|
Uzun bir süredir beni de meşgul eden bu ve buna benzer soruları, derginiz aracılığı ile sesli düşünüp, tartışma fırsatını verdiğiniz için teşekkür ederim. Sorularınızı baz alarak, düz bir cevap yazıyorum. Fikirlerim sistemli değildir. Rüşeym halindedir. Zira ben de her şeyi biliyor değilim. Bilgi sonsuzdur. Bilmek ise görecelidir. Bugün bildiklerimizi paylaşıp, tartışıp daha ileri seviyeleri yakalamamız mümkündür ve gereklidir.
Nedense, "aydın", "aydınlanma" gibi sıfat ve kavramlara sıcak bakmıyorum. Dikkat edin; kimler "aydın" sıfatına vurgu yapar? Kimler bol bol "aydınlanma"dan bahseder? Benim aklıma derhal üç adres gelmektedir. Birincisi, eski TKP. İkincisi, komprador Marksist İşçi Partisi (Ne tesadüf (!) yayın organının adı da Aydınlık). Üçüncüsü de başta Cumhuriyet gazetesi olmak üzere bütün bir Kemalist cenah. Peki, bunların bu kavramlara vurgu yapmaları tesadüf mü? Hayır değil. "Aydınlanma" bunlara göre, medeniyet (?) ve modernite (?)dir. Çünkü gönüllerinde çarpan 1789 Fransız İhtilalidir. Kapitalist dünyaya muazzam bir hayranlık duymaktadırlar. Türkiye gibi burjuva devrimini tamamlayamamış, emperyalizm öncesi, Avrupa’dan bildiğimiz tarzda kapitalizmi yaşamamış ülkelerin hem hakim sınıflarında ve -ne ilginçtir ki- hem de küçük burjuvalarında, medeniyete, moderniteye muazzam bir heves; ama aynı zamanda da kıskançlık duyulur. (Buna aşağılık kompleksi de diyebilirsiniz.) Bu kesimler insana değil; makinalara önem verirler. Kitlelerin yaratıcılığına, dünyayı, onların değiştirebileceğine inanmadıkları içindir ki, kendilerini "aydınlanma"nın misyonerleri olarak görürler.
Türkiye’de yaklaşık yüz elle seneden bu yana "aydın" ve "aydınlanma" meselesi tartışılmaktadır. Namık Kemal, Prens Sebahattin, Ziya Gökalp gibi entellektüeller, bu tartışmanın odak isimleri olmuşlardır. Aralarındaki tüm farklılıklara rağmen bunların ortak paydası nedir? Ulus/devlet (milliyetçilik), modernite ve medeniyettir. Kimin öncülüğünde? Tabii ki genç Türk burjuvazisinin karargâhı olan İttihat ve Terakki’nin öncülüğünde. Kimisinin her ne kadar daha sonra İttihat ve Terakki ile yolları ayrılmış da olsa yukarıdan inmeci, Bonapartist bir çizgi, bunların hepsinde mevcuttur ve hakimdir. Fransız İhtilalinden takriben yüz sene sonra, ilericiliğini yitirmiş olan bir sınıfa, yani burjuvaziye heves etmişler ve Avrupa’daki kapitalizmi kendilerine örnek almışlardır.
Cumhuriyet’ten sonra da bu çizginin devlet tekelinde devam ettirildiğini görüyoruz. Çağın kapitalist/emperyalist üretim ilişkilerinin ihtiyacına göre adına devrim denilen kılık kıyafet emirnameleri, Tehvid-i Tedrisat kanunu, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması ve Köy Enstitü’leri’nin açılması bu çerçevede düşünülmelidir. Hasan Ali Yücel’in bütün Batı klasiklerini köylü çocuklarına öğretme gereksinimi buradan kaynaklanmıştır. Tabii, burada güdülen amaç, emperyalist üretim ilişkilerinin gereksinimi doğrultusunda üretim araçlarının (buna insan unsuru da dahildir) tek yanlı geliştirilmesidir.
