|
Resmi ideolojinin muasır medeniyet seviyesi olarak taçlandırıp hedef gösterdiği yolda "dimdik", itaatkârlığından taviz vermeden yürüyenlerin son dönemde daha bir azgınlaştıklarına tanıklık ediyoruz. Farklı alanlarda aynı kaynaktan beslenen saldırılar yoğunlaşmış durumda.
İşçi sınıfı üzerindeki sömürü daha da katmerleşiyor ve sömürü arttıkça, emperyalistlerin kesesi doluyor, yüzleri gülüyor. Kitler birkaç yılda edecekleri kar bedeline bir bir satılıyor. İşçilerin emeğinde çalarak keselerini dolduran sermayedarlar, tüccarlığa soyunan TC yöneticileriyle pazarlığa oturuyorlar. Bu yağmaya karşı oluşan en ufak bir karşı koyuşta da "benimdir, ister satarım satmam" deme pişkinliğini göstererek pervasızlıklarını ortaya koyuyorlar. Ülke emperyalizmin iştah pazarında satılığa çıkarılırken, bize "sevinin ülkeye yabancı sermaye akıyor, döviz geliyor" deniyor. Kime, neye gidiyor bu paralar? Kimin malı kime, niye satılıyor? Bu sorular sorulmadıkça, medya aracılığıyla gıdıklayıp buna gülmemiz, sevinmemiz salık veriliyor. Oysa emperyalizmin yarı sömürgesi olan ülkemizin, özelleştirilen her yeni kuruluşla daha fazla boyunduruk altına girdiğini ve bunun halka hiçbir getirişi olmadığını hatta halktan götürüşü olacağını göstermek gerekiyor. Kısacası AB yolundaki egemenler, boyunlarındaki kulluk halkasını bir madalyon edasıyla taşıyıp yürürken, zengin daha bir zenginleşiyor; işçi sınıfı üzerindeki baskılar da ona koşut artıyor.
Gerçek yüzünü gizlemek ve böylece kendisine karşı olası karşı koyuşları dizginlemek için bin bir surata bürünen resmi ideolojinin, köylüler karşısında taktığı maske "köylü milletin efendisidir" sözünde yaşam buluyor. Oysa bu sözün sahiplerinin egemenliğinde 82 yıl geçti. Hala köylüler "ağa zulmüne son" diye yürüyor. "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ile taçlandırdıkları mecliste; köylerin zulmüne karşı isyan ettikleri ağanın (örn. Sinanlı köylüleri) kendi adamı yer alıyor. Düyunu Umumiye'yi kovmakla övünenler, şimdi IMF karşısında boynumuz kıldan ince derken, halk karşısında kabadayı kesiliyorlar. IMF'nin direktifleri doğrultusunda oluşturulan politikalarla köylü, efendiliği bir yana, köleleştirilmiş durumda.
Kürt ulusunu yok sayma politikasında bir değişiklik yok. Mersin'deki bayrak olayıyla estirilen şoven-ırkçı dalga hayatın her alanına yansıyor. Genelkurmay’ın güdümünde faşist saldırılar yoğunlaştı. Eğitim-Sen, anadilde eğitim talep ettiği için kapatılma tehdidiyle karşı karşıya kaldı.
Tüm bunların içinde TC başbakanı "Kürt sorunu" deyince (sanki ondan önce "düşünmezseniz Kürt sorunu olmaz" diyen kişi aynı başbakan değilmiş gibi), ülkemin kendisine aydınım, demokratım diyen kimi insanları sevince boğuldular. Oysaki bundan önce Demirel benzer şeyler söylemişti, Özal söylemişti (söylemek zorunda kalmıştı). Ama dün dündür. Bu aydın demokratlarımız ya bunları hatırlamıyorlar ya da gerçekten başbakanın bu sözleriyle birlikte Kürt sorunun çözüleceğine inanacak kadar "temiz" yürekliler. Ülkenin, kimin tarafından hangi anlayışla yönetildiğini bilmezseniz, bilmek istemezseniz; bu sözlerden çözüm bekleyip sevinmemeniz, demokratikleştik dememeniz olanaksızlasın Oysa görülüp bilinmiyor ki kudretini damarlarındaki asil kandan alan, mutluluğunu Türk olmasına yoran, doğruluğunu ve çalışkanlığını Türklüğün lütfü olarak gören, faşist anlayıştır aslında bu ülkede egemen olan... Ve gelip geçen hükümetler piyon görevi görür, bu anlayışın dışına çıkamaz...
