|
Her tarafı yara bere içindeki cılız delikanlının kelepçelerini çıkardılar. Genç adam, devrilmemek ve de dimdik durabilmek için çaba harcıyordu. Zor olsa da şimdilik başarabiliyordu istediğini. Tabanları ona direniyordu ama, zafer bir haltercinin boy gösterdiği gibi dikilen Orhan'ındı. Doğrulmayı başarmak sevindirdi genç adamı. Günlerce süren işkencelerin artık son bulduğunu düşünmeye başladı, bu sevincin ardından. Orhan'ı bileklerinin, özgürlüklerine yeniden kavuşması üzerine, tarifsiz bir heyecan kapladı. Üimdi arabanın yanında duran beş kişi de kelepçesizdi. Gözleri bağlı esmer bir adam ve onu son yirmi gündür hiç yalnız bırakmayan dört dostu daha... Kollarını adeta parçalayan kelepçelerden kurtulmuş olmak, derin bir oh çektiriyordu insana. Orhan da öyle yaptı. Sonra, güzelliklerle dolu bir rüyaya daldı. Artık kelepçe ve dayağın olmayacağını, kafasından geçirdi. Bitmişti, tüm bu eziyetler. Kazandığı ve serbest bırakılacağı duygusuna kapıldı hemen. Kendini bile şaşırtacak derecedeki direnişinin, sonunda ona, eşi bulunmaz bir zafer olarak geri döndüğünü düşündü. Evini ve onu paylaştığı iki arkadaşını hatırladı.Acaba ne yapıyorlardı? Alındığında, sokaktaydı. Onları da almışlar mıydı, yoksa kurtulmuşlar mıydı? "Neyse, bunların cevabını öğreneceğim, nasıl olsa." dedi içinden. Zaten, yirmi gündür yeterince kurcalamıştı kafasını, bu durum. Artık özgürlük yakındı. Bir kase sıcak mercimek çorbası geldi gözlerinin önüne. Kelepçelerin çıkarılması ve sıcak çorbayı düşünmek güzeldi ama, Orhan'ın anlayamadığı bir şeyler oluyordu. Bir arabaya bindirilip sessiz ve bu sessizlikle beraber insanı ürküten bir yere getirilmişti. Tahmin etmeye çalışıyordu bulundukları yeri. Arabadan indirildikten sonra kapalı bir mekana götürülmemişti. Belki boğaz manzaralı bir tepedeydiler, belki ünlü Belgrad Ormanlarında. Çevreden hiç ses gelmiyordu. Aracın yanındakilerden de ses soluk çıkmıyordu. *** Orhan sıkılmıştı artık bu oyundan. Ne olacaksa olsun istiyordu. işkenceden çok, belirsizlik yıpratmıştı, genç adamı zaten. Biraz önce kurtulacağını hayal eden, bu iyimser delikanlı, inanmak istediği halde inanamıyordu, düşündüklerine. Yavaş yavaş geliyordu kendine. Tahmin etse de olacakları, aklına getirmek istemiyordu. Ama her şeye rağmen biri çıkagelip engel olabilirdi yaşanacaklara. Çünkü, ölmeyi hak etmediğini biliyordu, Orhan. Ölümü hak etmediğini düşünen bu genç adam, tüm iyimserliğiyle, gecenin içinden gelecek bir kurtarıcı ararken, bir gece kuşu bozdu sessizliği. Gecenin korkunç geçeceğini haber veriyordu sanki, ötüşüyle. Orhan, zaten son yirmi gündür korkunç olmayan bir gece geçirmemişti. Teknoloji ve tekniğin birçok nimetiyle karşılaşmıştı bu yirmi günde ve en çok da Edison'a lanet okuyordu. Elektrikli, falakalı, sulu, susuz, gürültülü, sessiz geceler, onu fabrikadan paketlenmiş olarak çıkan, bir ürün haline getirmişti sanki. Önce, ayrıştırılıp, sonra pireslenip, en sonunda da garip bir şekle sokulup çıkarılmıştı sorgu odalarından. Kendini bir gazoz şişesine benzetti birden. Kafasına indirilen darbeyle, sessizlikler mekanına geri döndü. Görev başındaki yetkilinin orta şiddetteki bu yumruğunun ardından, belirsiz sessizliği, "Dizlerinin üzerine çok lan!" cümlesi bozdu. Orhan, yolun sonuna geldiğini düşündü. Zaten gece kuşu da kurtaramamıştı onu. Genç adam hala dimdik ayaktaydı. "Ben bugüne kadar hiç diz çokmedim ki." der gibiydi. Ses bu kez daha sert bir biçimde yardı geceyi. "Çöksene ulan itin eniği!" Ama Orhan, diz çökmemişti ve çökmeyecekti. Sinirlenen adam bu kez, ısrarcı olmadığını göstererek, sadece, "Sen bilirsin." demekle yetindi. işte o an geceyi parçalayan ses duyuldu. Orhan diz çökmeden yere yıkıldı. Çok sevdiği toprağa boşaldı kanı. Gözbağı, kafasından akan kendi kanıyla, kızıla boyandı hemen. Kurtaramamıştı onu kimse. Sivaslı bir üniversite öğrencisinin, bir cılız delikanlının, serüven dolu 23 yıllık yaşamı, hiç tanımadığı bir insanın 2 santimetrelik kurşunuyla noktalanmıştı.
