|
Dergimizin geçen sayısında “sol kesimler” içerisinde revaçta olan AKP karşıtlığına değinmiştik. Sadece “AKP karşıtlığı” ile sınırlı yaklaşımların “iktidar” bilincindeki kırılmanın göstergesi olduğunu; bununla birlikte başta CHP olmak üzere diğer düzen partilerini “temize çıkarmak” olduğunu söylemiştik. 29 Mart Yerel Seçimleri’nden sonra çeşitli çevrelerin “AKP karşıtlığı” üzerinden devam eden tutumları ve yaptıkları seçim değerlendirmeleri vesilesiyle bu konuyu, bir kez daha ele almayı gerekli gördük. Bu gereklilik sol çevrelerin ve kişilerin 29 Mart Yerel Seçimleri’ni ele alışlarıyla ve çıkardıkları sonuçlarla daha yakıcı hale geldi. Yapılan değerlendirmeler, içerdikleri yanlışlar bakımından özenle ele alınmalı ve bu yanlışların düzeltilmesi için çaba harcanmalıdır. Öncelikle seçimlerden sonra çeşitli sol çevrelerin ve kişilerin yaptıkları seçim analizlerine bakalım:
“Öncelikle Tayyip Erdoğan’ın yenildiğini söyleyebiliriz.... AKP’nin düşüşünün başladığını göstermektedir. Artık her iki kişiden birinin AKP’li olmadığı, taşların yerinden oynadığı bir ülkede yaşıyoruz.” (Halkın hakları için durmak yok yola devam- Halkevleri)
“Bu seçimlerde kaybettiği oylar AKP için “sonun başlangıcı” anlamına geliyor. Çalışanları ve işsizleriyle sanayi ve tarım işçilerinin, yoksul çiftçilerin, şehir emekçilerinin AKP’den uzaklaşması sürecinin gittikçe hızlanması beklenmelidir. AKP, ANAP’ın kaderini paylaşacaktır.” (29 Mart Seçimleri – Ürün dergisi)
“Ancak şu da bir gerçek ki, seçim AKP’nin burnunu sürtüp, cilasını dökmüştür.” (Seçimden sonra da geldi! - İ. Sabri Durmaz- Evrensel)
“2009 yerel seçimleri AKP’nin gerilediği bir sonuç ortaya çıkardı. AKP’nin, alternatifsiz olmasına rağmen gerilemesi, gerilemeyi daha da çarpıcı hale getirmektedir.” (Sokak arasındaki seçimler –Samut Karabulut)
“Tayyip Erdoğan yenildi. AKP kurulduğundan beri ilk kez bir seçim başarısızlığına uğradı.” (Sandıkta tökezledi, sokakta yıkalım! — Aktüel Gündem)
“Türkiye'yi felaketin eşiğine getiren AKP'yi geriletmek ve iktidardan alaşağı etmek için ülkemizin önünde bir fırsat ortaya çıkmıştır.” (Türkiye Komünist Partisi- Siyasi Büro)
“Seçmen AKP’ye olan tepkisini batıda, büyükşehirlerde, orta sınıfın çoğunluğu oluşturduğu bölgelerde CHP’ye, İç Anadolu ve muhafazakârlığın yoğun olduğu yerlerde SP ve MHP’ye, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da DTP’ye yönelerek göstermiştir.” (Umudu büyüteceğiz- Alper Taş)
Bu değerlendirmelere benzerlerini eklemek mümkün. “Demokrasi güçleri” olarak değerlendirdiğimiz güçler içerisinde böylesi yaklaşımların artması “hayra alamet” değil. Zira bu yaklaşımların eleştirdiğimiz hatalı yönleri, düzen güçlerinin yaklaşımlarıyla “örtüşüyor”. Deniz Baykal yerel seçimlere ilişkin yaptığı değerlendirmede “Türkiye’nin her bölgesinde AKP’ye karşı yeni bir değerlendirme ve yeni bir bakış açısı şekillenmiştir. AKP’nin oy kaybı önemli ve anlamlı bir kırılmayı temsil etmektedir. AKP ilk kez siyasal kırılma yaşamıştır” diyor. TÜSİAD Başkanı ise “Öyle düşünüyorum ki, halkımız bütün siyasi partilerimize bazı mesajlar vermiştir, o mesajların tüm siyasi partiler tarafından doğru okunup, doğru algılanması ve değerlendirilmesi de ülkemiz için ve demokrasimiz için çok önemlidir” değerlendirmesinde bulunuyor.
