|
Sömürgeciliğin ortaya çıkışı sınıflı toplumlarla birlikte olmuştur. Güçlü kabilelerin güçsüz kabilelerin zenginliklerine el koyması, haraca bağlaması devletleşmeyle beraber, güçsüz devletleri sömürge, halkı ise köle haline getirdi. Ulus devletlerin (Fransız Devrimi'yle beraber) ortaya çıkmasıyla, sömürgecilik ve sömürge kavramı özüne (yani ekonomik temeller üzerinden işgal, köleleştirme ve siyasal hegemonya) kavuşup, ilk ulusal hareketler ezilen ulusun burjuvazisinin önderliğinde ortaya çıkmıştır. Askeri güç, Ekim Devrimi-1949 Cin Devrimi süreçlerinde değişen güç dengeleri sonucu bazen ön plana çıkmış, bazı dönemlerde geri planda durmuştur. Kore, Vietnam, Küba, Nijerya vb. ulusal hareketlerin ve ulusal devrimlerin başarıya ulaşması, anti emperyalist bilincin tüm dünyada güçlenmesi, emperyalist merkezleri yeni politikalar ve yeni savaş stratejileri çizmeye zorladı. Siyasal-ekonomik alanda kompradorlaşma gerçekliği bu sürece damgasını vurur (bu süreç kapitalizmin emperyalist aşamaya ulaşmasıyla başlasa da), böylece emperyalistler ezilen uluslarla birebir kendileri karşı karşıya gelmez, bunun yerine siyasal iktidarını sürdürecek kukla devletlerin, memur hükümetleriyle (CIA, özel derneklerle paramiliter grupların desteklenmesi, politikacıların ABD ve diğer emperyalist merkezlerde eğitilmesi vb. uğraşlarla kendi memur iktidarlarını korumaya çalışmaktadır emperyalistler) siyasal iktidara hakim olan emperyalistler, komprador bürokrat kapitalistler ve büyük toprak ağaları sınıfı vasıtasıyla ekonomik sömürüsünü süreklileştirmekte aynı zamanda da gizlemektedir. Ülkemizdeki bu hakim sınıfların ilişkiler ağının merkezini Milli Güvenlik Kurulu (MGK) oluşturmaktadır. Ekonomik güç oluşunu (OYAK'ın fonksiyonu ve ortaklıkları hatırda dursun) bir kenara bırakırsak siyasal iktidarı yönetici-yönlendirici fonksiyonu gayet açıktır. Beyaz enerji operasyonu, '28 Şubat' operasyonlarıyla bir emperyalist kliğin temsilcilerini ekonomik ve siyasal olarak tasfiye etmesi, her seçim dönemi ve sonrasında alman kararlar ve başka örnekler MGK'nın TC'deki ekonomik-siyasal fonksiyonunu açığa vurmaktadır. Yerli uşaklarını kullanarak sömürüsünü ve iktidarını gizleyen emperyalistler aynı zamanda anti emperyalist bilincin toplumda oluşmasını engellemek için de kültürel yozlaştırmadan, emperyalist propaganda aletleri olan medyasına kadar çok geniş alanlarda bu mücadelesini sürdürmektedir. Emperyalistler sömürülerini gizlemek bir yana, bu sömürüyü meşrulaştırmak ve hatta savunulacak bir şeymiş gibi göstermeye çalışmıştır. Bu propaganda toplumumuzda başarıya da ulaşmıştır diyebiliriz. Üniversite öğrencilerinin emperyalist merkezlere gitmek için canla başla çalışmaları, emperyalist tekeller fabrika açsın-da nasıl açarsa açsın anlayışı, ABD başkanlarının TC'yi ziyaret etmesini ulusal bayrama çeviren medyanın etkileri vs. birçok örnek emperyalistlerin bu alanda da başarıya ulaştığını gösterir.
