|
Okur- Yazarların Kaleminden -: insan neyle beslenir? Kendisinden başka her şeyle. -: Beslenme biçimi buysa, bunların sayısı da kabarıksa, nasıl idare edebiliyorlar? Üretiyorlar, ürettiklerinin albenisine kapılıyorlar. Ürüyorlar, döllerinden türeyenler onları yiyorlar, yerken de gözyaşı döküyorlar. Timsahın döktüğü kadar masumane değil elbet. idare ettiklerini de kim söyledi! Gücü olanın yaşamasına izin veriyorlar, diğerlerini toprağa havale ediyorlar. "Kaynak" dedikleri tuhaf bir tasavvur biçimleri var. Toprağa karışanları sonraki güçlüler için yakıt olarak görüyorlar. işe yaramaz sayılan, böylece bertaraf ettiklerini düşünüyorlar. -: Üremelerindeki gaye nedir? Çoğunlukla soy sürdürme. Arada bir piç verdiği olur, bunu da anlık hazza bağlarlar. Kabullenememişlerse ya çöpe ya da cami köşelerine atarlar. Kimileri içinse güç oluşturma olma hevesi. -: Üremenin çokluğuyla, güç oluşturmanın bağını nasıl kuracağız? Nüfus yoğunluğuna sahip her toplumun militer gücünde de artış oluyor. En iyi istihdam alanları -özelliklede zayıflar için- militer yapılanmalardır. Nüfus fazlası büyük oranda buralara aktarılır. Toprağın "bereketini" arttırmak için. -: Nasıl? Ne demek, nasıl? Dün sorsaydın toprağın "ana" olduğu cevabını verirdim. Bugün ise başına serpeceğin bir avuç toz anlaşılıyor. En güvenli kasa ya da kirasız apartman. Gerçi o bile satılıklar listesinde yerini almış durumda. Ölenler, öldükleri için para mı ödüyorlar? Ölen birinde para ödemeye hal mi kalır be akıllım! Elbette yakın çevresi öder, boş vermemişlerse eğer. -: Vay be! Bu arada siyaset bezirgânları da bol keseden Vay be' çekiyorlar. -: O ne menem şey? "Ey halk, senin gibi eşeğin sırtına binilir"in cilalanmış ve maskelenmiş hali. -: O halk dediğin bunu bilmiyor mu? Bilmez olur mu? O, kanıksamış / kanıksattırılmış yığındır. Sürü dendiği de olur, güdülür. işi gücü geçim derdidir. Karnını doyurduğu pek görülmüş şey değil. "Devlet Baba"sının verdiği bir lokmaya kırk takla atar, şükreder. Babası uygun gördükçe zam üstüne zam yapar, tevekkül sahibidir, şükreder. Çok demokratik haklar askıya alınır, "Zaten bu elbise bol geliyordu." der, şükreder. Yanı başında alev çemberi yükselir, insanlar cayır cayır yanar, evlatlarının tabutuna gözyaşı siner, "Vatan sağ olsun." diyerek minnetini gösterir, şükreder. -: Vatan mı? Üükürseverlerin üzerinde yaşadıkları, sınırlarla örülü ve sınırın ötesini düşman gördükleri yerleşme yerleridir. -: Halk dediğin oralar da mı yaşar? Bazen halklarda olur. -: Nasıl? Her birinin ayrı dilleri, kendi dillerinde söyledikleri türküleri vardır. Birilerinin kışkırtmasıyla biri öne çıkar ve diğerlerinin türkülerini yasaklar. -: Kimler kışkırtırlar? . "Bir avuç mutlu azınlık" derler onlara. Evlatlarını "vatanı kurtarmak" için ölüme yollarlar, sonra büyük pazarlarda 'vatan'ı haraç-mezat satarlar. Hepsinin konforu yerindedir. Kahvaltılarını başka ülkelerde, aynı mekânlarda götürürler. En güzel yerler onlara ayrılmıştır. Ölürken bile mezarları lükslerini yansıtır. Ceplerine, gırtlaklarına ve uçkuruna düşkünlerdir. Havyarları dil üstünde gezdirirken yoksullara "Ekmek bulamıyorsa pasta yesinler." diye öğütte bulunma arsızlığını gösterirler. -: Yoksullar kim? En kötü ihtimalle yamalı entari giyenler, sokak diplerine