Sahiden “İdeolojilerin Sonu” mu Geldi?

İdeolojilerin sonu söylemini doğru bir çerçevede ele •alarak, kavramın tarihsel süreçte nereye oturduğunu gerektiği biçimde kavrayabilmek için öncelikle "ideoloji" teriminin içeriğine ve tarihsel seyrine bakmakta yarar vardır.

İdeoloji Nedir?

İdeoloji kavramını ilk olarak 18. yüzyıl filozofu, Destutt de Tracy kullanmıştır. Tracy, bu söylemiyle düşünce (fikir) araştırmasını ve düşüncelerin kökenleriyle ilgili bir araştırmayı amaçlamıştır. Bu söylem daha sonra Cabanis, Volney ve Daunou gibi düşünürlerce benimsenmiş ve "ideoloji" kavramı kabul görür bir hale gelmiştir.

"ideoloji, giderek fikirlerin özelliklerini, yasalarını, kökenlerini araştırma anlayışı olmaktan çıkarak temel siyasal görüş anlamına alınmaya başladı" (Timuçin, 1998, s 1 64). İdeoloji, toplumsal yaşama ve sınıflara ilişkin bir söylem olup, toplumsal yaşayışın örgütlenmesine dair öngörüde bulunur. İdeolojilerin ortak yanı, toplumlara mutluluk vaat etmeleridir. Siyaset felsefesinin temel metinleri olan Devlet, Politika, Prens (Hükümdar), Kanunların Ruhu Üzerine gibi yapıtların tümünde ortak olan yön, hepsinin mutluluk ve refahı öngörmeleridir. Bu durum, "ideoloji" söyleminin kabul görmeye başladığı 19. yüzyıl için de böyledir. İdeoloji kavramını kullanan Marks, ideolojiyi en genel anlamda toplumsal yaşayışa ilişkin düşünce olarak ele alır. Yani Marksist kuramda, ideoloji, ahlaki, felsefi ve dini düşüncelerin bütünü olarak algılanıp tanımlanır. İdeoloji kavramını sınıf ve iktidar ilişkisinden bağımsız ele almak, ideolojinin kavramsal içeriğini eksik kavramak anlamına gelir. Marks, kapitalizmi açıklarken, onun kendini var eden ve toplumlar (sınıflar) nezdinde kendini meşru kılan yönünün onun ideolojisi olduğunu belirtmiştir. Marks'a göre, dünyaya ve özellikle sosyal dünyaya (yaşama) ilişkin kavrayışımız politik çıkarlarca belirlenir. Hakim sınıfa tabi olan, ezilen ve sömürülen sınıfların değil de hakim sınıfın çıkarına uygun birtakım inançlar egemen kılınır. Kapitalizmde, yaşamın doğası ve sınıflar arası çelişkiler egemen sistem (ideoloji aracılığıyla) tarafından gizlenir. Burada devreye giren ideolojinin kendisidir. Bu nedenle, egemen sınıfın ideolojisine karşı, gizlenmeye çalışılan ezilenlerin ideolojisini açığa çıkarmaya çabalamak gerekmektedir. Çünkü, egemen ideoloji, yabancılaştırmayla, gerçekliğin önüne bir perde çeker.

İdeolojinin ne olduğuna ilişkin "İdeoloji" adlı önemli bir yapıt ortaya çıkaran İngiliz düşünürü Terry Eagleton, bu kavramı çeşitli yönleri bakımından 16 biçimde tanımlamıştır.(1)Eagleton'a göre, ideoloji, toplumsal yaşamdaki anlam, gösterge ve değerlerin üretim sürecine işaret eder. Ayrıca, ideoloji belli bir sınıfın ortak düşüncelerini de simgeler. Kavramın bir diğer yanı, Marks'ın da belirttiği üzere, egemen siyasi iktidarın kendini meşrulaştırma aracı olmasıdır.

Eagleton'm dikkat çektiği noktalardan bir diğeri ise; değerlerin sistemli bir biçimde çarpıtılmasının da ideoloji aracılığıyla yapıldığı vurgusudur. İdeolojinin yönlerinin belirtildiği bu tanımların bazılarında, kavrama olumsuz bir içerik yüklenilmektedir. Bundan ötürü de ideoloji, çoğunlukla başkasının (hasımların) düşüncesi olarak algılanır.

