Müslüman Endülüs Devletleri hüküm sürüyordu. Savaşlardan nispeten daha az etkilenen İslam Dünyası'nın batı kesimlerinde ise devletler daha kalıcı olmakla beraber küçük ve parçalanmış vaziyetteydiler. Ekonomik nedenli savaşlar ve iktidar mücadeleleriyle "savaş" süreklilik haline gelmişti. Bu dönemde büyük merkezi devletler de kurulamıyordu. Bu girişimler, feodaller, tüccarlar ve burjuva soylularının karşı koymalarıyla sonuçsuz bırakılıyordu. Tüm gelişmeler ekonomik çıkarlar etrafında yaşanıyordu. Haydutluk ekonomisi bu dönemde yaygınlaşıyordu. Sudan'dan birçok bölgeye gönderilen altın ticaretini denetleme girişimleri de savaşları sürekli hale getiren diğer bir unsurdu. İşte böyle bir dönemde felsefe, sanat ve bilim hayatının pek verimli olamayacağı da kolayca anlaşılır. İstikrar ortamından yoksun olmak düşünürleri oradan oraya sürüklerken, büyük kütüphane ve okullar da tehlike altındaydı. Her taraftaki yıkım, düşün hayatına da gerektiği kadar nüfuz etmişti. Savaşlar ve yıkımlarda daha az etkilenen kuzey ve kuzeybatı Afrika'daki sorunlar ise daha farklıydı. Avrupa'da yaşanan feodalite kaynaklı problemler, toprak rejiminin farklılığı ve arazilerin devletlere ait olmasından kaynaklı olarak, bu bölgelerde yaşanmıyordu. Ancak, Afrikalıların derdi başkaydı ve bu küçük ülkeler, birkaç yüzyıl sonra Osmanlı egemenliğine girecekti. 9. ve 11. yüzyıllarda kurulmuş büyük imparatorluklar da İbn-i Haldun'un yaşadığı dönemde çoktan ortadan kalkmışlardı. Bu bölgelerdeki ekonomik yapı da şöyle şekillenmişti: "Halkın büyük bölümü kendine yeten ya da hemen hemen yeten bir kırsal komünler bütününde bir araya gelmişti. Bir de üyeleri önemli kazançlar sağlamakla birlikte, üretim araçları üzerinde herhangi bir özel mülkiyet hakkı bulunmayan ayrıcalıklı bir azınlık bulunuyordu." (İbn-i Haldun, Üçüncü Dünyanın Geçmişi Tarih Biliminin Doğuşu, Yves Lacoste, Sosyalist Yayınlar, 1993) İbn-i Haldun'un Yaşamı 1332'de Tunus'ta dünyaya gelen İbn-i Haldun'un ailesi Yemen'den Endülüs'e giderek oraya yerleşmiş zengin bir sülaleydi. Haldun adı da bu sülalenin adıydı. Düşünürün asıl adı, Ebu Zeyd Vali ed-Din Abdurrahman'dır. Ailesinde ondan önce de İbn-i Haldun adıyla ünlenen düşünürler vardır. 1230'lu yıllarda Tunus'a yerleşen Haldun Ailesi, orada da etkin bir yapıdadır. Yaşadıkları bölgenin iktidarıyla hep iyi ilişkilerde bulunan bu ailenin zaman zaman üst düzey devlet görevlerinde bulunmuş üyeleri de vardır. Soylu ve zengin bir ailenin çocuğu olmak, İbn-i Haldun'a iyi bir eğitim almak ve kendini geliştirmek için önemli fırsatlar doğurmuştur. İlk eğitimini babasından alan Haldun, Kuran'ı öğrendikten sonra birçok alanda dönemin en ünlü isimlerinden dersler almıştır. Onu en çok etkileyen hocası, İslam’a altın çağını yaşatan Ebu Bekir Er Razı, Farabi, İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd gibi rasyonalist filozofların izinden giden Muhammed El Abili olmuştur. 11. yüzyıldan itibaren dönemin dev filozofu İbn-i Rüşd’ün ölümüyle adeta bir kılıç darbesiyle kesilen İslam düşüncesi, eski etkinliğim İbn-i Haldun döneminde yitirmişti. Bu akılcı filozofların adı bile anılmıyor, koyu bir gericilik hüküm sürüyordu. Kuran'dan başka kitaplar önemsenmiyordu. Ancak yaşamı boyunca birçok coğrafyayı gezerek farklı kültürleri yakından tanıma fırsatı bulan İbn-i Haldun, dönemi düşünürlerinin tersine rasyonalist İslam filozoflarının açtığı yoldan ilerleyecekti. Uzun yıllar süren yaşamında büyük kıyım ve buhranları da gören Haldun. 