YILANLA iNSAN YANYANA YAÜAYAMAZ

Harabe evler müzesine dönmüş Ramallah sokaklarında, dalgın ve düşünceli bir yürüyüş tutturmuştu. ilerideki dönemece geldiğinde, gözleri yolun karşısındaki binaya takıldı. O kadar çok şarapnel ve mermi izi vardı ki, "Bu kadar metalle bir gökdelen bile yapılabilir." diye düşündü. Halbuki, şimdi bitimsiz acılar ve yıkımına aracı olmuşlardı. Halit, aslen Gazzeliydi, ama "yeni yerleşim" yerleri açılırken daha doğrusu toprakları işgal edilirken onlara da Üatilla Mülteci Kampı'nın yollan düşmüştü. Ta o zamandan, beynine kazınmıştı beyaz kısa saçlı, şişko ve gülmeyen adamın silueti. Sonrasında geride bir kardeşlerinin ölüsünü bırakarak Ramallah'taki amcaların yanına gelmişlerdi. Aradan geçen on beş yılda Halit, baba mesleği olan kunduracılığı devralmıştı. Yaşlı babası ise emekli... Yeni bir gün başlarken yıkık sokaklarda hep böyle dalardı. işte izbe tezgahına da gelmişti;

-Selamün aleyküm Abdulah Amca.

-Aleyküm selam. Baban nasıl, artık iyice uğramaz oldu.

-O da gelmeyi çok istiyor ama, sokaklar onun için hiç güvenli değil. Buna rağmen, en kısa zamanda muhakkak gelecektir. "Kadınlar gibi eve tıkıldık" deyip duruyor. Bu kadar konuşma yeter diye düşünerek içeri girdi. ikinci intifada başlayalı üç ay olmuştu. Üç koca ay, geride binin üzerinde ölü. kardeşleri Yaser'in ölümü üzerinden tam 16 yıl geçmişti. Bunca seneden beri, ölmekteydiler. Bazen kendini bir tavşan gibi hissediyordu helikopterler ise, ölüm saçan birer şahin. Yalnızca kaçmak mıydı onlara düşen, ya da bitmez bir saklanış mı. Ama hayır, onlar tavşan değil insandı ve doğanın dengesinin bir parçası değildi insanın insanı öldürmesi. Olamazdı böyle. Saat üçe geliyordu. "Birazdan Celil gelir." diye iç geçirdi. Bunun sabırsızlığıyla örs üzerindeki ayakkabıyı tokmaklarken, Celil girdi.

- Her zamanki gibi dakiksin.

- Böyle olmak zorundayız. Nasılsın, umarım iyisindir.

- Bugün bir Fetih heyeti Amerika'ya gidecekmiş hem de bize oradan barışı getirmek için.

- Belli olmaz. Arafat, usta bir siyasetçidir.

- Üaron da usta bir kasap ve iflah olmaz bir siyonist. Bak Halit, şunu kafamıza iyice sokmalıyız ki biz Arapların barışı ve özgürlüğü kendi ellerimizdedir. "O kadar çok öldüreceğiz ki barış için yalvaracaklar." diyorlar radyolardan sonra ve artık ambulanslara dahi ateş etmede tereddüt etmiyorlar. Neden, yaralılarımıza dahi tahammülleri yok.

- Celil, bunları anlayabilecek kadar, o kasabın hışmına uğradım. Ama yıllardır savaşıyoruz ve nereye kadar sürecek bu... Dünya değişiyor, fırsatlardan iyi yararlanabilirsek, belki ufak da olsa bir toprağımız olur... Çocuklarımız yabani hayvanlar gibi sokaklarda vurulmaz, kadınlarımız dul kalmaz, gençlerimiz bedenlerine bomba sarmaz...

- Arafat'ın konuşmaları seni epey etkilemiş. Ama, bugün yaşadığımız acılarda, en az Üaron kadar onun da payı vardır. Halkımız, tüm dünyayı emsal teşkil eden direnişleriyle tarihi fırsatlar yaratırken, Arafat bunu kendi yaşamı pahasına feda etmiştir ve bugün hala sıkılmadan kurtarıcı edebiyatıyla konuşabilmekte. Bizim Filistin'de yaşadığımız acılar, pek çok halk tarafından yaşanmakta. Toprakları işgal edilmiş bir halkın boyun eğerek yapacağı barış, yarın başka işgalleri de beraberinde getirmez mi. Sonuçta "Siz, toprağımıza zorla girdiniz, bizleri öldürdünüz ama biz yine de sizinle barışacağız." dediğimizde. Bunu "Ah ne iyi, ne barış sever bir halk olarak mı yorumlayacaklar." Yoksa, "Bu sefer işlerini tamamen bitirdik olarak mı?"

