Türkiye'de Kentleşmenin Ekonomi-Politiği -1-

Barakadan Gecekonduya, Gecekondudan Apartmana
Türkiye'de Kentleşmenin Ekonomi-Politiği -1-

Sermaye birikim süreci bir toplumsal ilişki biçimidir. Üretim biçimi açısından kavradığımız her toplumsal sis­tem bu yüzden, kendini yeniden üretecek toplumsal ve nesnel ko­şullarla ancak hayatta kalabilir.

Türkiye'nin toplumsal yapısını kavramanın bir yolu da sermaye birikimi ve üretim biçimi çerçeve­sinde gelişen kentleşme olgusu­nu analiz etmekten geçmektedir. Kentleşme hem bir göç süreci hem de hâkim bir üretim biçimi­nin kültürünü ve yaşam şeklini ifa­de eder. Bugünün Türkiye'si geçmişin bir ürünü olduğuna göre, geçmişten bugüne nasıl bir top­lumsal şekillenişin oluştuğuna bakmak ve iktidarın nasıl bir ze­min üzerine oturduğunu anlamak ezilenler açısından nasıl bir mü­cadele zemini sağlanabileceğine yönelik çabalara önemli katkılar sunacaktır. Bu yüzden, mekânsal hareketlilik ve ona paralel şekille­nen toplumsal farklılaşma ve kat­manlaşma ne derece iyi kavranılırsa ona yönelik politika üretmek ve alternatif siyasal manevralar geliştirmek o derece kolaylaşa­caktır.

Türkiye'deki gecekondulaşma ve kentleşme tarihinin genel ola­rak sermaye birikimi ile devletin meşruluğunu sağlamaya yönelik bir özellik gösterdiği söylenebilir. Bunu, yapacağımız analizler ışı­ğında da günümüzün toplumsal sonuçlarına bakarak da görebili­riz. Sınıfsal çelişkilerin niteliğine, devlet ile toplum arasında ilişkile­rin gecekondulaşmada nasıl ide­olojik bir oyuna dönüştürüldüğü­ne, resmi ideolojinin kentleşme olgusu içerisinde kendine nasıl bir toplumsal taban bulma arayışı içerisinde olduğuna ve sermaye birikimini nasıl kolladığına ilişkin birçok boyut bu yazımızda aydın­latılmaya çalışılacaktır.

Bu yazımızda öncelikle Os­manlı'nın son dönemleri ile cum­huriyet sonrası dönemin kentleşme olgusunun genel karakterleri­ni tarihsel bir arka plan çerçeve­sinde vermek bir sonraki dönemlerde meydana gelecek olguların anlaşılmasına olanak sağlanacak­tır. Aslında her ne kadar üretim ilişkileri bakımından cumhuriyetle Osmanlı arasında pek fazla fark olmasa da toprak mülkiyeti, siya­sallık ve coğrafi şekilleniş ile bu­nun göç olgusuna etkisi bağla­mında önemli kopuşların olduğu da rahatlıkla görülebilir. Osman­lı'dan günümüze kadar hem Türkiye'de hem de Türkiye gibi bağımlı-az gelişmiş ülkelerdeki kentleşme biçiminin simgesel an­lamda en iyi özeti gecekondu­laşma sürecinde görülebilir. Türkiye'de gecekondulaşma sadece toplumsal yapının ve sınıf ilişkilerinin anlaşılmasında da önemli bir göstergedir. Gecekondulaşma etrafında şekillenen toplumsal hareketler de bu sü­recin bir parçasıdır. Kentleşme sürecinde ortaya çıkan eşitsizlik­lerin bir ifadesi olan toplumsal hareketlerin niteliğini de bu an­lamda sosyolojik yönden incele­me fırsatı bulacağız.