1350'li yıllardaki büyük veba salgınında ailesi ve hocalarının büyük bölümünü kaybetmiştir. Tüm Afrika ve Arap dünyasını neredeyse yok eden bu salgın için İbn-ı Haldun, veba salgını sonrası adeta dünyanın yeniden yaratıldığını söylemiştir. Yaşamı boyunca, sıkı bir araştırmacı olan düşünürümüz, Yunan ve İslam klasiklerini okumakla kalmayıp, tarihten coğrafyaya, felsefeden din bilimine, soybilimden astrolojiye kadar çok çeşitli alanlarla ilgilenmiş başyapıtı Mukaddime’yi oluştururken bunlardan yararlanmıştır. İktidarlarla çoğunlukla iyi geçinen Haldun, genç yaştan itibaren getirildiği devlet görevlerinin yanı sıra 1357 yılında iki yıl sürecek bir tutukluluk dönemi de yaşamıştır. 1362'de Endülüslere bağlı Gıranada'ya giden İbn-i Haldun, orada hükümdarın isteği üzerine bir mantık kitabı ve İbn-ı Rüşd'ün görüşlerini özetleyen bir broşür hazırladı. Daha sonra önce bugünkü Cezayir sonra da Fas'a gitti. Bunun ardından, siyasi kargaşalar nedeniyle oradan oraya dolaşmak durumunda kaldı. 1375'te (1374 olduğu da söyleniyor) Selame Kalesi'ne giderek yazmayı tasarladığı Kitab-ül İber'e (Dünya Tarihi) giriş niteliğindeki dev eseri "Mukaddime”yi dört yıl içinde kaleme alıp tamamladı. 1382'de Hacca gitmek üzere Tunus'tan ayrıldı. Dönüşte Mısır'a yerleşti. Burada El Ezher Medresesi’nde dersler vermeye başladı. "Kadılar kadısı" olarak anılmaya başlandı. Çok iyi bir gözlemci olan İbn-i Haldun, Arap yarımadası üzerine yürüyen Timur'a da elçi olarak gönderilip 1400 yılında onunla görüşerek, Moğol hükümdarının bu ülkeleri işgal etmesini engellemiş ve verdiği bilgilerle Timur'u zengin Anadolu'ya yöneltmiştir. Büyük salgın ve savaşlara rağmen uzun bir yaşam sürmeyi başarmış Tunuslu düşünür, 1406'da Mısır'da yaşama ve elveda demiştir. İbn-i Haldun, öldüğünde arkasında dev eserler bırakmıştır. Tüm yapıtlarından ayrı olarak, Dünya Tarihi'ne önsöz olarak yazdığı Mukaddime, dünya çapında bir üne kavuşmasını sağlamıştır. Tarih biliminin kurucusu, Sosyoloji ve İktisadın habercisi ve birçok konuda ilklerin adamı olarak aktarılan bu düşünüm yakından tanımanın bizler açısından gerekli olduğunu düşünerek, İbn-i Haldun'un temel görüşlerini özetleyerek aktarmak istiyoruz. Tarihçi İbn-i Haldun Ülkemiz Marksistlerince bugüne kadar pek az dile getirilen İbn-i Haldun, Ortaçağ'a kadarki tarih yazıcılığında bir çığır açarak özgün ve dönemi için son derece bilimsel bir görüş ortaya atmıştır. Görüşlerini sağlam temellendirmelerle aktaran düşünür, işe önce tarih biliminin tanımım yapıp konusunu belirlemekle başlar. Ona göre toplum ve toplulukların birbirlerine aktara geldiği bilim dallarından olan tarih şöyle bir alandır: "Dıştan bakılınca tarih, eski günlerden ve devletlerden, eski çağlarda geçen olaylardan haber veren bilim olmaktan öteye geçmez. Ağızdan ağıza geçen sözler, öyküler anlatılır. Anlatılanlardan özdeyişler çıkarılıp sergilenir. Tarih, yaratıkları, doğadaki durumların nasıl değiştiğini, dünya yüzünde devletlerin sınırlarının nasıl genişlediğini, güçlerinin nasıl arttığını, güçlerini yitirip göçme dönemlerinin geldiğini bildiren belirti herkesi uyanmaya çağırıncaya dek yeryüzünü yapılarla nasıl donattıklarını bildirir bize. Derinliğine inildiğindeyse, tutarlı bir bakıştır tarih. Olup bitenlerin nedenlerini, nasıl başlayıp toplumlar