Fırtına Zamanlarında; Ancak Kendi Köklerine Sıkıca Tutunanlar Ayakta Kalabilir Ve Kazana Bilirler

Ülkemiz, uzun süreden beridir olağanüstü bir durum yaşıyor; derin çalkantılar, krizler, birbirini izleyen devrim ve karşı-devrim atakları, devrimci ve karşı-devrimci örgütlerdeki alışılmadık hareketlilikler, çözülmeler-değişmeler, oynak ve hareketli bir toplumsal yaşam, düzenin akıl almaz canilikleri ve aşırı derecede yasadışılığa kaymış ve çetelere dayanma aczine düşmüş devlet yapısı, hepsi devrime gebe bir toplumun sancılarıdır. Böyle bir durumda halk, devrime ve özgürlüğe dev adımlarla ilerleyemezse, daha hangi koşullarda ilerleyebilir? Ya da uluslararası durumun elverişsiz koşulları devrimimizi ne ölçüde engellemektedir? Tökezlemelerin, açmazların ve durmadan marjinal düşükler yapmanın gerçek nedeni bu olabilir mi?

Bu sorulara, diyalektik materyalist bilimi olumlu yanıt vermez. "Hayır" der. "Esas olan şeylerin özündeki çelişkidir", eğer yanlış yapmaz ve doğru yolda ilerlerseniz ve kendinizle düşmanlarınızı iyi tanır ve ona göre davranırsanız, yüzlerce amansız muharebeden hiç yenilgi almaksızın muzaffer biçimde çıkabilirsiniz.

Halkımızın bugünkü durumu, ne yazık ki içler acısıdır. Halkın, çakallarla kurtlar arasında kurbanlık koyunlar gibi öndersiz ve başsız çaresizliği, önderlik sorununu ciddiyetle incelemeyi gerektiriyor. Bugün önderlik sorununun çok iyi gittiğini kim söyleyebilir? Eğer iyi gitseydi, halkın durumu bu derece acıklı olabilir miydi? Hayır!. Amansız bir fırtına ortasında, devrim ve karşı-devrim fırtınası arasında, her şeyden önce biz, yani işçi sınıfı, işçi sınıfının siyasal örgütü ne durumdadır? Halinden memnun; durumun iyi olduğunu düşünenler elbette vardır, ama yoldaşların büyük çoğunluğu durumun iyi olmadığını görüyorlar. Halkın devrimci eylemlerine önderlik edebilmek için öncelikle kendi zaaflarımızı ve zayıflıklarımızı gidermemiz gerekiyor. Her şeyin çok hızlı değiştiği bir dünyada, sağlam ve dinamik bir yapıya sahip olmadıkça, boş verelim halkın devrim davasını kararlılıkla yürütmeyi, ayakta kalabilmek bile zordur, ideolojik ve örgütsel yozlaşmalar, siyasal başarısızlıklar kendiliğinden ve şanssızlık olarak karşımıza çıkmıyor, ilerlememizde müthiş bir güçlük çıkaran bu hastalıklar, mutlaka düzeltilmesi gereken ters bir durumun doğal sonucudurlar. Dünya işçi sınıfının başarıları ve başarısızlıkları kendi hatalarımızı düzeltmemiz için-bize eşsiz deneyimler sunuyor; onları incelemeli ve onlardan yararlanmalıyız.

Daha bu yüzyıl içinde dünyanın üçte birini kotaran işçi sınıfı siyasi örgütleri, nasıl oldu da şanlı mazilerine karşın buharlaşıp gittiler ve dünya yeniden kurt kapışmasının korkusuz iştah sofrasına dönüştü? Ne oldu o dünyanın onlarca asırlık çınarlarını, yırtıcı kaplanlarını, haşin ve zalim imparatorluklarını silip süpüren, her siyasal eylemleriyle yeri göğü sarsan partilere? Nasıl oldu da, sistemin bütün yıkıcı öfkesine ve tahripkar güllelerine amansızca meydan okuyan ve yeryüzündeki bütün özgürlük tutkusunu coşkun bir heyecanla tutuşturan proleter kaleler neredeyse tek bir silah patlatmaksızın birer birer düştü ve teslim oldu.

