|
Sosyolojik Düşün
1789... 1848... 1871... 1968...Bu tarihler Paris'i yazıyor. Ve Paris bu tarihlerden sonra başka bir tarih yazıyordu. .. Her birinde ayrı yanmıştı şimdi başka türlü yanıyor...
Paris'i tetikleyen hep dışarıdan kişilerdi. 1871 Paris Komünü'nü hatırlayalım. Dünya tarihinin ilk proleter devriminin öncülüğünü yapanların başında şehre yeni gelen bir Rus kadın geliyordu: Elisabeth Dmitrieff. Elisabeth, barikatların başında kadınları savaşmaya çağırıyordu... Üstelik henüz daha 20 yaşında idi... Ama ne yaptığını ve oraya neden geldiğini de çok iyi biliyordu... Çünkü o Karl Marks'ın fikri doğrultusunda ordaydı, ayaklanmanın öncülüğü için. Evet, o bilinçli bir eylem için savaşmaya gelmişti... Ve şimdi yüzyıl sonrasında gelenler de savaşıyor. .. Ama şimdi barikatların ardı daha karmaşık ve daha düzensiz... Üstelik karşı taraf daha düzenli. Şimdikiler belki savaşmak için gelmemişlerdi, ama şimdi savaşmak zorundalar ve her iki barikatın alevinde de aynı sınıfsal çelişkilerin izleri var...
Ekim ayı ortasında Afrikalı iki gencin polisten kaçarken elektrik tellerine çarparak hayatlarını kaybetmeleri sonrasında yaşananlar son zamanların Fransa'sında hiç de alışık olunmayan bir durum. Konu çok boyutlu olarak analiz edilmeye muhtaç. Zira her bakımdan dünya politik ortamını ve geleceğini ciddi şekilde etkileyen bir zeminden doğmakta ve yine ciddi etkileri olabilecek olguların yaşanmasına ışık tutmaktadır. Merkez-çevre ilişkilerinden ve sanan olayların ileriye yönelik izdüşümlerinin olabilirliğini tartışmaya çalışalım. Dolayısıyla eylemsel pratiklerin etki gücünü artırmak açısından da yeni perspektifler ve bakış tarzlarına olanak sunmaya çalışalım
Dünya Emperyal Sistemindeki Merkez-Çevre İlişkisinde Ulus-Devletin Direnci Ve Burjuva Demokrasisinin Can Çekişi
Bugün dünya kapitalist ekonomik sistemi, derin bir devinim ve şiddetli bir yayılım içerisinde kendinde barındırdığı çelişkilerle yeni yem çalışına ve kırılma alanları yaralıyor. Bu çatışmaların görünümleri laikli tezahürde olsa da öz bakımından temel bir çelişkiden kaynaklandığı muhakkaktır. Ulusal sorunlardan tutalım, milliyetçilik-dışlayıcılık hareketlerine; göç olgusundan tutalım, emperyalist saldırganlıklara kadar her bir çatışma alanının küçük de olsa büyük de olsa allında yatan nesnel neden emek-sermaye/ezen-ezilen/sömüren-sömürülen çelişkisel ilişkisidir. Dünya emperyal ekonomik sisteminin mutasyonu ile azınlığın zenginliği ve çoğunluğun fakirliği, her yerde daha acımasız çatışkılar yaratmaya devam ediyor. Özünde emek-sermaye çelişkisi olan bu çatışmalar kendini kah emperyalist boyutta bir ülke işgalinde, kah emperyalist kurumlarla ve yayılanlarla ekonomik/sosyal/kültürel yarı işgallerde, ya da Paris gibi kendi içinde yarattığı sosyal sömürgelerle ortaya çıkarıyor.