Kavrama dair yapılan tanım ve değerlendirmelerde, onun bir sınıf ya da tabakaya ait ortak düşünce olduğu belirtilmiştir. Bunun yanında, ideolojiyle ilgili olarak iki ayrı tavır geliştiğini söylemek mümkündür."...Hegel ve Marks'tan Georg Lukacs ve bazı geç dönem Marksist düşünürlere kadar uzanan bir temel kol, büyük ölçüde, doğru ve yanlış bilme fikriyle, yanılsama, carpıtm.a, mistifikasyon anlamında ideolojiyle meşgul olmuştur; buna karşın, epistemolojik olmaktan çok sosyolojik bir eğilim gösteren bir başka düşünce geleneği ise ağırlıklı olarak, fikirlerin gerçekliği veya gerçekdışılığından çok, toplumsal yaşamdaki işlevleri ile ilgilenmiştir" (Eagleton, 1996, s 18) Eagleton'ın da söylediği üzere, ideoloji kavramının birbirinden farklı birçok özelliği vardır. Ancak, ideolojinin yanıltma ve maniplasyon aracı olma yönü her zaman göz önünde bulundurulması gereken bir noktadır. Kısaca, ideoloji meşru kılma ve dışlama ilişkisiyle ele alındığında, kavramın ikili özelliğinden biri kavranılmış olur. Diğer yandan, ideolojiler yabancılaştırma ve yanıltma özelliklerinin yanında, sahiplenme ve temsiliyet üzerinden ele alınmalıdır. İdeolojilerin iktidarla ilişkisi de bu bağlamda görülebilir, ideoloji, bir sınıfın ortak düşüncesi olması bakımından, sınıfsal bir temsiliyet ifadesidir, iktidarda olmak ve tahakküm altında bulunmak, ideolojik konumlanışı doğuran unsurlar olarak karşımıza çıkar. Başka bir deyişle, ideolojiler tarihsel ve toplumsal koşullara bağlı olarak açıklandığında, sınıfsal (toplumsal taraf olarak) temsil göze çarpar.
İdeoloji kavramına bu biçimiyle değindikten sonra, kavramın kapsadığı ya da dışladıklarına ilişkin son olarak şunlar söylenilebilir: İdeolojiler, toplumsal yaşam içinde belli bir nesnel gerçekliğin ortak çıkarlar açısından değerlendirilip, ortak duyu ve düşüncelerin toplu hale getirilmiş biçimini ifade ederler.

Yani ideoloji, toplumsal sınıf ya da tabakaların, ortak çıkarları doğrultusunda şekillenen düşünce sistematiğidir. Bunun yanında ideolojinin belirgin diğer yönü iktidar açısındandır, iktidarda olanın iktidarını süreklileştirmek ve kendini meşrulaştırmak için oluşturduğu düşünce sistemi de ideolojinin diğer önemli özelliğini teşkil eder.

Tüm bu söylenenlerden sonra, asıl konumuz olan "İdeolojilerin Sonu" söylemini ele almak mümkün olacaktır.

“İdeolojilerin Sonu Geldi” Söylemi Tarihsel Seyir İçinde Nereye Oturur ve Niye Ortaya Atılmıştır?
İdeolojinin ne olduğuna ilişkin temel yaklaşımlar, onun toplumsal ilişkiler bağlamında ele alınması gerektiğini ortaya koyuyor. Özellikle tarihin hız kazandığı 19. yüzyıl Avrupa'sı için yapılan "ideolojiler çağı", tanımlaması da bu bağlamda toplumsal ilişkiler çerçevesinde anlamlı bir yere oturur. Sınıfların birbirine girdiği ve çatışmaların doruğa ulaştığı bir dönem olan 19. yüzyıl, emek-sermaye arasındaki çelişkinin de somut biçimde ortaya konulduğu bir çağı işaret eder.

Bu dönemde, sınıflara bağlı olarak belirip tanımlanan iki temel yaklaşım ortaya çıkmıştı. Buna göre, sermaye sınıfı ve işçi sınıfı, her alanda kendi örgütlenme ve kurumsallaşmasını oluşturmaya dönük olarak elinden geleni yaparak, kendi dünya görüşlerini oluşturma çabasına girmişti, ideolojilerin keskinleşmesi de bu doğrultuda somutlaşmıştır. Ancak, 19. yüzyılın ardından başlayan yeni sömürge savaşları ve dünyayı yeniden paylaşma mücadelelerine paralel olarak, hem toplumsal taraflara ilişkin yeni tanımlamalara ihtiyaç doğmuştur, hem de sınıfların çatışması yerini zaman zaman farklı mücadelelere bırakmıştır.

19. yüzyılı takiben ortaya çıkan koşullar, çok parçalı bir dünyayı, uluslaşma hareketlerinin hız kazanmasını ve eski sömürge ve yarı-sömürgelerin bağımsızlıklarını elde ederek, hegemonya ilişkilerinin yeniden tanımlanmasını gereğini ortaya çıkardı, iki büyük dünya savaşı, sermaye birikimi ve kapitalizmin aldığı hal açısından bu paylaşımın boyutunu ortaya koyar niteliktedir.

