|
"Okuduğun tutmaz oldu alimler Kalktı da adalet arttı zulümler Terlemeden mal kazanan zalimler Can verirken soluması zor imiş" Dadaloğlu'nu anlamak için onun mücadelesini anlamak, göçebeliğin göreli özgürlüğü ile Osmanlı'nın dayattığı yerleşik hayat arasındaki çelişkiyi kavramak gerekir. İmparatorluğun tarihi boyunca Osmanlı egemenleri, göçebe feodalizminin yerine, merkezi-askeri feodaliteyi zorla geçirmeye çabaladılar. Orta Asya'daki Türk topluluklarının askeri demokrasisi, Hun ve Göktürk devletleri döneminde yozlaştı. Kabile konfederasyonu şeklinde örgütlenen bu devletler, Engels'in, "bağrında sınıfların belirdiği ancak henüz halktan ayrı bir silahlı gücün bulunmadığı ve bütün halkının silahlı olduğu kabile toplumunun yönetim biçimi olarak tanımladığı "askeri demokrasi" ile göçebe feodalizmi arasında bir geçiş aşaması oldular. Üretimin temelini oluşturan hayvan sürüleri, belli "beylerin" ve grupların elinde toplanıyordu. Emeğin sömürülüşünün egemen biçimi çoban halk üzerinde, sürü sahiplerinin sömürüşüydü. Öyle ki hiç sürü hayvanına sahip olmayan kimi göçerler, beylerin yüzlerce koyun ve attan oluşan sürülerinde çobanlık yapıyorlardı. Türk topluluklarının İslam Kültürü'yle karşılaşmasıyla, göçebe feodalizminin, Uygur Devleti ile başlayan çözülüşü hızlandı. İslamiyet fetihlerle yayılırken, Arap egemenleri fethettikleri ülkelerin göçebe halk yığınlarını toprağa bağlayarak-yerleşik hayata zorlayarak, köylülüğü ve küçük tüccarı çeşitli vergilerle sömürmeye başladılar. Arap Devleti'nin beslediği ordular, halka yabancı-halka düşman zalim güçlerdi. Ezilen yığınlar Arap Devleti'nin zulmüne Mazdak, Babek, Zenc (Zenci), Karmati vb. ayaklanmalar ile din-mezhep çatışması biçimine bürünmüş sınıf savaşımıyla karşılık verdiler. İşte Arap Devleti'nin bu merkezi-feodal ve talancı yapısından etkilenen Selçuklu ve Anadolu Selçuklu Devletleri, artık göçebe feodalizminden çok merkezi feodaliteye yakındılar. Fethedilen topraklar, Türkmen aşiretlerine dağıtılıyor, bu küçük-yerel feodaller, merkezi yapıya bağlanıyordu. Osmanlı İmparatorluğu'nun devlet yapısının ana kaynaklarından biri; bu eski Türk ve İslam Devletleridir. İkinci ana kaynak ise, askeri demokrasi ve göçebe feodalitesinin hiçbir biçimde bulunmadığı merkezi feodal bir devlet olan Bizans İmparatorluğu'dur. Özellikle Orhan Bey'in hükümdar oluşuyla Bizans'la ilişkiler arttı. Bu ilişkiler kimi zaman savaş, kimi zaman da "kız alıp-verme" biçiminde sürdü. Bütün bunlar, yoğun bir kültürel etkileşimi beraberinde getirdi ve Osmanlı Devlet Yapısı-Ekonomisi köklü Bizans geleneğinden etkilendi. Bizans, merkezi-feodal devlet yapısını baskın kılarken; eski Türk ve İslam Devletleri'nin mirası, merkezi feodalitenin yanında talancı-yağmacı bir ekonomiyi de getirdi. Bu yapıyı "askeri feodalite" olarak adlandırıyoruz. Göçebe feodal bir uç beyliği olan Osmanlılar, Anadolu Selçuklu Devleti'nin zayıflamasıyla bağımsızlıklarını ilan edip, fetihlere