Paris'te çıkan ayaklanmaların altında yukarıda özünü belirttiğimiz toplumsal bir çelişki olsa da buna paralel bir olguyla da iç içedir. O da insanlığın topluluk haline gelmesiyle paralel seyreden "göç olgusu"dur. Toplumların dönüşümünde dışsal bir rol oynayan göç, bazı dönemlerde çağlar kapatıp yeniçağlar yaratmış; devlet yıkmış ve devletler kurdurtmuştur. 21. yüzyıldaki hangi devlet biçiminde olursa olsun, güvenlik gündemini işgal eden konuların başında yine evrensel göç olgusu gelmektedir. Sermaye-emek çelişkisinin mekânsal değişinimdeki yansıması olan göç, 21. yüzyıldaki çelişkilerin çatışma rengini de ciddi anlamda belirlemektedir/belirleyecektir. Paris'teki olayların nesnel zemini budur. Yine Paris'teki ayaklanmaların kısa süre sonra Belçika ve Almanya'ya sıçramış olmasının altında da bu ortak zemin yatmaktadır. Avrupa emperyalist ülkeleri ve AB, kendi coğrafyasındaki nüfusu, artık bu gerçekliğin süzgecinden geçirmektedir ve kendi içinde onun gerginliğini yaşamaktadır. Emperyalistler bu gerginliğin toplumsal dönüşüme ve devrime dönüşmesini engellemek için de yıllardır farklı stratejiler izlemekte ve farklı siyasetler geliştirmektedir. Özellikle son yıllarda yürürlüğe konan yeni mülteci yasaları bu istikamettedir. Avrupa emperyalist cephesinin toplumsal olarak kendini yeniden üretebilmesi için bu süreci zorunlu olarak yaşaması gerekmektedir, tabii farklı özneler bu sürecin rotasını değiştirmezse. Fransa özelinde bu süreci kısaca irdeleyelim:
Fransa: Faşizmin İdeolojik Kalesi
Paris, ayaklanmaların simgesel merkezi olarak bilinir. Bunu Fransa'nın egemenleri çok iyi biliyorlar. Ama bilinen bir şey daha var ki, o da Fransa'nın 1789 İhtilalı sonrasında "ulus-devlet ideolojisinin de dünyada ihraç merkezi olduğudur. Feodalizmden kapitalizme özgün süreçlerle geçen Avrupa'da bu ideoloji, ulus-devletler bakımından içsel bir tutarlılıkla hayat bulsa da, 20. yüzyılda sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki bu ideolojinin ihracı çıplak faşizm doğurmuştur. Zorla ulus yaratmanın sonucudur bu. Çünkü modern olmak için bu zorunlu bir model olarak görülmüştür. Burjuva devlet biçiminin çevre ülkelerdeki uygulanışında, faşizm o ülkelerin iç dinamiklerinin baskınlıklarına ve etnik yapının sermaye etrafındaki örgütlenişine göre hayat bulmuştur. Bu modelin başında da Türkiye geliyor. Devletin bizatihi Kemalist karakterle burjuva-bürokratik sınıfsal yapıda temellenmesi ve sosyal olarak da Türklük kimliğini aidiyet duygusu olarak topluma dayatması ve Türklük içinde (aynı şekilde Fransız kimliğinde diğer etnik grupların eritilmesi gibi, ancak tek farklılık Fransa'daki merkez kimliğin etnik değil, sınıfsal olmasıdır) eritmeye, asimile etmeye çalışması faşizmden başka bir ideoloji ile açıklanamaz. Fransa içindeki faşizme daha yumuşak bir kılıf uydurulup "entegrasyon siyaseti" denmiştir. Onlarda faşizm kendini daha silik renklerle gösterirken bizde daha açık göstermektedir. Son olarak Şemdinli'de yaşananlar bunun çıplak bir görüntüsüdür.
Fransa'da Yanan, Entegrasyon Faşizmidir
Ulus-devletin doğasına ve tarihsel doğuşuna daha önceki yazılarımızda değinmiştik. Ancak dünyaya "modernizm"in (özünde kapitalistleşmedir) uluslaşma modeli olarak pazarlanmaya çalışılan ve ulus-devlet olmanın toplumsal temellerini dokuyan bir anlayışın ürünü olan "cumhuriyetçi entegrasyon" özünde burjuvazinin faşist karakterini barındırmaktadır. Zira Fransa denilen ülkenin içinde Fransız diye bir etnik grup yoktur. Fransa toprakları üzerinde yaşayan birçok etnik grup, bu uluslaşma sürecinde asimilasyona uğratılmıştır, eritilmiştir. Bunu Fransa'nın kırsal kesimlerinde çok daha rahat gözlemleyebilirsiniz. Bütün etnik grupları tek bir potada eritip burjuvazinin emellerine sunma "entegrasyon" olarak sunulmuştur. Dışarıdan gelen göçmenler de tarih boyunca buna dâhil edilmeye çalışılmıştır.