Kapitalizmin kurumsallaşmasını büyük ölçüde sağladığı, ancak büyük bunalımlara da engel olunamadığı bir yüzyıl olan 20. yüzyılda, dünyadaki siyasi ve ekonomik gelişmelere kısaca göz atmadan ideolojilerin sonu söylemini anlama çabasının bir ayağı havada kalacaktır, ideolojilerin sonu söylemi iki büyük dünya savaşı, iki büyük devrim, iki büyük bunalımın yaşandığı, yıkımlar ve umutlarla dolu bir dönemin noktalandığı iddiasıyla ortaya atıldı. 50 milyon insanın yaşamına mal olan 2. Paylaşım Savaşı'nın ardından, neredeyse tamamıyla harabeye dönen Avrupa'ya savaştan hem galip hem de az hasarla çıkan ABD'nin müdahalesi, yeni bir dönemin başladığına işaret ediyordu. Altyapısı harap olan, üretim tesisleri ve ekonomileri çöken birçok Avrupa ülkesi, savaş sonrası tek başına ayakta durmayı başaramıyordu. İşte bu durumda 15 yıl önce yaşadığı büyük bunalımdan Keynes'in yardımıyla kıl payı kurtulan dünya sistemi, savaşın ardından bir kez daha kendisini restore etmek zorunda kalmıştı. Avrupa'nın altüst olduğu, genç Sovyetler Birliği'nin 20 milyon insanını yitirdiği, Avrupa devletlerinin birçok sömürgelerinin bağımsızlık kazanarak buralara akan kaynakları kestiği l 945 sonrasının dünyasında, ABD savaştan tek egemen güç olarak çıkmayı başarmıştı. Böyle bir konjonktürde, emperyalist ABD'nin önünde pek fazla tercih kalmamıştı. Harap olan Avrupa'yı onararak, aynı zamanda sistemi de "onarmak", bu sayede ekonomik ve siyasal alandaki etkinliğini artırmak bu devletin seçeceği yol olmuştu. ABD de Marshall Planı çerçevesinde Avrupa'yı yeniden inşaya koyuldu. 50 yıl öncesinin büyük egemen ülkeleri, artık ABD yardımı olmaksızın yaşamlarını sürdüremeyecek düzeye gelmişti. Bu doğrultuda, Avrupa'nın restorasyonu için bu ülkelere büyük çapta iktisadi destek sağlandı. Para yardımının yanında, ABD'li firmalar da bu bölgelere akın etti. l 945'leri takip eden dönemde, yeni sömürgecilik politikaları doğrultusunda, ABD eksenli "dünyayı yeniden şekillendirme" projesi hayata geçirilmeye başlandı. Eski İngiliz ve Fransız sömürgelerine bu kez ABD göz dikmişti. Egemenlik mücadelesi farklı bir boyut kazanarak ABD'nin öncülüğünde sürdürülüyordu.

Savaş sonrasının bir diğer önemli boyutu ise, iki kutuplu dünyanın iyiden iyiye somutlaşmış olmasıydı. Bir yanda SSCB öncülüğündeki sosyalist blok, diğer yanda da ABD'nin başını çektiği, Birleşmiş Milletler (BM) ve NATO gibi organizasyonları kurmuş olan, merkez kapitalist ülkelerin ağırlıkta olduğu "kapitalist cephe" dünyanın iki kutbunu oluşturuyordu. Egemenlik mücadelesinin kızıştığı savaş sonrası yıllarda, Küba ve özellikle Çin devriminin de büyük etkisiyle bağımsızlığını ve devrimi kazanan Vietnam(2) gibi ülkeler verdikleri mücadelelerden başarıyla çıkarak dünyayı yeniden şekillendirmek için yola koyulan ABD'nin ayağını taşa çarpmasını sağlamış, yeniden şekillendirme planlarını sekteye uğratmışlardı. Soğuk Savaş, yeni dönemin adı olmuştu. ABD'nin liderliğindeki cephe, her alanda saldırıya geçerken "kızıl tehlike"ye karşı birçok projeyi hayata geçirmeye başlamıştı. Yeşil Kuşak Projesi, NATO ve BM, bunlardan yalnızca bazılarıydı. Temel mücadele, dünya sistemini korumak üzere veriliyordu. Bunun için tüm aygıtlar birer ideolojik silaha dönüştürülmeliydi.

Soğuk Savaş, sanata ve sinemaya yansınmakta da geç kalmamıştı. Hollywood yıldızları ABD polisince sorgulanıyor, edebiyat ve sanatın her alanında da mücadeleye girişiliyordu. İşte böyle bir dönemde, daha sonra ABD başkanı olacak Ronald Reagan bile sorgu odalarına alınıp Sovyet ajanı olup olmadığı konusunda sorgudan geçirilmişti.

"İdeolojilerin sonu geldi" söylemi, 2. Dünya Savaşı'nı takip eden yıllarda ortaya atıldı. ABD'li sosyolog Daniel Bell, bu tezi ilk öne süren isim oldu. 1960'lı yılların ortalarında, artık dünyanın eski yapısının kırıldığı ve yeni bir tanımlama ihtiyacı olduğu savını dillendiren Bell, temel olarak geleneksel sağ ve sol ideolojilerin, yani l9. yüzyıldaki temel ideolojiler olarak ortaya konulan "sosyalizm" ve "liberalizm"in (kapitalizm) ekonomik ve siyasi alandaki değişimlerin sonucu olarak önem ve değerini, insanları harekete geçirebilme kapasitelerini yitirdiklerini iddia ediyordu. Bell'den sonra aynı görüşü Seymour le Lipset de dile getirmişti. Bell'in öne sürdüğü tezde, dünyanın artık eski ideolojilere göre şekillendirilmesi söz konusu olamazdı. Bunun yanında yeni düzende ideolojilere de ihtiyaç yoktu. İdeolojiler, sosyo-ekonomik dönüşümlere bağlı olarak etkiliklerini yitirmişti. Bell, ideolojilerin giriştiği mücadelenin yıpratıcı olduğunu söylerken, tarihin bu ideolojilerin etkilerini yitirdiğini ortaya çıkardığını savunmuştur. Bell'e göre, 'İdeolojiler, refah devleti terimiyle özetlenebilecek olan değişimlerin kapitalist toplumlarda yarattığı değişimlerin bir sonucu olarak, örneğin siyaset alanında işçi sınıfının demokratik katılımından, ekonomik alanda refah düzeyini f) artışı ve daha adil bir bölüşümden dolayı da anlamını yitirmişlerdir." (Cevizci, 2002, s535) Artık büyük çaplı ideolojik dönüşümlerin yerini, küçük çaplı reformlar ve düzenlemeler alacaktır.