sinenler; en iyi ihtimalle aybaşını zor edenler, şükredenler. -: Bu öğüdü tutarlar mı? ( "ekmek bulamıyorsa pasta yesinler") Hayır! Birbirlerini yiyip semirirler ki başkaları da afiyetle kendilerini yiyebilsin. Onlar da katogarize olmuşlardır: Yaşını başını almış bezgin ihtiyarlan; herkese itaati ve usluluğu öğütlerler. işleri güçleri şikayet etmek ve nasihat vermektir. En dinamik kesimi ise; " Çökmeye yüz tutan gecekondularımızdan, çamura bulanmış sokaklarımızdan, boynumuzu sıkan urgandan, bedenimize sıkılmak için namluya sürülmüş kurşundan, kafamıza inen kurşundan, kafamıza inen coptan, baskıdan, hapisten, işkenceden ve kefenden başka kaybedecek hiçbir şeyimiz yoktur." diyerek kavgaya atılırlar. -: Kaçındadırlar? Birçoğu belki kadın dudağı öpmemiş yaştadırlar. Yine birçoğu sevdiği erkeğin koynunda uyumanın tadını duyumsamamış çağdadırlar. -: Bu yaşta bunca çile ha! Onlar, paylaşımın kutsandığı sevgi şemsiyesinin altında; düşünce okyanusunda güven içinde yüzmeye çabalayan deryalardı. Üu koca dünyada, herkes kendi diliyle yükselen şafağa "Merhaba" diyebilsin diye uğraşıyorlardı. -: Hepsi mi? Hayır! Ne yazık ki hepsi değil. Keşke tüm insanlar, bir çocuğun gözlerinden dünyaya bakabilseydi. Hayır! Kastettiklerim kendilerini ilerici / emekçi sınıfın neferleri / devrimcileri olarak nitelendiriyorlardı. Dünyayı değiştirmeyi kafalarına koymuşlardı. insanın özüne uygun olarak gelişmesinin değişimden geçtiğini söylüyorlardı, örgütleniyorlardı. Ömürlerinin baharını üç darbe karartmak istedi. Üç darbe, özlemleri çalmaya ve toprağa ilelebet gömmeye yeltendi. Sonuncusu Eylül kadar çileli ve lanetliydi. Birçokları bu zulüm tufanıyla savruldu. Gurur örneği olanlar ya toprak altına ya da mahpus damına konuldu. Geriye kalanlar kuşatıldı. Bir kısmı da dağları mesken tuttu. "Ferman cuntanınsa, dağlar bizimdir!" diyorlardı. -: Kuşatılanlara ne oldu? Onu anlatıyordum. Zihinlerine, yüreklerine ve dillerine yasaklar konuldu. Kışla düzenine göre konumlandırıldılar, hizaya çekildiler ve salıverildiler. Kimleri hüzünlü şarkılarda bohem bir hayata çekildiler. Birçokları "isyankâr" türkülerde, jiletlerle kendilerini biçtiler. Kimileri de kola-burger eşliğinde diskolara yerleştiler. Esrar, içki ve kokaini meze bellediler. Hiç ummadıkları bir anda intiharının sarhoş eden havasına kapılıp bu dünyadan göçüp gittiler. -: Anaları-babalan seyirci mi kaldı, böyle fidanların göz göre göre yitip gitmesine? Bir tercih sorunuydu. Belki birçoğu, hayat kavgasının bir yerlerinde mola vermişlerdi. Çıkarken çarpmadıkları kapıdan içeri girmişlerdi. Hele bir de tövbe etmiş ve "şükür"ü benimsemişlerse, çocuklarının da aynı şeyleri yaşamalarını istemiyor olabilirlerdi. Kirlilik üreten sistemlerde, hiç kimsenin ak elli kalamayacağını bilmeliydiler. Bilmediler veya anlamak istemediler. Her ezgide tempo tutan, şıkır şıkır oynayan çocuklarının -bu şak şaka şartlandırılmış toplumda yaşlılar da sarkık vücutlarıyla oynamaya hazır vaziyette- hep böyle raks edeceklerini sanmış olabilirler. Gel gör ki öyle olmadı. Gençlik kanı kaynadığında arayış başa düşmüş demektir. Aradılar. Çok aradılar. Fakat kendilerini sıkı sıkıya sisteme bağlayan zincirleri kıramadılar. Sıcacık bir gülüşe; dostça, çıkarsız bir bakışa hasret kaldılar. Öylece