Bu kültürel bilinç bulanıklığı öyle bir aşamaya vardı ki Eurovision şarkı yarışmasında Türkiye'yi “temsilen” İngilizce şarkı söylenmesi ve birincilik kazanması sonucunda az gelişmişlik psikolojisiyle Avrupa'ya gol attığını sanıp düğün-bayram edenler en büyük yanılgıyı yaşamaktadırlar. Ama saflığına üzüldüğümüz Sertap Erener'in basın açıklaması gerçekten kültürel yozlaşmanın son aşamasıdır. Zira “sanatçımız” açıklamasında “dünyanın bundan sonra daha fazla Türk müziğini dinleyeceğini” söyleyedursun, müzikten az-çok anlayan herkes bilir ki parçanın İngilizce olması bir yana müziğin kendisi de Arap müziği özelliklerini taşımaktadır. Sahnede Türk olan, tahminimizce, sadece Sertap'ın kendisidir.
Bizim bu yazıdaki amacımız milli kültürden çokça bahseden hakim sınıfların ve emperyalistlerin politikalarını açığa çıkarıp, kitlelerin uyanıklığını sağlamaktır. Ayrıca Kürtçe eğitim istedikleri için işkence gören, eğitim hakları ellerinden alınan, çeşitli hapis cezalarına çarptırılan Kürt halkının gerçekliği ortadayken, ülkeler bazında yapılan yarışmaya Türkiye'yi “temsilen” İngilizce şarkı söylenmesi ve birincilik kazanmasıyla “ulusal gururları” okşananların olması azbuçuk vicdanı olan, kafası çalışan insanları düşündürmelidir.
Biz Maoistler bu duruma şaşmayız, yadırgamayız çünkü yaşanılan dünyadaki her yarı-sömürge, yarı-feodal ülkede bu ve benzeri durumlar yaşanmaktadır. Emperyalist ideolojinin en büyük manipülasyonu 'batı kültürünün' diğer kültürlerden ileri olduğunu, tüm toplumların 'batı medeniyet seviyesine' ulaşmaları gerektiği söylemidir. Oysaki kültürel özellikler her toplumun tarihsel, coğrafi, ekonomik, siyasal vs. geçmişi ve birikimiyle bağlantılıdır. Nasıl ki mağara resimleri ile bugünkü resimler karşılaştırılamayacaksa, çeşitli ulusal kültürler de birbirileriyle yarıştırılamaz. Hele ki ileri-geri ayırımı yapılacaksa bu konu ulusal kültürün değil, sınıfsal kültürün konusudur. Nasıl ki feodal kültür, kapitalist kültürden geri ise kapitalist kültür de proleter kültürden geridir. Bu gerçeklik proleter kültürün çeşitli uluslardaki (Rusya olsun, Cin olsun) uygulanışından kaynaklı değil, onun sınıfsal özelliğinden kaynaklıdır. Burada amacımız ulusal kültür üzerine söylev vermek olmadığından dolayı burada nokta koyarak konumuza dönelim.
A) EĞİTİMİN ve EĞİTİM KURUMLARININ İŞLEVİ
Eğitim ve eğitim kurumlarının işlevi her toplumda iktidar olan sınıfın ve ekonomik altyapının ihtiyaçları temelinde insan yetiştirmektir. Ülkemiz eğitim kurumlarını ve eğitim müfredatını incelediğimizde pedagog olmasak da verilen eğitimin amacı özgül, bilimsel düşünen beyinler yetiştirmek değil, faşist devletlere özgü kooperatif, sınıflar gerçeğinden
uzak, idealist-metafizik yöntemlerle “tek dil, tek bayrak, tek ulus, tek vatan” edebiyatı ile 7 yaşından başlayarak tek tip insan yetiştirmektir. Genç beyinlere dayatılan bu tek tip düşünüş tarzı (şovenist, feodal, bireyci bakış açısı vs.) ile bir anlamda düşünmeme-yi ve faydacılığı aşılamaktadır.
Bunun yanı sıra “batının muasır medeniyet seviyesini yakalama” adına emperyalist kültür kafalarda meşrulaştırılmaya çalışılıyor, “hızla gelişen bir dünya-kültür var, amaç bu kültürü batı merkezli olmaktan kurtarmaktır” (Sömürgecilik ve Eğitim, insan Yayınları) diyen ABD'li eğitimci Ketherina Jensen bir yandan haklı iken, diğer taraftan somut çözüm üretmemektedir. Zira Marx'ın da işaret ettiği gibi “kozmopolitik sömürüyü evrensel kardeşlik diye adlandırmak ancak burjuvazinin beyninde doğabilecek bir düşüncedir” (Felsefenin Sefaleti). Aynı şekilde adı belli olmayan bir dünya kültürü doğaldır ki burjuva kültürünü işaret etmektedir. Enternasyonal olan bir tek kültür vardır o da yukarıda işaret ettiğimiz gibi proleter/anın kültürüdür.