Burada önemli bir nokta da ideolojilerin toptan reddedilmesinin yanında, esas olarak Marksizm ve sınıf ideolojisinin öldüğü vurgusudur. Liberal demokrasilerde sorunların yumuşak ve demokratik yollardan çözüleceği fikri öne çıkmaktadır. Başka bir deyişle, Bell'in "İdeolojiler bitti" söylemi aslında Marksist ideolojinin bittiği iddiasıdır. Tabi bu söylemin arkasında, dünyadaki güç dengeleri ve konjonktür hesaba katılmıştır. Ancak Bell'in tezini yalnızca Marksizmin ya da işçi sınıfının ideolojisinin bittiğine yapılmış bir gönderme olarak algılamak, bizi sorunu kavramaktan uzaklaştırır. Onun için, bu söylemi tüm nedensellikleri ve bağıntılarıyla ele almaya ihtiyaç vardır. Bell'in söylemi yeni bir dünyanın kurulduğu ve bu yeni dünyada mevcut yapının sorunları çözmede yeterli olacağı iddiasını taşımaktadır. Artık ideolojilerin belirleyiciliğinin bittiğini söylemek önemli bir tespit olmakla birlikte, ideolojilerin yerine konulanın kendisi de bir "ideoloji"dir. Yani, ideolojiden kaçarken, yeni bir ideoloji ve mutlaklaştırmaya gidilmiştir. Temel görüş, bundan sonra sınıf egemenliğine dayalı bir yaklaşımın günü kavramak ve karşılamakta yetersiz olacağıdır. İdeolojileri sonu tezinde özetle, "Sınıf düşüncesi kaybetti, liberal demokrasiler kazandı" fikri ileri sürülmüştür.

Beil'in bu tezinin, tarihsel süreç ve sermaye birikiminin ulaştığı nokta dışta tutularak değerlendirilmesi, sorunun esas yüzünün ortaya konulamaması sonucunu doğurur. Bell'in tezi ilk bakışta, günün sosyo-iktisadi yorumlamasını yapmak olarak da değerlendirilebilir. Ancak, bu da eksik bir kavrayıştır. Çünkü, "İdeolojiler bitti" demek de en basitinden bir ideolojinin ta kendisidir. İdeolojilerin sonu geldi derken, bunun kendisinin bir ideolojiye işaret etmemesi pek olası değildir. İdeolojilerin yerine koyacağınız düşünce sistematiğini ideolojiden ayırmak kolay olmayacaktır. Bu konudaki "son" söylemi tarihsel süreç içindeki işlevselliğiyle değerlendirildiğinde, sermayeyi, uluslararası güç dengelerini ve piyasayı da dikkate almak gerekir. Bu bağlamda "tarih"e ve tarihsel görüşlere bir göz atmakta fayda vardır.

İdeolojilerin sonu ya da tarihin sonu gibi söylemler, dünya güç dengeleri acısından önemli noktalara işaret ederken, "son" söylemi farklı bir biçimde ele alınabilir. Düşünce tarihinde Alman İdealizm'ini doruk noktasına vardıran W. F. Hegel, Almanya (Prusya) ile tarihi bitirmişti.(3) Bu anlayış özü itibariyle, daha sonra E. Durkheim'ın dile getirdiği pozitivizm bağlamında kabul edilebilir. Keza Marks da tarihi materyalizm görüşünde pozitivist bir tarih anlayışını farklı bir biçimde ortaya koymuştur. Hegel'e göre, tarih Prusya ile biterken, Marks, sınıfların savaşı olarak tanımladığı tarihi, sınıflandırma yolunu seçmiştir. Marks her ne kadar tarihi bitirmese de ilkel toplum, köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum, sosyalist toplum ve komünist toplumun birbiri ardına geleceğini öngörmüştür. Bu da bir çeşit pozitivizm olurken, Marks'ı diğer filozoflardan ayıran yön, onun tarihi bitirmeyişidir. Ancak Marks, en azından komünist topluma kadar, bir dizge belirlemiştir. Bu da tarihin sonu ya da ideolojilerin sonu söylemleriyle benzetilebilir. Çünkü Marks'ta toplumdaki temel çelişki, sınıflar arasındaki çelişkidir. Komünist toplumda sınıflar olmayacağından sınıf çelişkisi de ortadan kalkacaktır. Bu durumda tarihin hangi doğrultuda evirileceğine ilişkin herhangi bir tasarım yapılmamıştır. Marks'ın bundan sonrası için söylemi bulunmamakla beraber, yazdıklarından tarihin komünist toplumla tamamlanacağı görüşü ileri sürülebilir, ancak bu da bir tasarımdan ibarettir.