Bu ilericilik midir? Hayır. En geç proletarya sınıfının tarih sahnesine çıktığı günden itibaren burjuvazinin, bütün ilericilik niteliklerini yitirdiği günden bu yana ve emperyalizmin dünya sahnesinde yerini almasından ve iki büyük devrimden (Ekim Devrimi ve Çin Devrimi) sonra, artık medeniyet ve modernite, dolayısıyla da "aydınlanma" ve "aydın" gibi kavramlar, bizim kavramlarımız olabilir mi? Sanmıyorum. Zira, kapitalist toplumdan köklü bir kopuşu hakikaten arzu ediyorsak Marx’ın, "Bu sosyalizm, devrimin sürekliliğini; tüm sınıf ayrılıklarının kaldırılmasına, bu sınıf ayrılıklarının dayandığı tüm üretim ilişkilerinin kaldırılmasına, bu üretim ilişkilerinin karşılığı olan tüm sosyal ilişkilerin kaldırılmasına, bu sosyal ilişkilerin sonucu olan tüm fikirlerin devrimcileşmesine zorunlu geçiş noktası olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğünün ilanıdır" sözleri, bu tartıştığımız konuda da referans almamız gereken en önemli çıkış noktasını oluşturmaktadır.
Şimdi "aydın" sıfatı, "aydınlanma"nın (medeniyet ve modernitenin) fonksiyoncusu olarak kullanılıyorsa -ki böyle kullanılıyor-, ilk sorulması gereken soru; "aydınlanması gereken bir şey mi var?” sorusudur.
Tamam, Tarsus’un bir köyünde belki Kopernikus bilinmemektedir -medeniyetin beşiği olduğu iddia edilen Avrupa’da da kaç köylü Kopernikus’u bilir, bilemem- ama tarihi doğru okumak lazım. Bütün bir Avrupa, otuz yıl din savaşları ve engizisyonlarla birbirini yerken; fizikten astrolojiye, matematikten edebiyata, yükselmekte olan bölge, örneğin Ortadoğu idi. Hatta daha da gerilere gitmek mümkün. Bugün ameliyatta kullanılan araç gereçlerin kimi (neşter, ameliyat makası gibi), hatta ve hatta medeniyetin önemli bir unsuru olduğu iddia edilen çatal, bıçak dahi daha Avrupa’da yokken eski Mısır’da mevcuttu.
O nedenle, provakatif bir şekilde söyleyecek olursak, emperyalizme bağımlı toplumların tümünde, medeniyet ve moderniteye heveslenen bir "aydınlanma"ya değil (ki bu, kölelerin efendilerine benzemeye çalışmasına benzer) bilakis, emperyalist üretim ilişkilerinin ezip büzdüğü ve geri bıraktırdığı bu toplumların, emperyalist mali sermayenin tahakkümünden köklüce kopmasına ihtiyaç vardır.
Tabii, Uluslararası Komünist Hareket’in iniş ve çıkışlarına paralel bizde de entellektüeller, bu uğraşın içersinde fikirleri ile yazdıkları ve çizdikleri ile ürettikleri sanat eserleri ile yer almış ve geniş halk kitlelerinin meşru takdirini kazanmışlardır.
Çünkü Türkiye, dünyanın bir parçasıdır. Dünyanın siyasi ve ideolojik alt üst oluşları, dünya çapında bütün sınıfları etkilediği gibi küçük burjuvaziyi ve onun entellektüel kesimini de etkilemiştir. Bakınız, Ekim Devrimi, tüm dünyada bütün bir entellektüel camiayı tartışmanın ve saflaşmanın içersine çekmiştir. Nazım Hikmet, Vala Nureddin, Pertev Naili Boratav, Abidin Dino, Sabiha Sertel bu ortamda çıkmışlardır. Tamam, bunların da bir çoğunda "aydın" ve "aydınlanma" dolayısıyla, medeniyet ve modernite gibi burjuva dünyaya ait kavramların etkisi var olmuştur. (Bu, bir miktar da Uluslararası Komünist Hareket’in geçmişi ile alakalıdır. Bugüne değin Fransız İhtilali’nden tam anlamı ile kopulamayışın dert ve sancıları, bırakalım entellektüelleri, Uluslararası Komünist Hareket’i dahi meşgul etmektedir.) Fakat buna rağmen, bu saydığım entellektüeller, yeni dünyaya doğru yüzlerini çevirmişlerdi. Aynı ortamı bir kez daha, bakınız, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin etkilerinde görüyoruz. Kültür Devrimi, Enver Gökçe’ye, Yılmaz Güney’e, İhsani’ye sirayet etmiştir.