Ezilenlerin çıkarlarını temsil eden “Demokrasi güçlerinin” değerlendirmeleri ile hâkim sınıfların çıkarlarını temsil eden gerici güçlerin değerlendirmelerinin bu kadar “yakınlık” göstermesi, üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Aksi halde bu tehlikenin giderek büyüyeceğini ve bu güçleri daha “tehlikeli sulara sürükleyeceğini” ifade etmek abartı olmayacaktır. Gericiliğin bir yüzünü teşhir ederken diğer yüzlerini es geçmek kaçınılmaz olarak böylesi sonuçlar doğuracaktır. Demokrasi güçleri savundukları program ve anlayışa sahip çıkmalı, düzen güçleriyle aralarındaki sınırları muğlaklaştırmamalıdır.
“AKP Karşıtları” parlamentonun ve düzen partilerinin niteliğini görmezden geliyor
AKP karşıtlığını ön plana çıkaran çevreler parlamentoya ve gerici partilere olduğundan fazla anlam yüklüyor. Ya da başka bir deyişle bu çevreler, bilimsel sosyalizmin ve ülkemiz demokrasi ve devrim mücadelesi tarihinin sayısız derslerini tahrif ediyor. Çünkü bilimsel sosyalizmin önderleri ve dünya devrim tarihine not düşen devrim pratikleri, “parlamentonun” gerici sistemlerde nasıl bir işlevi olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Bu dersler bizlere, en gelişkin “demokrasi” örneklerinin sergilendiği iddia edilen ülkelerde dahi parlamentonun bir aldatmaca olduğunu öğretir.
Ülkemizde de parlamento hâkim sınıfların çıkarlarını korumak için vardır. Parlamento ülkemizde hiçbir dönem “demokrasinin” belirtisi olmamıştır. Parlamentonun “demokrasi unsuru olması” ülkemizin sosyal ve ekonomik yapısına aykırıdır. Çünkü mevcut düzen bir taraftan işçi ve emekçileri baskı altında tutmakta öte taraftan “demokrasi havarisi” kesilerek gerici-faşist yüzünü maskelemeye çalışmaktadır. Osmanlı’dan TC’ye geçiş döneminin ve günümüz dünyasının özellikleri, hakim sınıflar açısından parlamentoyu, faşist niteliği gölgeleyen bir görüntü olması bakımından gerekli kılmaktadır.
Ezilenlerin mücadele tarihi hâkim sınıfların istedikleri zaman parlamentoyu kapatabileceğini göstermiştir. Bizim gibi faşist diktatörlükle yönetilen ülkelerde, parlamentonun varlığı ya da yokluğu, sömürü düzeninin temel niteliğini değiştirmemektedir. Buradaki temel belirleyen parlamentonun varlığı ya da yokluğu tartışması değildir. Öncelikli olan hâkim sınıfların, kendi çıkarları ekseninde çeşitli araçları kullandıklarının/ kullanacaklarının bilinmesidir. Dolayısıyla parlamentodan medet ummak, ülkemiz devriminin gelişimini görmezden gelmek ve ezilenlerin beklentilerine cevap olmamaktır. Demokrasi güçleri parlamentoya olduğundan fazla anlam yükleyerek sınıflar arasındaki mücadeleyi gölgelemekte ve ezilenleri bilinçli ya da bilinçsiz sistem içi çözümlere itmektedirler.
