İktidarın Yozlaştırma Saldırısına Karşı, Başka Bir Dünya Umuduyla Yaşam Alanları Yaratalım

Halk sınıf ve katmanlarına yönelik ekonomik ve politik saldırılar, devrimci ve demokrat çevrelerde yeterince derinlikli kavranamasa da ilgi uyandırıyor, inceleniyor ve tartışılıyor. “Köylü IMF'nin tarım politikalarıyla ezilirken, isçi ve memurlar sefalet ücretlerine mahkum ediliyor, esnaf siftah yapamadan kepenk kapatıyor...” son birkaç yılın en basmakalıp haber-yorum girişi. Bir yazıda bu girişi gördüğünüzde yalnızca orta paragrafı okuyup yazıyı geçebilirsiniz. Ne de olsa girişte 'saldırıların ne kadar büyük olduğu'ndan, son paragrafta ise 'halkımızın bu saldırılara mutlaka karşı koyacağı'ndan söz ediliyordur. Orta paragrafta ise birkaç cümleyle yeni saldırının ne olduğu anlatılır. Bize gerekli olan da o kısımdır.

Basmakalıp yazıları eleştirmek gerekli ve bir o kadar da keyifli ama konumuz bu değil. Gündemde yeterince yer bulamayan, en az ekonomik ve politik saldırılar kadar tehlikeli kültürel-ahlaki saldırı ve durumlara değinmek; bazı karşı duruş olanakları ortaya koymak istiyoruz. Saldın ve “durumlar” dedik; çünkü yaşananlardan bazıları iktidarın doğrudan saldırısı değil, dolaylı saldırıları veya sistemin yapısından kaynaklı “kendiliğinden” durumlar.

SALDIRILAR VE GELİŞMELER

Tüm kültürel-ahlaki saldırıların yöneldiği hedef, kitleleri -özellikle de en alt katmanlardan kitleleri- uyuşturmak, yozlaştırmak ve sınıf mücadelesinden uzaklaştırmaktır. Sistemin bu yolla etkisi altına aldığı bireyi sınıf mücadelesine çekmek oldukça güçleşiyor; üstelik politikaya çekilse bile kişi saldırıların yarattığı tahribat ve “hastalık” larla geliyor. Bunları bulunduğu kuruma taşıyor.

Dergimizin burjuva gazetelerin üçüncü sayfalarına veya haber bülteni 'süsü verilmiş' magazin programlarına benzememesi için aslında hepimizin iyi bildiği ve yaşadığı saldırı ve durumları özet geçip, birkaç örnekle yetineceğiz. Esas amacımız bunların özünü ve amacını ortaya koymak. Sınıflandırmış olsak da, saldırıların bir bütün oluşturduğu ve birebir bağlantılı olduğu unutulmamalı.

Yozlaştırılan Cinsellik: Sosyete ve medya maymunlarından oluşan sefil bir güruh, aşkı geniş kitlelerin gözünde bayağılaştırıyor. Gün geçmiyor ki, basında bu güruhtan birilerinin büyük aşkına ilişkin bir haber yer almasın. Bu haberi, birkaç gün -olmadı en fazla birkaç hafta sonra- 'büyük aşkın' nasıl bittiği haberi izliyor. Genç insanlar basında sürekli gördükleri ve olumlu olarak sunulan örneği benimsiyorlar. Karşılarına geçip filozof ve sanatçılardan alıntılarla, aşkın bir yaratım ve özgürleşme süreci olduğunu anlatmaya kalkışırsanız pek dikkate alınmazsınız. Aşkın bayağılaştırılmasının yanında bir de cinselliğin sürekli göz önünde tutulması var; hem de en açık seçik, gereksiz ve bayağı biçimiyle. Klipler, filmler, diziler, magazin programları, yarışmalar fark etmiyor. Gazetelerin 'arka sayfa güzelleri'ni de unutmamalı. Özellikle kadın bedenini ve cinselliği farklı ürünlerin reklamı-pazarlanması için çok uzun zamandan beri kullanılıyor.

