DUVARLARIN KARANLIĞINDA IÜIĞI VE SUYU ARAYANLARA

Yılmaz Güney Duvar filmini şöyle özetliyordu: "Bu filmde anlatılanlar yaşanmış olayların yeniden harmanlanmasıdır". Duvarların ardında yaşananlar beyaz perdeyi aydınlattığı gibi bir çok insanın düşün dünyasını da aydınlattı/ aydınlatıyor. Duvarların soğukluğu, geçen yüzyıllardan, farklı dillerden ve kültürlerden süzülerek girdi yaşamımıza. Ayrılıklar, özlemler, acılar, ölümler ve engeller duvarla eşdeğer kılındı. Öyle ki duvar tek başına birçok şeyi anlatmaya başladı. Gerçeğin harmanlanması duvarın tarihine yolculuktur. Bir bakıma barınma ve korunma aracı olmaktan çıkarılmış, adı ürkütücü bir soğuklukla anılan, karanlık bir kuyu haline geldi duvar. Serüven başlıyor, duvara yaklaştıkça gerçekliğimize yaklaşıyoruz.

Dördüncü koğuşun kırık camları, hırsızları, katilleri, terk edilmiş çocukları... incecik bir çizgi gibi ay. Sevgilinin kaşları gibi. Umut ve özlem duvarların ardı için. Işık ve su, yani yaşam. Dördüncü koğuşun angaryaları; temizlik , mutfak işleri, kömür ve çöp taşıma. Kısaca cezaevinin tüm işleri, şiddet ve cinsel obje aracıdır; dördüncü koğuşun çocukları, "hapishanenin" kölesidirler. Duvarların karanlığında elleri "tanrı'ya" doğru açılır onların. Derler ki yeni ayın ilk günlerinde dua eder ve dilek tutarsan tanrı bunları yerine getirir. Çocukların hepsi tek bir dilek tutar: "Allah’ım beni daha iyi bir hapishaneye yolla". Yeni aylar eskimeye yüz tutarken, bilinç angaryalar altında olgunlaşmaya başladı.

Güney, duvarların ardında kendini gördü. Pamuk işçiliği yaparak, gazoz ve simit satarak geçirdi çocukluğunu. Kavgalı, dövüşlü filmlerin gösterildiği fukara sinemalarındaki yalınlığı, buna karşın güzel bir yer olan Galatasaray Sineması’na, kıyafetini ve yapısını uygun görmediği için gitmeyişini, yıllarımızı duvarların ardına iten nedenleri sorguladı. Araştırdı, okudu. Dördüncü koğuşun çocuklarıyla burada karşılaştı.Yaşamın tam ortasında. Duvar’a yansıyan 12 Eylül faşizmiyle birlikte artan baskı ve şiddetti. Güney, yaşadığı ülke gerçekliğinin ürünüydü. Komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle cezaevinde geçirdiği yıllar, kendini sadece düşünsel açıdan geliştirdiği yıllar değil; sinemadaki arayışlarını da somutlaştırdığı yıllar olarak tarihe geçti. Devrimci kişiliğini ve duyarlılığını, toplumsal baskılara, acımasızlıklara adaletsizliğe meydan okuyarak; kendi diliyle birleştirdi. Bu kimliğinden dolayı baskılara maruz kaldı, on yıllara varan hapis cezaları aldı. Duvarların nedenlerini yaşamında gören Güney, filmlerine Türkiye'yi koydu. Özellikle yurt dışında olduğu dönemlerde politik yönü daha da ortaya çıktı. Fakat o, filmlerinin sadece propaganda aracı olarak kullanılmasını istemiyordu. Sanatsal anlatımın, söylemek istediği gerçeği taşıması ve anlatması, en azından hissettirmesi gerektiği düşüncesindeydi. Bundan dolayı "hapishaneyi anlatmak, filme Türkiye’yi koymaktı" aslında. Duvar filminde, duvarın gerçekliğini direkt anlatma yolunu seçmedi. Filmin can alıcı noktasına, başta çocuklar olmak üzere yetişkinleri koydu. Hapishane gerçekliğine onların gözünden, onların penceresinden yaklaştı. Duvar filmi (1983) 9 yıl aradan sonra Yılmaz Güney’in başından sonuna kadar yönettiği ilk filmi oldu. Çok ayrıntılı, iyi kurgulanmış bir senaryo olmasına karşın; senaryonun esiri olmadı. Değiştirdi, sahneler çıkardı, sahneler ekledi...

Duvarın gerçekliğinde bölünen uykular, yarım kalan düşler ve duvara karşı direnişler yoğunlaştı. Göğe açılan eller ateşin koruna yöneldi. Duvarın karanlığında ışığı ve suyu arayanlar sürüleştirilmeye çalışılan toplumun bağrında, umutla adımlanan yolların taşıyıcısı oldular. Arkadaş sıcaklığıyla paylaşılan acıların, baba yakınlığıyla büyütülen emeğini yaydılar. Halkın yaşamından kopuk olan Yeşilçam’ın yakışıklı jönlerine karşı halkın sadeliği ve yalınlığı üzerinden hareket etti. Güney, sanatını halkın yaşadığı acılardan, sevinçlerden, çelişkilerden yola çıkarak oluşturdu. “Halka laik olma” bakış açısı ile şekillenen sanat anlayışını, devrimin hizmetine sundu. Sanatın tek başına devrim yapamayacağını; ama doğru bir çizgi ve dünya hakkında doğru bir siyasi görüşle şekillenen bir sanatçının eserleri sayesinde kitlelerle çok güçlü bağlar kurulabileceğini söyledi. Bedenen aramızdan ayrılışının üzerinden (6 Eylül 1984) yirmi iki yıl geçmesine rağmen filmleri, Yılmaz Güney'in Türkiye halkları ile sarsılmaz bağlar kurduğunu göstermeye devam ediyor. Halkı hep acı ve gurbet türküleri söylemeye mahkum edenlere sarsılmaz bir inançla karşı koyarken; duvarların nasıl aşılacağını sağ yumruğunu havaya kaldırarak gösteriyor. Karanlığa inat ışığı ve suyu arayanları, umudunu ve inancını yitirmeyenleri faşizme meydan okuyarak şöyle selamlıyordu: "Baylar, korkunuzu, telaşınızı anlıyorum. Bugün otlandığınız toprakları, fabrikaları madenleri korumak için her türlü vahşete hazırsınız. Ama bilmelisiniz ki korkunun ecele faydası yoktur ve hiçbir vahşet bizi haklı davamızdan caydıramayacaktır. Sizi, kendi yarattığınız sosyal-siyasal çelişmeler içinde, döktüğünüz dökeceğiniz kanlar içinde boğacağız. Bizim ülkemize dönme hem de zaferle dönme umudumuz ve güvenimiz vardır. Ama sizler bir gün kaçacak ve bir daha dönmeyeceksiniz. Beyaz Ruslara bakın, Kral Faruk'a, Üah'a, Somazo'ya bakın ve halkın geleceğini görün".

ÖZGÜR DÜÜÜN SAYI-37

 

Özgür Düşün

  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün

www.demokratikgenclikhareketi.org | Demokratik Gençlik Hareketi Resmi İnternet Sitesi