yandılar. Külleri kaldı, o da rüzgarla dört bir yana savruldu. Arkalarından dökülen gözyaşları kırkını bile bulmadı. Kalanlar günlük yaşamlarının akışına karıştılar. "Ölenle ölmediler." anlayacağın(!) -: Yok, muydu bunların bir yol bileni, yol göstereni? Olmaz olur mu! Seslerini yükselttikleri andan itibaren, soruşturmalara uğradılar, sindirildiler, susturuldular. Parayla satın alınanlar da oldu. Susmayanlar, "faili meçhul" denilen -ağız alışkanlığı olduğu için bu şekilde bir ifade kullanıldı- cinayetlerde öldürüldüler. Kodeslerde "ıslah" edilmek istendiler. Yüzyılları bulan hapis cezalan yazdıkları kitaplara iliştirildi. Sansür, politik bilinçlendirmeyi gaye edinen her yazıyı tırpanladı. Beyaz sütunlar "SANSÜRLÜDÜR" ibaresi yansıtır oldu. Kurulu düzen, hâkimiyet sahasında "çatlak seslere" müsaade etmek niyetinde değildi. Sistem, statüko demekti. Değişimin reddi, tutuculuğun ve gericiliğin kabulüydü. Bilimin dışlanması, yasakların riayet edilecek hususlar haline getirilmesi; baskı, işkence, sömürü, militarizm, tek tipleşme demekti. Varoluşunu zorbalık üzerine ikame eden her sistemin kurulu olduğu coğrafyada; güzelliklere, sürgün yollarında kırılmak düşer. -: bunlar güzelin güzelliğini bilmezler mi? Güzellik göreceli bir kavram. Ona yüklediğin anlama bağlı olarak değişiklik gösterir. Kar hırsıyla yanıp tutuşan bir sömürücü asalak için; fiziki çekiciliğe sahip, çıplaklığıyla para kazandıran her kadın güzeldir. Bir şey ne kadar kar getiriyorsa, o kadar güzeldir. Kadın örneğini vermemin nedeni, güzelliğin en çok bu alana, ama çarpık biçimde kaydırılmasından dolayıdır. Bir araba pazarlanırken çıplak kadın olgusu çok kullanılır. Araba reklamlarının ağırlıklı olarak hitap ettiği kesim, genelde erkeklerdir. Erkek zihnine bir gönderme, onun cinselliğine sesleniş. Erkek bu saatten sonra, o arabayı gördüğünde kadını; kadını gördüğünde, arabayı aklına getirecektir. Bu zamanda cızlavetlerle dolaşan erkeğe, genç kızların takıldığı pek fazla görülen şey değil. Günümüz kızları ve erkekleri, burularını, para ve parfüm kokusunu odaklamış durumda. -: Sevgiyi boşlamışlar desene! Tarihin hiçbir döneminde çiftler arasında, bu dönemde olduğu kadar "Seni seviyorum, sana tapıyorum." denmemiştir. -: inanmıyorlarsa, niye bu kavramı kirletiyorlar? "Arz-talep"meselesi. -: O ne yahu? Bak ciğerim. Hâkim anlayış, piyasa ekonomisine göredir. imalatını yaptığın ürünü piyasaya sunarsın. Buna arz derler. Süslersin, gösterişli hale getirirsin. Görenin iştahını kabartırsın. Sonuçta imkânı-maddiyatı elverenler, yani talepte bulunanlar alırlar. Sunma-alma ilişkisi bu. Kadın-erkek ilişkisinde de bunu görebilirsin. Kadın kendisini sunar, öyle herkese değil. Birçoğu arasından geleceğini "garanti" altına alabileceği birine. iş sağlama binerse; nazlanma, sızlanmayla kendini koy verir. -: Bir 'vay be' daha çekeceğim. 