Bunlar gereksiz sorular mıdır? Hayır! Üstelik şimdi üzerinde titizlikle durulması gereken belirleyici konulardır bunlar. Çünkü "komünist", "sosyalist", "işçi" öntakısıyla dünya siyaset sahnesine çıkan çok sayıda parti şimdi artık ya yoktur, ya da kendi aslına yabancılaşmış birer burjuva partileridir.

Bu gerçek bir durumdur ve kesinlikle bütün ayrıntılarına kadar incelenip açığa çıkartılması gerekiyor. Proletaryanın gücü ne olursa olsun ve siyasi partileri ne kadar başarılı olursa olsunlar, ne kadar iyi strateji ve siyasal taktikler uygularsa uygulasınlar, yozlaşmak ve yenilmek mukadder midir? Böyle sonuçlar çıkarabilen karamsarlar hiç de az değildir. Öte yandan araştırma, anlama ve düşünme yetisini yitirenlerin kıvılcım saçan keskin sözcükleri de "devrimci bir sınıfın" kendi yerine konulamaz ve hiç bir alanda ilerleme sağlamaya yardımcı olamaz. Her ikisi de aynı sonuca sahip olan bunlar, sorunu incelememize yardım eden karşıtların iki ucudur, ama asla doğru uçları değillerdir.

Elbette pek çok etken bir arada irdelenmeli ve iç bağlantıları doğru kurulmalıdır. Fakat hemen hemen herkesin üzerinde anlaşabileceği iki belli başlı konu tartışma götürmez belirleyici bir etkiye sahiptir; işçi sınıfına sadakatin sarsılması ve ideolojik yabancılaşma. Bunlar birbiriyle bağlantı içinde, birbirini doğuran sonuçlar olarak da ortaya çıkarlar. Ancak, materyalist bakış açısı, sınıftan kopuş durumuna öncelik tanımamızı gerektiriyor. Hemen hemen bütün yıkıntılarda bu iki sarsıntının izlerini görüyoruz. Sonradan gümbür gümbür ortaya çıkan acıklı gerçekler, için için, sessiz sessiz bu kopuş ve sarsıntının günlük olarak yaşanması ve ilerlemesinin sonucudurlar.

Bugün yeryüzüne hakim olan ters rüzgarlar bizi ne ölçüde etkiliyor? Bu soruyu kendimize sormalıyız. Yüzyılın şanlı partilerini yutan bu yıkıcı kasırgaya karşı sadece ayakta kalabilmekle avunamayız. Kaldı ki, kaçınılmaz olarak bizi de etkiliyor ve sınıf tabanımızdan kopma tehlikesi yaratıyor. Saflarımızda kabarık bir liste oluşturan hastalıklar tam da bu etkiyi yansıtıyor, içe dönük politika, kapalı kapıcılık, bürokratizm, örgütsel sekterizm ve kastlaşma, dogmatizm, ideolojik ve siyasi kısırlık, kitlesel alıklaşma ve zihinsel tembellik, yoldaşça bağların çözülüşü ve devrimci dinamizmin yıkılışı vs. vs. Fırtına dönemlerinde bütün ağaçlar ancak toprağın derinliklerine dalmış kendi köklerine daha sıkı dayanarak ayakta kalabilirler.'Oysa kendi sınıfımızla bağlarımız tarihimizin en kötü durumundadır diyebiliriz! Bu çok tehlikeli bir durumdur ve yıkıcı sonuçlarını yaşıyoruz.