- Üimdi gidiyorum Halit, ama bence ülkemizdeki yaşananları ve buna karşı takılan tavırları

değerlendirirken, daha geniş düşünmeye çalış. Bir ara yine uğrarım hoşça kal.

-Haa, bu akşam Receplerin evinde toplanıp biraz konuşacağız. Senin de gelmeni isterim. Ne dersin?

- Akşam olsun da bi bakarız. Ama, siz yine de beni hesaba katmadan hareket edin.

- Bu kaçamak ve geri duruşun nereye kadar sürecek? Bıçağın kemiğe dayanmasını bekliyorsan. Geç bile kaldın derim. Zira, neredeyse derimizin için yüzülmesi aşamasındadır durumumuz. Neyse, akşam bekliyorum hadi eyvallah.

- Celil, güle güle.

Celil gittikten sonra, Halit bir süre daha işine devam etti. Ama düşünceler beynini kemirmekteydi. Çok fazla okuma fırsatı olmamıştı, mülteci kampında, sürgünlerle geçmişti yaşamı. Öğrendiklerinin çoğunu da öğretmen olan amcasının yanındaki sığıntı günlerinde edinmişti. Amcası, sıkı bir Arafat taraftarıydı. Bir zamanlar hepsi öyleydi ama, şimdi kentler, kasabalar, mahalleler parçalanmış. Hatta bu parçalanma evlerine dahi girmişti. Yaşıtları artık onları kendi topraklarında "işe yaramaz insan sürüsü" olarak gören, çocukları öldüren, gençleri işkenceden geçiren bir anlayışa zeytin dalı uzatma fikrine yanaşmıyordu. Neden Filistin'in çığlığını kimse duymuyor, ya da neden insanlarımızın yaşamının bir hayvan kadar değeri yok? Aklına bazı ülkelerde, nesli tükenmekte olan hayvanları korumak için gösterilen çabalar geldi. "Acaba bizim de soyumuz tehlike altına girince mi yardım elleri uzanacak." diye düşündü. Beynini neden ve niçinli sorular sarmaya başlamıştı yine. Bu yanıtsızlık, aslında onu rahatsız ediyordu. Var olan düşüncelerin hiçbiri tam anlamıyla doğru gelmemekle birlikte, hakim olan çevre ile ilişkilerde bulunmak gerekliydi. Yaşıtları ise, çok fazla radikaldiler. Vakit hayli ilerlemişti. "Bugünlük bu kadar yeter." diyerek tezgahı topladı. Bakırcı Abdullah Amca hala çalışmaktaydı.

- iyi akşamlar, Abdullah Amca.

-Sana da sana da. Babana selam söyle. Bir ara da buralara getir onu. Eski ahbaplar arayı bu kadar açmamalı. Hem bana olan nargile borcundan kaçarak kurtulamaz.

-Tamam, en yakın zamanda gelecektir. Haydi eyvallah. Hava karanlığa durmuş, güneş ufukta kaybolmuştu. Geri dönüş yolunu belirlemesi gerekiyordu. Zira, hareketli kontrol noktalarından birine denk gelmesi eve varışını en az iki saat geciktirirdi. Ara sokaklarda güvenli sayılmazdı. En iyisi ara yoldan sapmalıyım diyerek yürüyüşe başladı. Ama her zamanki gibi, yollar tutulmuştu. Kontrol noktası önünde uzun bir kuyruk oluşmuştu. Geçiş yapacak olanlardan şüpheli görülenler aranıyor. Ve yine şüpheli görülen kişiler götürülüyordu. Sıra ona gelmişti. Üzerine doğrultulan silahların eşliğinde, donuk bir ses duyuldu.

-Kimlik!

Elinde önceden hazırladığı kimliği uzattı.

-Nerede oturuyorsun?

-Ramallah.

-Nerede çalışıyorsun?

-Gazze'ye yakın bir kunduracıda.

-Niye karanlığa kaldın? (Sustu) Saat altı civarıydı. Ve askerlerin sorun çıkarmak istediği belli oluyordu. Bu arada asker yineledi.