***
Yerde yatan genç adamı, yalnızlığa ve sessizliğe terk eden dört kafadar, işlerini en temiz biçimde halletmiş olmanın verdiği gurur ve rahatlıkla yola koyuldular. Toprak, yolları sarsıla sarsıla geçtiler. Görev, bugün de yerine getirilmişti. Vakkas, iki buçuk yaşındaki kızı Büşra'yı getirdi, gözlerinin önüne. Cemil ve Çavuş da günün yorgunluğunu atmak ister gibiydiler. Selim ise, hala o sessiz mekandaydı. Orhan hemşehrisiydi. Köyünü dahil biliyordu, bu cılız gencin. Hafızasını zorlasa belki tanıdık bile çıkardı. Neden, bu yaşamı seçmişti. Ne olurdu, adam gibi okulunu okuyup ailesine ve milletine yararlı biri olsa. Selim zaten hiç anlayamamıştı, bu gençleri. Neydi istedikleri? Her biri çalışıp, ekmeğini taştan çıkaracak cinstendi. Peki ne için karşı geliyorlardı devlete? Hepsi sokak ortasında ya da bilmedikleri mekanlarda, köpek leşi gibi seriliyordu yere. Neydi bunları yaptıran? Yaşamını sürdürdüğü mesleğinin bilincinde olmayan Selim, aracin bir tümsekte sarsılması üzerine, tekrar arkadaşlarının yanına döndü. Cemil girdi söze: "Neyse, bir işi de kazasız belasız atlattık. Ama bitmiyor ki bu imansızlar." Selim, çıkıştı Cemil'e; "Yav, konuşacak başka şey bulamadın mı? Bırak şimdi bunları." Cemil de: "Tamam, tamam, sustum. Zaten sende bir şeyler var bugünlerde. Bi garip oldun. Dalıp dalıp gidiyorsun. Derdin ne diyoruz bir şey yok diyorsun." "Sen bak işine." dedi, Selim. Bu cümle üzerine diyalog noktalandı. Selim, tekrar düşünmeye başladı, hemşehrisini. Kavaklı Köyü nüfusuna kayıtlıydı Orhan. 100-120 haneli bir alevi köyü... On kilometre var yok Selim'in doğup büyüdüğü Sarıdere'ye. Nasıl da okutmuştu ailesi Orhan'ı? Ora insanı çok da fakirdir. Gerçi, Selim de okumuştu bir yaşa kadar. Sonra babası, "Benim oğlum polis olup, vatanı koruyacak." demiş ve üniversiteye gitmesinden korktuğu Selim'ini sokmuştu polis okulu sınavına. Selim kayıt yaptırmaya hak kazandığında ise en çok sevinen, babası Abdullah olmuştu. Oğlu, çekmeyecekti onun çektiklerini. Temiz elbiseleri olacaktı. Belinde de tabancası, kimse yan bakamayacaktı Selim'e. Kurtulmuştu hayatı, genç Sivaslının. Bir süredir, yaşamla bağlarını sık sık koparan Selim, aracın durmasıyla geldi, kendine. Kapılar açılıp kapatıldı. Mesai bitecekti birazdan. Rapor verilip büyükbaşlara, evin yolu tutulacaktı. Selim, kendinde değildi. Sanki bir saat önce, görevini en güzel biçimde yapan, kendine güvenen, başkasıydı. içeri girdiklerinde, yine daldı gitti. Misafirlerini dinleyen komutanın, "Aferin, iyi iş çıkardınız." cümlesinin ardından, omzunu ovduğu Selim, "Vakit geç oldu biz gidelim artık." dedi. Gerçi onlar için işin saati yoktu. Görev verilse, 24 saat bile çalışabilirlerdi. Ancak, bir şeyler olmuştu bu başarılı memura. iş mi değişmişti, kendisi mi bilemiyordu. *** Esma, son üç saatte dört kez ısıttığı kuru fasulyenin altını bir kez daha yaktı. Selim'in geç kalacağını bildiği halde, geçmeyen zamanla böyle yarışabiliyordu ancak. Gece yarısını geride bırakalı çok olmuştu. Sadece mutfak lambaları yanan evin kapısı bir tıkırtıyla hareketlendi. Kapıyı açtığında, genç karısı Esma'yı karşısında gördü Selim. "Sen hala ayakta mısın?" "Belki açsındır, diye düşündüm." dedi, Esma. "Sağ ol. Sen yat, ben de geliyorum. Çok uykum var." cümlesiyle, yatağına gönderdi karısını. Kafası hala çok karışıktı. Bu ne biçim işti. Bir küfür savurur gibi oldu, babasını aklına getirerek. Tabancası geldi gözünün önüne. Hemen çıkarıp kılıfından attı onu kırmızı döşemeli kanepenin üzerine. Orhan'ın