Neden "işçi sınıfı"? işçi sınıfının "en devrimci sınıf" olduğu sadece süslü bir laf mıdır? 1960-8O yılları arasında "en devrimci sınıfın işçi sınıfı" olduğu üzerine hiç bir itiraz söz konusu değildi, ama bunun kavranması konusunda ciddi tartışmalar ve görüş ayrılıkları vardı: Bazıları "işçi sınıfının ideolojik önderliği"ni yeterli buluyorlardı; yani bir örgüt kurarken işçi sınıfının ideolojisini almanın yeterli olduğunu sanıyorlardı. Aslında bu düşünce, "işçi sınıfının en devrimci sınıf" olduğuna gerçekte inanmamaktaydı. "Çoğu bir şey bilmeyen, sınıf bilincinden yoksun, hatta dindar bu nadan takımından devrimci bir örgüt yaratılamazdık! zaten"! Bazıları da örgütü işçi sınıfından oluşturduktan sonra ideolojinin kendiliğinden geldiğini sanıyorlardı. Komünistler, sınıf olarak işçi sınıfının "ideolojik örgütsel önderliği"ni şart koşuyorlardı, ibrahim Kaypakkaya, en devrimci sınıf olarak işçi sınıfının, ekonomik sınıf olarak giriştiği büyük devrimci eylemleri (örneğin 15-16 Haziran vs.) bizzat yaşayarak ve inceleyerek bu sonuca varmıştı ve çıkardığı dersleri özetlemişti, işçi sınıfının en yüksek örgüt biçimi olarak sınıf bilinciyle donanmış bir öncü kurmayın yoksunluğu, ülkenin iktisadi, toplumsal koşullarının belirlediği bir program, strateji ve siyasal taktiklerin yoksunluğu can alıcıydı.

işçi sınıfının "ideolojik" önderliğini yeterli bulanlar sonuçta zaten küçük-burjuva bir örgüt kurmaktaydılar. Öbürleri de sendikalist (reformist-revizyonist) örgütlerdi zaten. Peki ya komünistler ne yaptılar? Onlar hareketin temel zaaflarını gidermek için harekete geçtiler ve bunu büyük ölçüde başardılar. Yeniden toparlanma döneminde, bu toparlanma hareketini sınıfla kucaklaşma eylemi içinde gerçekleştirdiğini hepimiz rahatlıkla anımsayabiliriz. (Bu konuyu başka bir yazımızda ele almaya çalışacağız.) Sonraki yıllarda, parti içinde ortaya çıkan her kapsamlı sapmada, proletaryanın müdahale gücünü ve etkisini kronolojik olarak saptamak mümkündür. Bugün düzeltme hareketini sınıfla kucaklaşma hareketiyle sarmal bir bütünlük içinde yürütmenin kaçınılmaz olduğunu görüyoruz.

Türkiye gibi yarı-sömürge, yarı-feodal koşullarda, toplumsal koşulların zorunlu kıldığı strateji ile işçi sınıfının amir gücünü muhafaza etme arasında bir güçlük ve bir çelişki mevcuttur. Bu çelişkinin doğru biçimde ele alınması ve çözümlenmesi kaçınılmaz olarak zafere doğru ilerlemeyi güven altına almanın temel koşuludur. Bu çelişkinin çözümü üzerinde gösterilen gayret ve samimi eylem çizgisi, partinin giderek işçi sınıfı içinde belirleyici bir güç haline gelmesini ve bununla birlikte diğer devrimci sınıf ve tabakaları kendi çevresine toplama gibi sonuçları doğurmaya başlamıştı. 12 Eylül askeri faşist darbesi bu tarihsel anı fotoğraflayarak dehşet içinde irkiliyordu. Ne var ki, sürecin yaşadığı kesinti "strateji" adına sınıftan kopma eğilimlerini güçlendirdi (çünkü sınıfla birleşme ile strateji karşı karşıya konuluyordu ve bir türlü bağdaştırılamıyordu! Bugün de böyle düşünenler çoktur) ve belirli periyotlarla tekrarlanan bir krizin doğmasına yol açtı. Oysa stratejinin kararlılıkla yürütülebilmesi kıvılcım saçan keskin savaş sloganlarıyla değil, "en devrimci sınıfına", işçi sınıfına sadakatle bağlı kalmaya koşullu bir durumdu, işçi sınıfının, dinci, gerici, faşist ve reformist akımların denetiminde bulunması, komünist partisinin bir eksikliğini, bir başarısızlığını yansıtmaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Çünkü bu durum onun en devrimci sınıf olması gerçeğini ortadan kaldıramamaktadır ve bu sadece kendi sınıfıyla birleşmemiş olmasını dışa vurmaktadır. Bu, tabii ki sınıf bilinçli öncü kurmayın suçudur. Sınıfın en bilinçli kesimi, kendi sınıfının geri pozisyonundan kendisini sorumlu tutamazsa "öncülük" iddiasından söz etmeye hakkı olamaz. Her şeyden önce kendi sınıfından kopan bir siyasal parti, kim adına kime önderlik yapacaktır!