"ideolojiler bitti" diyen Bell'in belirlemesinde sınıfların ve sınıflara bağlı ideolojilerin belirleyiciliğini yitirdiği tespiti vardır. O, daha sonra SSCB'nin dağılıp reel sosyalizmin çözülmesiyle, tarihi de bitirecek olan Francis Fukuyama'ya bir kanal açmıştır. Fukuyama da Bell gibi ideolojilerin eski gücünü yitirdiğini, işçi sınıfının artık yok olmakta olduğunu ve sosyalizm deneyinin de tarih tarafından "ölüme mahkum edildiği" görüşünü ortaya atmıştır. İdeolojilerin sonu söylemi, başlı başına bir ideolojiye işaret ederken "tarihin sonu" söylemi de en az diğeri kadar ideolojik bir içerik taşımaktadır.

Tarihin ve ideolojilerin bittiği ya da onlara gerek kalmadığı yolundaki sav, uluslararası sermayenin eriştiği birikim doğrultusunda değerlendirilebilir. Çünkü gerek Fukuyama, gerekse benzer görüşteki diğer düşünürler, tarihi ya da ideolojileri bitirirken bir egemenlikten ve zaferden bahsederler. Bu zafer; liberalizmin zaferidir ve zafer komünizme karşı kazanılmıştır. Çünkü, komünizmi savunan iki büyük ülke Çin Halk Cumhuriyeti ve Sovyetler Birliği, kendi istekleriyle piyasa ekonomisine geçmişlerdir. Bu da sosyalizm deneyinin tarih tarafından yanlışlanması ve mahkum edilmesidir. Fukuyama'ya göre, hiçbir zorlama olmaksızın bu geçiş olmuştur.

1965'lerde Daniel Bell'in ortaya attığı "ideolojilerin sonu" tezi, ABD ekseninde vücut bulan yeni bir süreci işaret ediyordu. Bu dönemde özellikle 70'li yılların başından itibaren hızlanan uluslararası ticaret ve sermayenin uluslararasılaşmasının büyüyerek devam etmesi, böyle bir söylemi gerekli kılıyordu. Eğer bu "son" söylemini sermaye kategorisi açısından ele alırsak şunları söyleyebiliriz: 1970'li yıllar, özellikle sermayenin yoğunlaşma ve merkezileşme eğiliminin hız kazandığı bir dönemdir. Tüm dünyada, para transferi de tarihte hiçbir zaman olmadığı kadar kolaylaşmış ve sınırlar kalkmaya başlamıştır. Dünya Bankası (DB) ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi kuruluşlar azgelişmiş, sömürge ya da yarı-sömürge ülkelerin tüm ekonomi politikalarını belirlemeye başlamıştır. Uluslararası sermayenin etkinliğindeki bu kuruluşlar, borç ilişkileriyle sayısız ülkenin borç batağına girmesine zemin hazırlamış ve o ülkelerin kaynaklarının, sermayeye aktarılmasında pay sahibi olmuştur. Bu ilişki ağı Berlin Duvarı'nın yıkıldığı 1989 yılında ve Sovyetler Birliği'nin çözüldüğü l 991'de, bir yenilgi ve bir zafere işaret etmişti. O zafer, sermayenin, piyasa ekonomisinin zaferi olarak algılandı. Artık, dünyayı bu sistem şekillendirecekti. Nitekim, 1991'deki Körfez Savaşı'nın hemen ardından dönemin ABD Başkanı George Bush, ilk kez "Yeni Dünya Düzeni"nden bahsedecekti. Bu olaylar dizisi bir hat üzerinde incelenmeye çalışılırsa, "sonlar" tezinin aslında savaşın bir başka biçimde sürdürülmesi olarak okunabilir.

