|
Buddenbrook Ailesi Thomas Mann'ın ilk romanıdır. Mann henüz 25 yaşındayken yazdığı bu romanın konusunu oluştururken, kendi yaşamından özellikle de ailesinin geçmişinden faydalanır. 19. Yüzyılın ortalarında bir Alman burjuva ailesinin çözülüşü romanın temel konusudur. Yazımızda önce Mann'ın kısa yaşam öyküsünü, sonra da Buddenbrook Ailesi romanının özetini sunacağız. Ardından da romanın özellikleri ve Mann'ın edebi kişiliği üzerine kısa bir değerlendirmede bulunacağız.
Thomas Mann'ın Yaşamı ve Kişiliği
Thomas Mann 1875 yılında Almanya'nın kuzey bölgesinde önemli bir ticaret şehri olan Lübeck'te dünyaya gelir. Babası Thomas Johann Heinrich Mann şehrin tanınmış ve hali vakti yerinde bir tüccarıdır. Ağabeyi Heinrich Mann ise kendisi gibi ileride edebiyatla ilgilenecekti. Mann'ın çocukluk yıllarında babasının işleri bozulmaya başlar ve babasının 1891 yılındaki erken ölümünün ardından şirket kapanır. Bu yıllar Mann'ı derinden etkilemiş ve "Buddenbrook Ailesi"ni yazarken ilham kaynağı olmuştur.
1983'te liseyi bitiren Mann ailesi ile birlikte Münih'e taşınır. 1894 yılında ilk hikayesi yayınlanır ardından sigorta şirketindeki işini bırakır ve Teknik Üniversiteye kaydını yaptırır. 1888 yılında ailesini terk eden ve profesyonel yazarlığa başlayan ağabeyi Heinrich ile ilişkilerini geliştirir. 1896 yılında Nietzsche ve Schopenhauer okumaya başlar ve bu iki düşünürün etkisi bundan sonra tüm yapıtlarına yansır. 1898 yılında kısa öykülerden oluşan ilk kitabı Küçük Friedemann (Little Herr Friedemann) yayınlanır. Ağabeyinin yanına italya'ya gider ve orada Buddenbrook Ailesi'ni yazmaya başlar. 1900 yılında tamamladığı roman 1901 yılında basılır ve büyük ilgi görür. Henüz 26 yaşındayken ünü sınırları aşmıştır. Bu sırada evlenir ve konformist bir burjuva yaşam tarzına kendini kaptırır. Buna rağmen bu yaşam tarzından hoşnutsuzdur.
Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşını ulusal bir coşkuya kapılarak savunur ve kardeşi Heinrich ile araları açılır. Mann 1924'e kadar hiç roman yazmaz. Daha çok hikaye'ye yönelir ve Venedik'te Ölüm, Tonia Kroger gibi kısa hikayeleri beğeniyle karşılanır. Birey toplum çatışmasını, sanatçı yaşam çatışmasını hikayelerinde irdeler. 1924'te Büyülü Dağ adlı romanını kaleme alır. Romanında Avrupa kültürüyle hesaplaşan Mann, yine büyük başarı sağlar ve 1929 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü alır. Yükselen faşizm tehlikesini fark eder ve halkı uyarmaya çalışır. 1933'te Almanya'dan ayrılır ve Fransız Rivierası'na yerleşir. Oradan Zurih'e 1938 yılında da Amerika Birleşik Devletleri'ne göç eder. Bu sırada anti-faşist faaliyetlerine devam eder. Makaleler yazar, radyo programlarına katılır. Sürgündeki Alman yazarlar Bertolt Brecht, Franz Werfel ve kardeşi Heinrich ile bu dönemde sık sık görüşür. Lotte Weimar'da adlı romanında Goethe üzerinden sanatçı sorununu incelemeye devam eder. 1947 yılında Doktor Faustus romanını kaleme alır ve Nazizmi irdeler. Mann her ne kadar sosyalist olmamışsa da yıllar geçtikçe düşünsel çizgisini demokratik bir çizgiye çekmiştir. Yine de 1952 yılında McCarthy'nin komünist avından kaçmak için hayatının geri kalanını geçireceği Zürich'e gitmek zorunda kalır. Thomas Mann 1955'te Zürih'te ölür.