Tarihin eski dönemlerine dönersek, çok net biçimde görürüz ki, sosyalist ve komünist işçi partileri daha başında kendi sınıfının büyük bir kısmına hakim durumdadırlar. Türkiye'de bile durum böyledir. TKP'nin kesin olarak revizyonist burjuva partiye dönüştüğü dönemlerde bile işçiler ondan uzun süre kopamadılar ve bu geleneksel bağlılık, devrimci hareket için bir handikap durumuna gelebilmişti. Rusya’daki bütün işçi grev ve direnişlerinde komünistler daima birinci güç durumundaydılar. Fransa, Almanya, ABD, Vietnam, Çin ve diğerlerinde de durum aynıydı. ÇKP kurulduğundan kısa süre sonra, bütün belli başlı maden ocaklarında, demiryollarında ve liman işletmelerinde hakim durumdaydı. Büyük demiryolu grevi, Hong Kong genel grevi ÇKP tarafından yürütülüyordu. Mao Zedung, devrimci savaş sırasında orduda ve partide işçi bileşiminin azalmasını sürekli izlemekte ve giderilmesi için işçi bölgelerinden kadro çağırmaktaydı; çünkü oralarda ÇKP'nin kesin otoritesi vardı ve işçi merkezleri ÇKP'nin kaleleri durumundaydı. Bununla birlikte, yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde daha çok olmak üzere bazı işletme kolları, devrim için stratejik önem taşırlar. ÇKP bunu çok iyi kavradığını pratiğiyle belli ediyordu... Ülkenin ulaşım, enerji ve iletişim sistemleri (demir yolları, deniz-liman işletmeleri, kara yolları, enerji ve posta işletmeleri vs) devrim için taşıdıkları stratejik öneme uygun olarak büyük bir sabır ve özenle örgütleniyordu. Mao Zedung, Mart 1926'da sınıfların tahlilini yaparken, Çin'de, esas olarak beş sanayi kolunda (demiryolu, madencilik, deniz ulaşımı, dokuma ve gemi yapımı kollarında) olmak üzere sadece 2 milyon işçi bulunduğunu belirtmektedir. Ancak bunlar partide ve diğer sınıf örgütlerinde kısa sürede örgütlenmiş ve Çin siyasi yaşamında belirleyici bir güç haline gelmişlerdi. ÇKP, 1921'de kurulduktan sonra, hemen demiryolu işçilerini örgütlemeye girişti. 1922-1923 yıllarında demiryolunun bütün ana hatlarında partinin önderliğinde grevler gerçekleştirildi. 4 Şubat 1923'te başlayan ve üç gün sonra bir katliam yaşayan ünlü Pekin-Hankov Demiryolu genel grevi, Ekim 1922'de 50.000 işçinin çalıştığı Kaylan Kömür Ocakları grevi, Temmuz 1924'deki Şamin grevi, 2000 işçinin katıldığı 1 Haziran 1925 Şanghay ve 19 Haziranda bunu izleyen 250.000 kişilik Hon-kong genel grevleri, Temmuz-Ağustos 1925'te Ciaozo kömür havzası grevi, partinin kendi sınıfı üzerindeki yönetici gücünü göstermektedir. Yine Anyuan Kömür Madenleri'nde çalışan 12.000 işçi 1921'den beri partinin denetiminde örgütlü bulunmaktaydı.

