|
13 Eylül tarihli gazetelerin bir bölümüne, ortalama yaşı yirmi olan gençlerle 12 Eylül üzerine yapılan çeşitli röportajlar yansıdı. Kimi köşe yazarları tarafından “ilginç” olarak karşılanan cevaplar, 12 Eylül’ün, geniş halk kesimleriyle çatışmasının yansıması olarak devam ediyor. Röportaja katılan gençlerin çoğu ağız birliği etmişçesine “12 Eylül mü o da ne?” diye karşılık veriyor. 12 Eylül’ü bilmeyen gençlik ise kimi “köşe yazarlarında” şaşkınlık uyandırıyor. Sahi neydi ilginç olan gençlerin cevaplarında? Defalarca bakılıyor röportaja. Çeşitli yazı karakterleri kullanılmış; ama ilginç olan bu olmasa gerek. Soru cümlesiyle bitmiş; hayır bu da olmadı. İlginç, tuhaf, sıradışı... Kelimelerin ağırlığı yerli yerinde kullanılmalı. Gençlerin cevaplarını “ilginç” olarak karşılayanlar, bu “ilginçliğe” nasıl geldiğimizi görmezden gelmeye devam ediyor.
Tarih 12 Eylül 1980, Paul Henze dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter’e “bizim çocuklar başardı!” diyerek sevincini dile getiriyordu. Uzaktan kumandalı oyuncak almıştı babası çocuklarına. Ve oyuncak yayılmıştı Asya’ya, Afrika’ya... Oyuncağın adı: Yarı-sömürge bir ülke gerçekliği! Oyuncular: Başrolde ABD; yardımcı oyuncular-figüranlar; büyük toprak ağaları, komprador burjuvalar ve onların uzantısı darbeci-faşist generaller. Yer-zaman: Türkiye,12 Eylül 1980. Bir zamanlar ülkemizde meşhur bir düğme vardı. Her olay ve skandal sonrasında “birileri yine düğmeye bastı” denilerek gerekli açıklama yapılmış olunurdu. Oyuncak Şili’de, Paraguay’da, Afrika’da, Tayland’da, Türkiye’de.... Sahi düğmeyi gören var mı?
Çocuk yıkıntılar arasında oynarken babası ona; “yeni” damgası vurulan bir oyuncak aldı. Babası sıkı sıkı tembih etmişti: Sakın dediklerimden dışarı çıkma! Çok eşli bir evliliğin sonucunda dünyaya gelmişti çocuk; değişken bir babası vardı. Nitekim zaman geçmekte, baba değişmekte; ama çocuğun oyuncağı kısmi değişiklikler dışında aynı kalmaktaydı. Böyle bir dönemde ülkenin siyasi hayatına “Demokrat Parti” girdi. Tek parti dönemi sona erip “çoğulcu demokrasi” hayata geçmeye başladı. Demokrat Parti 1950 seçimlerinde CHP’yi geride bırakarak “başbakanlığı” ele geçirdi. DP’ nin pratikleri “çocuklar” arasındaki paylaşımı zedeledi. Zaten uzun bir zamandır anlaşamayan çocuklar, DP “iktidarıyla” birlikte daha açıktan çatışmaya başladı. 27 Mayıs 1960’da yapılan” darbeyle”, Adnan Menderes ve arkadaşları asılırken “darbeciler”; “NATO’nun sağ kanadını kurtardık” diyorlardı. Kurtarmanın ardından çocuklar kaldıkları yerden devam ettiler. Köylü için ”Toprak reformları” ilan ediliyor; ama büyüyen hep büyük toprak sahipleri oluyordu. Halk için “kanunlar” çıkarılıyor; ama ezilen daima halk oluyordu. 12 Mart 1971’de bir “darbe” daha yapıldı. Süleyman Demirel: "ABD bizim Sovyetlerle münasebetlerimizi düzeltmeye girişmemizden rahatsız oldu" diyordu. Baba fena sinirlenmişti. Şöyle çeki verdi çocuğunun kulağını. Baba-oğulun bitmek bilmeyen oyunları doğal olarak bir çok kesim tarafından tepki gördü. O dönemde Büyük Proleter Kültür Devrimi ülkemizde de etkisini göstermiş, devrimci-sosyalist fikirler kitleler arasında gelişip güçlenmeye başlamıştı. Korkulan tam olarak buydu. Çünkü baba-oğul saltanatının bitmesini istemeyenler, iktidarlarını devam ettirebilmek için her yola başvuruyordu. Ülkenin ekonomik darboğaza sürüklenmesi baba-oğul işbirliğiyle, “yarı-bağımlılık” ilişkisiyle karşılanmaya devam ediyordu. 24 Ocak 1980 “kararları”, hem gelecek “yeni darbenin” hem de ülkenin emperyalistlere peşkeş çekilmesinin açıkca beyanı gibiydi. Bu kararlara göre: * %32,7 oranında devalüasyon yapılarak günlük kur ilanı uygulamasına gidildi. * Devletin ekonomideki payını küçülten önlemler alındı. * KİT'lerdeki uygulamaya paralel olarak tarım ürünleri destekleme alımları sınırlandırılarak, gübre, enerji ve ulaştırma dışında sübvansiyonlar kaldırıldı. * Dış ticaret serbestleştirilerek, yabancı sermaye yatırımları teşvik edildi. * İthalat kademeli olarak libere edilerek, ihracat; vergi iadesi, düşük faizli kredi, imalatçı ihracatçılara ithal girdide gümrük muafiyeti sağlandı. * Dövize Çevrilebilir Mevduat (DÇM) uygulamasına son verilerek, döviz alım satımı serbest bırakıldı. En önemlisi fiyat kontrol ve sınırlamaları kaldırılarak piyasa kurallarının geçerliliği hedef alındı.