giriştiler. Bizans ve komşu beyliklerin topraklarına, göçebe topluluklar, Orhan Bey döneminden itibaren zorla yerleştirilmeye başlandı. Osmanlı gitgide, askeri-feodal bir devlet durumuna geldi. Geniş köylü yığınları, hem yerel feodallerin hem de merkezi feodalitenin sömürüsünü omuzlarında taşıyordu. Uzun süren savaş dönemlerinde bu sömürüler daha da anıyor, zorla askere almayla yeni bir yük halkın omuzlarına yükleniyordu. Yerleşik hayat ile göçebe hayat arasındaki fark, sözünü ettiğimiz sömürü ile göçebeliğin göreli refahı arasındaki çelişkiden ibaret değildi. Yerleşik hayata geçişle birlikte, göçebe halkın özlemini duyduğu ve göçebe feodallere rağmen bir ölçüde yaşam bulan askeri demokrasi de tam anlamıyla sona eriyordu. Osmanlı, kadısıyla, askeriyle, vergi memuruyla eski göçerlerin yakasına yapışıyordu. Tüm bu olumsuzluklar karşısında göçebe Türkmen aşiretleri yerleşik hayata geçmemek, merkezi feodaliteye boyun eğmemek için pek çok kez ayaklandılar. Askeri demokrasi ve göçerlik gelenekleri öylesine güçlüydü ki merkezi feodaliteye karşı direniş Osmanlı'nın son yıllarına kadar sürdü. Göçebe feodal beyler kimi zaman halkın bu geleneği üzerinden, kendi sömürülerini sürdürmek amacıyla, Osmanlı'ya karşı direndiler, is yanlara önderlik ettiler ve diğer göçebe feodallerle çatıştılar, kimi zaman da Osmanlı tarafından satın alınarak toprak sahibi feodaller haline geldiler. Büyük halk ozanı Dadaloğlu, Osmanlının talancılığına ve merkezi feodalitesine karşı, ondan daha az zararlı olan yerel feodallerle işbirliğine girişen göçerlik geleneğinin sesidir. 1785-1868 yıllan arasında yaşayan Dadaloğlu Toros Dağları'nda yaşayan göçebe Türkmenlerin Avşar boyundandır. Asıl adı Veli'dir. Babası Musa da bir halk ozanıdır. "Dadaloğlu" isminin, aile adı olduğu tahmin edilmektedir. Az da olsa eğitim gören Dadaloğlu imamlık da yapmış saygın bir kişidir. Orta Anadolu'yu ve Toroslar'ı dolaşarak Adana Yöresi'nde yaşayan ve Osmanlı Devleti'yle çatışan küçük toprak ağası Kozanoğlu'nun yanına yerleşti, çocuklarına öğretmenlik yaptı. Osmanlılar, 1865'de Derviş Paşa komutasında, Fırka-i İslahiye adlı bir ordu kurarak sık sık ayaklanan göçerlerin ve Kozanoğulları'nın üzerine gönderdiler. Savaşlarda, Kozanoğlu Mistik Paşa öldürüldü ve Avşarlar Sivas dolaylarında köylere yerleştirildi. Yerleşik hayata bir türlü alışamayan özgürlüğüne tutkun Dadaloğlu, çok yaşlı olmasına rağmen Çukurova'ya dönerek gezgin yaşantısını sürdürdü ve 1868'de öldü. Uzun boylu, sağlam yapılı bir yiğit olduğu söylenen Dadaloğlu, hem bir ozan hem de bir savaşçıdır. Şiirlerinde yiğitlik, özgürlük tutkusu ve savaş önemli yer tutar. O, Osmanlının Fırka-i islahiye'si ile göçebe Avşarların ve Kozanoğullan'nın mücadelesini, dostu Mistik Paşa'nın öldürülüşünü şiirlerinde sıkça işlemiştir: Aslımı sorarsan Avşar soyundan Ayrı düştüm aşiretten beyimden Pınarbaşı'ndan da beş yüz eviren Çıkıp da cana kıyanlardanım Çekerim çileyi böyle