Buddenbrook Ailesi Olay Örgüsü
Roman, Buddenbrook ailesinin verdiği bir yemek sahnesiyle başlar. Yemek sahnesi iki açıdan önemlidir zira aile doktorlarının aristokrasiye özenen burjuvaziye yönelik bakışı, Mann'ın ironisine güzel bir örnek oluşturur. Ayrıca yemekte tartışılan gümrük birliği (Zollverein) konusu Almanya'nın ulusal birliğini sağlamasında çok önemli bir yapıtaşıdır. Ailenin başına gelen ilk felaket ailenin reisi ve şirketin başı olan Johann Buddenbrook'un ölümüdür. Oğlu Jean ticarethanenin basına geçer ve oğullarının eğitimine de yoğunlaşır. Ağabey Tom gelecek vaadeden hırslı ve başarılı bir öğrenciyken küçük oğlu Christian şiire, sanata ve çoğunlukla da aylaklığa düşkündür. Jean'm kızı Tony ise evlenme çağına gelmiştir ve ailesi onu istemediği bir adamla evlendirmeye çalışmaktadır.
İkna çabaları sonuç vermediğinde Tony kafasını dinlemek için sayfiye yerine gönderilir. Tony'nin kaldığı evin sahibinin tıpta okuyan oğlu, Morten ile aralarında bir ilişki filizlenmeye başlar. Morten çağa tanıklık etmesi açısından önemli bir karakterdir zira tıpta okuyan ve büyük burjuvazinin aristokrasiyle işbirliğine gitmesinden usanmış bir burjuva devrimcisidir. Okulda öğrenci birliğine katılmış olan Morten, Fransız Devrimi'nin eşitlik, kardeşlik ve özgürlük fikirlerini 1830'lar Almanya'sında gerçekleştirmek istemektedir. Ailesi bu ilişkiden haberdar olunca Tony'yi hemen eve getirtirler ve duygusal baskılar sonucunda Tony'yi istemediği adamla evlendirirler.
Tony'nin ilk evliliği hüsranla sonuçlanacaktır. Çünkü evlendiği tüccar Grünlich, kötü giden işlerini düzeltmek için iş çevrelerinde itibarı yüksek bir aile olan Buddenbrookların kızını istemiştir ve yine de aldığı borçları çevirememiştir. Sonuçta Tony Grünlich'ten olan kızı Erika ile evine döner ve ailesinin kanatlan altında çevre baskısına dayanmaya çalışarak yaşar. Bu sıralarda Avrupa, kaynayan bir kazandır ve 1848 devrimleri patlak vermiştir. Mann romanında bu olaylara burjuvazinin bakış açısıyla yer verir.
Aradan yıllar geçer ve bir gün Konsül Jean Buddenbrook ölür. Aile şirketinin başına beklendiği gibi sorumluluk sahibi olan büyük oğlu Thomas Buddenbrook geçer. Christian hastalık hastası, aylak ve sorumsuzdur, iki kardeş arasında gerilim vardır. Thomas zengin bir aristokratın soylu kızıyla evlenir, Christian ise bir şarkıcıya tutulur ve metresi olan bu kötü şöhretli kadınla evlenmek ister. Amacına kardeşi ölene kadar ulaşamayacaktır. Aile işlerini devralan Thomas, aile şirketini kuşaklardır devam etmekte olan ilkelerle yönetmeye çalışır ama başarılı olamaz. 1860'lar Bismarck Almanyası'nın doğum sancılarının tüm toplumda hissedildiği zamandır. Buddenbrook şirketi savaştan ciddi kayıplarla çıkar. Thomas Buddenbrook'un kendine ve sınıfına yabancılaştığı sayfalara ulaşırız. Senatör seçilen, güzel ve asil bir eşi olan ve yeni doğan oğlu Hanno'ya sahip olan Thomas, mutsuzdur. Hanno kırılgan ve işlere ilgisiz bir çocuktur. Annesinden etkilenerek müziğe büyük merak salar. O da çok yaşamayacaktır. Babasının ölümünün ardından o da zatürree geçirir ve ölür. Christian ise kronik şikayetlerinin artması sonucu evlendiği şarkıcı kadın tarafından sanatoryuma kapatılır. Buddenbrook ailesi tamamen bitmiştir. Burjuva ailesi yozlaşan değerlerin kucağında çözülmüş ve mutluluğa ulaşamamıştır.
Romanın Belli Başlı Temaları
Romanın belli başlı üç teması vardır: Bu temalardan en öne çıkanı burjuva bir ailenin çöküşü üzerinden anlatılan burjuva yaşam ve değerlerinin çözülüşüdür. Burada dikkat edilmesi gereken husus, Mann'ın kapitalizmin çöküşüne değil de burjuva yaşam şeklinin çöküşüne eğildiği gerçeğidir. Zaten gerçekçi bir yazar olarak Mann 19. yüzyıl Almanyası'nda kapitalizmin hızla geliştiğinin farkındaydı. Sistem evrilirken ve emperyalizm aşamasına varırken burjuva* 'sınıfındaki bireyler bile bu değişime ayak uydurmada güçlük çekerler. Mann romanında köklü bir ailenin ve bu ailenin varoluşu anlamına gelen şirketin çözülüşünü anlatırken değişimin sancısını tüm gercekliğiyle verir.