Demokratik hukuk devleti olmakla övünülüp AB süreciyle daha çok demokrasi talebi dillerden düşmezken, Genelkurmay'ın direktifleri doğrultusunda hazırlığına koyulan TMY ile en demokratik hak talepleri yok edilmek isteniyor. Karanlığın zebanileri, bu yasayla kendilerine karşı olan herkesi, hele bir de kendilerinin alternatifiyseler "terörist" ilan edecekler. OHAL'in olağanlaştırılması anlamına gelen bu yasanın tam da demokrasi bombardımanına tutulduğumuz bir döneme denk gelmesi daha bir anlamlı. Zaten egemenler bu haliyle de kendilerine alternatif olabilecek en ufak bir kıpırtıya tahammülsüzlüğünü çekinmeden yaşama geçirerek alabildiğine pervasızlaşabiliyorlar. Bunu yaparken de her şey hukuk devleti içinde olup bitiyor. Sadece yapacaklarını daha rahat, deyim yerindeyse ellerini kollarını sallaya sallaya yapmak istiyorlar. Kimse "neden böyle yaptın" diye bir soru dahi sorsun istemiyorlar. Yoksa Uğur Kaymaz'ı terörist diye katleden anlayışın öyle sanıldığı kadar çok da bu yasaya ihtiyacı yok. Bunu görmek gerek. Genelkurmay'ın "yetkililerimiz kısıtlanmış" çıkışını böyle okuyup anlamak gerekiyor. Burada, egemen olanın elinde bir baskı ve kitleleri "her şey hukuk devleti sınırları içinde" diyerek yanılsama içine sürüklemenin bir aracına dönen hukukun, aslında nasıl bir kılıfa büründüğüne tanıklık ediyoruz. Mülkün temeli olarak duvarlara yazılan adalet, mülkü olanı korurken mülksüzleri ezmenin aracına dönüşüyor.
Yine üniversiteler de bu yoğun saldırı dalgasından payına düşeni alıyor. "Üniversitelere büyük gözaltı" başlığıyla burjuva medyaya yansıyan İçişleri Bakanlığı genelgesiyle, gençlik sindirilmeye çalışılıyor. Gençlik örgütleri, dernekler açıktan hedef gösterilerek potansiyel tehlike olarak ilan edilip, gençlikle bağlarının koparılması hedefleniyor.
Bunları çeşitlendirip uzatabiliriz. Asıl olarak üzerinde durmak istediğimiz, farklı alanlarda olsa da kaynağı aynı olan bu topyekûn saldırı dalgası karşısında yapmamız gerekenler üzerinde genel hatlarıyla da olsa durabilmek ve böylece güçlü karşı koyuşların oluşturulması gerektiğine vurgu yapmaktır.