Mao Zedung'un bir ara parti içindeki işçi oranının %40'tan aşağı düşmesinden duyduğu endişeyi hatırlayınız. ÇKP'nin üye sayısını kronolojik sırayla not edebildiğimiz kadarıyla kaydedersek, o zamanın 400 milyonluk Çin'indeki 2-3 milyon işçinin ÇKP’ de ve Çin Devrimindeki rolünü anlayabiliriz ve bizim 65 milyonluk nüfusumuzla işçi sınıfı oranını ve işçi sınıfının bizim siyasal hayatımızdaki etki gücünü kıyaslayabiliriz.

1926'da ÇKP üye sayısı: 50.000 (1925'te Çin Köylü Birliği'nin üye sayısı da 2 milyondur. 1926'da Hunan Köylülerinin %50'si örgütlüyken Parti üyesinin 50 bin olması dikkate değerdir.)

1927'de karşı-devrimden önce 60.000. 1927'de karşı devrimden sonra 10.000. 1934'te üye sayısı 300.000. 1937'de yenilgi sonucu 40.000'e düştü. 1940'ta 800.000.

1941-1942'de 'sol hatalar' ve Çan Kay Şek'in haince saldırılarına ek olarak başlayan ağır Japon saldırısı sonucu üye sayısı 30.000'e düştü

1943'te "Parti içi düzeltme hareketi" ile yeniden yükselerek 900.000'e çıktı.

1945'de üye sayısı 2.210.000. 1947'de 2.700.000. 1948'de 3.000.000.
1949 Eylül'ünde ÇKP üye sayısı 4.500.000.

1950 Haziran'da 5.800.000.

1960'ta 10.000.000 (Bunların %20'si ortaokul mezunudur.)

1961'de 17 milyon olan Halk Kurtuluş Ordusu'nun 1/3'ü Parti üyesidir. (Çin Devriminde bu 1/3'lük oran titizlikle korunan genel bir uygulamadır.)

Ordu-parti üyesi-milis dengesinin nasıl kollandığını bazı sayılar vererek belirtmek istiyoruz:

1937'de Parti üye sayısı 40.000, Ordu 30.000 kişidir. 1940'ta Parti üye sayısı 800.000'dir, Ordu 500.000 kişidir. 1943'te Üs Bölgesi nüfusu 80 milyonken; Parti üye sayısı 900.000, Ordu 470.000, milis 2.700.000'dir. 1945'te Üs Bölgesi nüfusu 100 milyonken; Parti üye sayısı 1.210.000, Ordu 1.000.000, milis 2.200.000'dir.

Yukarıdaki sayılar, ayrıca dar örgüt modeline karşılık, komünist partilerin kitlelerle birleşme cüreti bakımından da göz önünde bulundurulmalıdır. Bunun için Rusya'dan da bazı bilgileri buraya aktarmakta yarar var:

Elimizde somut sayılar olmamakla birlikte, RSDiP'in daha kuruluş yıllarında binlerce üyeye sahip bir "kitle partisi" olduğunu biliyoruz. "Gericilik yıllarında", partinin önemli sayıda üye kaybına uğradığı dönemde bile üye sayısı 150-200.000 dolayındadır. 1907'de yapılan RSDiP Beşinci Parti Kongresi sırasında 150.000 üyeyi temsilen 336 delege toplanmaktadır; bunların 105'i Bolşevik, 97'si Menşevik ve 134'ü ise Polonya-Letonya-Bund delegeleridir.

26 Temmuz-3 Ağustos 1917'de yapılan Altıncı Parti Kongresi'nde 240.000 parti üyesini temsilen oy ve söz sahibi 157, sadece söz sahibi 128 olmak üzere 285 delege toplandı.

6 Mart 1918'de yapılan Yedinci Parti Kongresi'nde 270.000 parti üyesi vardı ve bunların sadece 145.000'i söz ve oy hakkı olan 46, sadece söz hakkı olan 58 delege olmak üzere 104 delege ile temsil ediliyordu.