Gecekondu her ne kadar Tür­kiye'ye özgü bir şehirleşme biçimi olsa da buna benzer yapılanmalar bütün gelişmekte olan ülkelerde görülür. Meksika'da jacale, Pana­ma'da rancho, Arjantin'de favela gibi her ülkeye özgü karakter ve isimlendirmeler almıştır. Gece­kondu, köylerden kentlere nüfus akınlarının ve ilgili ülkelerin top­lumsal, ekonomik gelişme düzeyi­nin dolaysız bir ürünü olarak orta­ya çıkmıştır (Keleş,2002:542).

Toplumun dar gelirli nüfusunun kentle bütünleşme stratejisi ola­rak da görülebilir. Gecekondulaş­manın sapkınlık ve anormal bir yapılanma olduğu eleştirilerine; Jonh Turner, Latin Amerika ülke­lerindeki deneyimlerinden yola çı­karak bu sürecin doğal bir yönü­nün olduğu yanıtını verir. Benzer şekilde İngiliz Geoffrey K. Payne de gecekondu tipi yerleşimleri, "Birinci Dünya'nın konut sorunla­rına Üçüncü Dünya ülkelerinin bulduğu çözüm" olarak nitelemiş­tir (akt. Keleş, 2002:543-544). Türkiye'de de gecekondu hem ko­nut sorununa informal (biçimsel olmayan) açıdan bir çare olmuş, hem de sermaye birikiminin, ucuz emek arzının ve tüketim kitlesinin oluşmasında da önemli roller üst­lenmiştir. Dolayısıyla bir toplum­sal tabaklaşma/farklılaşma sü­reci olarak da görmek gerekir.

Türkiye'de ilk gecekondulaş­ma biçimleri, o günden bugüne uzanan gecekondulaşma biçimi­ne de şeklini verir. Bu ilk gecekondular aynı zaman devletin informal bir politikası olarak bugü­ne kadar uzanır. Bunu yazımızın ilerleyen kısımlarında daha net göreceğiz. Gecekondunun ilk örneklerini Ankara'da görürüz. An­kara'nın başkent olmasıyla birlik­te şehirde ortaya çıkan konut ih­tiyacı farklı sorunları da berabe­rinde getiriyordu. Şehrin yüksek tepelerinde zengin Rum aileleri ve çeşitli Hıristiyan tüccar sınıfı, bağ denilen yerlerde konaklar­ken yoksul halk kentin çeperlerindeki kerpiç evlerde hayatını sürdürüyordu. Başkent olmasıy­la birlikte bürokratik sınıf eski kentin yoksul dokusundan uzak villalar inşa ederek yeni bir kent yaratıyordu. Resmi ideoloji kendi planlamasını yapmaya ve devle­tin kurumlan bu yeni şehirde in­şa edilmeye başlanmıştır. Mec­lis binasından üniversite binala­rına, bakanlık binalarından üni­versitelere ve bankalara kadar birçok inşaatın yapımına girişil­mesi inşaat sektöründe doğal olarak iş gücü ihtiyacını doğur­muş ve bu da kente gelen me­mur nüfusuyla birlikte çevre il­lerden kalifiyesiz emek göçünü de cazip hale getirmiştir.