Eğitim noktasına geri dönersek bizim gibi yarı-sömürge,yarı-feodal ülkelerdeki eğitim müfredatında halk kültürüne yer verilmesi doğaldır ki ilerici bir adım olacaktır. Zira halk kültüründeki birçok özellik (mazlumların yanında saf tutup zalimlere baş kaldırma, halkların kardeşliği ve dayanışması vurgusu vb.) olumludur, ilericidir. Bunun yanı sıra doğaldır ki geri feodal yargılar (aşiretçilik, örf ve adetler, dini öğeler vs.) olabilir ama özünde halk kültürü ilericidir. Bugünkü hakim sınıflar gerçekliğine baktığımızda böyle bir eğitim programının hayat hakkı bulamayacağı da bir gerçekliktir. Nasıl ki ekonomik ve siyasi kurumlarıyla hakim sınıflar emperyalist sömürünün devamını sağlıyorsa, eğitim kurumları da aynı amaç doğrultusunda kültürel sömürgeleştirmenin bir aracı olmaktan öteye geçemeyecektir.
Bugünkü eğitimin amacını daha iyi anlamak için ABD'nin Osmanlı imparatorluğunun son dönemindeki (1985 yılı) okullarının müdürünün mektubundan yapacağımız alıntı açıklayıcı olacaktır. Bu bay amacı için şunları söylemektedir: “... biz bu halkını yalnız bizim sattıklarımızı almaları için değil, gelecekte kurulacak tesislerimizi geliştirip yaşatabilecekleri bir düzeye gelmeleri için de eğitiyoruz. Bu yoldan ABD yatırımlarına yeni alanlar açmak umudundayız. Şu anda Asya Türkiye'sinde değişik bölgelerde 435 okulumuz ve 19795 öğrencimiz mevcuttur.” (Azgelişmişlik sürecinde Türkiye, S. Yerasimos Cilt 2, sy 326) Bugün açısından değişen tek şey artık ABD’liler okullar açmaktansa emperyalistlerin çıkarlarına hizmet eden eğitim programlarını Milli Eğitim Bakanlığı'ndan geçirerek tüm ilköğretim ve yüksek öğretim kurumlarında okutmaktadır.
Bir Kızılderili’yi avlamaktansa onu eğitmenin daha ucuza mal olacağını savunun ABD'li emperyalistler doğaldır ki bir ülkeyi kompradorlaştırma yoluyla ekonomik ve siyasi olarak sömürgeleştirmenin askeri işgalden daha ucuza mal olduğunu bilmektedir (hemen belirtelim ki bu tespit artık emperyalistlerin savaşlar yoluyla sömürge elde etmeyeceği anlamına gelmez. Irak örneğinde görüleceği gibi 1991'e kadar yarı-sömürge olarak ABD'ye bağlı olan bu ülke değişen koşullara göre bugün askeri işgale de maruz kalmıştır). Ayrıca emperyalistler sömürüyü meşrulaştırarak ve emperyalist ideolojinin yarı-sömürgelerdeki savunucularını yetiştirmek kompradorlaştırmanın bir başka sömürü ayağını oluşturmaktadır
Şimdi ise bir toplumun aydınlanmasında bilinçlenmesinde baş rol oynayacak-oynaması gereken üniversiteler ve üniversiteliler gerçekliğine bakalım.