'Vay belerini peş peşe sırala. Duydukların bir şey değil. Diğerlerini öğrensen, "Vay canına"lara ömrün yetmez. -: Daha var mı? Olmaz olur mu? Öyle bir medya var ki, kırk ülkeye savaş açtırır, yine de doymak nedir bilmez. işlediği konulan bir görsen; çöplükten çocukların ekmek toplamalarını, cinnet gösterilerini, köprübaşı intihar dizilerini, sevgi adına işlenen cinayetleri... duyguları, sömürmenin aracı haline getirmekte üstüne yoktur. -: Başka? Sürgünleri, gözaltında kayıpları, tartaklanan öğretmenleri, sokakları mesken tutmuş tinercileri, eroincileri, coplanan emekçi/memur ve öğrencileri, Cumartesi Annelerini, sistem başlarının hazırladıkları metinleri tekrarlamadıkları için kapatılan partileri/gazeteleri, tutuklanan gazeteci ve siyasetçileri, "çakıl taşı" bile kaptırmamak için hayatları kararan gençleri, çetecileri, mafyacıları, kara paraları, savaşı, vs. vs. say say bitmez. -: Az ağır ol. Bütün bu saydıkların burada mı yaşanıyor? Burada yaşanıyor ya! 56 ekran televizyon karesine takılıp kaldığın sürece, aynı soruyu sormaya devam edeceksin. Köprübaşında intihara yeltenen bir adamın taşıdığı duyguyu anlayabilir misin? Sağlıklı kafayla değerlendirme imkanı bırakmıyor ki bu 'medya' denilen kepaze kurum, tekelleşmiş ticarethaneler. Adam intihar ediyor, spiker komedi filmi sunuyor sanki. Hiçbir ülke medyasının, bunlar kadar ar damarı çatlamamıştır. Gencecik insanlar, bilmedikleri dağlarda canlarını veriyor; onlar, ölüleri çoğaltmak için çığırtkanlığı arttırıyorlar. Kan üzerine siyaset-ticaret yapmanın insani değerlerle bağdaşır yanı var mı? Bir coğrafya yangın yerine dönüyor, aç insanlar çöplüklerden karınlarını doyurabilmek için ekmek topluyor; onlar ise, dehşet bir müzik eşliğinde duygu sömürüsü yapıyorlar. Taksiciler gecenin bir vakti, birkaç kuruşları için boğazlanıyorlar, "Kardeşim, ne haldir?" demiyorlar. Gencecik öğretmenler, tiner çeken çocukların gazabına uğruyor, "Bunları canavarlaştıran hangi sistem, hangi zihniyet?" diye sorma zahmetine girmiyorlar. Birileri din sömürüsüyle bezirganlık yaparken, engeller görünenlerin onları parlattığı fikrine ve gerçeğine gözlerini yumuyorlar. Tecavüzcü-dolandırıcı-vergi kaçakçısı-eroin satıcısı kelepir şarkıcılar cezaevlerine konulduğunda kıyamet koparan bu sözle medya-sözde lafını onlardan öğrendim- bu coğrafyanın bilim adamları, aydınları, zindanlarda mum gibi eritilip ışığı tüketilmek istenirken sessiz kalıyor (diyeceğim, ama o da tam oturmaz) demeyelim de; gözlerini ve dillerini, Hülya Avşar'ın Ricky Martin'in kıçını nasıl ellediğinin peşine düşmek kadar aldatıcı bir pozisyona çevirebiliyor /dillendiriyor. :Haydi onları anladık, şu bülbül gibi şakıyan toplumun suskunluğunu nasıl izah edeceksin? Üakıyor şakımasına da hangi telden şakıdığı pek belli olmuyor. Kendi dilini kırk kelimeyle idare ettirecek kadar Amerikancı olmuş. Amerikan yaşam tarzı 'özgürlük' diye pazarlanıyor, rağbet de görüyor. -: Özgür değiller mi'? Birçoğu için özgürlük, ele ayağa düşmüş orospuluktan öte anlam ifade etmiyor. Güzelim kavramların içini boşaltıp kirletmekte bunların üstüne yoktur. Bazıları da "insan insanın kurdudur." özdeyişini küpe yaparcasına, insanda bulamadığı sevgiyi hayvanda arıyor. Bu sayede insanın kurdu haline geldiğinin farkına varmıyor. Yeşillik peşinde koşanlar da var. "Ağacın tükenişi insanın bitişidir." diyorlar. Haklılar da. Tersini nedense görmüyorlar / görmek işlerine gelmiyor. Parçalı düşünen insan zihni diye buna denir. Niye bütünlüklü bir düşünce ve sevgi oluşturulamıyor? : Niye? Cevabı açık. Temel gayesi hükmetmek olan her iktidarın yönelimi parçalama üzerindedir. Bu yüzden bu coğrafyada kraldan daha kralcılar el üstünde tutuluyor. "Hukuk Devleti"nin, hukuka saygılı ve gerçekten kitlelerin etkin katılımıyla, onları yönetmeyi arzulayan bir mekanizmanın, kurumun veya oluşumun önceliği birleştiriciliktir. -: Bu devlet, hükmeden baskıcı bir rejimle mi yönetiliyor? Hışşşt! Başımı yeni cezalarla ağrıtmaya mı niyetlendin? Açıktan açığa fikir beyan etmenin suç olduğunu bilmez misin be gafil? 