Barakalaşma

Ankara'da ilk gecekondular merkeze en yakın yerlerde inşa edildi. Sanayi sektörünün çok kısıtlı olmasına karşın ticaret ve özelikle yeni gelişen inşaat sektö­rü ve ona hizmet götüren pera­kende ticaret giderek artıyordu. "Baraka şeklinde bir oda" diye o dönem tasvir edilen bu kaçak ya­pılanmalar o dönemin meclis binasının yanında ve Ankara kalesi çevresinde yoğunlaşıyordu. Bu kaçak yapılar mecliste tartışılmış (akt. Şenyapılı, 2004:95-97) bazı­larına yıkım kararı verilmişse de önüne geçilememiş ya da geçil­mek istenmemiştir. Mecliste bu kaçak yapılaşmanın bütünsel bir plan çerçevesinde değil yıkımlarla önlenebileceği sanılıyordu. Ya da bir tür informal açıdan şehirleş­me öngörüldüğü o zamandan an­laşılıyordu. 1930'lardan söz etti­ğimiz bu yapılaşmalarda çok bü­yük iddialarla topluma şekil ver­me amacında olan bir cumhuri­yetin yanı başındaki gecekonduya çözüm getirmemiş olması ya da o yönde bir plan hazırlaması halk­tan ne kadar uzak durduğunun ve haklı nasıl sömürdüğünün de ka­nıtıdır. Bu sömürünün hem ucuz iş gücü şeklinde hem de kaçak yapının hukuki korkusunu bir teh­dit aracı olarak kullanıp; halkı sin­dirme ve kendi affına sığındırma kitle psikolojisi ile yapıldığını gör­mek gerekir. Çünkü bu, devamın­da bir devlet politikası olarak 1950'lerde, 1960 ve 70'lerde farklı şekillerde tezahür edecek­tir. Her ne kadar 1930'larda bu tip barakalar mahalle düzeyinde gelişmemiş olsa da uzun vadeli kentleşme için önemli bir göster­ge işareti olarak algılanması ge­rekebilirdi. Bu türden yapılanma­lar hep geçici sorun olarak algı­lanmıştı ve sonraki yıllarda da bu algı devam edecekti. Bu dönem­deki göç ile 1945'lerdeki göç arasında hem nicelik hem de ni­telik bakımından da farklılık vardır. Bu ilk yıllardaki göç kırda yıllardır süregelen iticiliğin belirli bir kentte açılan bir yatırım alanına kanalize olmasının sonucu iken, 1945'lerde ise yapısal bir değişikliğin yerin­den oynattığı kitleyi kapsamasın­dan kaynaklı bir göç yaşanıyordu (Şenyapılı, 2004:76).

1945'e kadar, özellikle 1929 dünya ekonomik krizinin belirleyi­ciliğinde benimsenmiş olan dev­letçi politika, bu dönemden sonra ABD ile olan ilişkilerin ilerlemesi, NATO'ya üye olma süreci ile em­peryalist bloğun bu ülkeyi Ortado­ğu'da Sovyetlere karşı bir ileri ka­rakol olarak kullanmak istemesi içeride yaşanacak yapısal değişik­likleri de beraberinde getiriyordu. Türkiye'deki sermaye sorunu Marshall Yardımı ile gelen sıcak para sayesinde aşılmaya çalışılır­ken, bürokratik sınıfla kol kola bir Türk burjuvazinin yükselişi de müjdeleniyordu. Anadolu'da bu yıllara kadar burjuvazinin olmadı­ğına tezler haklılık taşısa da şöyle bir durumu sürekli görmezlikten geldikleri de önemli bir ayrıntıdır. Bu ayrıntı Ermeni ve diğer gayri­müslim halkın varlığıdır. Ermeni­ler Osmanlı'nın son zamanların­da, Anadolu'daki özellikle altın ti­caretiyle ileri bir sınıf durumun­daydılar. Keza diğer Hıristiyan gruplarla Yahudiler de tüccar ve ticaret sınıfını temsil ediyorlardı. Ermenilerin altın açısından bir mali güce sahip oldukları bir ger­çektir. Ki zaten Ermeni soykırımının yaşanmasında bu gerçeğin de etkisi olmuştur. Ermenilerin 1915'den sonra ülkeden atılma­sıyla bu topraklardaki potansiyel sermaye gücünü kullanan ente­lektüel sermaye de gitmiş ve altın el değiştirmiştir. Ermenilerin gömdükleri altınlar bugün bile Anadolu halkının iştahını kabartmaktadır. Bu noktada Ermenile­rin soykırıma uğratılmasında sos­yal pragmatizmin devlet tarafın­dan nasıl etkili bir şekilde kullanıldığını da görmüş oluyoruz. Yine aynı şekilde 6-7 Eylül 1955'te yaşanan olaylar sırasında Rum sermaye sınıfının İstanbul'dan sü­rülmesi de benzer bir nitelik taşı­makta ve aynı sosyal amaca hiz­met edecek şekilde tasarlandığı görülmektedir.