"Çok kültürlülük", "kültürel çeşitlilik", "birlikte yaşayabilme olanakları" gibi kavramlar, burjuva demokrasisinin üzerinde çokça titrediği kavramlardandır. Fransa özelinde göçmenlerin "cumhuriyet"e ve "Fransız Kimliği”ne direnç göstermesi, aidiyet duygularından yoksun olması ve Avrupa kültürüne adapte olamaması gibi gerekçelerle olayların çıkış nedenlerini kendince açıklamaya çalışan burjuva ideologları, üzerinde durdukları zeminin de bu süreçteki kayganlığını ise ifade etmekten çekinmektedirler. O kayganlık ise burjuva demokrasisinin bir yalan olduğudur. Zira, banliyöleşme ve gettolar toplumsal dışlanmışlığın en açık şekildeki göstergeleridirler. Bu gettolardan yükselen ateş, alevini bu aldatmacanın kıvılcımından almaktadır.
Uluslaşmada temel mantık, heterojen öğelerin bütünleştirilmesidir. Fransa'nın, İngiltere'nin, İspanya'nın tarihi buna örnektir. Yapısı bakımından dine benzeyen ulus-devlet, insan türü içinde cinsleri yineleyen bir eril-dişil çift değerliliğine uygun olarak işlenmektedir. Ulus-devlet, halk arasında vatan (Fransızca patrie sözcüğü, yani dişileştirilmiş eril) sayesinde kardeşlik-bütünlük duygusunu geliştirir. Oysa söz konusu vatan da "ana-yurt" (Fransızca "mere"patrie", yani erilleştirilmiş dişil) olarak tanımlanır ve bu sözcükte, analık duygusu ile babalık otoritesi birleştirilir. Ulusal mitin öykündüğü bu yapı, hem içsel bir bütünleşme hem de dışsal olarak bir düşmana karşı ortaklığı, duruşu temsil eder ve pekiştirir. Burjuva devletlerinin(Avrupa'da), miti bugüne taşımaları ki özellikle Fransa için, kolay olmamıştır. Fransa içinde yer alan etnik topluluklarının hiç birinin adının Fransız olmaması, siyasal-hukuksal ve toplumsal olarak entegrasyonu ve buna bağlı olarak da bütünleşmeyi sermayenin güvenliği dolayısıyla oturtabildiği anlamına gelebilir. Ancak demografik açıdan genç bir nüfusu olmaması ve ucuz emek gücü bakımından sömürge/yarı-sömürge (çevre) ülkelerden beslenmesi, yani göç olgusu sonuçlarını zorunlu yaşaması bu bütünleşmeyi entegrasyon siyasetini de kırmıştır. Bunun altında burjuva ideologlar her ne kadar göçmenlerin ve çoğunlukla da Müslümanların tutuculuk ve aidiyet duygularını bırakmayıp, eksik bütünleşmelerine, Avrupa toplumuna ayak uyduramamalarına, kimliklerini post-modernizmin olanakları ile mekânsal değişimlerine rağmen devam ettirmelerine ve geldikleri ülkelerin modernizmi tam anlamı ile yaşamamış ya da yönetimsel olarak oturtamamış olmalarına ve daha birçok olgusal sonuca/görüntüye bağlasalar da işin temeli bu görüngüler değildir. Yukarda işaret ettiğimiz gibi sermaye-emek çelişkisinin özsel değil ama biçimsel olarak değişen rengine uygun toplumsal şekil alışlardır bunlar. Kaldı ki, göçmen olgusuna paralel olarak Avrupa, kendi içinde zaten bir toplumsal çözülme yaşamaktadır. Kapitalizmin temel dayanaklarından olan aile kurumunun çözülmesi buna en iyi örnektir. Bu çözülmeler ulusal kimliklerde de krizler meydana getirmektedir. Diğer taraftan toplum içinde yalnızlaşma, anemi gibi yabancılaşmalar bu toplumlarda sosyal bir depresyonu da beraberinde getirmektedir. Özellikle Avrupa toplumunun bunu genç nüfusta yaşıyor olması ilerisi için daha tehlikeli olarak görülmektedir. Bu krizlerin üst boyuttaki yansıması ulusallıktadır.