Mann'ın işlediği bir başka temada yabancılaşmadır. Özellikle Thomas Buddenbrook'un romanın 10. bölümünde gerçekleştirdiği monologlar kendine ve dünyaya yabancılaşmış burjuva bireyin durumunu gözler önüne serer. Thomas, çelişkiyi, doğru ideolojik perspektifi yakalayamadığından aşamaz. Ve tek kurtuluş noktasını ölümde görür "Ölüm bir mutluluktu... Öyle derin bir mutluluktu ki, ancak Tanrı'nın izniyle kavuşulurdu. Anlatılmaz yanlış yola sapmalardan geriye dönüş, ağır bir yanlışın düzeltilmesi, en engelleyici bağlardan ve zincirlerden kurtuluştu..." (Mann, 628).
Romanda az değinilen bir başka tema da sınıflar arası ilişkilerdir. 19. yüzyıl Almanya'sında son mutlu zamanlarını yaşayan aristokrasi, aristokrasiyi alt etmiş olan ama yerini tam anlamıyla sağlamlaştıramamış olan burjuvazi ve içten içe kaynayan ama politik özne olamayan işçi sınıfı romanda karşımıza çıkar. Burjuvaların gözünde işçiler tehlikeli ve cahil, ayaktakımından oluşan, aristokratlar ise özenilen ve saygınlığına ulaşılmaya çalışılan insanlardır. Tony'nin çocukluğu ve gençliği ile şehir meclisi üyelerinin 1848 Devrimi'ne verdikleri tepki bu temanın en yoğun işlendiği bölümlerdir.
Romanın Biçim Özellikleri
Mann'ın bu gençlik yapıtında olgunluk çağındaki üstün üslup özelliklerinin tümüne rastlanmaz. Kullandığı dil okuyucuyla metin arasında belli bir mesafeyi koruma amacı güder. Böylece okur olayları çok yönlülüğü içerisinde anlama olanağını bulur. Buddenbrook Ailesi'nde Mann'ın detaylara olan düşkünlüğü kendisini gösterir. Tolstoyvari bu detay zenginliği, romanın gerçekçiliğine güç katar.
İroni , Thomas Mann için vazgeçilmezdir. Özellikle Büyülü Dağ ve Lotte VVeimar'da adlı eserlerinde doruğa çıkan ironi, Buddenbrook Ailesi'nde Christian karakteri anlatılırken kendisini gösterir. İroni Mann'a göre yalnızca bir üslup özelliği değildir. Goethe'nin "ironi, sofraya konanları yenecek hale sokan bir tutam tuzdur." tanımını Mann çok beğenmiş ve birçok yerde alıntılamıştır. Mann'a göre sanat, hayat ile düşünce arasında kalmıştır, ironinin kaynağı da bu arada kalıştır.
Mann'ın kullandığı bir başka üslup özelliği ise leitmotivlerdir. Sembolik bir öğenin eser içerisinde tekrar tekrar işlenmesine leitmotiv denir ve Wagner operalarında sık görülür. Amaç ayrıntıları güçlendirmek ve karakterize etmektir. Buddenbrook Ailesi romanında leitmotivlerden bazıları şunlardır: Evde bulunan tablonun tasviri, Tony'nin eski kocası hakkındaki yakınmaları ve Christian'ın hastalıkları. Mann'ın Wagner'in kompozisyonlarından etkilenip ezgisel bir roman kaleme alması daha sonra, Büyülü Dağ'da gerçekleşecektir.
Mekan ve Zaman
Roman 1835-1877 tarihleri arasında kuzey Almanya'nın Lübeck şehrinde geçer. Mann genelde kapalı mekanları tercih etmiştir. Özellikle Buddenbrookların evleri önemlidir. Buna rağmen Lübeck şehri ve sayfiye yeri olarak Tramüvelle dış mekanlar olarak ayrıntılı ve canlı tasvirlerle aktarılmıştır. Roman uzun bir dönemi kapsadığından, bölümler arasında yıllar geçmesine rağmen yazar zaman kurgusunun kontrolünü kaybetmemiştir.
