|
insanoğlunun mağara resimlerinden başlayarak bin yıllardır resim yaptığını biliyoruz. Ancak güzel sanatların diğer bütün dalları gibi “resim sanatı” da Antik Çağ’dan itibaren zanaat olarak görüldü. Ressamlara basit birer zanaatçı gözüyle bakıldı. Oysa müzik, hitabet (retorik) ve şiir çoktan kendilerine sosyal ve kültürel yer edinmişlerdi. Artık resmin de bu mertebeye çıkması gerekiyordu. “Makam-mevkii” sahibi kişiler veya kilise kendi belirledikleri içerikte resimler sipariş ettiler. Ressamlar bu kişi ve kilisenin koyduğu kurallara karşı çıkamadı ve özgürce kendi sanat eserlerini yaratamadılar. Diğer yandan ise artık mevcut bilimsel yöntemlere başvurmakla kalmadılar. Kendileri de yeni buluşlarla gelişmeye katkıda bulunmaya başladılar. Kendi yaratıcı özgürlüklerini ve iradelerini kullanarak resim yapma olanağını ancak 700 yıl önce büyük mücadeleler sonunda elde edebildiler. 14. yüzyılın başlarından itibaren Ortaçağ’ın alışılagelmiş karanlık formlarını aşmaya, değiştirmeye çabalayan ressamlar yeni biçim ve teknikler geliştirmek için çalıştılar. Tüm bu arayışların ve çalışmaların sonucunda görme biçimlerini günümüze kadar belirleyecek olan perspektif kurallarını geliştirdiler. Mimar ve heykeltraş olan Filippo Brunelleschi, doğada birbirine paralel giden bütün çizgilerin bizim bakış açımızdan, “çizgisel bir perspektif” içinde uzaktaki tek bir noktaya doğru uzandıklarını keşfetmişti. Gene mimar ve aynı zamanda yazar olan Leon Battista Alberti, Brunelleschi’nin bu keşfinden birkaç yıl sonra üç boyutlu nesnelerin iki boyutlu bir yüzeye mekansal olarak yansıtılmasını sağlayan bir konsept geliştirdi. Alberti resmin yüzeyini, ressamın dünyaya baktığı “açık bir pencere”ye benzetiyordu. Pencere, yani resim yüzeyi, göz ve nesne arasına giriyor, doğal dünyadan doğruca ressamın gözüne ulaşan “akımları” yakalıyordu. O halde resimdeki her şeyin tek bir noktaya yani “kaçış noktası”na doğru akması şarttı. Alberti’nin resim kurgusundaki yeni perspektif yöntemi (merkezi perspektif) gözü tek bir noktaya odakladığı için bizim üç boyutlu görme biçimimize tıpatıp uygundu. Sanat o zamana kadar sadece dinsel temaları işleyebildi. insanların diğer sahte dünyadan çok bu dünyayla ilgilenmeye başlamasıyla birlikte, perspektif insanların kendilerini çevreleyen doğanın gerçekçi bir biçimde betimlenmesine olan talebi karşıladı. Sanatçı artık merkezi perspektif kanunlarının efendisi olarak “dünyanın düzenleyicisi” konumuna geldi. Büyük usta Leonardo Da Vinci perspektifi şöyle tanımlar: “Perspektif, tam anlamıyla saydam ve düzgün bir camın arkasından bakıldığında, sahnedeki tüm cisimlerin bu cam yüzeyine çizilmiş gibi algılanmasından başka bir şey değildir.” Bununla birlikte sanatın o zamana kadar ele aldığı sadece din içerikli konular yavaş yavaş değişmeye, dönüşmeye başladı. Artık yeni temalar işlenebildi ve uzun bir süre içerisinde zanaatkâr statüsünden kurtulup özgür birer sanatçı olarak fikirlerini, duygularını ifade etmeye, resimlerinde cesur ve çarpıcı