Yine bu konuyla bağlantılı olarak, “AKP karşıtı güçler”, düzen partilerine de olduğundan fazla anlam yüklemekte ve yine hâkim sınıfları aklamaktadırlar. Ülkemiz (TC’den bu yana), komprador bürokrat burjuvazi, toprak ağaları, milli burjuvazinin sağ kanadı, tefeciler, din adamları gibi sınıflar tarafından yönetilmektedir. CHP, AKP, DSP, MHP, DYP, ANAP gibi düzen partileri ise (tabi öncelleri de) bu sınıfların farklı kliklerinin çıkarlarını temsil eden partiler olarak kurulmuşlardır. Örneğin CHP, TC’ye geçişle birlikte uzunca bir dönem (1946’ya kadar), hâkim sınıfları temsil eden tek parti oldu (1925’de ve 1930’da kurulan ve kapatılan Terakkiperver Fırka ve Serbest Fırka hariç). Bu dönem içerisinde hâkim sınıfları temsil eden farklı klikler, CHP içerisinde varlıklarını ve mücadelelerini sürdürdü. “Çok Partili Dönem”e geçişle birlikte bu klikler farklı partiler kurdu. O dönem CHP’nin yerine “hak, eşitlik, adalet” söylemleriyle Demokrat Parti geçirildi. Daha sonra DP yıprandı ve bu sefer “demokrasiyi ve özgürlüğü” savunmak CHP’nin işi oldu. Bu oyun on yıllardır sahnelenmeye devam ediyor.
AKP’nin ortaya çıkışı ve gelişmesi de böyledir. Bu çıkışı ve gelişmeleri doğru kavramayanlar, meseleleri sadece AKP ile sınırlı değerlendirirler. Sadece AKP ile sınırlı bir karşıtlık bu nedenlerden ötürü hatalı ve tehlikelidir. Böylesi bir yaklaşım hâkim sınıfların önemli bir başarısı olarak okunmalıdır. Öyle ki, hâkim sınıfların on yıllardır uyguladığı politikalar, siyasal örgütleri ve partileri de etkilemiştir. Böylelikle “halkın kandırılması” işlemi bizzat bu kesimlerin de dâhil olduğu bir sürece dönüşmüştür. Bu çevrelerin mantığına göre Kürt sorununun, ekonomik krizin, kadın sorunun ve türlü sorunların mimarı AKP ise ve AKP’nin gitmesiyle her şey çözülecekse mevcut düzen gerçekten iyi ve demokratik demektir! Düzen içi sınırlara hapsolmak bu değil de nedir? Bakınız CHP ve diğer düzen partileri “demokrat ve özgürlükçü” olmaya başladı bile. CHP de krizin sorumlusu AKP’dir diyor! Yetmedi, Taksim’deki 1 Mayıs yasağı kalksın diyor!
Hakim sınıflar, ezilenlerin kendi hak ve özgürlükleri etrafında örgütlenmesinin ve kendi iktidarlarını yaratmak için öncüleri etrafında mücadeleye tutuşmasının önüne baskıyla, zorla ve katliamlarla geçmeye çalışır. Ezilenlerin “alternatifsiz” olduğu dönemlerde hakim sınıflar, işçi ve emekçilerin tepkilerini ve istemlerini kaldıraç olarak kullanıp başka bir düzen partisini “alternatif” olarak sunar. Hakim sınıfların sunduğu alternatif “iktidara” yerleştikten sonra “demokrasiyi ve özgürlüğü” bir kenara bırakarak gerici-faşist yüzünü gösterir. Bu pratik düzen partilerinin varlık gerekçesidir. Gerici-faşist yönelimleriyle tepkilerin odağı haline gelen ve yıpranan bu partinin bıraktığı “özgürlük ve demokrasi” ateşi, başka bir düzen partisi tarafından teslim alınarak kullanılır. Ezilenlerin on yıllardır bir gerici partinin peşinden diğerinin peşine takılması, sınıf mücadelesine önderlik edecek hareketle yakından ilgilidir.