Gecekondulaşmanın İlk İzleri (1940-1970)

Ankara'nın başkent olmasından ileri gelen cazibeliği sonucunda göç alıp barakalaşması zamanla arta­rak büyük mahallelerin aynı rahat­lıkla kurulmasına ve bugün gece­kondu dediğimiz yapılanmanın oluş­masına vesile olmuştur. Behice Boran'ın 1941'de Ankara için yaptığı çalışmalarda o yıllarda Ankara'ya gelenlerin, geldikleri yere göre bir kümelenme yarattıkları görülmek­tedir. Kümelenme, kent sosyolojisi için önemli bir kavramdır. Kümelenmeyi, kente göç eden yığınların belli ortak özellikler çerçevesinde aynı mekânda toplaşmaları olarak tanımlayabiliriz. Hemşericilik ve ay­nı etnik veya inanç grubundan ol­mak Türkiye'de kümelenmeyi etkile­yen önemli faktörlerdendir. Ancak 1950'lere kadar geniş çaplı bir göç hareketi de söz konusu olmadığı için yoğunluklu bir kümelenme­ye de rastlanmamaktaydı.

Gecekondu olgusu yoğun ola­rak 1950'lerden sonra görülür. Bunun sebebi, göç için, bu yıllardan sonra kentin "çekici" ve kırın "itici" faktörlerinin Türkiye için ol­gunlaşmaya başlamış olmasıdır. Demokrat Parti'nin hükümette ol­masıyla ABD ile ilişkiler artmış ve gelen yardımlarla birlikte liberal bir politika geliştirilmiştir. Kırsal kesim­de makineleşmenin artması ve ço­ğalan nüfusun toprağı bölmesi ve bunun sonucunda da gelirin kente göre azalması, göçü meydana ge­tiren önemli gerekçelerdi. Bir di­ğer önemli faktör ise ulaşım ağla­rının gelişmesiydi. II. Emperyalist Paylaşım Savaşı'na girmese bile onun ağırlığını halkına hissettiren Türkiye, bu yıllarda ABD'nin öncü­lüğündeki kolektif emperyalizmin "modernleştirici" tavır politikasını koşulsuz kabul ediyordu. Emper­yalizmin az gelişmiş ülkelere yöne­lik "kalkınmacı" kuramsallaştıran "Modernleşme Okulu" teorisi, az gelişmiş ülkelerin "geri kalmışlığını gidermek için" emperyalist mer­kez ülkelerinin geliştireceği politi­kalara uyarak ve yapacağı yardım­ları o politikalar doğrultusunda kullanarak "modernleştireceği" düsturunu yayıyordu.

1950 sonrasındaki ilk gece­kondular sadece Türkiye'ye özgü bir karakter taşımıyordu. Kemal Karpat'ın 1968 yılı ve sonrasın­da aşamalı olarak İstanbul’un ba­zı semtlerinde gecekondulaşmayla ilgili yaptığı alan çalışma­sından yola çıkarak; Latin Ameri­ka, Afrika ve Asya'daki az geliş­miş ülkelerin gecekondulaşma süreçlerinin karşılaştırması so­nucunda paralel seyirlerin yaşan­mış olduğunu görüyoruz (Karpat, 2003). Kente ilk gelenlerin kümelenme biçimleri cemaat veya hemşericiliğe dayalı dayanışma örüntüleri ile olmuştur, diğer ül­kelerde de benzer dayanışma ağ­lan gözlemlenmiştir. Bu sürece genel olarak "zincirleme göç" adı verilmektedir. Bundan anlama­mız gereken, göç sürecinde ve gecekondulaşma sürecinde ara­cıların varlığı ve bu sürece etkisi­dir. Akrabalık ilk dereceden zin­cirleme göçün katalizörlüğünü yapan önemli faktörlerdendir.