arasındaki ekonomik ve siyasal ilişkilerin tümüdür. İnsanı, tarihin öznesi olarak görür ve bu noktada tanrıya da pek iş bırakmaz. Tanrı, mutlak hâkim olmakla beraber, sadece gözleyendir. Başarılı tarihçi ve toplum kuramcımız, toplu halde yaşamın, varlığını sürdürmek durumunda olan insan için zorunlu olduğunu söylemişti. Bu zorunlulukla üretimin de ortaya çıktığını vurgulayan Haldun, şehirleşmeyle birlikte yaşamı devam ettirmek için zorunlu olan üründen fazlasının elde edildiğini belirtir. Bu fazla ürün de zorunlu olmayan fakat gerekli olandır. İşte bu gerekli olan İbn-i Haldun'a göre ihtiyaç fazlası ürün, yani metadır. Sanayi ve ticaret de bu fazla ürünle mümkün olmaktadır. Bu durum sanayinin gelişmesi için iyidir ancak, hep daha fazlasını isteyen rahata düşkün insanlar için, nasıl geliştiğini inceliğiyle ortaya koymalıdır. Olayların nasıllarını, niçinlerini derinlemesine bilmelidir." (Mukaddime, İbn-i Haldun, Onur Yayınlan, 1977) Tarihe böylesine kapsamlı bakan İbn-i Haldun, o güne kadarki tarih yazıcılarını da sadece haberleri aktaran ve çoğunlukla güvenilmez adamlar olarak görür. Onları olay yazıcısı olarak niteleyen Haldun, yalnızca olayları değil onların nedenleri ve sonuçlarım da araştırdığı için, sıradan tarihçilerden ayrılarak bir tarih felsefecisi olarak karşımıza çıkar. Kendi görüşlerini temellendirirken şu ifadeyi kullanır: "Gerçeğin gücüne karsı konulamaz. Yanlışın şeytanı, tutarlı görüşün silahıyla vurulup yok edilebilir." (a.g.e.) İbn-i Haldun bir önsöz ve üç kitaptan oluşturduğu başyapıtında, coğrafyadan, antropolojik olaylara kadar birçok konuya yer verirken, temel görüşleri toplumsal yaşam ve uygarlık ekseninde ortaya çıkar. Eserinde, sihir ve büyü gibi konulara da yer veren Tunuslu tarihçi, özgün görüşleriyle her sayfada dikkat çeker. Tarihle ilgili düşüncelerini açıklarken, bu bilim dalının zorluklarına ve ciddiyetle yaklaşılması gereken bir alan olduğunu işaret eden İbn-i Haldun, "Bu bilim dalı da birçok kaynaklar, çeşitli bilgiler, sahibini gerçeğe ulaştıracak, yanılgı ve yanlışlardan uzaklaştıracak sağlam görüş ve tutarlılık ister. " der. (a.g.e.) Tarihin bir süreklilik olduğunu vurgulayan düşünür, insanlığın da diyalektik bir biçimde belli zorunluluklarla değişip geliştiğini, hiçbir şeyin aynı kalmadığını savunur. Bu görüşüyle farkını ortaya koyan İbn-i Haldun sözlerine şöyle devam eder: "Tarihte verilen haberlerde sadece nakle (aktarımlara) güvenilir. Temel gelenek ve görenekler, politik kurallar, yeryüzünü bayındır ve yaşanır duruma getirme yolundaki çabaların doğallıkları, insanların toplumsal yaşamlarındaki çeşitli durumlar, göz önünde tutulmazsa ve görülmeyen görülenle, geçmişteki şimdikiyle karıştırılmazsa, tarih konularında ayak kaymasına, şaşırıp doğru yoldan çıkmaya karşı bir güvence sağlanamaz." (a.g.e.) İbn-i Haldun tarih bilimini söylentilerin bilimi olmaktan çıkarıp rasyonel bir hale getirmek için çaba harcamıştır. Tarihi halk masalı olmaktan kurtaran düşünür, tarih alanında yapılan yanlışların ve aktarımdaki hataların nedenlerine de Mukaddime'de sıkça yer verir. Ona göre hataya düşmenin birkaç önemli nedeni vardır. Çağlar değişip günler geçerken, toplumların, kuşakların durumlarının değiştiğinin gözden kaçırılması ve insanlığın izlediği seyrin her coğrafyada ve her dönemde aynı biçimde değişmeyen bir çizgi üzerinde yükselmesinin sanılması tarihçiyi hataya