konuları işlemeye başladılar. Aslında sanattaki bu yeni anlayışların merkezinde, gündelik yaşamın bütün alanlarında gelişmeye başlayan ve Orta Çağ’ın bitiminde yeni bir dünya görüşü ile düşünsel devrime yol açan büyük dönüşümler yatar. Dümdüz bir tepsi olduğuna inanılan o eski dünya artık yeni bir bilinmezliğe dönüşmüştü. Yeni sorular yeni cevaplar bekliyordu. Halk dinin ve ruhban sınıfının tekelindeki bilimlere körü körüne inanmaktan vazgeçip sorular sormaya ve yeni cevaplar aramaya başladı. Cesur denizciler, haritadaki karanlık noktaları keşfetmek ve uzak diyarlarda bulmayı umut ettikleri hazinelerle, kendi coğrafyalarındaki refahı ve zenginliği çoğaltmak üzere okyanuslara açılıyordu. Bunun için dünyaya ve onun bilinmezlerine yönelik yeni bir bilim ve teknoloji gerekiyordu. O dönemin birçok buluşu; örneğin saatler, haritalar ve daha birçok mekanik alet bu ihtiyaçtan kaynaklanmıştır. insanların çevrelerindeki âlemle ilgilenmeye başlamasıyla birlikte resim sanatında da o güne kadar görülmemiş ölçüde bir gerçeklik akımı doğdu. Ressamların en önemli ve soylu görevi, incil’deki öyküleri çoğunluğu okuryazar olmayan halkın anlayabileceği şekilde resmetmekti. Bundan dolayı hükümdarlar ve soylular ressamlara kendi özel mülkleri için dinsel içerikli resimler sipariş ederlerdi. Bu türlü büyük siparişlere de her zaman rastlanmazdı. Siparişler genellikle bir soylunun bavuluna sığacak şekilde küçük ve taşınır dini resimlerden ibaret olurdu. Bu tür taşınabilir resimler 15. yüzyılda giderek daha çok yaygınlık kazanmıştı. O dönemde resim “önem perspektifi” denilen bir düzen içerisinde kurulmak zorundaydı. Yukarıda değindiğimiz merkezi perspektiften farklı olarak bu düzende önemli olay ve konu büyük, önemsiz olan ise daha küçük betimlenmeliydi. insanın doğal görme biçimine uygun (natüralist) bir anlatım biçimi henüz şekillenmemişti. Resimde hâkim olan tema “tanrısal âlem”di. Bu âlemin dünyadan daha muhteşem ve yüce olduğunu göstermek için resmin bütün zemini genellikle altın sarısı bir zeminle kaplanırdı. Ressam ve yazar Giorgio Vasari, gerçekliğiyle kendinden sonra gelen bütün kuşakları etkileyen Giotto’yu “resim sanatının atası” diye nitelendirir. Giotto yenilikçi anlayışıyla resme yalnız üç boyutluluğu katmakla kalmamış, sanat eserlerine imzasını atan ilk sanatçı sıfatıyla da resim tarihine geçmiştir. Vasari 1550’de en önemli italyan sanatçılarının biyografilerini yazdı ve böylece ilk “sanat tarihi” kitabını yazmış oldu. Böylelikle ressamlar bireysel yaratıcılıklarına yaptıkları vurguyla geleneksel zanaatkâr statüsünden kurtularak kendi varlıklarının, yeteneklerinin farkına varmaya başladılar. Kendi özgür iradeleri ışığında kilisenin, dinin ya da burjuvazinin baskısı altında kalmayarak mükemmel sanat eserleri üretmeye başladılar. Büyük bir dönüşüm olarak nitelendirebileceğimiz, italya başta olmak üzere Avrupa’da yaşanan hayatın her alanındaki bu gelişmeler ve değişimler Rönesans ile birlikte doruk noktasına ulaşmıştır. ÖZGÜR DÜÜÜN SAYI-41
|