Gecekondu bu yıllarda özellikle belediyeler tarafından hep gör­mezlikten gelinir. Aslında bu bir devlet politikasıdır. Çünkü devlet, konut alanındaki politikasızlığını gecekondu gibi informal alanlara göz yumarak kentlileştirmesini sağlamayı amaçlamaktaydı. Bu sürecin ilk önderliğini yapanlar Demokrat Partililerdi. Ancak De­mokrat Parti'nin tasfiyesinden sonra gecekondulara yönelik bir düzenlemenin yapılmamış olması ve 1966'da ilk düzenlemenin çıka­rılmış olması bunun bir devlet po­litikası olduğunu göstermektedir. 1960 sonrasında İthal İkameci Sanayileşmenin benimsenmesi gecekondulaşmayı bu sürecin bir besleyicisi olarak el altından des­teklenmesini beraberinde getir­miştir. Bunun en önemli gösterge­si de çıkarılan gecekondu aflarıdır. 1950 ve 1960'lı yıllarda kır­dan kente göçün ilk adımları ya­şandığı için "köylü gecekondular" yakıştırması çok yapılmıştır, İbrahim Yasa, 1963-1965 yılları ara­sında Ankara'daki gecekondular üzerinde yaptığı araştırmasına da­yanarak şöyle yazmaktadır: “Gece­kondu ailesi, toplumsal değer ve alışkanlıkları bakımından bir ucu köyde, öbür ucu kentte iki aile tipi arasında bir geçiş durumu göste­rir. Bu kurumun yapısında ve gö­revlerinde, köy ailesi özellikleri ile kent ailesi özelliklerinin bir arada bulunması, onu kendine özgü bir tür yapmıştır.” (Yasa,1970:10). Ge­cekondu insanı, köydeki tarlasının küçük bir örneğini evinin önünde yapmaya, sebze, tavuk, ağaç yetiş­tirmeye çalışırken, bir yandan da kendisini kentin fabrikasında işçi olarak görmeyi umut eder (Ya­sa, 1970:15). Genel olarak "Gece­kondu Ailesi" denilince, Türkiye'nin belirli bir döneminin toplumsal yapı koşullarında ortaya çıkmış ve yine bir süre sonra ortadan kalkması beklenilen kendine özgü nitelikleri olan, uzun bir toplumsal tarih göz önüne alınınca, yaşamı kısa süre­cek "mutsuz" bir aileyi ansıtmaktadır (Yasa,1970:17). Bu dönemler­de gecekondulular, genel olarak "köylü" özellikleri gösterdiklerinden ve yaşam alanlarını köydeki gibi dü­zenlediklerinden dolayı "kentli köy­lüler" olarak adlandırılmışlardır.

Bu dönemde köylülerin kente göç ettikten sonra kırın özelliklerin­den bir kopuş ya da bir "çözülme" mi yoksa kentin kurallarını "köylüleştirme" özellikleri mi gösterdikle­ri çokça tartışılmıştır (Karpat,2003:66). Ancak kentin kırı nasıl bütün halleriyle emdiğini ya da kırın kenti kendi kurallarına na­sıl uydurduğunu ancak sonraki dö­nemlerin tarihsel analizleri yapıldık­tan sonra değerlendireceğiz. Bir sonraki yazımızda 1970'lerden günümüze gecekondulaşma süre­cine ve onun ekonomi politik ala­nında nasıl kullanıldığına eleştirel gözle bakma şansı bulacağız.

KAYNAKLAR:

Karpat, Kemal. H. (2003) Türkiye'de Toplumsal Dönüşüm, (çev: A. Sönmez), Ankara: İmge Kitabevi

Keleş, Ruşen (2002) Kentleş­me Politikası, 7.baskı, Ankara: İmge

Şenyapılı, Tansı (2004) "Baraka"dan Gecekonduya- Anka­ra'da Kentsel Mekanın Dönü­şümü 923-1960, İstanbul: İleti­şim

Yasa, İbrahim (1970) "Gece­kondu Ailesi: Geçiş Halinde Bir Aile Tipolojisi", AÜSBF Dergisi, 25, sf.9-18.

 
 kaypakkaya-anma-afis dgh-li-tutsaklarla-dayanisma

Özgür Düşün

  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün

www.demokratikgenclikhareketi.org | Demokratik Gençlik Hareketi Resmi İnternet Sitesi