götürür. Haldun, toplumların kendilerine özgü dokularının olduğunun da gözden kaçırılmasının insanı yanılgıya götürdüğünü vurgular. İbn-i Haldun'da Toplumsal Yaşama Bakış 14. yüzyıl İslam dünyası için adeta bir zirve olan İbn-i Haldun, tarihi ve insanı değerlendirirken hep toplumsal yaşamdan yola çıkmıştır. O insanı tek başına bir birey olarak algılamaz. İnsan, zorunlu olan toplumsal yaşam içinde var olabilir. Bu yönüyle insanın birçok hayvandan ayrıldığını ifade eden düşünürümüz, toplumsal yaşamı iktisadi ve siyasi nedenlerin şart koştuğunu söyler. Ona göre, insan bir işbölümü içerisinde toplu halde yaşayıp, üreten, barınan, korunan ve tüketendir. İnsan tek başına var olamaz. Olursa da soyunu devam ettiremez. İnsan ve toplumsal yaşamla ilgili görüşlerini kendi bulduğunu belirttiği "yeni bilim" olarak açıklar ve bu yeni bilime de "Umran" adını verir. Sözcük anlamı olarak şehirleşmeyi ifade eden Umran'la, o bütün olarak toplumsal yaşam ve uygarlığı kasteder. Bunun biliminin de İlm'ül Ümran" olduğunu belirtir. Ümran bilimi, onun için toplumsal yaşamı ve toplumların geçirdikleri evrelerle, devletleşme ve şehirleşme süreçlerinin tümünü kapsar. Devletler, savaşlar, ekonomik sanatsal etkinliklerin tümü bu bilimin inceleme konusudur. Daha önce de belirttiğimiz üzere İbn-i Haldun’a göre insanların toplu halde yaşamaları bir zorunluluktur. Bu zorunluluğun temelinde insanın eksikliği yatar. İşbölümü de bu aşamada devreye girer. "Eksikliklerden arılanmış tanrı, insanı yarattı, oluşturdu ve öylesine bir biçimde geliştirdi ki yaşamı ve kalıcılığı, yalnızca besinle sağlanır olabilir. Sonra onu besinini aramaya yöneltti. Doğal yapısındaki eğilim ve özelliğiyle ve kendisine besinini elde etme güç ve yeteneğini vererek. Ancak insanın besinini elde etmeye tek başına gücü yetmez. Gereksinme duyacağı besini sağlamaya yeterli olmaz, insan, tek başına yeterli besini bulamaz." (a.g.e.) İşte bu tek başınalıktan kurtulmak bir zorunluluktur ve bu zorunluluğun altında yatan neden de ekonomiktir. Toplumsal yaşamı gerektiren neden "ekonomik"tir. Ekonomik ilişkiler de toplumsal ilişkileri düzenler. İşte İbn-i Haldun, 14. yüzyıl İslam dünyasından böylesine ilerici görüşleri ortaya atarken, ne içinde yaşadığı toplum gibi her gelişmenin altında tanrıyı anıyor ne de ilerlemenin bir kader gibi çizildiğini kabul ediyor. Ona göre, belirleyici olan, insanlar ve son derece kötü bir durumdur. Çünkü rehavet insanı hem tembelliğe hem de ahlaksızlığa götürür. Çünkü daha fazlasını isteyen insan, başkalarına üstünlük sağlayıp onların hakkına göz diker. İbn-i Haldun'un bu görüşü, söylediği birçok şey gibi güncelliğini hala korumaktadır. İbn-i Haldun'un Ümran’ı anlatırken açıkladığı "Toplumsal yaşam zorunludur." ibaresi, sadece ekonomik nedenlerle açıklanmıyor. Korunmanın da soyun devamını sürdürmek için gerekli olduğunu belirten düşünür, insanın hem doğadaki tehlikeler hem de diğer insanlardan korunmayı ancak toplu halde yaşayarak başarabileceğini savunur. Toplu halde yaşamanın insana birçok getirişi olduğunu vurgulayan İbn-i Haldun, insanın eksikliklerine rağmen büyük bir avantajı olduğunu belirtir. Hayvanların kendini korumak için çeşitli savunma silahlan olduğunu açıklayan Haldun, insanın da kendini korumaktan aciz olmasına rağmen, büyük bir meziyeti olduğunu söyler. Bu avantaj, onun silah ve her türlü alet yapabileceği elidir. El, insanın