1919'da yapılan Sekizinci Parti Kongresi'nde parti üye sayısı 313.766'dır. Oy ve söz hakkına sahip 301, söz hakkına sahip 102 olmak üzere 403 delegeyle toplanmıştı.

Mart 1920'de yapılan Dokuzuncu Parti Kongresi'nde 611.978 parti üyesi, oy sahibi 554, söz sahibi 162 olmak üzere 716 delegeyle toplanmıştı.
(Sadece "söz hakkına sahip" delege oranına bakılırsa, "aday üyelerin" çokluğu, RSDiP'in üye kampanyalarını nasıl canlı ve hareketli tuttuğunu gösteriyor. Yozlaşma ve düzeltilmesi güç sapmaların yaygınlaştığı dönemleri izleyen her kongreden sonra büyük ölçüde üye yenilenmesine gittiğini ve burjuvalaşmış, güvenilmez üyelerin kitlesel biçimde üyelikten çıkarıldığını da ayrıca kaydetmeliyiz.)

Peki ama, kendi sınıfımızla nasıl birleşeceğiz?

Kendi sınıfı başta olmak üzere kitlelerle kucaklaşmada istikrarlı ve ısrarlı bir yükselme çizgisi izleyip izlemememiz, ne ölçüde doğru hareket ettiğimizi yarı yarıya gösteren bir kanıttır. Yalnızca halk sınıf ve tabakaları değil, kendi sınıfımız olan işçi sınıfı da sadece "işçi" ve "komünist" sıfatımıza bakarak hareket edecek değil, sadece komünist parti üyelerinin "işçi" olmalarına bakarak da hareket etmez, bütün toplumsal sınıflar gibi o da, ancak kendisi için iyi şeyler yapıldığı zaman o siyasi örgütle birleşir ve kendi örgütü olarak kucaklayabilir. Kendi sınıfının durumuna aldırmayan ve hiç bir eylemine katılmayan, önderlik etmeyen bir siyasal partiyi işçiler ne diye desteklesinler? Kitlelerle birleşmek derken, kitlelerin sorunlarıyla kendi sorunlarımız gibi ilgilenmeyi anlamalıyız. Sınıfla birleşmek derken, işçi sınıfının sorunlarıyla ilgilenmeyi anlamalıyız. Kendi sınıfının sorunlarını bile bilmeyen bir kadro, diğer sınıfların sorunlarını nerden bilebilsin ki önderlik yapabilsin ve onları parti etrafına çekebilsin! "Savaş"ın işçi sınıfının hayatıyla doğrudan bağlantısını kuramazsanız, onu bile desteklemez. Halbuki "savaş", onun politik isteklerini gerçekleştiren bir eylemdir. "Savaş" sınıfla birleşmenin önünde ne diye bir handikap olsun? Halbuki doğru ele alınmış ve dengeleri doğru kurulmuş bir devrimci savaş, bir halk savaşı, partinin kendi sınıfıyla birleşmesinde radikal bir etki gösterir ve göstermesi gerekir. Doğru ele alındığı zaman ancak devrimci bir savaş, hem kendi sınıfımızla ve hem de diğer bütün devrim isteyen halk tabakalarıyla eşi görülmemiş bir birleşme durumu yaratır ve bir "mucize" etkisi gösterir. Kendi sınıfından kopan bir komünist parti, halk savaşını da yürütemez, üstelik ideolojik ve örgütsel olarak yozlaşır, kriz ve bunalımlar içinde çöker veya bir burjuva partisine dönüşür.

Komünist partilerinin kendi sınıfına, ideolojisine, halkına ve devrime samimice bağlı olan unsurları, elbette böyle tehlikeler karşısında açık, dürüst ve kararlı davranırlar. Bu onların temel niteliğidir. Önderlik ve devrim sorunlarında nezakete gerek duymaksızın, proletaryanın ilerlemesini engelleyen, önünü tıkayan böyle nezaketin canı cehenneme der bir tarafa bırakırlar. Kokuşmuşlukları tekmeleyip bir kenara savurmada acımasız, dobra ve kararlıdırlar.