Cinsellik ve aşk feodal lordların ilk gece hakkında bile böylesine yozlaşmamıştı belki. Liseli gencin, kız arkadaşıyla birlikte oluşunu dolapta gizlenen arkadaşına kaydettirip görüntüleri internetten yayınlaması; Mardin, Sivas ve daha pek çok şehirde 13-14 yaşında kızlara onlarca 'kelli-felli' adamın ve devlet görevlilerinin tecavüz etmesi cinselliğin yozlaşmasının acı örnekleri.

Feodal kültürün kalıntılarının sınırlayıcılığı ile emperyalist cinsel 'özgürlük' ilginç sentezler yaratıyor. Giyim tarzında bunun derin yırtmaç ve başörtüsü gibi gülünç örnekleri var. Özellikle işsizler ve düşük ücretle çalışanlar saldırıdan daha fazla etkileniyorlar. Toplumsal' baskılar alt katmanlar için cinselliği daha çekici duruma-getiriyor; doğal bir süreç olmaktan çıkarıyor. Şehir küçük burjuvazisi daha rahat olduğu için daha 'şanslı'. Olanakları geniş. Örneğin Number One TV'de gece yayınlanan “Arkadaş TV” programı, özellikle toplumsal ilişkilerin geldiği boyut açısından incelenmeli. Genç kadın ve erkekler çıkıp kendilerini tanıtıyor. 'Hafta sonları arkadaşlarıyla kefelerde takılmayı sevenler', 'kitap okuyanlardan nefret edenler', 'bir erkekte önce el ve ayak tırnaklarına bakanlar'...(sırf bu yazıda örnekleyebilmek için bu işkenceye katlanıp, gerçekten izledik...) Telefonlarını verip 'arkadaşların aramalarını bekliyorlar. Bir gün bir mizah köşesi hazırlarsak, bu program mutlaka hak ettiği yeri alacaktır.

Özetlersek 'aşk yaşamaktan' ve cinsellikten başka bir şey düşünmeyen bir güruh yaratılıyor. Tecavüz, taciz ve fuhuş yaygınlaşıyor. Genç insanlar için cinselliğin ve yozlaştırılmış aşkın bu denli gündem olması, onları yaşamın diğer alanlarından özellikle de politikadan ve sınıf mücadelesinden koparıyor. Dünya ve ülkemiz egemen sınıflarının beklentisi de bu.

Aptallaşma: Saçma yarışma programlarının, lümpen türkücülere veya güzel ve aptal kadınlara sundurulan söyleşilerin, magazin programlarının, haber bültenlerindeki sığlığın, gazetelerin içeriğinin ve köşe yazarlarının çapsızlığının yaratacağı etki düşünülürse, bunlar karşısında yaşanacak durumun aptallaşma olacağı görülür. Okul eğitiminin niteliğini, öğrenciye verdiklerini de analize kattığımızda derinlikli düşünemeyen, görüneni gerçek, propagandası yapılanı doğru kabul eden bir kitlenin yaratıldığını görüyoruz. Kahvehane 'kültürü' ve kumar, aptallaştırma saldırısının önemli bir ayağı. Örneğin 60.000 nüfuslu Bingöl'de 500 kahvehane varmış (Milliyet, 29.08.03). Alt katmanlar için şans oyunları, televizyondaki yarışmalar umut; magazin programlarında gördükleri Laila şürekasının yaşamı da hedef oluyor. “Oğlumuz türkücü, kızımız manken olmak istiyor. Sınıf mücadelesi de ne oluyor?”

Şiddet: Son dönemlerin en gözde başlığı. Yozlaşma sürecinin diğer bileşenleri yalnızca haber olarak verilirken, şiddet burjuva medyada haberin ötesinde tartışılan bir başlık olarak yer alıyor. Çünkü komprador burjuvazinin yaşamına da yönelen bir tehdit var. Umutları tükenen ve politik bir öncüyle tanışamayan kitleler kimi zaman bireysel, kimi zaman kitlesel şiddete başvuruyorlar. Kitlesel şiddetin iki yaygın örneği olan çeteleşme ve futbol fanatizmi sistem tarafından destekleniyor. Çeteleşmeye belli sınırlar içinde kaldığı sürece politik örgütlenmeye 'alternatif' olduğu için, fanatizme ise kitlelerin sisteme duydukları -ancak yeterince bilincine varamadıkları- öfkenin politik mücadele alanındansa tribün kavgalarında dindirilmesine olanak verdiği için, her zaman destek verilmese de en azından göz yumuluyor.