ilerlemesinde büyük önemi olan bir araçtır. Düşüncenin buyruğunda olan el, insanı birçok durumda doğa ve hayvanlar karşısında üstün duruma geçirmekteki araçtır. Siyaset ve Devlet Görüşü İnsanı zorunlu olarak toplumsal halde yaşaması gereken bir canlı biçiminde tarif eden İbn-i Haldun, devleti toplumsal ilişkilerin bir sonucu olarak oluşan doğal bir kurum sayar. Ona göre, devlet üç aşamadan1 oluşan toplumsal yaşamın ikinci evresidir. Devletten kitabının çeşitli bölümlerinde bahseden düşünür, devleti toplumsal yaşamla ilgili olduğu için açıklar. Devletten önce toplumların geçirdikleri evrelere de değinen İbn-i Haldun, bu konuda da özgün bir görüş ortaya çıkarmıştır. Ona göre, toplumların üç aşaması vardır. Birinci aşama, göçebelik, sonra devlet kurarak yerleşikleşme ve son aşama da şehirleşmenin olduğu yerleşik hayata uyum sağlama aşamasıdır. Bu aşamaları özetleyecek olursak, temelde Haldun'un ikiye ayırdığı toplumsal modelleri betimlemek gerekir. O, toplumsal yaşam için kullandığı Ümran sözcüğüyle iki toplumsal modeli açıklar. Birinci evre çöl ve kırlarda yaşayan göçerler için kullanılan "Bedevi Ümran" terimiyle açıklanır. Yerleşik toplumlar için de "Hazeri (Hadari) Ümran" terimlerini kullanır. Hazeri Umran'la kastedilen, yerleşik hayattır. Devlet ise, bu yerleşik hayata geçişteki zorunlu basamaktır. Devleti toplumsal hayat içindeki bir aşama olarak gören İbn-i Haldun'da devletin misyonu son derece olumludur. Devlet ve devlet başkanı düzenleyici ve hizmet eden konumundadır. Devletin ortaya çıkması ise, toplumsal bir uzlaşıyı gerektirir. O, bu uzlaşıyı "asabiyet" sözcüğüyle ifade eder. Asabiyet, Haldun'da toplumsal ruh, toplumsal ortak yargı ve düşünce anlamına gelir. Devleti oluşturan ve gelişmeleri belirleyen de bu ortak duyu ve güçtür. Toplumsal konuların gündeme getirilmesinde ve sorunların çözülmesinde en etkin güç asabiyettir. İrade toplumdur. Burada İbn-i Haldun'un dine ve tanrıya bakışını da kısaca aktarmak yararlı olacaktır. O, tanrıyı sadece bir yaratıcı olarak görmez, toplumsal yaşamın bir parçası biçiminde algılar. Bu nedenle, hareketlilik her ne kadar toplumların iradelerinde olsa da tanrının dışında değildir. Yaratıcıya Mukaddime'nin çeşitli bölümlerinde değinen düşünür, onu etkisizleştirmiştir de. Tanrı, her şeyi bilir ama devindirici güç ortak toplumsal uzlaşıdır. İbn-i Haldun'un bu düşüncesi, tarihi insanın yarattığının bir kanıtıdır. Henüz 14. yüzyılda bu görüşü ortaya atması ise, onu önemli kılan unsurlardan yalnızca biridir. İbn-i Haldun’un toplumların geçirdiği evreleri açıklarken değindiği göçebeler ve yerleşikler arasında da çeşitli etkileşimler söz konusudur. O, göçebeliği henüz aşiret ilişkilerinden kurtulamamış ve devletleşememiş toplumlar için kullanır. Göçebeler, yerleşiklerden çok farklıdır. Yaşamlarını, sadece zorunlu ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde örgütlerler. Oysa yerleşikler zorunlu olan ihtiyaçlarının yanında gerekli olanları da karşılayabilecek düzeye erişmişlerdir. Burada, şehirleşme ve işbölümünün büyük rolü vardır. Yerleşiklerde zanaatlar da ortaya çıkmıştır. Çünkü onların toplumsal yaşamları gerekli olana dönüktür. Sadece beslenme ve korunmadan ibaret değildir. Onlar, barınma ve giyinme gibi daha ileri sorunlarını çözebilirler. İşte bu noktada zanaatlar ve sanatlar devreye girer. Burada ise daha iyi örgütlenmiş bir işbölümü vardır. Marks'ın