Dedik ya, topyekûn bir saldırı dalgasıyla karşı karşıyayız. 19 Aralık'ta "hayata dönüş" adı altında toplumun en diri ve ilerici kesimi olan devrimci tutsaklara karşı giriştikleri katliamla hücre tipi hapishaneleri hayata geçiren egemenler, bu saldırıyı hayatın her alanına yayarak sürdürüyorlar. Yaşamı hücreleştirme denebilecek bu politikayla insanlar yalnızlaştırılıyor. İnsanların bir araya gelip, ortak yaşam alanları yaratıp, var olanı sorgulamaları istenmiyor. Çünkü birlikten kuvvet doğacağının onlar da farkında. İnsanların kafasında soru işaretleri oluşup neden diye sorular sormaya başladıklarında, "böyle gitmez, böyle olmaz" demeye de başlayacaklarından, sonrasında kendileri için tehlike çanlarının çalmaya başlayacağını biliyor ve bundan alabildiğine korkuyorlar. Bu pervasız saldırganlıkları bundan. Bize düşen egemenlerin korktuklarını başlarına getirmektir. Yaşam alanımız neresiyse, oraya uygun aracı tespit edip en etkin şekilde kullanarak, sürekliliği sağlanmış alanlar yaratmak gerekiyor. Köyde, şehirde, semtte, okulda... Alanlar farklı olsa da aynı bozkıra kıvılcım olma paydasında birleşiyoruz. Yapılan her şey buna hizmet edecektir. Bir orkestrada onca farklı aletin farklı insanlarca çalınıp, ortaya çıkan o muhteşem bütünlük gibi bir bütünlük yakalamak gerekiyor. Burada da öne çıkan, vurgulanması gereken; herkesin kendi üzerine düşeni yapması, kendi çaldığı aletin ustası olması, ona göre donanması ve ona kafa yorup pratikler sergilemesidir. Dört bir yana yumruk sallamadan hedefi dar cepheyi geniş tutarak pratikleri o hedefe yöneltmek gerekiyor. Asıl kala yormamız gereken şeyler bir tarafta beklerken, başka şeylere yoğunlaştığımız andan itibaren alan hâkimiyetini kaybedip hedeften uzaklaşmış oluruz. Ahmet Arifin Anadolu şiirinde:
"Nerde olursan ol
İçerde, dışarıda
Derste, sırada
Yürü üstüne üstüne
Tükür yüzüne cellâdın
Fırsatçının, fesatçının, hayının
Dayan kitap ile
Dayan iş ile tırnak ile diş ile
Umut ile sevda ile düş ile..." dediği gibi nerde olursak olalım, neyse olanağımız onunla karşı koymalıyız. Cellâdımız ortak, ona karşı ortak olunabilecek herkesle ortak olmak gerekiyor. İlkelerde tavizsizlikle politikalarda esnekliği en iyi şekilde birleştirip yukarıda anlatmaya çalıştığımız topyekûn saldırı karşısında, topyekûn bir karşı koyuş örebilmek gerekliliği kendisini her geçen gün daha da hissettiriyor. Bu günden yarına bu birlikteliğin oluşmasına omuz verilmelidir. Dar gurupçu kaygılardan arınarak bir araya gelinmelidir. Bu bir araya gelme gerekliliği yeterince bilince çıkarılmayıp, parçalanmış bir tablo ortaya çıktığında kitle içerisinde güvensizlik oluşacaktır. Müdahil olabilecek insanlar bu güvensizlikten kaynaklı uzaklaşacaklardır.
Bu genel değiniden sonra kendi alanımıza, gençliğe geldiğimizde görüyoruz ki bu alanda da benzer şeyler yaşanıyor. Üniversite gençliği üzerinde kısa da olsa durursak, saldırıların arttığını burada da görüyoruz. Üniversitelerimizde birer suçlu gibi onlarca kamerayla gözetleniyoruz. Küçük bir kampusun etrafınki demirler iki katına çıkarılıyor, okulumu adeta bir yarı açık hapishaneye çevriliyor. Okula her girdiğimizde kimlik kontrolüne tabi tutuluyor, dışarıdan arkadaşlarımızın okula girmesine ı/m verilmiyor. Soruşturmalar, artan har(a)çlar ve daha nicesi... Hımhım yanında güncelliğinden otum İçişleri Bakanlığı eliyle yayınlanıp "üniversitelere büyük gözaltı" adı altında burjuva medyasına yansıyan genelge üzerinde ayrıca durmakta fayda var. Gençlik örgütleri, illegal örgütlerle bağlantı kurularak hedef gösteriliyor. Böylece gençliğe korku salarak suya sabuna dokunmaması sağlanmak isteniyor. Yine okullarımızdaki dernekler takibe alınıyor. Pervasızlıkları o boyutta ki, yasal demeklere dahi tahammülleri kalmamış. Böylece üniversiteler duyarlı, demokrat, devrimci insanlardan "arındırılmak" isteniyor. En demokratik hak talebine dahi tahammülsüzleşen üniversite yönetimleri ve tabi 12 Eylül faşist darbesinin üniversite ayağında yer alan YÖK, hayallerindeki ses çıkarmayan, kafası önünde derse girip çıkan, sorgulamayan, buyurun efendime! Gençliğe ulaşmak için, engel gördükleri kim varsa saldırıyorlar.