Bireysel şiddet daha dramatik ne yazık ki. Çocuklarına ekmek götüremeyen yoksul bir baba, iflas etmiş bir esnaf, işsiz bir genç kendine ve/veya durumundan sorumlu olmayan insanlara zarar veriyor. Demokratik Halk Hareketi (DHH) geliştiği ölçüde halk sınıflarının geleceğe karamsar bakan unsurları, umutsuzluğa kapılarak kör şiddete başvurmak yerine, umutla sınıf mücadelesine sarılacaktır.

Şiddet bunlarla sınırlı değil elbette. Bunlar yalnızca son dönemde artan, göze çarpan başlıklar. Aile içinde, okulda ve yaşamın başka alanlarında sistemin getirdiği sıkıntılardan doğan şiddet sürüyor.

Şiddete ilişkin son bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Kapkaç ve hırsızlık olaylarında yaşanan şiddet de artıyor. Bu tip olaylar sistemin doğal sonuçları; ancak olaylarda yaşanan şiddetin boyutları ve çoğu zaman gereksizliği, toplumda şiddetin geçim sıkıntısından öte, düzenin yarattığı ruhsal bozuklukların etkisiyle arttığını düşündürüyor.

Uyuşturma: Tüm saldırıların genel amacı uyuşturma. Ancak bunun, etkinliği gittikçe artan, daha doğrudan yolları da var. Özellikle emekçi mahallelerinde meyhane sayısı hızla artıyor. Uyuşturucu bağımlılığına ilişkin 24.000 öğrenci üzerinde yapılan bir araştırmanın sonuçları (Milliyet, 27.08.2003): İlköğretim öğrencilerinin %1,2'si, ortaöğretim öğrencilerinin %4'ü esrar kullanıyor. Uyuşturucu madde dağıtımına, politik gelenekleriyle öne çıkmış emekçi semtlerinde polis göz yumuyor. Bu maddeler kadınların fuhuşa çekilmesinde de önemli araçlar. Genişleyen uyuşturucu madde listesine, bali, tiner gibi maddeler de ekleniyor. Bu alışkanlıklar birkaç yüz sokak çocuğuyla sınırlı değil. Emekçi semtleri ve taşra şehirlerinde genel bir yayılma var. En son Dersim'deki festivale ilişkin haberlerde madde bağımlılığının yörede arttığını okuduk. DHH'nin en çok geliştiği yerlerden biri olan Dersim'de bunların yaşanıyor olması, üzerine düşünülmesi gereken bir durum. “Devletin saldırıları” söylemi cahilce-aptalca bir söylemdir. Engels, Anti-Dühring'de (Inter Yay. 2000 s. 67) ütopik sosyalistlerin “işçi sınıfının sömürüsüne ne denli şiddetle küfrederlerse, bu sömürünün neden ibaret olduğunu ve nasıl ortaya çıktığını o denli az gösterebilecek durumda” olduklarını anlatır. Bundan çıkarılacak önemli bir ders var: Tıpkı ülkemizde geri kitlelerin devlet karşısındaki tutumunda olduğu gibi, bir şeye ne denli kızıp-küfrederseniz, o şeyi analiz edip anlamakta o denli zorlanırsınız, iktidar elbette saldıracaktır (belki az bile saldırmaktadır) ve elbette tüm araçları özellikle de yozlaştırma araçlarını, kullanacaktır. Önemli olan onların ne yaptığından çok, DHH'nin ve kurumlarının saldırılara karşı ne yaptığıdır. Alkol, uyuşturucu vb. maddeler kimi zaman iktidarın bilinçli politik yönelimleriyle, kimi zaman da kar güdüsüyle yaygınlaşmaktadır. Sonuçta tüm saldırılarda olduğu gibi özellikle alt katmanlardan kitleler uyuşturulmakta, sürekli bir “bilinçsizlik” durumunda yaşamaktadır.