Büyük bir peşkeş hamlesiydi yapılan. Bu kararları hayata geçirebilmek içinse “düzenleme” gerekiyordu. Halkın demokratik hak ve özgürlükleri için mücadelesinin en üst safhaya ulaştığı bu dönem, sistem için büyük bir tehlikeye işaret ediyordu. Ve “beklenen düzenleme” ABD patentli “tavsiyeyle” 12 Eylül 1980’de yapıldı. “Zararlı” kesimler cezalandırıldı. “Tehlike” ortadan kaldırıldı. İşte 24 Ocak kararlarının cisimleştiği 12 Eylül “darbesinin” bilançosu; * 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. * Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı, 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı * 98 bin 404 kişi ''örgüt üyesi olmak'' suçundan yargılandı. * 30 bin kişi ''sakıncalı'' olduğu için işten atıldı. *30 bin kişi ''siyasi mülteci'' olarak yurtdışına gitti. *300 kişi “kuşkulu” bir şekilde öldü. *171 kişinin ''işkenceden öldüğü'' belgelendi. *937 film ''sakıncalı'' bulunduğu için yasaklandı. *23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. *3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi. *400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 31 gazeteci cezaevine girdi. 300 gazeteci saldırıya uğradı. 3 gazeteci silahla öldürüldü. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 12 Eylül’ün hangi kesimlerin çıkarına hizmet ettiği darbenin sonuçlarından açıkça görülmekte. Halkın en meşru haklarına dahi azgınca saldıran anlayış sahipleri ise darbeyi şöyle sahipleniyordu: Turgut Özal: “12 Eylül olmasaydı bu ekonomik programın neticelerini alamazdık” derken; Rahmi Koç: “askeri yönetimin zamanında ve doğru kararlar almasıyla çok değerli zaman tasarrufu sağlandı” diyordu. İSO başkanı İbrahim Bodur ise: “12 Eylül’den sonraki yönetim 24 Ocak kararlarının başarısını iki kat artırmıştır” demekteydi. Çocuklar işini iyi yapıyordu. Sevinmeleri gayet doğaldı. Babaları; ölümle, kan ve gözyaşıyla oyuncağı yenilemiş, 24 Ocak kararlarıyla süsleyerek oyunun diğer perdesini sahneye sokmuştu. 12 Eylül askeri faşist cuntasıyla “ekonomik programlarının” meyvelerini toplamaya başladılar. Tarım topraklarındaki eşitsiz dağılım, bu dönemde daha da arttı. Büyük toprak sahipleri bu dönemde arazilerini daha da genişletti. 1976'da tarım kesimi milli gelirin yüzde 31.3'ünü alırken, 24 Ocak/12 Eylül'ün izlediği emek karşıtı politikalar sonucu bu pay sürekli azalarak 1988'de yüzde 16.6'ya düştü. 1980-91 döneminde ortalama tarımsal ürün fiyatları yetmiş bir katlık bir artış gösterirken, tarımsal girdi fiyatları yüz yedi kat arttı. Destekleme alımı kapsamındaki ürün sayısı, dönemin başında yirmi dört iken, 1985 yılında on sekize, dönem sonunda (1990 yılında) ise ona düşürüldü. Destekleme alım miktarının toplam üretim miktarına oranı 1980-89 yılları arasında buğdayda yüzde 10'dan yüzde 3'e, tütünde ise yüzde 71.5'ten yüzde 39.3'e düştü. Çay yaprağı 1986, fındık ve pamuk ise 1988 yılından itibaren destekleme alım kapsamından çıkarıldı. 1980 yılında fındıkta yüzde 40.4, pamukta yüzde 73 olan alım miktarı 1987'de fındıkta yüzde 7.5'e pamukta ise yüzde 22.5'e düşürülmüştür. Tarım alanında yapılan kısıtlamalarla özelleştirmelerin altyapısı oluşturuldu. Uluslararası tütün tekelleri ve yerli ortaklarının dayatmalarıyla Amerika harmanlı sigara ithaline izin verilerek; dört milyona yakın insanın geçim kaynağını oluşturan tütün üzerinde tekellerin hedefleri adım adım gerçekleştirilmeye başlandı. Çay üzerindeki kamu tekeline son verilerek sektöre Lipton markasını üreten Unilever gibi gıda tekellerinin girmesine olanak tanındı. Sağlık alanında, TTB( Türk Tabibler Birliği) faaliyetlerine iki yıl süreyle sınırlama getirildi. 