B-ÜNİVERSİTELERİN FONKSİYONU
Üniversitelerin bizim gibi yarı-feodal, yarı-sömürge ülkelerde en temel işlevi komprador bürokrat kapitalizmin sürekliliğini sağlayacak bürokrat (kamu yönetimi denilen devlet sisteminin ufak ve büyük tüm çarkları için) ve teknik eleman (ucuz işgücü tek başına bir şey ifade etmez esas olan kalifiyeli ucuz işgücüdür) yetiştirmektir. Bürokrasi ve üretim alanının dışında komprador bürokrat kapitalistler aynı zamanda emperyalist sömürünün ideologlarını ve komprador “aydınlarını” da bu alanda yetiştirir. “Bir Afrika üniversitesinin ticari kuruluşlar için önemi, kesinlikle şu iki alanda yatar; uygun insan gücü üretme ve kültürel yozlaşma yoluyla pazarı yeniden belirlemesi “(Ali Mazrui, Sömürgecilik ve Eğitim, insan yayınları) ülkemizdeki üniversitelerin fonksiyonunu da belirtir.
Emperyalist sömürünün süreliliğinin sağlanması ve kompradorlaşma için üç alanda (yönetim yani bürokrasi, üretim, kültür) yerli uşakların olması gereklidir. Yönetim alanında şimdilik topu taca atmak zorundayız zira Morrisson Süleyman'dan Kemal Derviş'e kadar emperyalist merkezlerde yetişen bürokratların ayrı bir dökümünü yapıp belgeli konuşmak konunun inandırıcılığını arttıracaktır fakat bu, ayrı bir çalışmanın konusudur.
Emperyalistlerin üniversitelere el atmasının esas nedenlerinden birini kalifiye iş gücü oluştururken, diğer nedeni pazarlama, satış, reklam, yönetim vb alanlardaki teknik eleman ihtiyacı oluşturur. Çünkü “çok uluslu şirketler (ÇÜŞ) yerel pazarı bilen ve bölgesel düşmanlıklar arasında tampon olabilecek yerli yöneticiler kullanmanın avantajlarını keşfettiler ilk olarak” (Ali Mazrui, age.). Emperyalistlerin avantajlarını sıralarsak;
-Ucuz ve kalifiyeli işgücü
-Daha fazla ücret ve daha fazla sosyal haklar verilmesi sonucu isçilerin gözünde emperyalist sömürünün meşrulaştırılması
-işçisinden, müdürlerine (genel müdür hariç) kadar TC vatandaşlarından oluşan isletmelerle bilinç bulanıklığı yaratma
-Araştırma-Geliştirme(AR-GE) merkezlerini az gelişmiş ülkelere devrederek üretim ve teknoloji geliştirme masraflarından tasarruf yapma (Ülkemizdeki üniversite-sanayi işbirliği (ÜSİ) ve Teknoparklar, TÜBİTAK bu amaca hizmet etmektedir)
-Yeni pazarlara yerli uşaklar vasıtasıyla el atma ve 'yerelleşme' politikasına uygun eleman sağlama vb birçok avantajlar elde eden emperyalistler üniversitelere daha fazla ağırlık vermiş ve çeşitli burslar, vakıflar vb araçlarla daha fazla öğrenciyi ve üniversiteyi kendi ihtiyaçları doğrultusunda harekete geçirmiştir. Şimdi olayın kültürel şekillenişle alakasını açıklamaya çalışalım. Öncelikle üniversitelerin bir amacının da kültürel yozlaşma ile pazarı yeniden belirleme olduğunu belirtmiştik. Yerel özelliklerin terk edilip tüketim toplumuna ilerleme yolunda ki ilk adım yoğun bir reklam kampanyasıdır. Öncelikle en geniş kitle yemek kültüründen giyim tarzına vb birçok alanda (elbette ki tüketim alanı ile bu iş başlar ve düşünüş tarzı ile son bulur) emperyalist firmaların ihtiyacı doğrultusunda şekillendirilir. Bu süreçten sonra sorun ayakkabı almak değil adidas almaktır veya kişilikler kendilerini arabalarının, cep telefonunun vs şeylerin markalarıyla var ederler. Bunun sonucunda toplum şekilsiz bir hal alır. Maçlarda, yarışmalarda “Avrupa, Avrupa duy sesimizi, bu gelen Türklerin ayak sesleri” diye inleyen kitleler o dolaştıkları caddelerde şöyle bir sağa sola baktıklarında her tarafta o Avrupalı emperyalistlerin ayak seslerinin duyulduğunu görürler, işte toplumun bu kadar şekilsiz ve bilinçsiz oluşuna en büyük etkiyi emperyalist kültür kurumları yapmaktadır.