Hemen hemen bütün komünist partilerde, örgütün büyümesinden, kitlelerle birleşmesinden adeta korkan kadrolar sıkça görülür. Aslında onlar devrimden korkanlardır. Burjuvaca bir kibirle kitlelere hor bakan bu kimseler genellikle revizyonistlerdir. Bunlar komünist partinin kitlelerle birleşmesinin önüne adeta engel olarak dikilirler ve bin bir dereden su getirerek bu gelişmelere karşı direnirler. Otuz yıla yakın zamandır yürütülen şanlı bir mücadelenin ve ödenen kanlı bedellerin sonucu olarak partiye sempati duyan yüz binlerce insanı örgütlemeyi beceremezsek onlardan bir farkımız kalmaz, buna karşı kim direnirse revizyonist bir pozisyona düşmektedir. Proletaryaya ait olan bu atıllaştırılmış güç, daha ne zamana kadar proletarya örgütünün seyircisi durumunda kalacaktır?

Çok iyi bildiğimiz gibi, dünyanın her tarafında proletarya saflarında ortaya çıkan bürokratlar, küçük-burjuva "radikaller" ve sağcı revizyonist unsurlar, küçük bir çekirdek örgütü yüzlerce devrimci komiteden oluşan proleter bir organizmaya tercih ederler, çünkü onu yönetmek kolaydır, üstelik kitlelerle karşı karşıya gelmek gibi sıkıcı bir durum da yoktur. Her kentte bir "parti komitesi"nin bulunması ve kitlelerin onlardan mucize beklemesi hoşlarına gider. Aynı yerde ikinci bir komiteye hangi görevin verileceği, yeni bir üye için hangi koltuğun boşaltılacağı akıllarını karıştırır. Çünkü devrimci örgütün, insan yeteneklerinin, yetkinliklerinin devrim için uygun biçimde konumlandırılması olduğunu kavramazlar. Mevki ve kademeler, alt-üst ilişkileri onları çok daha fazla ilgilendirir ve bir türlü herkes için uygun bir koltuk bulamazlar, her örgütlenme çevresi bazı vasallara ayrılmış dukalık gibidir. Devrimin, milyonların binlerce komiteler halinde seferber edilmesi olduğunu kavrayamazlar. Bu tür unsurlar, yalnızca kitleler adına hareket eden küçük bir kahraman grubuyla yetinmezler, onların cehaletini de yüceltirler. Bunlara göre en devrimci kadro, en az okuyan ve en çok cesaret gösterisi yapan, kuruntulu havalara bürünen kimselerdir. Binlerce kişinin devrim sorunlarını tartıştığı, bunların yaratıcı yetenek ve zekasıyla ve devrimci eylem zenginliğiyle donanmış, oy ve tercihleriyle yönetim kademelerini denetleyen on binlerce kişiden oluşan bir örgüt onlar için felakettir. Çünkü böyle bir yerde aldatıcı hiç bir görünüş ve çapsız hiç bir yönetici sıfat barınamaz. Oysa küçük bir "çekirdek örgüt" burjuva entrikalar ve aldatıcı illüzyonlar için mükemmeldir! Öte yandan böyle bir örgütte eğer ilişkileri iyi ise, başarısız bir kadroyu koltuğundan almaya bir türlü karar veremezler, ta ki kitlelerin ıslık ve protesto sesleri kapının önüne gelene kadar. Demokrasiyi sevmezler, o ancak küçük pehlivan güreşleri için, rakibe elense çekilen bir alandır. Disiplini de pek sevmezler, bereket ki kendi aralarında anlaştıkları sürece ona pek gerekte yoktur zaten. Disiplini, devrimin ihtiyaçlarına uygun değil, kendi ihtiyaçlarına uygun biçimde istismar ederler. Üstlendikleri görev alanının bilgisine