224 sayılı “Sosyalizasyon” Yasası askıya alındı ve kamusal sağlık anlayışından vazgeçilerek, süratle sağlık hizmetlerinin ticarileşmesini sağlayacak düzenlemelere girişildi. Mecburi Hizmet Yasası çıkarılarak, tamgün Çalışma Yasası iptal edildi. Bu yasadan geriye, başka çalışma alanlarında 8 saat, sağlıkta ise günlük 9 saatlik mesai süresi kaldı. 1980’de sekiz olan tıp fakültesi sayısı süratle arttırılarak bu gün itibariyle elliye ulaştı. Hızla artan hekim sayısı beraberinde işsizlik, nitelik düşüşü, ücretin baskılanması gibi sorunları da beraberinde getirdi. Hekim ücretleri diğer çalışanlara yapıldığı gibi sürekli baskılanmış ve sonuçta hekimlerin %70’i ek iş yapmadan geçinemez duruma gelmiştir. Sağlık kurumlarında kurulmaya başlanan döner sermaye işletmeleri bu gün sağlık kurumlarının neredeyse tek geliri durumuna geldiğinden, sağlık kurumlarını işletme- ticarethane haline dönüştürülmüştür. Eğitim alanında ise üniversite özerkliğine darbe vuruldu. 6 Kasım 1981’de YÖK kuruldu. 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu'yla çok sayıda ilerici bilim adamı üniversitelerdeki görevlerinden uzaklaştırıldı. Askeri faşist cuntanın uzantısı olan YÖK zihniyetiyle eğitimin kalitesi düştü, bilimsel araştırmalar geriledi. Sorgulayıcı araştırıcı eğitim modeli yerine, ezberci model dayatıldı. Öğretmenlerin örgütü TÖB-DER kapatıldı. “Milli Eğitim” ve Üniversitelerde gerçekleştirilen ırkçı-şeriatçı kadrolaşmayla Türk-İslam sentezci anlayış egemen kılındı. Din dersleri zorunlu hale getirilerek imam- hatiplerin sayısı arttırıldı. İlerici-devrimci güçlere karşı “yeşil kuşak” projesi bu adımlarla desteklendi.12 Eylül döneminde eğitime ayrılan pay azaldı. Eğitim yatırımları düştü. 1963'te devlet bütçesinden ilköğretime ayrılan yatırım ödeneği yüzde 2.1 iken 1980'de yüzde 0.82'ye, 1981'de yüzde 0.71’e düştü. 12 Eylül’le yaşamın her alanına nüfuz eden anlayış, 24 Ocak kararlarının tezahürü olarak değer görmelidir. 24 Ocak kararlarıyla cisimleşen anlayış ise bin yıllardır süregelen ezen-ezilen çelişkisinin yansımasıdır. Düşünmeyen, üretmeyen, emeğine yabancılaşmış bir toplum yaratmayı hedefleyen egemenler; iyiden, güzelden, doğrudan yana olan ne varsa ona düşmandır. Milyonlarca işsizsiz kuşattığı kentler 24 Ocak’tan/12 Eylül’den emanettir. Köylünün yaşadığı sıkıntılar onların eseridir. Fındık üreticilerinin, tütün üreticilerinin, üzüm üreticilerinin yani bir bütün olarak köylünün yaşadığı sıkıntıların kaynağı 24 ocak kararlarına kadar uzanmaktadır. Ortaöğretim Kurumları Seçme Sınavı'nda (OKS) 65 bin 76 öğrencinin, Öğrenci Seçme Sınavı'nda (ÖSS) ise 28 bin öğrencinin aldığı “sıfır” puanın uzantısı yine buralarda aranmalıdır. Eğitimden sağlığa, tarımdan sanayie “sıfır” çeken sistemin kendisidir. Bu tablo onlar için başarıdır.
Hangisi daha ilginç geliyor size? 12 Eylül’ü bilmeyen nesil 12 Eylül’ün ürünü olarak karşımızda duruyor. Ve tabi 12 Eylül’ü bilen ama görmezden gelen kesimlerde. 12 Eylül’le cisimleşen anlayış, devamını sağlayabilmek için kendi modelini yaratmalıydı ki sistemin her alanda halka karşı giriştiği saldırılar, bu amacın birer yansımsıdır. Ezen ve ezilenler arasında gelişip derinleşen çatışmalar, 12 Eylül’ü hak ettiği yere, yani tarihin çöplüğüne atacak günlerin muştusudur. Yeter ki sınıf mücadelesinin tarihinden öğrenip, arınıp gelişme yolunda daha cüretli daha bilge ve daha büyük adımlar atalım. Haklı olan görece zayıf olabilir; ama unutmayalım: Doğrular KAZANMAYA MAHKUMDUR! .
|