Romanın Arkaplanı
Romanın geçtiği dönemde Avrupa, çalkantılı bir süreçten geçiyordu. 1815 Viyana Anlaşması'nın ardından Matternich sistemi olarak anılan süreçte Avrupa'da uluslar arasında denge politikası ön plandaydı. 1848 Devrimleri tüm Avrupa'yı sarstı. Gelişen üretim araçları, genişleyen pazar ve buna bağlı olarak da durmadan büyüyen işçi sınıfı, birleşik pazar arayışındaki burjuvazinin önderliğinde Avrupa anakarasındaki aristokrasi kalıntılarını temizlemeye girişti, İtalya'dan başlayan dalga Fransa'ya, oradan da Almanya'ya sıçradı. Ulusal birliğini gerçekleştirememiş olan Almanya'da Prusya önderliğinde gümrük birliği (Zollverein) etrafında birleşmiş küçük devletler ve özgür şehirlerde ayaklanmalar baş gösterdi ve Prusya liberal reformlar yapmak zorunda kaldı. Prusya gün geçtikçe diğer Alman devletleri üzerinde etkisini arttırıyordu. Ticaretin Önündeki yapay engeller gümrük birliği ile asılırken demiryolunun büyük bir süratle Almanya içerisinde yaygınlaştırılması da doğal engelleri ortadan kaldırıyordu.
Bismarck'ın Prusya'nın başbakanı olması ve Almanya'nın birliği için akılcı politikalar izlemesi Avrupa güç dengesini değiştirdi. 1864 yılında Avusturya ile birlikte Danimarka'ya savaş açan Prusya; Scheswig-Holstein'ı önce Danimarka'dan kopardı ardından 1866'da Avusturya ile savaş çıkartarak bu bölgeleri kendisine bağladı. 1870 yılında gerçekleşen Fransa-Prusya savaşı ise Almanya'nın birleşmesini tamamladı. Bu tarihten sonra Alman burjuvazisi Avrupa anakarasında kendine daha fazla alan açamadığından dolayı sömürgeciliğe yöneldi. Tabii bu durumda Alman emperyalistleri, İngiliz ve Fransız emperyalistleriyle çatışmak zorunda kalınca l. Emperyalist Paylaşım Savaşı 1914'te patlak verdi.
Thomas Mann üzerine
Thomas Mann 1920'lerde Paris günlüğüne şöyle yazmıştır: "Ben bir burjuvayım kuşkusuz...ama burjuva düzeninin bugünkü durumunu anlamak, bu düzenin dışına çıkmayı, yeni güçlerin farkında olmayı gerektirir. Kişinin kendini tanımasını edilgen bir tutum sanmak saçmadır. Kendini yakından tanıyan hiç kimse aynı insan olarak kalamaz." Mann'ın eserleri sınıflı toplumda gerçekçi olmayı sürdüren bir yazarın değişimini gözler önüne serer. Mann karakterlerini şekillendirirken onları sokaktan, yaşamdan koparmaz. Tarihselliği içerisinde okuyucuya sunar. Tolstoy'a olan hayranlığı da Tolstoy'un tarihselliği romanlarında açıkça ortaya koymasındadır. Tolstoy romanlarının çoğunda kahramanlarını Rusya'da giderek çürüyen aristokrasiden alırken; Mann yozlaşan ve devrimci özelliğini kaybetmiş burjuvaları kahraman olarak seçer. Lukacs'm da yerinde belirttiği gibi Mann sınıf çatışmasını burjuva acısından ele alır ve bunun ruhsal ve ahlaksal sonuçlarını açığa vurarak, toplum üzerindeki etkilerini ancak dolaylı bir yoldan gösterir. Mann için sınıf çatışmasını açıktan irdelemek mümkün değildir çünkü bulunduğu sınıfsal konum ve yaşamı buna el vermemektedir.
Mann daha önceden Balzac':in, Dickeris'm çıktığı tepelere çıkmıştır. Ama daha da ileri gidemez. Çünkü burjuva aydınlanması sona ermiştir. Kafka'nın karamsarlığı ile Mann'ın gerçekçiliği çatıştığında yerimiz nerede olacaktır. Lukacs'm sorduğu bu soru postmodern edebiyat çağında daha da yakıcıdır, daha da günceldir. Gerçekçilik ne edebiyatta ne sanatta ne de siyasette kaybetmememiz gereken en değerli mevzimizdir.
Kaynakça:
Aytaç, Gürsel. (2000) Thomas Mann'ın "Büyülü Dağ" ve "Lotte Weimar'da" Romanlarındaki Edebi Kişiliği, Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.
Hobsbawn, Eric (1998) Sermaye Çağı 1848-1875, çev:Bahadır Sina Şener, Ankara: Dost Yay.
Lukacs,György. (1977) Avrupa Gerçekçiliği, çev:Mehmet H.Doğan, istanbul: Payel Yay.
Lukacs,György. (1975) Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı, çev:Cevat Çapan, istanbul: Payel Yay.
Mann, Thomas. (1983) Buddenbrook Ailesi, çev: Burhan Arpad, İstanbul: Can Yay.
Thomson, David (1990) Europe Since Napoleon, London: Penguin Books
Wayne, Theoderek. (2001) The Doomed Enslavement of the Individual in Capitalist Society Viewed by Marx,
as
http://www.classicnote.com/
ClassicNotes/Titles/buddenbrooks/essays/essayl .html
|