İdeolojiye ilişkin yazdıklarımızda, ideolojinin, iktidardaki gücün iktidarda olmayanlar üzerindeki bir maniplasyon aracı olduğunu söylemiştik. Buradan hareketle, "Yeni Dünya Düzeni, ideolojiler bitti, tarihin sonu geldi, artık sınıf egemenliğine dayalı ideolojiler ve düzenler yok olmuştur, artık işçi sınıfı yoktur, çağımız bilgi ve enformasyon çağıdır, emeğin yerini alan değer bilgidir, iki kutuplu dünya, yerini tek kutuplu dünyaya bırakmıştır, modern demokrasilerde herkesin temsil hakkı vardır, küreselleşme dünyayı küçük bir global köy haline getirmiştir, sınıfsal çekişmeler bundan sonra yerini medeniyetler çatışmasına bırakacaktır."(5)Tüm bu tezlerin ve görüşlerin ortak yanı, "Yeni Dünya Düzeni" ya da küreselleşme olarak da tanımlanan, yapı ve ilişkiler ağının mutlaklaştırılmaya çalışılmasındadır. Sanki birileri bir yerlerden "düğmeye basarak" bu tezleri ortaya sürdürtmüş gibidir. Burada, dünyada özellikle son 30 yıldaki sosyo-ekonomik, siyasal, teknolojik ve askeri gelişmelerin seyrine bir bakmaya ihtiyaç vardır. Son otuz yılda, dünyada sermayenin kendini yapılandırmada ne kadar büyük bir yol aldığını görmek için, küreselleşme, şirket evlilikleri sermayenin yoğunlaşıp merkezileşmesi, ulus devletlerin işlevinin yeniden tanımlanma ve tartışılma ihtiyacının belirmesine bakılabilir. Uluslararası anlaşmalar, devletlerin artık şirketlerle masaya oturması, beraberinde uluslararası hukuk ve ticaretin buna göre belirlenmesi, hiç şüphesiz yeni bir dünya düzenini işaret etmektedir. Ancak bu dünya düzenini eskisinden ayıran şey, teknolojinin insan yaşamını kolaylaştırması, iletişim aygıtlarının yaygınlaşarak başta para ve bilgi transferi olmak üzere her türlü transferi hızlandırmasını algılamak tek başına yeterli olmayacaktır. 1947'lerde Bretton Woods'la başlayan Cenevre Konferansı (1947), Annency Konferansı (1949), Torguay Konferansı (1951), Cenevre Konferansı (1956), Dilon Roundu (1960-61), Kennedy Roundu (1964-67), Tokyo Roundu (1977-78), Uruguay Roundu'yla (1986-94) devam eden sürecin MAI (Çok Taraflı Yatırım Anlaşması), MlGA (Çok Taraflı Yatırımları Garantileme Ajansı)" ve Uluslararası Tahkim'le dünyanın dönüşümünün ne yönde olduğu konusunda bir yargıda bulunmamızı kolaylaştıracaktır. "Küreselleşme" sürecinin ne zaman başladığı konusunda ortak bir yargı olamamakla birlikte, bu sürecin sermayenin ulusararasılaşması ve Çok Uluslu Şirketler'in (ÇÜŞ) yaygınlaşmasıyla kendini gösterdiğini söylemek pek yanlış olmayacaktır. Buradan bakıldığında her türlü son söyleminin, sermaye birikimi açısından oturduğu bir yer olabilir. "Sınıf ideolojilerine dayalı dünyanın yerini, sınıflar üstü siyasal eğilim ve örgütler almıştır" düşüncesi, yukarıda saydığımız sürecin bir parçası olarak algılanmalıdır. Aksi takdirde, "son" söylemlerini kavrama çabamız yetersiz kalacaktır.

Bu nedenle, gerek Bell'in, gerek Fukuyama'nm gerekse de Huntington'm ortaya attığı tezlerin ortak bir noktasını bulmak, bu ilişkilerin yani sermaye birikimine bağlı olarak şekillenen ilişkilerin açığa çıkarılmasında önemli veriler olacaktır. Şimdi, her üç tezin ortak noktalarına kısaca göz atmakta yarar vardır. Üç tezin temelinde de eski dünyanın artık geride kaldığı kabulü vardır. Üç tezde de sınıf yaklaşımının yanlışlandığı görüşü hakimdir. Sınıflar belirleyiciliğini yitirmiştir. Fukuyama ve Huntington'da daha baskın olmakla birlikte, dünyanın yeni seyrinin "Küreselleşme ve Yeni Dünya Düzeni" ekseninde olacağına ilişkin önemli veriler vardır. En azından, Fukuyama liberalizmin zaferini ilan etmekle görevlendirilmişçesine ortaya çıkıp, "Siz kaybettiniz, biz kazandık" cinsinden bir kabulle tezini temellendirmeye çalışmıştır. Buradaki biz, kapitalistler, dolayısıyla liberalizmi savunanlardır.
Uluslararası sermayenin aldığı boyut göz önünde tutulduğunda, dünyanın büyük bir değişimden geçtiği ve buna uygun bir yeniden tanımlamanın gerektiğini kabul etmek, eskiyi tümden reddetmeyi gerektirmez. Burada yapılan, onlarca yıldır sürdürülen bir mücadelenin bir noktasındaki taktik üstünlük olarak algılanabilir. Bilgi toplumu, küreselleşme gibi söylemler de ancak bu biçimde bir zemine oturabilir.

Özellikle 90'lı yıllardan itibaren "İdeolojilerin sonu geldi" ya da Tarihin sonu geldi" söylemleri, sosyal hayatta da sıkça kullanılan ideolojik söylemler olmaya başladı. Her fırsatta sermayenin temsilcileri, "Bize karşı gelmeyin" vurgusunu yapıyorlar. Örneğin, ABD'nin dünyayı yeniden şekillendirme projesinde bu vurguya sıkça rastlanmaktadır. Son olarak Başkan W. Bush, Irak'a saldırı öncesi, tüm dünyaya "Ya bizim yanımızda olursunuz, ya da karşımızda" diyerek seçeneksizliğe vurgu yapmıştı. Bu söylem de ideolojiler bitti, artık sadece bir "yön" var. Onu kabul etmeyen sistemin dışına atılır ve hatta yok edilir. W. Bush'un babasının 1991'de işaret ettiği Yeni Dünya Düzeni, son l 2 yıldaki gelişmelere bakıldığında daha iyi anlaşılabilir: ABD'de petrol şirketlerinin ortaklarının bakan olduğu, dünya kaynaklarının sermayeye peşkeşinin ayyuka çıktığı, uluslararası hukuk ve insan haklarının hiçe sayıldığı, "para ve kâr"ın temel değer olduğu bir 12 yıl. Burada önemli olan bir başka ayrım da sistemi dışlama ve içerme mekanizmasını çok başarılı bir biçimde kullanarak, uluslararası piyasa ekonomisinin en ücra bölgelere bile sokularak, egemenliğini kabul ettirmesi olmuştur. Örneğin, Türkiye'de 1980 sonrası gelişmeler ve özellikle Tahkim Yasası'nın kabul edilmesi MAl'nin imzalanması süreçleri, bizi de bu mekanizmanın daha fazla içine alarak, içermesine yol açmıştır.