Tüm saldırılara ve yaşananlara baktığımızda ve bizim verdiğimiz örneklerlerle yetinmeyip haber bültenlerinde ve gazetelerde gördüklerimizi analiz ettiğimizde, toplumda bugüne kadar görülmedik bir yozlaşma ve tükenişin yaşandığını görebiliriz. Özel mülkiyet ve onun bin yıllardır yeniden ürettiği gelenekler ve alışkanlıklar, 21. yüzyıla yoğun bir yozlaşma mirası bıraktı. Burada açıklamamıza hiç de gerek olmayan, bencil, yarını düşünmeden hep günlük çıkarının peşinde koşan, aptallaştırılmış, din ve benzeri dogmalarla gözleri boyanmış, öğrenimden yoksun bırakılmış ve daha nice olumsuz sıfatla niteleyebileceğimiz insan tipi, bu mirasın yüzlerce yıldır yaşayan ürünüdür. Ancak ülkemizin de ötesinde, tüm dünyada bu mirasın yarattığı insan tipinin niteliklerini aşan gelişmeler yaşanmaktadır. Genel olarak dünyada zaman-yozlaşma grafiği doğrusal değil parabolik olarak artan bir çizgi izliyor. Yozlaşma araçlarının etkisi üç açıdan önemli: l-Kitleler sınıf mücadelesinden uzaklaştırılıyor; yozlaşma araçlarıyla umutsuzluklarını ve öfkelerini gideriyorlar. 2-Yozlaştırma-saldırı durumundan etkilenmiş kitlelerin politikleşmesi sorunu çözmüyor. Bunlar, üzerlerindeki etkileri ve hastalıkları politik kurumlara taşıyorlar. 3-Kitlelerin politik kurumlara katılması ve üzerlerindeki etkilerin giderilmesiyle de sorun çözülmüyor. Genel toplumsal yozlaşmaya karşı kültür politikalarıyla bir karşı hareket, bir kültür devrimi yaratmak gerekiyor. Bu insanlarla iktidarı da alabilirsiniz ancak yozlaşma saldırısına karşı koyulmadıkça, alternatif bir yaşam tarzı üretilmedikçe, halkın iktidarda kalması ve iktidar kurumunun zamanla yok edilmesi olanaksızdır. Uzun dönemde, yozlaştırma saldırısını analiz edip alternatifleri yaratabilen, politik hareket ve kurumlar ayakta kalacak, diğerleri elenecektir.

KÜLTÜR DEVRİMLERİNİN VE KIZIL SİYASİ ÜSLERİN ÖZÜ

Kızıl Siyasi Üs (KSÜ) kavramının özünü kavramak önemli. Yoksa iş biçim tartışmalarına sıkışır ve “Pazar ilişkilerine girmemiş tarımsal üretim alanları gerekir mi?”, “Dört şart mı var, beş şart mı var?”, “Bizde dört koşul mevcut, biri de kısmen var. Dört bucuktan beş olur mu?” diye debelenir dururuz. KSÜ'nün özü yarının toplumunu bugünden kurmaya başlamak, bugünden yönetim ve işleyiş konusunda deneyim kazanmak, iktidarı parçalayarak ele geçirmek, sistemin dışında yaşam alanları yaratarak kitlelerin özyönetim kavrayışını geliştirmektir. KSU salt askeri bir olgu değil; özünde politik ve bir ölçüde de kültürel bir olgudur. Mao Zedung'un kullandığı kavram bu nedenle Kızıl Askeri Üs değil; Kızıl Siyasi Üs'tür. 21. yüzyılda, zamanın koşullarına uygun olarak KSU kavramını geliştirmemiz gerekiyor. Bilimsel Sosyalizm, bilimsel bir öğreti olduğuna göre dogmalaşmayacak, olduğu gibi kalmayacak ve diğer tüm bilimler gibi gelişecektir. Örneğin Peru halkının varoşlar için geliştirdiği “Devletin ve polisin giremediği mahalleler yaratacağız!” sloganı ve bunun uygulanması bir adımdır. KSU kırlık alanlarla sınırlanmaktan öte halk iktidarının küçük birer örneklen olarak varoşlara taşmıştır.