Yukarıda saydığım örnekler, bize neyi gösteriyor? Marksist bilim ve kitlelerin tarihi yapan gücü, görüyoruz, geçmişte, küçük burjuvaziyi ve onun entellektüel kesimlerini girdabına çekmiştir. Tersi de olmuştur. Dünya çapında devrimci dalganın durağanlaştığı, Marksist bilimin kendisini tartıştırmadığı ortam ve şartlarda, entellektüellerde de bir savruluş gözlemlenmektedir.
Bugün de hemen hemen böylesi bir ortamla karşı karşıya bulunmaktayız. Böylesi bir çekim gücünden yoksunuz. Bunun iki nedeni var diye düşünüyorum. Birincisi, Marksist teorinin önemi, Marksizmi bizzat savunanlar tarafından yeteri derecede kavranmamaktadır. Örneğin, Marksizm’in bileşenlerinden olan ekonomi politik ve felsefe ne denli öğrenilmekte, tartışılmakta ve bugün ile paralellikleri kurulmaktadır? İkincisi ise bugün (2006’da), Marksizm’in yüz elli senelik serüveninin ardından Marksizm’in yeni ve nitel bir seviyeye vardırılması gerekmektedir. Mao’yu yitireli otuz sene olmuştur. Büyük Proleter Kültür Devrimi’nden bu yana kırk sene geçmiştir. Dünyanın bugün geldiği dönemeçte, bilimsel olarak Marksist bilgi teorisinin yeni fikirler ortaya koyması elzemdir. Bu karmaşık ve sancılı bir süreç olacaktır. Ve bu süreç, kitleler ile birlikte özellikle de okuyanları ve düşünenleri -dolayısıyla da entellektüelleri de- içine çeken bir tartışma olmak zorundadır. Örneğin Türkiye’de, 1970’lerin başında olduğu gibi. İbrahim Kaypakkaya, ortaya koyduğu tezlerle toplumun devrimden yana olan tüm kesimlerinin yanı sıra entellektüeller içerisinde de kendi fikirlerinin hatırı sayılır bir şekilde tartışılmasını tetiklemiştir.
Bugün, çok daha ileri seviyelerde bütün bir Marksizm’in ve Uluslararsı Komünist Hareket’in olumlu ve olumsuz tecrübelerinin felsefeyi, ekonomi politiği ve sınıf mücadelesini kapsayacak şekilde, ABD’li Maoist lider Bob Avakian tarafından tartışılmakta olduğuna ve önemli bir entellektüel potansiyelin bu tartışmalarda yer aldığına şahit oluyoruz. Bu tartışmaların tüm dünyada dalga dalga yayılması, Marksizmin yeniden aranan, arzu edilen bir bilgi teorisi haline gelmesi, -entellektüel camia için de- hayırlı olacağı kanısındayım.
Şayet bu olmaz ise -konumuz açısından- entellektüeller , dünya çapında olduğu gibi Türkiye’de de savrulacaktırlar. 80’lerin ikinci yarısında başlayan sivil toplum tartışmaları, 90’ların sonunda başlayan post modernizm tartışmaları ve bugün Marks öncesi felsefe akımlarını tartışma ihtiyacı, entellektüel camianın ciddi bir arayış içersinde olduğunu göstermektedir. Bu tartışmaların olması kötü değil; bilakis iyidir. Marksistlerin bu tartışmalara serinkanlıca katılmaları ise zaruridir. Unutmayalım: Marksizm karşıtları ile mücadele içersinde gelişir.
