|
Okur- Yazarların Kaleminden Öykü
Yarayı derinden almıştı. Sevdanın doğup büyüdüğü yerden. Sevdası insanlara, boğaz tokluğuna alışanlaraydı. Çalışmalarına rağmen kıt kanaat geçinen milyonlara karşı çalışmadan gül gibi yaşayanları sindiremiyordu. Onun istediği dölü sofra, gülen çocuklar, mutlu annelerdi. Güzel yarınlar için atıldığı kavgada, yoksulluklarına kardeş olduğu insanların acılarını bilincinin kurdu, altınçağı ise mücadelesinin kıblesi yapmıştı. Kendisini gerçekliğin suyunda yıkadı, arınmak için yanlışlıklarından. Her şeyiyle ölçüsünün normları içinde kalmaya çalışıyordu. insani güzelliklere ters düşmemek. Araştırdıkça, öğrendikçe yüreğinin enginliği bulutsuz gökyüzüne dönüştü. Yeryüzünün maddi bataklığında ruhunu süründüreceğine insani güzelliklerle bulutların üstünde uçmalıydı. Ancak öyle her şey parmak şıklatmasıyla olmuyordu. Yıllardır soluduğu zehirli havanın önce farkına varmak, sonra da o kötülüğü ciğerlerden atmak lazımdı. Ve tüm bunlar bireyin kendini tanımasını; yanlışlarını iki değirmen taşı arasında öğütmeyi gerektiriyordu. Bilgi açlığı ve sorumluluk duygusuyla her anı verime dönüştürenlerin yarınlara bir şeyler katacağı inanandaydı. Her gün mücadeleye yeni bir şeyler katabilmenin sancısıyla üretmeye çabalıyor. Mahalleye her girişinde insanların ve insanlığın perişan hallerini kendine destek yapıyordu. Ufak bir eğilişin, yılgınlığın zorluklar karşısında o insanların çektiği acılara onay olduğuna görüş getiriyordu. Ve kendince bunun adı olsa olsa ihanetti, insanları acıların o çorak toprağından kotarılması için zayıflığa yenilmesi, ışığa dönüştürülmemiş karanlıkların ürünüdür. Zaman tünelinin içerisinde su gibi, bir bir akıp giden günler ummadığın hallere kapı çaldırıyordu. O günü aynılarından farklı kılacak bir ayırtlık yoktu, isten çıkmış evin yolunu yorgun argın peşinden sürüklediği adımlarla, sallapati bir vaziyette çıkmaya çalışıyordu. Yürürken olmayacak hayallere dalıyor, bakışlarını gelişi güzel etrafta dolandırıyordu. Yolunun üzerinde, az Ötede, mahallenin girişindeki demir atölyesinin çöplüğünde, ellerinde torbalarla çöpleri eşeleyen küçük çocukları fark etti. Saçları asker tıraşlı, üstlerindeki elbiseleri lime lime olmuş, kısa pantolonlarından görünen çelimsiz, ince zayıf bacaklarıyla. Çocukların bu ülkede açlığa ve sefalete doğduklarını düşündü. Bizim çocuklar hayat denen kavgayla olması gerekenden çok çok önce tanışıyorlar. Oyun oynamak yerine çalışmak düşüyor paylarına. Bir zamanlar kendisinin de böyle demir parçaları, çivi, tel toplayıp sattığı aklına geldi. Tüm bunlar Üairin dediği o "Ekmek parasına gelince/Sırat köprüsünden beter/ Kıldan ince kılıçtan keskin/ Öyle bir musibet ki / Ne sen sor kardeşim/ Ne ben söyleyim" türündendi. Çöplerin içinde aranan çiçek bakışlı çocukları geride bırakmış, kışları çamur yığını haline gelen asfaltsız yollardan geçerek mahallenin ara sokakları arasında yürümeye devam etti. Evler içinde yaşayanların tüm fukaralığını dile getiriyordu; bakımsız, dökülmüş, pencere kasaları çürümüş, çatı kiremitleri dökülmüş kimi cam yerine muşamba örtülmüş evler. Böylesi bir evin bahçesinde; ayaklı gazete Gülistan'da toplanmıştı kadınlar. Uzun etekleri, kollu mintanları ve başörtüleriyle çay içiyor, konuşuyor ve yarışırmışçasına kazak örüyorlardı.Sarılı kırmızılı yeşilli renk renk olan giyimleri gibi değildi yaşamları. Başları yaşlarını göstermiyordu. Hayat denen ananın kucağında onlara fazla bir şey düşmemişti. Semtte kazak dokumayan kadın hemen hemen yok gibiydi. Dokudukları iş başına belli bir para alan kadınlar ev işlerinden kalan vakitlerde canlarını dişlerine takarak sabahlara kadar işliyorlardı. Her kazak para demekti. Para bir türlü bitmeyen ihtiyaçların karşılanabilmesiydi. Gülerekten oturan komşularla merhaba deyip yürüyüşüne devam etti. "Bu kadar acıya sabır taşı olsa dayanmaz. Bu insanlar nasıl dayanıyor. Bebek bile ağlayarak anlatıyor haykırıyor derdini. Bizler