KSU kavramını iyi anlayarak, bununla ilişkili, “yaşam alanları” kavramını türetmeliyiz. “Yaşam” alanları diyoruz çünkü bu alanlarımızın dışında kalan sistemin egemenliği altındaki, yozlaşma saldırısının etkisindeki alanlar “ölüm” alanlarıdır. KSU, nasıl burjuva-feodal sistemi alanında parçalayarak halkın kendi iktidarını icra etmesini sağlıyor ve iktidar mücadelesinde yeni atılımlar için bir zemin oluyorsa; yaşam alanları da burjuva feodal gelenek, alışkanlık ve yaşam tarzını parçalayarak yeni bir yaşam tarzının yaratıldığı ve yayıldığı odaklar olacaktır. Yukarıda saydığımız ve yeni araçlarla her geçen gün derinleşen saldırılara karşı koyuş olanağı ancak bu “ölüm alanları”nın dışına çıkmakla mümkündür. Mahallemizdeki kahvehane ve meyhane, üniversitemizdeki çaylı-sigaralı sığ kantin muhabbetleri, sürekli 'takıldığımız' durumda ölüm alanıdır. Arkadaş grubumuzla yaptığımız doğa gezileri, araştırma gruplarımız veya üniversitede çalışmalarına katıldığımız nitelikli bir kulüp yaşam alanlarıdır.

Kültür devrimlerine ilişkin bazı düşünceleri açarak bir sentez yapalım. Sosyalizmden geriye dönüş tartışmalarında Maoistler “biz bunu engelleyecek yolu biliyoruz: kültür devrimleri” teziyle bir avantaj yakalıyorlar. Ancak Cin Halk Cumhuriyeti'ndeki kültür devrimine karşın yaşanan geri dönüş konusunda yeterli açıklama yok. ÇHC'deki geri dönüşe karşın kültür devriminin başarısı ortada. 1960'lı yıllarda ülkeyi ziyaret eden burjuva yazar, gazeteci ve araştırmacılar dahi, kültür devriminin yarattığı kitle inisiyatifinden, kitlelerin yönetime ve politikaya katılmasından oldukça etkilendiler. CHC'deki kültür devrimi ve geri dönüş üzerine yorum yapmak için çok ayrıntılı araştırmalar ve belki bizzat Cin resmi kayıt ve kaynaklarından yararlanmak gerekiyor. Bu bizi aşıyor. Ancak bazı notlar düşmeliyiz. Çin'de kültür devriminden önce, ÇKP içindeki 1940 ve sonraki yıllardaki “Düzeltme Hareketleri” ve “Yüz Çiçek Açsın, Bin Fikir Yarışsın” politikası gibi uygulamalar olsa da gerçek anlamıyla bir kültür devrimi ancak 1965'te başlıyor. Bu, kültür devrimi düşüncesini yaratacak nesnel koşulların olgunlaşmasıyla ilişkili. Düşüncenin temeli olacak koşullar gelişene kadar, karşı-devrimciler Çin'de bir hayli yol alıyorlar. Sonuç olarak yapılan kültür devrimi, halkın iktidarda kalma süresini uzatıyor ancak halk iktidarını garanti altına almıyor. Mao Zedung belki onlarca kez kültür devrimi yapmak gerekeceğinden söz ediyordu. Biz bunu bugün, henüz iktidarın alınmasından önce başlayarak, iktidar denen olgunun yok edilmesine kadar sürecek bir “Sürekli Kültür Devrimi” süreci olarak anlamalıyız. Bu dersi çıkarabilecek kadar deneyim önümüzde duruyor. Eğer yaşam tarzımızı ve kitlelerin yaşam tarzını, alışkanlıklarını ve ilgi alanlarını değiştirmeye-geliştirmeye, daha iktidar halka geçmeden önce başlamazsak; insanların politikaya katılmalarını ve özyönetim anlayışlarının gelişmesini KSU ve yaşam alanları aracılığıyla sağlayamazsak, sınıfsız ve sınırsız bir dünyaya yürüyemeyiz; “başka bir dünya” yaratamayız.