Kapital'de ve birçok eserinde belirttiği ekonomik toplumsal ilişkilerin benzer biçimde İbn-i Haldun'da da değerlendirildiğini görüyoruz. O, yalnızca işbölümünü değil emeğin değerini de görebilmiştir. Bir ürünün değerini belirlemede, onu yaratan emeğin rolünü belki de ilk gören İbn-i Haldun’dur. O bu görüşünü şu ifadeyle açıklamıştır. "Her kazanç ve sermaye birikimi insan emeğiyle sağlanır. Kazanç sanayi vasıtasıyla elde edilirse, bu kazancın emek sarf etmeyi icabettirdiği bellidir. Hayvandan, bitkiden ve madenlerden istifade suretiyle kazanç temin edilirse, bunun da insan kuvvetiyle ve emek sarf etmekle olacağı meydandadır. Emek sarf edilmeden, bir şey elde edilemez ve faydalanmak imkânı hâsıl olmaz." (aktarım, İbn-i Haldun Üçüncü Dünyanın Geçmişi Tarih Biliminin Doğuşu, Yves Lacoste, Sosyalist Yayınlar, 1993) İbn-i Haldun, toplumsal yaşam içinde bir iktidarın gerekliliğinden bahseder. Ona göre, yaşamı düzenleyecek bir lidere ihtiyaç vardır. Bu lider, toplumca kabul edilir saygınlığı güvenilirliği ve otoriter gücü olması gereken bir kişidir. Göçebelerde bu liderin soya dayalı bir yönünün baskın olacağını dile getirirken, yerleşiklerde soydan gelen bir prestijin etkinliğinin azaldığını vurgular. Liderin bazı toplumlarda peygamber de olabileceğini belirten düşünür, bunun zorunlu olmadığını vurgulamakla beraber, hükümdarın iktidarını kabul ettirmede bu güçle kolaylık sağlayacağını söyler. İbn-i Haldun'a göre, yönetici hem kişiler arası sorunları önlemede hem de diğer toplumlardan gelecek saldırılarda halkını korumakla yükümlüdür. Halka zulüm yapmamalı, onların sorunlarını çözmede önayak olmalıdır. Zaten, halkın sevgisini ve güvenim yitiren bir liderin orada durması son derece zordur. Çünkü toplumsal irade "asabiyet" onu oradan indirebilecek kadar güçlüdür. Bu nedenle, liderler değişebilir ve indirilebilir. Mukaddime'de iki temel toplumsal modelden bahseden düşünürümüz, göçebelerle yerleşik toplumların sadece iktisadi ve sosyal yönden değil askeri yönden de farklı olduklarına değinir. Hal-dun'a göre, devlet örgütlenmelerini gerçekleştirmemiş göçebeler, kendi güvenliklerini kendileri sağlamak zorunda olduğundan askerleri ve kaleleri olan yerleşiklere göre daha savaşçılardır. Bu savaşçı özellikleri. Onları askeri yönden korunmaya muhtaç yerleşikler karşısında üstün kılar. Sanayiyi (üretim) oluşturmuş yerleşikler de teknik ve ekonomik yönden göçebelere göre çok daha ileri bir seviyededirler. Buna, rağmen sürekli açgözlü olduklarından ve lükse düşkünlüklerinden, ahlaksal yönden göçebelerin altındadırlar. Bu açıdan bakıldığında, şehirleşmenin ahlakı körelttiğini savunan Rousseau’dan yüzlerce yıl önce İbn-i Haldun’un aynı şeyi söylediği açıktır. Toplum modellerini açıklarken göçebe kır yaşamının, yerleşik kent yaşantısından önce geldiğini belirten İbn-i Haldun, bunu tarihsel süreçleri içinde değerlendirirken gözleme de son derece önem vermiştir. Gittiği her bölgenin halkını ve ol halkın özgün yönlerini araştıran düşünürümüz, kır yaşamının kent yaşamından önce geldiğini kentlerin oluşum evresinde bir kentte oturanların, öncelikle o kentin etrafında kalanlar olduğunu söyler. Buradan da ileri bir aşama olan şehir yaşamına geçmenin de yine ekonomik ve sosyal nedenleri olduğunu vurgular. İbn-i Haldun, devletlerin de tıpkı insanlar gibi yaşam süreleri olduğunu savunur. Ona göre her devlet doğar, gelişip