Medyadaki (yazılı ve görsel) reklamlar yüzde doksanı emperyalist firmaların ürünleridir ki aynı firmalar ülkemizdeki ekonomik alanda aynı oranda denetime sahiptir. Bu gerçekliğe rağmen 'Milliyetçi' Kemalistlerin her gün bağımsızlı üzerine hamasi nutuklar atmaları işte bu sömürüyü gizleme çabasıdır. Üniversitelerde serbest pazarın ve pazar ekonomisinin faydaları üzerine nutuk atan 'profesörler', emperyalistlerin ülkedeki memurlarından başka bir şey değildir. Küreselleşme adı altında üniversite kürsülerini emperyalistlerin kürsüsüne çevirenlerin tek amacı emperyalist sömürüyü gizlemek ve manipülasyon yaratmaktan başka bir şey değildir. Örnekleri çoğaltabiliriz ama bizce bu kadarı yeterlidir.
“Sömürge düzenine son vermeye ve Afrika'nın kendi yönetim biçimini kurmaya istekli milliyetçileri üreten aynı eğitim kurumları, aynı zamanda kültürel sömürgeciliğinin daimiliğini de sağlamış oldu...Afrika'daki üniversite mezunlarının her yönden batılılaştırılmış Afrikalılar oldukları için kültürel açıdan da en bağımlı kimselerdir” (Ali Mazrui, age). Egemen ideolojiyi düşünsel olarak besleyen ve yeniden üreten açıktır ki üniversitelerdir. Bu gerçeklik emperyalist ülkeler için de az gelişmiş ülkeler için de aynıdır. Aynı olmayan emperyalist ülkelerdeki üniversiteler sömürgeciliğin ve sömürünün gelişmesi için çaba harcarken, az gelişmiş ülkelerdeki üniversiteler bu sömürünün araçlarını yaratıp aynı zamanda sömürüyü gizleme-meşrulaştırma yani bir anlamda süreklileştirmenin aracından başka bir şey değildir.
C-SONUC YERİNE
Sömürgeciliğe karşı çıkış bugün itibariyle anti-emperyalist mücadelenin örülmesine bağlıdır. Bu anlamda yürütülecek-yürütülen mücadele de ekonomik bağımsızlık ana ekseni oluştursa da bu mücadelenin hemen arkasından (daha doğrusu yan yana) ilerleyen emperyalistlerin uşakları olan komprador bürokrat kapitalistler ve büyük toprak ağalarının siyasi iktidarını devirmek, kültürel dinamiklerine dinamit döşemek, ekonomik sömürüden kurtulmanın tek koşuludur. Önemli olan müzmin olmak değil, yasamın her alanında alternatif olmak, devrimi hücre hücre örmektir. Maoistlerin temel anlayışı mücadele yürütüp marjinalleşme değil demokratik dinamiklerin bir bütününde örgütlenip-örgütleme ve bu dinamikleri tek hedefe yani iktidar hedefi doğrultusunda harekete geçirmektir.
Gençliğin özellikle de üniversite gençliğinin önünde birçok görev durmaktadır; sınıf mücadelesine aktif olarak katılmak, teoride ve pratikte en ön saflarda yer alma, toplumun düşünsel dünyasında yönlendirici olup toplumu ilerletme, demokratik hareketleri kurma-geliştirme vs vs. Tüm bunlar genel görevlerdir. Bu görevler sınıf mücadelesinin ihtiyaçları temelinde genişleyebilir, darabilir.
Bir de özelde üniversite gençliğinin kendi önüne koyacağı görevler vardır ki bu görevler başarıyla yerine getirildiğinde devrim mücadelesi ivme kazanır. Bu görevlerden, en başta gelen (hem özelde hem de genel görevdir) ise üniversitelerin işlevi ve kültürel yozlaşma, kültürel sömürgeleştirmenin deşifre edilmesi ve kitlelere kavratılmasıdır.