-Yoksa sen de Hamas'ın bombacılarından mısın?

-Hayır, ben sıradan bir kunduracıyım. O tür şeylerle, ilgim yoktur.

-Umarım öyledir. (Bu arada yandaki asker kimlik bilgilerinde herhangi bir şey çıkmadığını iletti komutanına.)

-Üimdi gidebilirsin. Her zaman böyle işinde gücünde ol, sakın ha o teröristlerle buluşma. Yoksa sonunu biliyorsun...

Hızla ilerledi. Nereye kadar gidecek böyle benim ülkemde, benim topraklarımda, kendi dilleriyle konuşmaya zorunlu olarak her gün sorgu, her gün arama. Bu pervasızlık gücünü nereden almakta. Ya da nasıl son bulacak, bu topraklarda doğmak suç mu? Evet suçsa, kendimizi affettireceğiz. Ama değil, bunun ne zararı var ki onlara... Bu çatışma sonrası eve varmıştı. Aslında çok konuşmayı sevmiyordu. Çatışmalarını kendi içinde yapmaya alışkındı ve isyanlarım da...

-Selamın aleyküm baba.

-Aleyküm selam. Günün nasıl geçti? Ahbaplar neler yapıyor? Ne zaman birlikte gideceğiz? "Her akşam aynı soru yağmuru" diye düşündü.

- Yakında gideceğiz. Günüm de her zamanki gibi geçti.

- Yemeğin mutfakta hazır.

- Nefes yok mu?

- Zehraların evine gitti. Bugün oğlu Tahir'i askerler vurmuş. Onu teselli ediyorlar.

Gün içinde yaşadıklarından sonra bu haber tuz biber olmuştu. Her gün cenazeler geçmekteydi kapılarının önünden, ama böyle tanıdık genç ölümler daha bir koyuyordu ona. Tahir'i düşündü, birkaç sefer görmüştü onu tanklara taş atarken, afacan ele avuca sığmaz bir çocuktu. Üimdi ise, diğerleri gibi bir anlık yürek acısı... Yıllardır vurulan oğullara yakılan ağıtlardan başka bir şey duymuyordu etraflarında. Yaşamın çelişkilerini doğru ele almak gerekiyordu. Yoksa rahatlıkla onun hiç de hoşlanmadığı paslı çarklarını döndüren bir dişli oluverirdi. Ve sen bunun bile hiç farkına varmadın.

- Benim içinde durum böyle kardeşim. Nefes geleceğe bırakacağımız tek varlığımız ve çocukları öldürülen ablalarını teselli etmeye çalışarak büyüyor. Bedenlerine bomba sararak gördükleri ilk düşman yığınağına dalan gençlerin hiçbiri, ondan farklı koşullarda büyümüyordu...

- Merhaba abi.

Nefes'in sesiyle sıyrıldı.

- Merhaba.

- Yemek yedin mi?

- Daha yemedim.

- Hemen getireyim. Halbuki hazırdı. Babamı da tembih etmiştim. Unutmuş olacak.

- Zehra nasıl?

- Nasıl olabilir ki. On iki yaşındaki oğlu vuruldu. Yarın cenazesi varmış. ikindiden sonra kaldırılacakmış.

Vücuduna tam dört kurşun isabet etmişti. Yaralanıp yere düştüğünde arkadaşları onu çekememişler ve sonrası ise; o katillerin acımasız bir cinayeti işte... Halit, ayağa kalktı.

- Ben çıkıyorum. Nefes. Gecikirsem merak etmeyin.

Receplerin evindeki toplantıya gitmeye hazırlanıyordu. Evleri çok uzak değildi. Arada iki sokak vardı. Oraya vardığında toplantı yeni başlamıştı. Celil, hemen kendisine bir yer gösterdi. içeridekilerle tanışmasına gerek yoktu, çünkü hepsi arkadaşlarıydı. "Kaldığımız yerden devam edelim arkadaşlar." dedi.

- ikinci intifada ile birlikte, Siyonistlerin halkımızı ezme ve yok etme politikası şiddet yönünü giderek arttırdı. Yarattıkları bu kan ve vahşet ortamı ile halkımızı teslim alma niyetindeler. Bu katliamın durmasını, onların insafına bırakamayız. Ya da yılgınlık psikozundakilerin bu katliamın önünde set olması beklenemez. Haksız bir şiddetin önü ancak meşru ve haklı bir şiddetle kesilir.