45. sayımızda yaşadığımız sorunların ne AKP ile ne de diğer düzen partileriyle alakalı olmadığını ifade etmiştik. Yaşadığımız sorunların nedeni mevcut sömürü düzenidir ve bu düzen devam ettiği müddetçe sorunlar da devam edecektir. Öyleyse sömürü düzeninin sahibi olan hakim sınıfları temsil eden düzen partilerinin tamamını teşhir etmek zorunludur. Bundan kaynaklı sadece AKP ile sınırlı bir teşhir çalışması hatalıdır. Yapılması gereken CHP’nin sol maske ardına gizlenen gerici-faşist maskesini kaldırıp atmak, AKP ve diğer düzen partilerine karşı tutarlı bir faaliyete girişmektir. Aksi pratikler yerel seçimlerde de görüldüğü gibi düzen partilerinin palazlanmasına hizmet edecektir. Geçen sayımızda bu duruma da yer vermiş, özellikle CHP’nin seçimlerden güçlenerek çıkacağını söylemiştik. Nitekim CHP, “sol, ileri, demokrat” kesimler başta olmak üzere geniş kesimlerin oylarını almayı başardı. Bu “destek” devrimcilerin başarısızlığıdır! Ötesi yoktur!
AKP “kaybetti” peki kim kazandı?
AKP karşıtı olan kesimlerin hep bir ağızdan dillendirdikleri konulardan birisi de AKP’nin kaybettiğidir. AKP’nin kaybetmesi demek; AKP’ye kumanda eden kompradorların, toprak ağalarının ve diğer kesimlerin kaybetmesi demektir. Çeşitli sendikaların, konfederasyonların ve bir çok kesimin dahil olduğu solcularımız “AKP kaybetsin de kim kazanırsa kazansın” demekte ve neredeyse AKP’nin kaybettiği her yeri işçi ve emekçilerin kazanımı olarak ifade etmektedirler. Bu kesimler AKP kaybetti; falanca bölgede CHP, falanca bölgede MHP falanca bölgede SP kazandı diyor. Değerli arkadaşlar kaybeden kim kazanan kim? Ya da daha anlaşılır bir ifadeyle kaybeden hangi sınıf kazanan hangi sınıf? Bu sorunun doğru ve tutarlı cevabını alamıyoruz. Birkaç alıntıyla devam edelim:
“AKP yerel seçimlerde elde edeceği yeni bir başarı ile siyaseten sahip olduğu üstünlüğü pekiştirmeyi umuyordu. Umduğu gerçekleşmedi ve seçime ilişkin değerlendirmelerde şu sıra sıkça vurgulandığı gibi, kendisi için kaçınılmaz bir baş aşağı gidiş süreci nihayet başladı. Bu düşüş kaçınılmazdır; zira günümüzün dünya konjonktürü ile Türkiye’nin gündemindeki yakıcı sorunlar, AKP’ye bir yeniden toparlanma şansı bırakmamaktadır.
Dinci kimliği ve siyasetinin modern burjuva yaşam biçimine yönelik olarak yarattığı tehdit ve kaygılar, onu modern burjuva yaşama bağlı burjuva katmanların desteğinden daha şimdiden yoksun bırakmıştır.” (Yerel seçimler ve siyasal sonuçlar – Kızılbayrak)
“Daha 1,5 yıl önce %47 oy alan AKP, üstelik iktidarda olmasına rağmen, Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı seçtirmesine rağmen, ulusalcıların ipliğini pazara çıkarmasına rağmen, hiçbir yeni rakip sahneye çıkmamasına rağmen ve Tarhan Erdem’in %52’lik oy tahminine rağmen kendisine verilen oyun yaklaşık %20’sini kaybederek yerel seçimlerin ‘kaybedeni’ oldu.” (Sandıkta tökezledi, sokakta yıkalım! - Aktüel Gündem)
“Demek ki, ‘kazanan’ şimdilik yok! Ancak seçimlerin ortaya çıkardığı tablo, bölgesel gelişmeler ve ekonomik krizle birleştiğinde önümüzdeki dönem ‘kazanmaya’ dönük kıyasıya bir mücadelenin başlayacağını gösteriyor.” (Örgütlü oylar- Kemal Okuyan- Sol.org.tr)
Yaptığımız alıntılarda üzerine söz söylenecek birçok yön var. Örneğin; AKP’nin dinci kimliğinin, “modern burjuva yaşama bağlı” burjuva katmanlardan destek almasının önüne geçtiği yanlıştır. AKP “dinci” kimliği ile değil; emperyalistlerin ve onlara uşaklık eden sınıfların çıkarlarını savunan kimliği ile sahnededir. Ve söylendiği gibi “modern yaşama bağlı burjuvazinin” desteğinden de yoksun değildir. Benzer hatalı yaklaşım diğer alıntıda da mevcut. Sanki AKP tek başına, kendisini var eden sınıflardan bağımsız büyük oylar almış, cumhurbaşkanı seçtirmiş, devletin bütün kurumlarını hakimiyeti altına almış; ama bunlara rağmen kaybetmiş?! Ya da sömürü düzeninin kazandığı başarıya rağmen “kazanan şimdilik yok” demek ne kadar gerçek? Böylesi yaklaşımlar meselenin sınıfsal zeminini karartmakta ve hakim sınıfların yaklaşımlarını güçlendirmektedir. Bu söylemler sınıflar mücadelesinden bir şey anlaşılmadığının ilanıdır. AKP’yi var eden sınıf gerçeğini görmezden gelmek ve AKP’yi sınıflar üstü ilan etmek demektir.