Bunu yapabilmemiz için öncelikle Maoistlerin bu konuda kafa açıklığına sahip olmaları gerekmektedir. Nasıl ki üniversite gençliği toplumsal sorunlara duyarsız kalamazsa, kalmamalıysa, aynı zamanda da kendi (yani gençliğin) sorunlarına da kayıtsız kalmamalıdır. Bunun içindir ki “bilimsel, demokratik, bağımsızlıkçı” bir eğitim anlayışının oturması için üniversite gençliğinin yapacağı çalışmalar onların kendi sorunlarına (aynı zamanda devrimin görevlerine de) ne kadar sahip çıktığının göstergesi olacaktır. Bugünkü gerici sistemin tüm dinamiklerini, tüm alanlarda mahkum etmek ve Demokratik Halk Cumhuriyeti'nin propagandasını yapma noktasında üniversite gençliğinin elinde bir çok imkan vardır. Örneklendirirsek her öğrenci derslerde yürüteceği tartışmalarda Kemalizm’den tutalım da çevre kirliliğine kadar birçok konuda tartışma yürütüp açık propaganda yapabilir.
Bunun dışında öğrencilik nasıl ki devrimcilikte son durak değilse her öğrenci kendi alanında ihtisaslaşmaya önem vermelidir. Özellikle devrimimizin bugün dahi acil ihtiyacı durumunda olan eğitim, tıp, hukuk fakültesi öğrencilerinin kendi alanlarında uzman olmaları gerekmektedir. Uzmanlıklarını halktan uzakta değil, tam tersine halka hizmet, halkı bilinçlendirme, halkı örgütlemede bir araç olarak kullanmalıdırlar.
Tüm fakültelerdeki öğrenci gençlik araştırma, incelemeyi pratik çalışmalarla yan yana yürütmelidir. Şimdiye kadar devrimcilerin toplumda uyandırdığı izlenim tüketici konumudur. Zira şimdiye kadar kalıcı bir çalışmaya imza atılmamıştır. Bu üretim kısırlığının esas sebeplerinden birincisi; teorik çalışmalara, araştırma-incelemelere yeterince önem vermeyen dar deneyci çalışma tarzı (ampirizm) iken, diğer neden de ustaları tekrarlamaktan öteye gidemeyen, ülke koşullarını incelemeyi gereksiz gören dogmatik tarzdır. Son olarak doğru çalışma tarzının oluşturulması dogmatizm ve ampirizmden uzak, MLM biliminde ustalaşmak ile olur. Yapacağımız her çalışma bilimde bir adım daha ilerlememizi sağlayacaktır. Olayın bir yönü bu iken öte taraftan ise doğru politika ancak maddi zeminden hareket edildiği zaman ortaya konulabilir. Maddi zemin ise doğru bir çalışma tarzı -»-(araştırma inceleme) ile açığa çıkartılabilinir. Şunlara dikkat edip, çalışmalarımız da aşağıdaki ilkeler doğrultusunda hareket etmeliyiz.
“Malzemeyi ayrıntılı bir şekilde toplamak, onun farklı gelişme biçimlerini tahlil etmek ve onların iç bağlantılarını bulup çıkarmak zorundadır. Ancak bu çalışma yapıldıktan sonra gerçek hareket doğru olarak tanımlanabilir”( Marks, Kapital, C.l)
“Unutmayalım bir şeyi bilmek için bütün yanlarını, bütün bağlantılarını ve ara bağlantılarını iyice kavramamız, incelememiz gerekir. Bunu tam olarak asla başaramayacak olsak da çok yanlılık, yanılgılara ve katılığa karşı en iyi güvencedir.”(Lenin)
“Marksist felsefe; nesnel dünyanın yasalarının anlaşılması ve böylece dünyayı açıklayabilecek gücün kazanılması değil, nesnel yasalar üzerinde elde edilen bilgileri uygulayarak dünyayı fiilen değiştirmektir. Proletaryanın görevi, nesnel dünyayı ve aynı zamanda kendi öznel dünyalarını değiştirmek hem bilgi yetilerini, hem nesnel ve öznel dünyaları arasındaki ilişkilerini değiştirmektir”.(Mao Zedung, Pratik Üzerine, C.l)
Özgür Düşün - Sayı 15
|