Burjuvazi yerinde sayıp kendiliğinden göçüp gitmeyecektir. Emperyalizmin ihtiyaçları doğrultusunda, toplumun karşı karşıya bulunduğu sorunlara, kendi çıkarlarının emrettiği ölçüde çözüm arayacaktır. Ve toplumun entellektüel kesimleri, kaçınılmaz olarak burada kendilerine yer edinecek ve/veya dünya çapındaki tartışma ve saflaşmalarda taraf olacaklardır.
Ve görüyoruz işte, taraf olunmaya başlanılmıştır. Örneğin Türkiye’de devlet, dünyadaki gelişmelere paralel olarak entellektüeller ile arasındaki husumeti şimdilik, kendi çıkarları gereği tatlı-sert bir biçimde dondurmuştur. Emperyalist dünyanın koruması altında Ermeni konferansı bilinen entellektüeller ile yapılabilmekte, ardından Kürd konferansında, İsmail Beşikci ayakta alkışlanmaktadır. Yaşar Kemal böylesi bir ortamda, Kosova savaşının mimarlarından olan Alman Yeşiller’inin kendisine verdiği fahri üyeliği, bugüne değin aldığı en büyük ödül olarak adlandırabilmektedir. Fethullah Gülen cemaatinin her sene düzenlediği Abant Toplantıları’na katılmak, entellektüeller için moda olmuştur. Kimi entellektüellerimiz ise ya Kemalizm’e ya da Mustafa Kemal’in bugünkü Latin Amerika versiyonlarına (Hugo Chavez ve Kastro’ya) bel bağlamış durumdadırlar. 60’larda ve 70’lerde durum böyle miydi? Marksizm’in yanından geçmeyene entellektüel gözü ile bakılmazdı.
Bu tablo karşısında devrimin cephesinde ise ciddi bir kafa karışıklığının olduğu görülmektedir. Devrimin cephesi, kâh slogansal, Marksizmi her türlü canlılığından arındrmış bir dogmatizm haline sokarak; kendi tabanını olduğu gibi entellektüel camiayı da ürküten bir korku tünelini andırmakta kâh muazzam bir pragmatizmle "biz geriyiz, aydınlarımız ne deseler haklıdır" türünden bir secde ediş sergilemektedir.
Halbuki, gerçek materyalistler korkusuzdurlar. Ne boş diklenmeye ne de secde etmeye ihtiyaçları vardır. Bugün bütün bir toplumu sarmalına alan hakim ulus ve ezilen ulus milliyetçiliğine ve onun tarihsel, felsefi ve ekonomi politik zeminine verilecek güçlü bir cevap, proleter enternasyonalist bir bakış açısı ve aşırı bilimsellik, toplumun en ezilenlerini birleştireceği gibi entellektüel camiayı da kendi minderine çekme gücüne sahiptir. Burada bugüne kadar zaten bildiğimizi iddia ettiğimiz teoriye ve onun tecrübelerine geri dönüp; ilerilere sıçrayabilmek için eleştirel bakabilmeliyiz diye düşünüyorum.
Entellektüellerin bir ordu oluşturmaları ya da devrimci bir partinin neferi olmaları, ne mümkündür ne de arzu edilen bir şey olmalıdır. Zira, entellektüel, doğası gereği küçük burjuva sınıfındandır ve uğraştığı alan icabı, bireysel (paradoksal olarak, bireyci olmasını kastetmiyorum) olmak zorundadır. Onun bireyciliğinin değil; fakat, özgür ve daha da iyi düşünen bir birey olabilmesinin yegâne teminatı, proletaryanın dünya görüşü ve iktidarıdır. O nedenle devrimin cephesinin, entellektüellere karşı ne "saldım çayıra mevlam kayıra" türünden bir kendiliğindenciliği ne de "gel benim emrim altında şu entellektüelliğini icra et" demesi doğrudur (her iki örneğinde, dünyada ve bizde çok olumsuz tecrübeleri yaşanmıştır). Çünkü her iki yol da her şeyden evvel Marksistlerin kendi dünya görüşlerine güvenmediklerinin ispatı olacaktır. Her ikisi de entellektüellerin, gerçek anlamda gelişmelerine değil; gelişmemelerine yol açar. Halbuki, karşıtların birliği ve mücadelesi burada da yol göstericidir.
|