İşte biz bu süreçte örgütlü mücadelenin zorunluluğuna daha fazla vurgu yapmalıyız. Alana uygun araçlarla mücadele edip, kitlelerden kitlelere ilkesini ete kemiğe büründürmeliyiz. Olabildiğince yaşam alanlarımızdaki faaliyetleri ortaklaştırıp (duyarlı-demokrat-yurtseverlerle) "vardık, varız, var olacağız"ı göstermek gerekiyor. Bu birliktelikler sağlanırsa parçalı tabloyu görüp güvensizlik hisseden insanlara güven verilmiş olunacak ve gençlikle bütünleşmenin kanalları yaratılmaya başlanmış olacaktır.
Yine güncelliğinden dolayı 6 Kasım üzerinde de kısa da olsa durmak gerek. 12 Eylül askeri faşist darbesinin üniversitelerdeki postalı görevini gören YÖK'ün kuruluş yıldönümü olan 6 Kasım, bu faşist kurumun üniversitedeki uygulamalarına karşı mücadelenin sembolleşmiş bir tarihidir. YÖK karşıtı mücadelenin bir günle sınırlandırılmaması, öncesinin güçlü örülmesi ve bunun için de birlikteliğin gerekliliğinin herkesçe en çok vurgu yapıldığı gündemlerin başında 6 Kasım geliyor. Geniş öğrenci kitlelerinin katılımının sağlandığı eylemliliklerin örülmesi ve mücadelenin tek eylemlilikle sınırlandırmayıp 7 Kasım'ların da vurgusuyla başlanan yolda, bu yıl da görüldüğü gibi parçalı tablonun önüne geçilemiyor. Güçlü birlikteliklerin her zamankinden daha acil ve gerekli olduğu bugünkü gibi süreçlerde, bunun başarılamaması gençliğin ileri kesiminde güvensizlik yaratıyor ve onlara ulaşmamızda ciddi bir engel oluşturuyor. Bundan dolayı da güçlü 5 Kasımlar öremediğimizden güçlü bir 6 Kasım geçiremiyoruz. Sonuç olarak da 7 Kasım'a çok bir şey kalmıyor. İşte bu tablonun egemenlerin işine geldiği iyi görülmeli ve önümüzdeki süreçte, gündemlerde bunun önüne geçilmelidir. Burada kimin üzerine görev düşüyorsa zor bir sürecin güçlü birlikteliklerini yaratmak için daha çok çaba harcamalılar.
Sonuç:
Bütünlüklü görüp, bu bütünlüğe uygun hareket etme gerekliliği hissettiriyor kendisini. Yaşam alanlarımızı şekillendirip sürekliliğini sağlamak için, alanın ihtiyacına uygun bir donanıma sahip olmak için çalışmak gerekiyor. Niteliksel bir ayağa kalkışın niceliksel bir ilerleyişe dönüşeceği bir dönemde, eksiklerimizi iyi tahlil edip bunları gidermemiz gerekiyor. Bu eksikleri görüp gidermek için de kitlelere gitmek gerekiyor. Bitirirken Mao'nun sözleriyle noktayı koyalım: "Gerçek kahramanların kitleler olduğu, buna karşılık bizim genellikle acemi ve bilgisiz olduğumuz kavranmalıdır. Bu kavranmadıkça en basit bilgileri bile edinmek mümkün değildir."
|