"Tamam da bu nasıl olacak?" dedi, Kevser.

- Yalnızca taş atarak mı tankları durduracağız? Ya da cenazelerimizdeki öfke sloganlarıyla mı kalacak acılarımız?

Recep söz aldı.

- Yalnızca kaba bir şiddetle, sorunumuz çözülmez. Ortadoğu, dünyanın cadı kazanıdır. Ve topraklarımız üzerinde pek çok emperyalistin planlan var. Aralarındaki bu çelişkilerden ustalıklı bir şekilde yararlanırsak, az bir bedelle pek çok şey kazanabiliriz.

Toplantının başından beri sessizliğini koruyan Halit, atıldı:

-Peki bunun karşılığı ne olacak? Hepimiz bu kana doymayan engereğin zehrinden nasibimizi aldık. Ve şunu görüyorum ki yılanla insan, yan yana yaşayamazmış. Belki onu yok edemeyiz, ama en azından kendimizi ondan koruyabiliriz. "Nasıl koruyacağız peki?" dedi, Recep.

- Elbette özgür bir Filistin yaratarak ve bu yılanla sınırlarımızı kendi kademiz ve gücümüzle ayırarak. Eğer şiddet, onlar için bizi yıldırmanın bir aracıysa, bizim için de onları yıldırmanın bir aracıdır. Bu hoşumuza gitsin veya gitmesin uzun süren suskunluğumuz ve beklentilerimizi kırmak zorundayız. Bildiğim ve beynimde doğrudur diyebildiğim tek şey var artık. Ne pahasına olursa olsun direnmek.

"Sen olaylara kaba bakıyorsun." dedi, Recep.

Saatler iyice ilerlemiş, toplantıdan bir sonuç çıkmamıştı.

"Artık ayrılalım." dedi Celil. Ve hepsi onar dakika arayla tek tek evden ayrıldılar. Halit, en sona kalmıştı. Celil’le aralarında kısa bir konuşma geçti.

... Receplerin evinde yaptıkları sohbetin üzerinden neredeyse bir hafta geçmişti. Bu arada günlük yaşamını devam ettirmişti Halit. Ama artık, tamamen farklı bir kişiliğe bürünmüştü. Geçmişteki kaygılarının yerini bir netlik almıştı. Sabah, olmuştu, üstünü giyindi ve yola koyuldu. Yavaş, yavaş yürümekteydi. işte orada, yolun sonunda her zamanki gibi askerler kontrol noktasında bekleşiyorlardı. Koyun postuna girmiş, kurtları ayıklamaya çalışıyordu. Böylelikle daha rahat güdebileceklerdi sürüyü. Evet onlara göre bir sürüden farkımız yoktu. Bunun içindir ki rahatlıkla bizimle aralarına duvarlar çekebileceklerini ya da milyonlarcamızı öldürebileceklerini düşünüyorlardı. işte sıra ona gelmişti. Her gün, bu yoldan iki kere geçiyordu ve her seferinde aynı askerin o iğrenç gülüşü ve kendine yöneltilmiş namluların gölgesinde aynı soruları cevaplamak zorundaydı. Bu sıradan bir biat törenine çevrilmişti. Denilmek istenen "Biz silahlıyız, siz silahsızsınız, onun içinde bizim dediğimiz olacak."

-Kimliğini ver.

Ses aynı donukluktaydı. Ama bu kez Halit; düşüncelerinden koparacak kadar güçlü değildi. Aradaki zaman dilimi, birkaç saniyeden öte değildi. Fakat yüz yılların boşluğu gibiydi Halit için. Mülteci kampları, çocuk cenazeleri, zılgıtlarla geçen yaşamı mahkum edildiği yaşamının tüm ağır çatışmalarından sıyrılmaktaydı. Sonra bir şimşek çaktı. Halit ve asker kütlesi artık yoktu. Uluslararası haber ajansları kısa bir haber geçtiler. "Ramallah'ta bir kontrol noktasına yapılan intihar saldırısında, saldırgan ve dokuz asker yaşamını yitirdi."...

 
kaypakkaya-anma-afisdgh-li-tutsaklarla-dayanisma

Özgür Düşün

  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün

www.demokratikgenclikhareketi.org | Demokratik Gençlik Hareketi Resmi İnternet Sitesi