yaşar ve sonra da kocayarak yok olur. Hiçbir devlet ebediyen var olamaz. Zamanla güçsüzleşen devletleri başkaları yıkar ve daha sonra aynı sonu onlar da yaşar. Bu ilişki ağı böylece sürer gider. İbn-i Haldun'un "Her devlet yıkılır." biçimindeki savı, onu daha sonra "Devlet-i ebet müddet olan Osmanlı’nın" "Kızıl Sutlan" lakaplı hükümdarı II. Abdülhamit döneminde Mukaddime’nin yasaklı bir yazar olmaya götürecektir. Bu görüşüyle de varlığını tanrıya dayandıran devletlerin aleyhinde olan Haldun, devleti açıklarken, yine bir ilki gerçekleştirir ve laik anlayışı ortaya atar. Ona göre, dinsel yönü olan devletler olabileceği gibi, kurulmuş ve kurulmakta olan devletlerin büyük çoğunluğu peygamberlerin kurmadığı ülkelerdir. Zaten böyle olması da normaldir. İbn-i Haldun, "Devletler kurulur ve yıkılır." derken, bunu çeşitli nedenselliklerle açıklıyor. Devlet göçebe yaşamdan yerleşik hayata geçişteki bir evre olmakla beraber, göçebe kültürü zamanla yok eden ve yıkılışa götürücü, rehavet yanlısı şehir yaşamını hazırlayan unsurdur. Düşünürümüz, yerleşik yaşama geçişte bir devletin ömrünü üç kuşağa ayırır. İlk kuşak, henüz şehir kültürüne uyum sağlamamış savaşçı ve baş eğmeyen yönünü korur. Ancak, zamanla, bu özellikler unutulmaya yüz tutar. Devletteki ikinci kuşak ise, şehir yaşamıyla göçebe yaşam arasındaki bir evredir. Bu insanlar, tam olarak eski özelliklerini unutmamakla beraber, zenginlik ve şöhret düşkünlüğüne meyletmektedir. Devletin son dönemini oluşturan kuşak da artık savurganlık ve eğlence kültürünün hâkim olduğu bir kuşaktır. Eski savaşçı ve asi insanların yerini bu kuşakta, baş eğen ve korunmaya muhtaç bir toplum almıştır. Bu aşamaya gelen devlet, artık vadesini doldurmuştur. Harcanacak çabalar sadece sonu geciktirecektir. İbn-i Haldun bu düşüncesini şu cümlede ortaya koyar: "Bir devletin başına kocamışlık çöktü mü, artık doğrulamaz." (Mukaddime, İbn-i Haldun, Onur Yayınları, 1977) Devletlerin de insanlar gibi belli ömürlerinin olduğunu iddia etmesi ve toplumu da canlılara benzetmesi İbn-i Haldun'un organizmacı bir görüşü benimsediğini düşündürüyor insana. Benzetmelerden yola çıkarak bunu söylemek mümkün ama onun bütün görüşlerini göz önünde tuttuğumuzda, başarılı fikir adamına haksızlık ettiğimiz anlaşılır. Çünkü dönemi için son derece özgün ve ileri görüşler ortaya atan Haldun'un tezlerinin sadece "organizmacı" denilerek geçiştirilmesi ona yapılmış bir haksızlık olur. Tezlerinde nedensellik ilişkilerini başarılı bir biçimde kuran Haldun'un daha farklı bir tanımlamayla değerlendirilmesi gerekir. O, doğadaki diyalektik süreci ana hatlarıyla kavramıştır. Toplumsal ve Biyolojik Evrim İbn-i Haldun ilerlemeci ve evrimci bir toplum modeli betimlemiştir. Ona göre, işbölümü ve kentleşmeyle toplumlar iktisadi ve teknolojik yönden ilerleyerek sanayiyi oluştururken, önemli bir dönüşüm de söz konusudur. Bu değişmelerle toplumlar birbirine dönüşürler. Bir devleti yıkarak oraya hâkim olan göçerler de yerleşik hale gelip yıktıkları devletin karakteristiğine bürünür. Bu dönüşüm süreklidir. Haldun'un toplumların birbirlerine dönüşümleri ve canlıların dönüşümleriyle ilgili görüşlerini de Darwin'den önce evrimden bahseden düşünür olarak tanıtmıştır. O evrimi açıklamak için çaba harcamasa da kullandığı bazı ibareler, bize ipucu vermektedir. Örneğin; "Bu evrendeki yaratıkların tümünün bir düzen ve sağlamlık içinde