Yani Fransa özelinde Avrupa derin bir ulusal kimlik krizi yaşamaktadır. Ancak şunu da ifade etmekte yarar var. Hangi kimlik olursa olsun her kimlik, kendini bir "öteki"ye göre tanımlar. Dolayısıyla çözülen kimliklerin yeniden inşası için, içeride ya da dışarıda bir karşıt kimliğe ihtiyaç vardır. Avrupa'daki dışlayıcılığa ve faşizme doğru yol alan milliyetçiliğin yükselişi de bu kimliğin inşası doğrultusundadır. Hele kendi devrimini kendi coğrafyasında yapmış burjuvazinin yarattığı ulus-devlet ve sonrasında ulus-devletin beslenme kaynağı olan sömürgelerden elde ettikleri ve adına "refah devletleri" ya da "refah "toplumları" dedikleri, ama aslında dünya emperyalist sisteminin artı-değeri olan bu pastayı hiçbir şekilde sömürgelerin toplumsal artıkları ya da Fransız İçişleri Bakanı Sarkozy'nin ifadesi ile "hergeleler" ile paylaşmak istemeyeceklerdir. Buna en iyi örnek, Fransa'nın yerli nüfusunun yaşadığı bölgelerde işsizlik oranının % 5, ama banliyö denilen ve çoğunlukla göçmenlerin kaldıkları yerlerde işsizlik oranın % 50 civarında olması gösterilebilir. Zaten bu gerçeklik, yaşananların gerekçesini de özetlemektedir.
Dört yüzyıl önce göç veren bir kıta bugün gelen göçlerin sonuçları ile uğraşıyor. Her ne kadar dışarıdan gelen göçlerin önemli bir parçasını Kuzey Afrika ve Ortadoğu oluştursa da önemli bir parçası da Avrupa'daki iç göçtür. Avrupa tarihinde her göç sürecinde dışlanma yaşanmış ancak sonuç kendilerince özümlenme ile sonuçlanmıştır. Ancak hatırlatmakta yarar var ki, bu göçler, ya emperyalist savaş sonrası Avrupa'nın yeniden inşa için ihtiyaç duyduğu iş gücünden ya da üretimde maliyetin düşüklüğü için duyulan yine ucuz iş gücü ihtiyacından kaynaklanmıştır. Şu an yaşananlar ise, artık kendilerine "refah devleti" dedikleri bir aşamada ve işsizlik gibi kendi toplumlarını da ilgilendiren kökleri her ne kadar dışsal olsa da hem içsel hem dışsal sürecin diyalektik bir çelişkisidir.
Sonuçları: İki Ucu Sivri Değnek
Çıkan olayların ve ardındaki gelişmeler iki ucu sivri bir değneğe benzer olguları akla getirmektedir. Bunlar:
1. Paris'teki Ayaklanma Avrupa'nın 11 Eylülü'dür!
Paris'teki olaylardan hareketle ileriye yönelik genel bir yargı çıkarmak doğru olmasa da toplumsal tahayyül gücü bakımından ve dünya stratejik denge ve siyasetlerin ileriye yönelik konumlanışları göz önünde tutulduğunda Avrupa'nın da ABD gibi uluslararası dengede, yani merkezde etkin güç olma imkânı elde edebileceğini ifade edebiliriz. ABD'nin 11 Eylül'le içerde "zararlı öğelere yönelik yaptığı temizliği ve uluslararası boyutta da işgal ve turuncu devrimlere gerekçeler uydurmuş olmasını şimdi Avrupa kendi içinde ve daha derin yapıyor sayılabilir. Diğer taraftan Avrupa'nın 11 Eylül'ü, ABD'dekinden farklı olarak, sosyal etkileri daha kapsamlı ve derin, siyasal etkileri ise daha yayılmacı bir yeni emperyalizm ve "küresel faşizm" gibi sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel yayılımı daha yüksek olan bir süreç söz konusudur.
Dolayısıyla Avrupa'nın, dünya merkezinde daha etkin söz sahibi olabilmesi için içeride sosyal açıdan sağlam bir duruşa sahip olması gerekmektedir. Bunun için de sosyal bir tasfiye (gereksizlerin geriye göçü) şarttır. Bu tasfiye hukuksal olarak zaten yapılıyordu, ancak pratik anlamda yansıması bu olaylarla olacaktır. Diğer taraftan önemli bir ayrıntı olması açısından Lyon'da bir caminin yakılması bu sürecin tetiklenmesine örnektir. Yani göçmenlerin dışlanması için artık ideolojik argümanlar daha fazladır Avrupa'da. Karşıtlıklar beslenmektedir. Sitemin kendini yenileyebilmesi için ya o göçmenlerin eritilmesi ya da dışlanıp dünya siyasetine alet edilmeleri gerekir.