Söylem yine aynıdır. Bilgi ve enformasyon çağı, engellenemez bir biçimde dünyayı dönüştürmekte ve küresel (global) köy haline gelen dünyada artık, tamamen farklı bir döneme girildiği kabul edilmelidir. Kimse, bu seyri değiştiremez. Kimse, karşı gelemez, işte bu noktada, başta ideolojiye ilişkin söylediklerimiz tekrar hatırlanabilir. Bu söylemler, her ne kadar "ideolojiler öldü" yargısını örtük olarak taşısa da yine ideolojiye başvuran söylemlerdir.

Özellikle, "Karşı gelmeyin" söylemi, bir kabulü ve mutlaklaştırmayı doğuruyor. Vurgu, sermayenin egemenliğinin kayıtsız şartsız tanınması gerektiğine yapılıyor. Sistemin sizi dışlamaması için, oyunun kurallarına uymak zorundasınız. İdeolojinin bu yönünü doğru anlamlandırmak için ideoloji-iktidar, ideoloji-sanat, ideoloji-eğitim, ideoloji-dil, ideoloji-bilim, ilişkileri gözden kaçırılmamalıdır.

Sonuç Yerine

Tüm aktarılanlardan sonra "ideolojilerin sonu" söylemini bir yere oturtmaya çalışırsak; "...ideolojiler teorisinin son analizde toplumsal formasyonların, yani toplumsal formasyonlar içinde düzenlenmiş üretim tarzlarının ve onların bağrında gelişen sınıf mücadelelerinin tarihine dayandığı görülecektir" (Althusser, 2000, s48) tespitini hatırlamak gerekir. Çünkü, tarihi sınıfların mücadelesi olarak algılama düşüncesi, beraberinde ideolojilerin de sınıflar var oldukça ortadan kalkmayacağı düşüncesini doğuruyor. İdeolojiler değişir, ancak "ideoloji"

İdeolojiler değişir, ancak "ideoloji" yok olmaz. Sosyalizm ya da kapitalizm düşünceleri tarihselliği içinde başlangıcı ve sonu olan süreçler olarak algılanabilir, fakat, "ideoloji" kavramı bunlardan bağımsızdır. Yok olmaz. Sosyalizm ya da kapitalizm düşünceleri tarihselliği içinde başlangıcı ve sonu olan süreçler olarak algılanabilir, fakat, "ideoloji" kavramı bunlardan bağımsızdır. Bu nedenle, ideolojilerin bittiğini söylemek, tarihin bittiğini söylemek (Fukuyama'dan farklı olarak), tarihin bittiğini söylemek de insanın bittiğini söylemek anlamına gelir.
İdeolojilerin sonunun geldiği önermesinin kendi başına bir ideoloji olduğu da göz önünde tutulması gereken hususlardandır. Çünkü, ideolojiler dil aracılığıyla aktarılır ve bu nedenle de dil, çok önemli bir ideolojik aygıttır.

İdeoloji tartışmasının J. Habermas ve K. Mannheim bağlamında ele alındığı biçim de hesaba katılmalıdır. Habermas, "Rasyonel Bir Topluma Doğru" adlı eserinde, ideolojinin bilim ve eğitimle ilişkisine değinerek, onların yeniden tanımlanması gereğine ve alanlarının genişlediğine değinir. 1970'li yıllarda kaleme alınan eserde, Avrupa'daki öğrenci hareketinin ideoloji ve toplumbilimle nasıl açıklanacağı tartışması da yürütülür. Mannheim, 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde, dünyanın değişimini de göz önünde bulundurarak ideolojinin bir başka yönüne dikkat çekmiştir. Ona göre, başkalarının görüşlerine getirilen her eleştiri, yani ideolojik olma eleştirisinin kendisi de ideolojiktir. Bu nedenle, ideolojiye karşı gelindiğinde de ideoloji yapılmış olur. Mannheim'm ideoloji tartışmasına yaptığı bir katkı, ideolojinin toplumsal ortak duyuya işaret etmesidir. O, ideolojiyi ne türden olursa olsun, inancın toplumsal belirlenimi olarak görür. Başka bir deyişle, ideoloji inancın toplumsal belirleniminin kendisi olarak işe yaramaz hale gelir.
İdeoloji ve "ideolojilerin sonu" tezine ilişkin son olarak sözü Eagleton'a bırakırsak, "Kapitalist toplum, kendisine ister inanalım, ister inanmayalım, artık umursamaz; onu sımsıkı ayakta tutan ne "bilinç" ti r, ne de "ideoloji"; yalnızca, kendi karmaşık her şeye nüfuz eden işleyiş tarzıdır. Dolayısıyla, bu görüşün, olgun Marks'ın, kendi ideolojisini otomatik olarak yaratan şey olarak meta üzerinde ısrarla duruşundan bir şeyler miras aldığı söylenebilir: Sistemin tıkır tıkır işlemesini sağlayan şey, birtakım öğretiler, ahlaki söylemler veya ideolojik "üstyapı" değil, gündelik yaşamın rutin maddi mantığıdır" (Eagleton, 1996, s65)
Eagleton'ı n söylediği üzere, sistem kendini maddi ilişkilerle ayakta tutar, ancak burada ideolojinin işlevselliği ve egemenliğini gözden kaçırmamak gerekir. Aksi halde, mekanizmanın kendini neyin üzerinde yapılandırdığını ve var ettiğini anlamak zorlaşacaktır.