Sistemin dışına taşan birer arınma odağı olarak yaşam alanları yaratmalıyız ve merkezi bir kültür devrimini beklemeden (coğrafyamızdaki “her şeyi devletten bekleme alışkanlığının, bir yansıması olarak proletarya politikasını izleyen kitlelerde de “her şeyi merkezi kurumlardan bekleme” alışkanlığı vardır), sürekli kültür devrimi kavrayışıyla hareket etmeli; sürekli kendimizi eleştirmeli, geliştirmeli ve yenilemeliyiz.

YAŞAM ALANLARI VE YAŞAM TARZINA İLİŞKİN NOTLAR

DHH'nin yaşam alanları yaratmak için sunabileceği olanaklar var. Kurumları var. Özellikle kültür kurumları ve dernekler önemli birer araç. Ancak buraları çay-sigara eşliğinde sığ sohbet ve dedikoduların yapıldığı yerler olmaktan çıkarmak gerekiyor. Yoksa buralar da “ölüm alanı” olur. Kurumlarla ilgili konuları bizzat onların tartışmaları gerekiyor; bizlerin bazı önerileri olabilir ancak burada kurumların değil, bireyler olarak bizlerin neler yapabileceğine yoğunlaşacağız. “Her şeyi devletten beklemeyin” söylemine benzer biçimde, biz de, “her şeyi kurumlardan beklemeyin” diyoruz. Kurumların durumundan önemli olan sizin duruşunuzdur.

Yaşam alanı bir kurum değil bir süreçtir. Burada elbette bir “Yaşam Alanı Derneği”nden veya birkaç kişilik bir grubun bir araya gelerek “biz bir yaşam alanı kurduk” demesinden söz etmiyoruz. Bu gülünç olurdu. Sınıflar, dolayısıyla düşünceler ve bunlara ilişkin yaşam tarzları arasındaki uzlaşmaz karşıtlık ortadan kalkana kadar sürecek bir süreçten, bir mücadeleden söz ediyoruz. Beş kişinin bir araya gelip “Yaşam alanı kuruyoruz” demesi saçmadır; ama “Yaşam tarzımızı değiştirmeye çalışıyoruz, sistemin saldırıları karşısında kendimize bir yaşam alanı yaratmaya çalışıyoruz” demesi bir süreci ifade eder ve gerçekçidir.

13. sayıda önerdiğimiz eğitim çalışmasında, çalışmanın nasıl uygulanacağına ilişkin önerilerimizde, mutlaka kolektif olarak uygulanması gerektiğinden söz etmiştik. Yaşam alanları yaratırken bunu aklımızda çıkarmamalıyız. Tek kişi, “alan” yaratamaz. Tolstoy'un, Anarşistlerin pek sevdiği “Özgürlüğünü ısrarla koruyan tek bir bireyin ahlaki gücü, binlerce sessiz köleninkinden üstündür!” sözü heyecan verici olsa da; bugün gerçekçi değildir. Bunca saldırı ve uyarıcı karşısında tek kişi ancak kendini toplumdan soyutlayarak karsı durabilir. Yaşam alanının duruşu ise soyutlanma değil; alternatif yaratarak büyümedir. Kolektif olduğumuzda bile soyutlanma tehlikesine karşı insanlarla iletişim içinde olmak ve genişlemek gibi bir hedefi gözetmeliyiz. Yoksa kendimizi fildişi kulelerimize hapsetmiş oluruz. Toplumla iç içe; onun üzerinde sistemin yarattığı olumsuzluklara yalnızca karşı olmak değil, alternatif olmak...