olsun bugün Alırım mı sandın sol Kozan Dağın Biz bir kurt idik de Bozok'lu koyun Ürkütüp sürüsün yiyenlerdenim Dadaloğlum der de böyle olmazdım Gördüğüm günlerin birini görmezdim Kavga kızışınca geri durmazdım Meydanda kardaşa kıyanlardanım Dadaloğlu, Köroğlu'nun şiirleri kadar güçlü savaş ve yiğitlik şiirleri yanında, Karacaoğlan'ın şiirleri kadar etkileyici doğa ve sevgi şiirleri söylemiştir. Göçebelerin günlük yaşamları, gelenekleri, deneyimlere dayanan ve kuşaktan kuşağa aktarılan halk felsefesi, Dadaloğlu'nun gözde konulandır: Dumanlıdır Aladağ'ın alanı Ortasında sarı çiçek savranı Yiğitler durağı aslan yatağı Dilberlerin hep de böyle ala mı Pınarında bir yenice sağlık var Çimeninde ıstar görmüş yağlık var Kızlarında başkaca ağlık var Irmağı da şu dağların ala mı Koç yiğitler cirit oynar dölekte Geyikleri yaylım eder yaylakta Bir koku var toprağında ırmakta Gözüm yaşı davarında kal mı Dadal'ım der, bin bir dağı gezerim Aladağ'da bir yapılı gözerim Hak vergisi şıvgaların ezerin Bağışla-gör mor sümbüllü ala'mı Dadaloğlu'nun şiirlerinde canlı bir anlatım ve özgün benzetmeler egemendir. Döneminin halk edebiyatı divan şiirinden etkilenirken, o bu etkiye hiç kapılmamış, tüm şiirlerini duru ve sade halk Türkçe'siyle söylemiştir. Dadaloğlu, işte bu anlatım özellikleri ve halkın mücadelesine ozan-savaşçı olarak katılmasıyla kalıcı olmuştur. Kalıcılığında en çok etkisi olan,en çok bilinen şiiri,"Avşar İlleri"nde "Hakkımızda Sultan etmiş fermanı Ferman padişahın dağlar bizim dir!" diyerek, egemenlerin zulmüne karşı koyanlara isyan ateşinin yakılacağı adres olarak dağlan gösterir: Kalktı göç eyledi Avşar illeri Ağır ağır giden iller bizimdir Arap atlar yakın eyler ırağı Yüce dağdan aşan yollar bizimdir Belimizde kılıcımız kırmam Taşı deler mızrağımız temreni Hakkımızda Sultan etmiş fermanı Ferman padişahın dağlar bizimdir Dadaloğlum yarın kavga kurulur Tüfek öter davlumbazlar vurulur Nice koç yiğitler yere serilir Ölen ölür kalan sağlar bizimdir Elbette askeri demokrasi ve göçebe feodalitesi, merkezi feodalite ile karşılaştırıldığında daha geri üretim biçimlerini temsil ederler. Ama, Dadaloğlu daha "geri" olanı özgürlük için savunmuştur. Onun özlemini duyduğu "Osmanlı zulmünün" (merkezi feodal devletin) olmadığı özgür bir göçebe toplumudur. Sınıf çıkarları, onu göçebe feodalitesinin de ötesine, askeri demokrasi özlemine iter. Çünkü o, büyük sürülere sahip bir göçebe feodali değildir. Dadaloğlu özgürlüğü geçmişin değerlerinde; halktan kopuk bir ordunun, vergi memurlarının, kadıların, yöneticilerin vb. olmadığı bir askeri demokraside görüyordu. Biz özgürlüğü geleceğin değerlerinde, sınıfsız-sömürüsüz bir dünyada görüyoruz. Bu ayrıma karşın, Dadaloğlu halka ve sınıfsız-sömürüsüz bir dünya için savaşanlara ait bir değerdir. Kaynaklar: -Türk Halk Edebiyatı Antolojisi, Cemil Yener, İnkilab Kitabeyi -http://www.turkmens.com/Kibris.html -Özgür Politika Gazetesi -www.antoloji.com
|