DİPNOTLAR:
(l) Bkz. ideoloji, Eagleton, T.,1996, Cev: Muttalip Özcan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul
(2)    Bir Orta Amerika ülkesi olan Küba'da 1959'da yaşanan devrim ve Asya'da Cin Hindi diye bilinen bölgedeki Vietnam'ın 1 969'da bağımsızlığını kazanması bu dönemin önemli olayları olarak tarihe geçti. Özellikle Vietnam'da, ABD işgaline karşı büyük bir direniş sergilendi. ABD, iki yılda, Vietnam halkının üzerine, 2. Dünya Savaşı'nda kullanılan toplam bombanın,20 katı kadar bomba attı. Ancak, işgal yenilgiyle sonuçlandı. Bu iki
olay ve Arap uluslaşması, dünyadaki stratejik dengeleri değiştirdi. (Vietnam için, bkz. Vo
Nguyen Giap, Vietnam Ulusal Kurtuluş Savaşı, 1974, çev: Mehmet Özsavaş, Aşama Yayınları, Ankara
(3)    Hegel, 1806'da, Jena Savaşı'nın ardından, tarihin noktalandığını ve son noktayı da Prusya'nın oluşturduğunu söylemişti.
( 4)    Fukuyama'nm "Tarihin Sonu Mu?" başlıklı makalesi Sovyetler Birliği'nin dağılmasının hemen ardından kaleme alınmış ve bu çözülmedeki dış etkenler bilinçli olarak görmezden gelinmiştir. Fukuyama, Soğuk Savaş'ın hileli oyunlarına makalesinde ve daha sonra makalesinin genişletilerek yayınlandığı "Tarihin Sonu ve Son insan" adlı kitapta da pek yer vermemiştir. Ona göre, sosyalizm, tarih tarafından mahkum edilmiştir ve artık sınıfa dayalı ideolojik söylemlerin hiçbir kıymeti harbiyesi kalmamıştır.
(5)    Medeniyetler Çatışması tezi ilk olarak 90'lı yılların ortalarında Samuel P. Huntington tarafından ortaya atılmıştır. Bu tez de sınıf çelişkisini gizlemeye dönük çabaların bir parçası olarak algılanabilir. Huntington'a göre, artık dinsel, etnik,kültürel ve coğrafi farklılıklara bağlı olarak onun 8 tane olarak ortaya koyduğu medeniyetler birbirleriyle çatışacaktır. Bu medeniyetler; Batı, İslam, Konfüçyus, 'Slav, Ortodoks, Latin
Amerika, Japon ve Siyah Afrika medeniyetleridir. Bunlardan özellikle İslam ve Batı medeniyetleri, çatışmaların merkezinde olmaya adaydır. Bkz. Huntington, S., P., Medeniyetler Çatışması, Vadi Yayınları, 1999.
(6 ) Ayrıntılar için bkz. Minibaş,
T., Küreselleşen Sermayenin Anayasası: MAI, iktisat Dergisi, s: 381 Ağustos 1998

KAYNAKÇA:
-Althusser, L., (2000), İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları,
Cev: Yusuf Alp, Mahmut Özısık, İletişim Yayınları, İstanbul -Cevizci, A., (2002), Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayınları, İstanbul
-Eagleton, T., (1996), İdeoloji, Cev: Muttalip Özcan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul
-Habermas, J., (1992), Rasyonel Bir Topluma Doğru, Cev: Ahmet Çiğdem, Mehmet Küçük, Vadi Yayınları, Ankara -Mannheim, K., (2002), İdeoloji ve Ütopya, Cev: Mehmet Okyayuz, Epos Yayınları, Ankara -Marks, K., (1993), 1844 Elyazmaları, Cev: Kenan Somer, Ankara
-Timuçin, A., (1998), Felsefe Sözlüğü, insancıl Yayınları, İstanbul
Makale ve Dergi:
-Fukuyama, F., Tarihin Sonu Mu?, Dünya Solu, güz, 1990 -Helvaaoğlu, E., Amerika'nın Kâşifi Daha Çok Değişir! -Kongar, E., Yeni Emperyalizm Huntington ve Eleştiri -Kücükaydın, D., Günümüz Dünyası
-Mattelart, A., Şebekelerin Küreselleşmesi
-Minibaş, T., Küreselleşen Sermayenin Anayasası: MAI, iktisat Dergisi, sayı. 381,(s28-32) -Önder, İ., Uluslarüstü Sermayenin Anayasası: MAI, İktisat Dergisi, sayı. 381, (s33-34)

 
referandum_boykot_banner

Özgür Düşün

  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün

www.demokratikgenclikhareketi.org | Demokratik Gençlik Hareketi Resmi İnternet Sitesi