Hakim sınıflar yerel seçimlerden istedikleri başarıyı elde etmişlerdir. Dolayısıyla AKP’nin “kaybettiği” diğer düzen partilerinin “kazandığı” yerel yönetimler, sömürü düzeni için kayıp değildir. Çünkü hakim sınıfların bir kesimi belirli alanları kaybederken diğer bir kesimi kazanmıştır. Parlamentodaki “iktidar” değişimlerinde olduğu gibi, düzen partileri şahsında “yerel iktidarlar” hakim sınıfların bir kesiminden diğerinin eline geçmiştir. Gelişmeler bundan ibarettir. Onun için sömürü düzeni kaybetmemiştir. Meseleyi AKP ile sınırlı görmek ve böylesi bir tavır takınmak aktardığımız örneklerde olduğu gibi, hakim sınıflar arasındaki kamplaşmalara taraf olmak ve ezilenlerin yükseldiği zemini tahrif etmektir. AKP’nin “kaybetmesini” sevinçle karşılayan dostlarımız, meseleye sınıfsal perspektifle yaklaştıklarında yaptıkları hatanın farkına varacaklardır. Dolayısıyla doğru yaklaşım şudur: AKP değil; AKP şahsında hakim sınıfların bir kesimi belirli yerleri kaybetmiştir. Fakat “kaybedilen yerler” hakim sınıfların başka klikleri tarafından kazanılmıştır. Bu kazanımlar hakim sınıflar açısından sevinç ve başarı kaynağıyken ezilenler açısından mücadele çağrısıdır! Bunun ötesindeki her türlü yaklaşım düzenin sınırları içerisinde, düzenin izin verdiği ölçülerde “siyaset” yapmayı kabul etmektir. Ezilenlerin böylesi pratiklere hiç mi hiç ihtiyacı yoktur. Aksine ezilenler böylesi tutumlardan kurtulduğu oranda gelişme ve güçlenme eğilimi gösterecektir.
“Biz Varız” ama nasıl?
Yerel seçim sürecinde demokrasi güçlerinin oluşturduğu “Biz Varız Platformu”nu eksiklerine rağmen önemli bir adım olarak değerlendirmiş ve platformun yaşadığı belli açmazlara işaret etmiştik. Nitekim geride bıraktığımız seçim süreci ve çeşitli kurumların yaptığı değerlendirmeler bu tespitimizi doğrulamıştır. Demokrasi güçlerinin önlerine koyduğu hedefler bir kez daha, küçük burjuva siyaset yapış tarzına, dar grup- parti çıkarlarına ve kapalı kapılar ardındaki gizli pazarlıklara kurban olmuştur. Geriye eleştiriler ve güvensizlikler kalmıştır.
Kendi sorunlarını çözemeyenlerin ve gelişmeleri doğru tespit edemeyenlerin doğru birlikler, ittifaklar oluşturması beklenemez. Geçen sayımızda “Biz Varız Platformu”nun AKP ve diğer düzen partilerine yaklaşım başta olmak üzere çeşitli açmazları olduğunu ifade etmiştik. Nitekim oluşturulan platformun isimden öteye geçememesi tam da bu nedenlerden ileri gelmiştir. Sonuç olarak demokrasi güçleri yerel seçimlerde başarılı bir sınav vermedi. Meseleyi düzenin sınırları içerisinde değerlendiren kesimler, aldıkları oylara ve kazandıkları koltuklara göre kendilerini başarılı ya da başarısız olarak değerlendirirler. Açıklıkla belirtmek isteriz ki bu kesimler açısından yerel seçimler büyük bir başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Fakat yeni demokrasi anlayışını savunanlara göre bu kesimler, sadece içerisine düştükleri açmazlarla değil; yürüttükleri çalışma ve savundukları anlayış bakımından da kaybetmiştir.