Yaşam alanı derken ideolojik çalışma grubuna veya benzer salt politik, kültürel vb. 'çalışma yapan bir gruba işaret etmiyoruz. Bir bütün olarak insanın yaşamdaki sosyal-kültürel gereksinimlerini giderebildiği bir alandan söz ediyoruz. Bir arkadaş grubunun sistemin yozlaştırma saldırısına karşı koymak ve kendilerini geliştirmek için bir araya geldiğini düşünelim (büyük bir hayal mi?). Araştırma yapmanın ve sohbetlerin yanında kültürel etkinliklerde bulunmuyorlarsa; örneğin ayda bir kez tiyatroya gitmiyorlarsa bu toplulukta bir şeyler eksiktir. Bir kültür merkezini ele alalım. Panellerin ve sanat etkinliklerinin yanında örneğin bahar ve yaz aylarında birkaç haftada bir doğa yürüyüşleri gerçekleştirmiyorsa, yılbaşı veya benzeri bir günde bir eğlence düzenlemiyorsa bu kurumda da bir şeyler eksiktir. Yaşam bir bütündür. Bilimsel-ideolojik araştırma, politik çalışma, sanat etkinlikleri, eğlence ve doğayla bütünleşme bu bütünün biri diğerinden daha az önemli olmayan parçalarıdır. Birinin yapılmaması, yapılanlarda bir şeylerin eksikliğine yol açar.

Son olarak, “sürekli kültür devrimi” yaklaşımıyla hareket etmeliyiz. Kültür devriminin en önemli bileşeni olan kitlelerin iktidara katılması unsuru bugün için eksik kalacaktır. Ama, içinde bulunduğumuz kurumlarda demokrasinin gelişmesini ve gittikçe

doğrudan demokrasiye evrilmesini (yalnızca temsilcilerin değil temsil edilenlerin de karar alma süreçlerine katılması; bu katılım için kendilerini yetkinleştirmeleri ve giderek karar alma süreçlerinin azaldığı, doğal olarak, 'saat gibi' işleyen bir kurumun yaratılmasını) sağlayabiliriz. Her koşulda pratiğin teoriye, konuşmalara ve yazılara baskın çıkacağı bir coğrafyada yaşadığımızın bilincinde olmalıyız. Örneğin Fransa'da, birini eleştirdiğinizde kendisine bakıp düzeltmesi gibi bir olasılık olabilir. Yoğun bir kültürel ve bilimsel birikimin olduğu, teoriye değer verilen, burjuva devrimini yaşamış ve gelişmiş bir kapitalist ülkedir Fransa. Anadolu'da bu özellikler yoktur; salt sözlerle insanları değiştirme olasılığı zayıftır. Burası kişilerin söylediği sözlerin değil; kişilerin kendilerinin, yaptıklarıyla değerlendirildiği sonuçta benimsendiği veya reddedildiği bir coğrafyadır. Eleştiri-özeleştiri mekanizması, 'etkili ve kırıcı söz söyleme sanatı' olarak anlaşıldığı için çoğu zaman ham bir hayal veya en ucuzundan bir yalancılıktır. Kişilerin yanlışlarını sözlerle değil (ki sözler çoğu zaman ters tepki yaratabilir); onlara pratik içinde yardımcı olarak düzeltebileceğimizi ve kendimizin de ancak böyle düzelebileceğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız. Mao Zedung'un söylediği gibi “Hataları olanları “Sen hastasın!” diyerek sarsmalı ve iyileşmelerine yardımcı olmalıyız.”. Sonuç olarak kültür devrimi teorik bir olgu değil; pratikte yaşanması gereken bir süreçtir. Burjuva-feodal geleneklerle alışkanlıklarla ve emperyalist kültürel saldırıyla hesaplaşmamızı sözlerden ve yazılardan çok eylemle, yaşam tarzımızı değiştirerek gerçekleştirebiliriz. Kendimizi düzeltmemiz de, başkalarını düzeltmemiz de, kurumlarda yönetime katılmamız da hep pratikle ilişkilidir.

Yaratacağımız yaşam alanlarının yozlaşma sürecine direniş odağı, halkın iktidarına zemin olması ve iktidar denen olgunun yok edilerek sınıfsız bir dünyanın kurulması idealine bizleri yakınlaştırması dileğiyle...

 Özgür Düşün - Sayı 15

 
kaypakkaya-anma-afisdgh-li-tutsaklarla-dayanisma

Özgür Düşün

  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün

www.demokratikgenclikhareketi.org | Demokratik Gençlik Hareketi Resmi İnternet Sitesi