ise teberikmiş gibi saklıyoruz çilemizi. Acılarını güce dönüştürüp, gücü de kavgaya katmanın tek yolu cahilliğin kör kuyularında bırakılmış halka bilinç taşımak. Yalnız bilinç de yetmez. Güven verilmeli halka bu işin olacağına dair güven." Daldığı düşünce anaforundan sıyrıldığında kendini bahçe kapılarının önünde buldu. "Amma dalmışız ha düşünce deryasına, onca yolu nasıl böyle hemencecik geldik?Deyip kafasını fesuphanallah dercesine sağa sola salladı. En küçük ablası bahçede oturmuş çekirdek kırıp, kabuklarını gelişi güzel yere tükürüyordu. Ablası, kardeşini görünce müjde verir gibi, ' Anam seni gebertecek, sakladığın devrimci kitapları görmüş" dedi. Beti benzi attı. Kendi kendine, "Gel de ayıkla şimdi pirincin tasını" dedi. içeri girdiğinde kızartma kokuları geldi burnuna. Ama annesinin ne diyeceğini merak ettiğinden üç odalı gecekondu evine sonradan ek edilen oturma odasına gitti. Oda boya yerine sulandırılmış kireçle kaplanmıştı. Duvarların orta kısımları rutubetten dökülmüş, alttaki sıvalar görünüyordu, inşaat . tahtalarından uydurulmuş televizyon sehpası, iki kanepe, camı kırılmış bir dolap, duvara asılı; Hz. Ali'nin elinde kılıç motifli halısı ve yerde birbirine dikilmiş kilim odadaki eşyalar bunlardan ibaretti. Ana oğlunu görünce gün boyu kursağında tuttuğu öfkesiyle" Gel hele gel!. Bu kitaplar ne?" diye azarlayan ses tonuyla sordu. "Ne yapalım ana" dercesine boynunu bükmüş evladından cevap gelmeyince, sacları ağarmış, yüzü sürülmüş toprak gibi çizgilenmiş kadın aynı tonda sürdürdü konuşmasını." Ben sana demedim sağ sol davasıyla uğraşmayıcan! Oğlum bizi Allah'a bağışlayın. Durun duralım olduğumuz yerde. Çilemiz zaten bize yeter. Bir de sen iş açma başımıza. Sen içeri düşersen ben derdinden ölürüm. Bu yaşta ana katili mi olmak istiyorsun? Biliyorsun baban kalp hastası. Ero seni dama atsalar Allah etmesin adam bu yasta kalpten gider, o zaman imam Hüseyin'in başı hakkı için hakkımı sana helal etmem." Sözlerinin oğlu üzerinde etki yaratıp yaratmadığını anlamak için arada bir oğluna bakıyordu. Ancak kendisini anasının bu itirazına arkadaşları arasında gecen konuşmalardan hazırlayan oğul, gözlerini bir suçlu gibi yere dikmiş dinliyordu..Yaşlı kadın gözlerinden akan yaşları leçeğiyle sildikten sonra söze kaldığı yerden devam etti. "Bu halkı kurtarmak sana mı kaldı? Ero devran tırnağın varsa başını kaşı devranı. Sen de kalkmış bunlar için devletle uğraşıyorsun. Devlete karşı devlet gerek.Siz aha bu halızla hökümeti yıkıcaksınız? Aklını başına al oğlum benim. Bak sen halımızı görüyorsun. içeri düşsen paramız bile yok ki sana avukat tutalım. Bir daha böyle kitaplar okuma ben senin gadaların alim. Biberle patlıcan kızartmışam sofrayı dışarı indirim gel ye!" dedikten sonra mutfağa gitti kadın. Anasının bunlara yakın şeyler söyleyeceğini tahmin ediyordu. Ancak ya gerçekten anası derdinden , üzüntüsünden hastalanır, yataklara düşerse bunu nasıl kaldırabilirdi? Böyle bir şeye sebep olmak acıdan başka ne verirdi insana? Kafası karışmış, yüreği duygu girdabına düşmüştü. O gittikten sonra anasının, ailenin diğer fertlerini düşündükçe; böyle bir şeye hakkı olup olmadığını düşünüyordu. Ailesini üzeceği aklının ucundan bile geçmezdi. Fakat yarınlara yüreğini, cesaretini,bilincini, kararlılığını basamak etmek isteyenler, gerektiğinde duygu zincirlerini koparıp atmasını, yarınların mutluluğu, emeğin hakkı için bilmelidirler. iki ateşin arasında hissediyordu kendini. Karar vermek zordu. . O kadar basit değildi bir kerede söküp atmak yüreğin bir parçasını. Oturduğu yerden ellerini dizlerine bastırarak yavaş yavaş kalktı. Dudakları yaşlı bir dedenin duaz için kıpırdaması gibi aralandı. Ve Nazım'ın şu dizeleri hafiften odanın rutubetten dökülmüş duvarlarıyla buluştu. "Düşmesin bizimle yola:/ Evinde ağlayanların/ gözyaşlarını boynunda/ ağır bir zincir gibi taşıyanlar!/Bıraksın peşimizi/ Kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!"
|