olduğunu, nedenlerle bunların yol açtığı şeyler arasında bir bağlantı bulunduğunu oluşların oluşlarla bağlantısını ve kimi varlıkların kimine dönüştüğünü görüyoruz." Ya da "Söz konusu varlıların birbirine yakın olmalarının anlamı odur ki varlıklar dünyasından her kesimin en ileri gelişme aşamasında olanı, bir sonraki kesimin ilkel aşamadaki biçimine dönüşme yeteneğindedir." (a.g.e.) Haldun'un canlılara ilişkin söylediği ve biyolojik evrimi çağrıştıran cümleleri Mukaddime'nin başka bölümlerinde de geçmektedir. Burada o cümlelere tek yer vermektense, 12. yüzyılda biyolojik evrimi savunan İhvanu's Safa ekolünden etkilendiğini söylemek yeterli olacaktır. Bitirirken 14. yüzyıl İslam dünyasında karşımıza dikilen İbn-i Haldun'un hangi koşullarda ortaya çıktığını ve özetle temel görüşlerini aktarmaya çalıştığımız bu yazının amacı yok sayılan birçok dünya halkının hangi değerler üzerinde yükseldiğini hatırlatıp kendi kültürleri ve toplumları içinden çıkan değerleri aktarmaktan öte bir şey değildi. Burada, bir soy kültürü savunmadığımızı ve Doğu- Batı ayrımını kabul etmediğimizi tekrar vurgulamakta yarar var. Yapmak istenilen, insanlık mirasının ilerletici tüm unsurlarını sahiplenilerek yaratılacak güzel bir gelecekte rol oynamaktı. Bu yazımızı noktalarken, ana hatlarıyla görüşlerini aktarmaya çalıştığımız İbn-i Haldun’un ülkemizde de incelendiğini ancak Marksist çevrelerde pek de önemsenmediğini hatırlatıyoruz. Tüm bunlara rağmen devrimci harekete katkılar sunmuş olan Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın tarih biliminin kurucusu İbn-i Haldun’dan zaman zaman bahsettiğini görüyoruz. Batıdaki Marksistlerin de yakın zamana, kadar adını pek anmadıkları İslam düşünürünü son zamanlarda ciddi biçimde ele aldığını görmek ilerisi için umut veriyor. İbn-i Haldun'un burada aktarılanlara ek olarak din ve felsefeyle ilgili görüşleri de vardır. Ancak onları da toplumsal yaşamla ilgili oldukları noktalarda ele almıştır. Bu görüşleri başka bir yazıya başlık oluşturacak boyuttadır. Burada yapılan, toplum ve iktisat teorisinin özetini yapmaktı. Unutturulan kültürlerin ürünü olan "İbn-i Haldun'un suçu ne?" başlıklı yazımızda, "Daha birçoklarının suçu ne?" demekten kendimizi alamayarak, kimilerince İslam'ın Marks’ı, diye nitelendirilen İbn-i Haldun'un Mukaddimesi'nin, Batı dillerine 19. yüzyılın sonlarında çevrildiğini ve ne yazık ki Marks'ın, bu büyük düşünürü tanıyamadığını söyleyerek yazımıza son vermek istiyoruz. Kaynakça 1) Mukaddime 2 cilt, İbn-i Haldun, Onur Yayınları, Türkçesi: Turan Dursun 2) Mukaddime 2 cilt, İbn-i Haldun, Dergâh Yayınları, Türkçesi: Süleyman Uludağ 3) İbn-i Haldun Üçüncü Dünyanın Geçmişi Tarih Biliminin Doğuşu, Yves Lacoste, Sosyalist Yayınlar, Türkçesi: Mehmet Sert 4) İbn-i Haldun'un Metodu ve Siyaset Teorisi, Ümit Hassan, Toplumsal Dönüşüm Yayınları 5) İbn-i Haldun Üzerine Araştırmalar, Sati el-Husri, Dergâh Yayınları, Türkçesi: Süleyman Uludağ 6) İnsan Toplum İktisat, İbrahim Erol Kozak, Değişim Yayınları 7) İbn-i Haldun, Ahmet Arslan, Vadi Yayınları 8) Düşünce Tarihi, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi 9) Sosyalizm ve İslamiyet, Roger Garaudy, Yön Yayınları, Türkçesi: Doğan Avcıoğlu, E. Tüfekçi 10) Eleştiri, Cengiz Gündoğdu, İnsancıl Yayınlan 11) Bilim ve Ütopya Dergisi, İbn-i Haldun Özel Sayısı-Mart 99 12) İktisat Yazıları Dergisi, Ekim-Kasım-Aralık, 99
|