bakışları geldi gözünün önüne. Sanki "Niye yaptın?" diyordu, Orhan. Ama Selim de bilmiyordu bu sorunun yanıtını. Evet niye yapmıştı. Hiç tanımadığı 23 yaşındaki bir gencin yaşamını ne için noktalamıştı. Düşündükçe, içi geçiyordu Selim'in. Belki de yapmamalıydı bunu. Vakkas ya da Cemil bu işlerde daha ustaydılar. Onlar neden yapmamıştı? Bundan sonra sıkmak istemiyordu, kurşun. Hatta sıkmamak için söz verdi kendine. "Artık kimseyi öldürmeyeceğim." diyerek. Tam bu sırada, Esma'nın sesi duyuldu. "Selim, gelmiyor musun? Çok yorgunsun, artık uyu." "Sen yat. Ben de geliyorum." dedi, çelişkiler yumağı olmuş bir halde. Sonra sözünü tekrarladı. "Artık kimseyi öldürmeyeceğim. Hatta, işten bile ayrılacağım. Gencim nasıl olsa. Rahatça bir iş bulur, kimseye muhtaç olmadan geçinir gideriz." diye düşündü. Ama peşini bırakmıyordu, Orhan ve ondan öncekiler. Niye yaptın, Selim? Boş ver nedenini. Yaşanmıştı bir kere bunlar. Selim yine babasını düşündü ve bu kez savurdu küfrü. Babasının, gözü gibi baktığı oğlu, kendini toparlamak için banyoya gidip yüzünü yıkadı. Aynada, gördüğü suratı tanıyamadı. Vücudunu sarmalayan ter, en azından yüzünden uzaklaşmıştı şimdi. Bir küfür daha ederek, elini yüzünü kurulamadan çıktı banyodan. "Vay Selim vay, önce okulunu bitirdin, sonra seni kimseye muhtaç etmeyecek bir iş buldun, ardından köylün Esma'yla evlendin. Keyfine diyecek yok. Kim istemez senin yerinde olmayı." diye kendiyle konuştu. "Hadi lan!" dedi hemen peşinden. "Bunu sen istemedin ki!" cümlesiyle babasını andı yine bir küfürle. Sonra, geceye döndü. Artık geceler Selim için dayanılmaz bir hal almıştı. Ne uyuyabiliyor ne de uyuduğunda rahat ediyordu. Biraz önce gittiği geçmişine geri döndü. Köyden hiç çıkmaması gerektiğine inandırdı kendini. Orada kavrulurdu kendi yağıyla. Karışmazdı kimsenin işine. Ama öyle olmamıştı. Selim, bir hengamenin içinde bulmuştu kendini. Gözlerini açtığında iş işten geçmişti. O artık, saygı duyulacak biriydi. Kendine saygı duyulacak biri olmayı başaran bu yağız delikanlı, iki yılda tam dört kişiyi temizlemişti. Kimdi bunlar ve ne için ölmeleri gerekiyordu. Aslında onun düşündüğü, bunu neden kendisinin yaptığıydı. Elli beş milyon insandan, kurşun sıkacak başkaları bulunmalıydı. Selim istemiyordu bu işi. Başkaları, zamanla gitgide ustalaşırken, o, bunun tersine bir seyir izliyordu. Her sefer, bir öncekinden daha zor ve dayanılmaz oluyordu. Oysa, en zor olan ilk deneyimdi diğerleri için. Kesin kararını verdi genç memur. Bu işi bırakması gerekiyordu. Devamını getiremiyordu. Hem kıyıda köşede birkaç kuruşu da vardı. Belki birinin yanında çalışmaya başlar ya da biraz borç para bulup bir dükkan açardı kendine. Hem az çok anlardı ticaretten. Son aylarda belki yüz kez aklından geçen şeylerdi bunlar. Ama, değişen yalnızca, her gün biraz daha dayanılmaz olan gecelerdi. *** Gece, tüm şehvetiyle hüküm sürerken, bu kez başka bir yerdeki silah sessizliği bozarak uyandırdı geceyi. Ardından, Esma'nın içli feryadı duyuldu: "Seliiiiimmm!" Sözünde duramamıştı Selim. Sıkmıştı bir kurşun daha. Fakat bu sıkacağı son kurşundu. Artık o da rahatlayacaktı. Kabuslar bitmişti, uykusu kaçmayacaktı bundan böyle. Orhan ve Orhan gibilerin haykırışları bölmeyecekti rüyalarını. Yığılmıştı şimdi, taksitlerini ödemeyi bitirmedikleri, kırmızı döşemeli ikili koltuğun üzerine. Yalnız bırakmıştı, Esma'yı bile. Bir gecede sessizlik iki kere delinmişti. iki küçük kurşun, küçük olmayan iki hayatı çalmıştı. ikisi de genç, ikisi de insan... Orhan ve Selim...
|