sahip olmayı, araştırma yapmayı sevmezler, elyordamıyla tesadüfi "mucizeler" göstermeyi daha büyük bir erdem sayarlar. (Ama bu "mucize"de hiç bir zaman gerçekleşmez). Kitlelerin ihtiyaçlarını, oku gönderecekleri hedefi önemsemezler, okun güzelliğine ve gösterişine müpteladırlar; devrimci teoriyi böyle anlarlar. Bilgisiz devrimin olabileceğini sanırlar, halbuki mümkün olsa ülkenin bütün aydınlarını seferber etsek bile yine de devrimin aydın ve yetişmiş insan açığının kapanamayacağını anlayamazlar, onların, devrim için halkı birleştirmedeki rolünü es geçerler.
Yukarıda çok özet olarak betimlemeye çalıştığımız tipler, tipik burjuva kadro protipidir. Böyle insanlar proletaryanın "devrimci kadroları" olabilir mi? Proletaryanın kadro protipi tam da bunun tersidir, işçi sınıfı güçlerini üzüm salkımları gibi yüzlerce komite halinde seferber etmekten zevk duyar ve bu onun için övgü gerektirmez basit bir iştir, işçi sınıfı bilgiyi, bilgili insanları, aydınları sever, onlara büyük değer verir, çünkü bilgisiz bir devrimi düşünemez bile. işçi sınıfı alçak gönüllüdür, fedakarlık ruhuyla doludur, mevkileri, kademeleri düşünmez, devrimin ihtiyaçları için ne gerekliyse onu yapar, mantıklıdır, işçi sınıfı kadro karakteri için her insan paha biçilmez değerdedir, devrimin ağırlığının küçük "kahramanlar" örgütüyle taşınamayacağını çok iyi bilir ve on binlerce devrimcinin "kahraman bölükler" halinde nasıl örgütleneceğine ve bu işi nasıl omuzlayabileceğine kafayı yorar. Özellikle sınıf bilinçli işçiler, komünist işçiler, kitle kalabalıkları içinde yüzmekten tarifsiz bir haz duyarlar. Kendilerini fabrikalardaki iş arkadaşlarından farklı görmezler. Bu yüzden onlardan her gün ne kadarı devrimci çalışmaya karar verirse, o kadar çok sevinirler ve onları hemen sosyal alışkanlık haline getirdikleri işbölümü düzenine uygun olarak görevlendirirler. Düzen ve disiplin, demokrasi ve hareket birliği onların temel vasfıdır ve bunları son derece ustaca birleştirirler. Toplumdaki her gelişme onların yaşamını yakından ilgilendirir ve doğal sınıf içgüdüsüyle araştırır ve müdahale etmek isterler. Çünkü işçi sınıfı kadar devrime ihtiyaç duyan ve modern bir sınıf olarak onu gerçekleştirme güç ve olanaklarına sahip başka bir sınıf yoktur. Üstelik ancak işçi sınıfı diğer devrimci halk sınıf ve tabakalarını birleştirebilir ve devrimi sonuna kadar sürdürebilir.

Gerçekte, proleter bir örgüt, siyasal örgüt olarak ancak böyle bir tabana, kendi sınıf tabanına gerçek anlamda dayanırsa istikrarlı bir proleter nitelik gösterir. Öbür örgüt ve kadro modelinde "komünist" ve "işçi" kılıfı altına gizlenmiş, iyot gibi bir küçük burjuva illüzyonu çıkar! Bizim illüzyona değil, gerçeğe, halkın gerçek kahramanlığına ve bu kahramanlığı devrimin muzaffer ilerleyişini realize eden örgüte ihtiyacımız var.

Saflarımızı buna göre düzenlemeli ve tahkim etmeliyiz.

HALKIN GÜNLÜĞÜ SAYI-13

 
referandum_boykot_banner

www.demokratikgenclikhareketi.org | Demokratik Gençlik Hareketi Resmi İnternet Sitesi