Demokrasi güçleri içerisinde DTP, kendi hedefleri çerçevesinde, önemli bir başarı kazanmıştır. DTP’nin kazandığı yerel yönetimler ezilenlerin talepleriyle birleştiği oranda önemli mevziler olacaktır. Fakat DTP’nin yerel seçim süreci boyunca kendisini dayatan, diğer siyasi hareketleri dikkate almayan, kendi gibi düşünmeyeni ötekileştiren tutumu yerel yönetim anlayışında düzeltilmesi gereken yönler barındırdığının göstergesidir. Yeni demokrasi güçleri, yerel seçim sürecinde DTP’nin bu eksiklerini dostça eleştirdi/ eleştirmeye devam edecek. Demokrasi güçleri ise genel olarak gerek DTP konusunda gerekse de diğer konularda edilgen kalmış, süreci değiştirecek adımlar atmamıştır. “Biz Varız Platformu” hatalarından gerekli dersler çıkarıldığı oranda hedefi vuracak birlikler-platformlar kurulmasına yardımcı olabilir. Aksi her pratik kaçınılmaz olarak başarısızlıklarla sonuçlanacaktır.
Yeni demokrasi güçlerinin yerel seçim pratiğinden öğrenelim, olumlulukları büyütelim!
Yeni demokrasi güçlerinin yerel seçimlere ilişkin yaklaşımları bilindiğinden sadece belirli noktaları öne çıkaracağız. Yeni demokrasi güçleri kitleleri kazanma ve onların değiştirici gücünü açığa çıkarma perspektifiyle ele aldığı bu süreci başarılı bir şekilde örgütlemiştir. 29 Mart Yerel Seçimleri’nde ülke genelinde faaliyet yürüten yeni demokrasi güçleri, genel faaliyetleri içerisinde Dersim’i yoğunlaşma alanı olarak belirledi. Bu yoğunlaşmayla beraber yeni demokrasi güçleri, halkın söz-yetki ve karar sahibi olduğu bir oluşum yaratılmasına önderlik etti. Halkın kendi hakları için seferber olduğu bir sürecin temelleri böyle atıldı. Yeni demokrasi güçlerinin çalışmalarına katılan ve Dersim Demokratik Halk Dayanışması(DDHD) etrafında kenetlenen binlerce Dersimli kitle inisiyatifinin açığa çıkarıldığı bir deneyime imza attı. Yeni demokrasi güçleri Dersim halkıyla önemli bağlar kurmanın yanında, düzen partilerini sokağa çıkamaz hale getirmiş ve Dersim merkez, Hozat ve Mazgirt’te bizzat önderlik ettiği çalışmalarla düzen partilerini yenilgiye uğratmıştır.
***
Yeni demokrasi güçlerinin Dersim’de kazandığı başarı önemli dersler sunmaktadır. Dersim’de yerel seçim çalışmalarına katılan halk gençliği, bu çalışmanın olumlulukları mümkün olan her alana taşımalıdır. Yeni demokrasi güçleri ülkemiz demokrasi ve devrim tahine önemli bir not düşmüştür. Halk gençliği tarihe düşülen notun mahiyetini kavramalı ve onu ilerletmelidir. Halk gençliği, yeni demokrasi güçlerinin pratiklerinden öğrenerek kitlelerin değiştirici gücünü, Kürt sorununda devrimci çözümü, AKP ve diğer düzen partilerinin teşhiri gibi birçok konuda yetkinleşmelidir. Bu deneyim “AKP karşıtlığı” meselesinde ve bu mesele özgülündeki temel yaklaşımlarımızda önümüzü açacaktır.
|