8. maddeden ceza keserlerse, yatacak olan sen değilsin. Anlama kıtlığı mı var sende? -: Özür dilerim. Üaşkınlığımı bağışla. Bir anda oluverdi. Zaten ne oluyorsa bir anda oluveriyor. işin erbapları, ayrıntıdaki şeytanla elimizi-kolumuzu bağlarsa, işimiz yaş. Aman gözüm, bin düşün, bir söyle. -: Özür diledik işte, mızmızlanıp durma da devam et, gerisini merak ediyorum. Gerisi ilerisinden kötü, ilerisi gerisinden iç açıcı değil. Sermayenin, burjuva mülkiyetinin kutsal olduğu sistemlerde, pislik üreten bataklık çok olur. Gazetenin birinde bir haber gözüme ilişti. Moskova belediye başkanı "kapitalizme çabuk uyum sağladıklarını" tüm dünyaya ilan ediyordu, kanıt olarak da, "fuhuşun artışı"nı gösteriyordu. Puhusun kahredici artışı, kapitalizmin çürüyen yüzünü gösteriyor. Yaşananların özeti. Benzerlik görüyor musun? -: Nereden bulurlar bu kadar kadını? Savaş... Ve savaşla birlikte artış gösteren yoksulluk. Bu ikisi at başı gidiyor. insanın ruhundaki açlık; af buyur, erkeği kavat, kadını orospu yapmaya yetiyor. Kadınlar duygusuz et yığınına döndükçe; erkekler, yılışık orospular halini alıyor. -: Ne olacak bu memleketin halı? Memlekete ne olmuş! Sen de herkesin sorduğu soruyu-sitemi-yöneltiyorsun. "Ne olacak bu insanların hali?" diye sorman daha doğru olurdu. Memleket dediğin birazcık toprak, azıcık avrat, birazcık cellât. Kusur toprakta mı yoksa üzerinde yaşayan insanlarda mı? -: Düzeltmenin yolu yok mu? Aslında çözümün ne olduğunu herkes çok iyi biliyor. Sorunun düğümlendiği nokta, istemekte ve harekete geçmekte yatıyor. -: istediklerini varsayalım, nasıl olacak? Üu suskun toplum öncelikle özgürlüğüne ve onuruna sahip çıkma bilincini edinmeli. Zihnini dogmalarla, dar kimlik tanımlamalarıyla boğuntuya getirmemeli, bir tek suskun insan dahi görse; elinden tutmalı, onu dillendirmeli ve hatta ona dil olmalı. Hükmedene, efendiye-ister soyut, isterse kendi türdeşlerinden birini-kendisini ezme ve sömürme şansını tanımamalı. En can alıcı sözlerle gelse bile; ardında baskı altına almanın ve sömürmenin en ufak emaresini sezinleyecek olursa, kaldırıp yere vurmalı. Ama bunu herkese rağmen herkes adına değil-kendisine hâkim olmazsa aynı tehlike kendisi için de geçerli olabilir-herkesle birlikte yapmalı. Üretim denilen uğraşın şekillendirdiği ilişkiden para ve çıkar bencilliğini ilelebet defetmeli. Bir insanı ve bir de doğayı tutkuyla sevmeli. Herkes biraz kendisi olmak zorunda olduğu gibi, başkasını anlamak için kendisini karşısındakinin yerine koyabilmeli. Farklılığı bir zenginlik olarak değerlendirmeli ve benzeşmeyi reddetmeli. -: Her şey kusursuzlaşır mı? insan, arayışı seven bir varlık. Arayışı doğuran da kusurların varlığıdır. Her şey kusursuz işlemez, ama karartılan dünya -en başta da şu coğrafya- biraz daha yaşanabilir, insana layık hale gelebilir. -: Yoksa? Yaşanacak bir başka dünya aramak gerekecek. Tabii varsa!
|