2. Sistem Karşıtı Hareketlere Paris'ten Yansıyanlar ve İdeolojik Yenilenmeler
Anti-küreselleşme ya da aşağıdan küreselleşme yanlıları, Dünya Sosyal Forumu ve tüm sistem karşıtı hareketler Paris'i 1968'teki bir tetiklenme gibi algılasa da gerçeklik artık o zamanki düzlemde değildir. Her ne kadar bu hareketler içerisinde "yoksulluk", "mülteciler sorunu" sorunu gibi konuları tartışıyor olsalar da ortak bir stratejik duruşa sahip olunmamasından dolayı, Paris ve diğer yerlerdeki olaylara önderlik ve hedefleri net olan bir hareket oluşturulamamıştır. Bu durum sürecin olgusal boyutta kavranamaması ve sübjektif yargılardan kaynaklanıyor.
Tarihsel ve toplumsal doku açısından yaşanan olaylar, uzun bir olgunun yanan alevleridir. Yani kimliklerin yanmasıdır bir anlamda. Parçalanan ya da çözülen toplumsal dokunun yeniden bütünleştirilmesi için bir fırsattır Avrupa egemenleri için. Bu sonuç, yaşanan olayın olgusal, yani uzun vadeli süreçte egemenler açısından bir yönü temsil ederken, öteki ucunda da ezilenler için bir umut alevidir. Çünkü her ayaklanma, içinde potansiyel bir devrimi barındırır. Ancak bu aynı zamanda kitlesel ayaklanmada önderlik sorunu, ideolojik duruşun hangi toplumsal zeminde ortaklaşılabileceği gibi sorunları da akla getirmektedir. Bu açıdan bütün politik özneler, sürecin temellerini iyi analiz ederek müdahil olmak durumundadırlar. Aksi takdirde yukarda işaret edeceğimiz gibi özelde Fransa ama genelde de emperyalist devletlerin toplumsal dayanak noktaları olan sanal-karşıt kimlikleri güçlendirmekten başka bir işlevi olmayacaktır. Neo-liberalizmin "medeniyetler çatışması"nı bu açıdan kendi içlerinde doğrulatma ve çelişkilerin rengini kendi renklerine dönüştürerek ideolojik bir yanılsama yaratmaları olanak dışı değildir. Göç olgusunun dünya tarihinde, beraberinde devletlerin güvenlik ihtiyacını getirdiğini göz önünde tuttuğumuz vakit, bugün yaşananların üstüne bir de Francis Fukuyama'nın yeni ortaya attığı, ama temellerini bu gerçeklikten alan "devletin inşası"(yani devletin daha da güçlendirilmesi gerektiği fikri) kuramını eklediğimizde önümüzdeki fotoğrafı daha net görmüş olacağız. Egemenlerin ideolojik açıdan kendilerini doğrulatmalarının da önüne geçmek, yine doğru analiz ve buna uygun pratikleri hayata geçirmekle mümkündür.
Paris'teki olayların bir göstergesi de solun hala Avrupa merkezci düşünceden sıyrılamadığını ve bunu devam ettirdiğidir. Bu '68 hareketinin ideolojik yenilenmeme durumunda ortaya çıkan zihinsel bir hastalıktır. Evet, Paris bir tetik olabilir. Ama Paris'i, yani Fransa'yı 68'de de unutmayalım. Ne diyordu Fransa'daki sosyalistler o zamanlar: "Fransa'ya sosyalizm gelse bile Fransa yine Fransa olarak kalacaktır". Kaldı ki, sömürge/yarı-sömürgede (yani çevre ülkelerde) küçük ölçekli bir üretici, hemen hemen Avrupa'daki yerli bir işçinin refahına sahiptir. Süreç kendiliğinden yürüdüğü vakit, iç içe geçmiş sömürgelerde en kazançlı çıkan yine yeni Fransalar olacaktır.
Özelde devrimci özneler ve genel olarak da ezilenler bu süreci olaysal bakımdan değil, olgusal bakımdan değerlendirmeli ve ona göre bir politik-ideolojik duruş sergilemelidir. Genel stratejiyi de bu bakış açısı belirleyecektir. Yoksa daha çok Paris'ler yanar ve dışarıya sadece külleri savrulur. Isınanlar da yine Parisliler olur. Konu derin ve uzun soluklu analizleri gerektiriyor. Bizim ülkemiz gerçekliğinin Paris’i ise zaten hep vardı. Ve bizim içimizde zaten birden fazla Paris yanmaya devam ediyor.
|