|
Somut Devrimci Gelişme
Düşünün; köylü sınıfının genel ayaklanmasını destekleyen bir halk kurtuluş ordusunun başkentin kapısına dayandığını. Halkın, nöbeti üstlenip ayaklanarak krallığa ait siyasi iktidarı monarşinin elinden aldığını ve kurtarıcısı olarak gördüğü ve etkili devrimci stratejisini sergilemesine daha fazla lüzum olmayan Nepal Komünist Partisi-Maoist’ini (NKP-M) iktidara buyur ettiğini. Burada söz konusu olan çağımızın en başarılı ve kökten devrimci atılımıdır ve bu nedenle büyük gelişmelerin müjdecisidir.
Nepal’deki bu zafer, ulusal ve demokratik bir halk devriminin koşullarını oluşturmuştur ve NKP-M tarafından anti-feodal/ anti-emperyalist bir devrim olarak nitelendirilmektedir. Gerçekten de, yoksul tabakayı orta kesimle birleştiren ve kentlerde de etki gösteren bu geniş çaplı ayaklanma, Nepal’in bütün siyasi partilerini kendisini ‘cumhuriyetçi devrimciler’ ilan etmeye zorlamıştır. Maoistlerin zaferinden önce, diğer partiler bütün ümitlerini ‘seçimlere’ bağlayarak reformizm yolunda ‘barışçıl mücadele’yi seçmişlerdi. Diğer önde gelen komünist parti- Nepal Komünist Partisi (Birleşik Marksist-Leninist) [BNKP-(BML)], krallığın devletine ancak 2004’te katılabilmiş ve NKP-M’nin ‘maceracılığını’ kınamıştı.
NKP-M, bu partilerin (Nepal Meclisi, NKP-(BML) ve diğerleri) devrim yolunda çalışıyormuş gibi görünüp halkın sorgusuna tâbi tutulmayan bir şekilde geri kazanacağı meşruiyeti göz önünde bulundurmuş, bu yüzden de bahsi geçen partilerle, bilinçli ancak uzlaşmacı bir anlaşma yapmıştı.
Antlaşmayı tavsiye eden Birleşmiş Milletler otoriteleri bunu barış anlaşması olarak nitelendirmiştir. Bu antlaşma kurucu meclise, demokratik ve halkın çıkarlarını koruyan, cumhuriyetçi yeni anayasayı yazma yükünü devretmiştir. Çok partili seçimlerde NKP-M birinci sırada yer alarak muzaffer koalisyonu oluşturduktan ve başbakanlık görevi de Maoist lider Prachanda’ya verildikten sonra parlamento, ülke tarihinde (ve Hindistan yarımadasının tarihinde) ilk kez, halk katmanlarından yoksul köylüleri, kayıt dışı çalışan kent işçilerini, dalitleri ve kadınları kapsamaktadır.
Gelecekte Başa Çıkılması Gereken Beş Büyük Mesele
Bu uzlaşmacı antlaşma, gelecekte oluşabilecek bütün sorunları çözmüyor; aksine onların ne denli geniş kapsamlı olabileceğini ortaya koyuyor. Halk güçleri bu noktadan sonra muazzam sorunlarla karşılaşacaklardır. Bunları, beş bölümde inceleyeceğiz.
1. Toprak Reformu
Köylü isyanı, NKP-M tarafından toprak sorununun doğru analizi ve neticede alınan doğru stratejik kararının -köylü sınıfının büyük çoğunluğunun tek bir cephe halinde silahlı mücadeleyi sürdürecek olması, yani toprakların istilasını, toprak rantının azaltılması veya kaldırılmasını, tefecilerin köylerden sınır dışı edilmesini öngören kararının- ürünüdür. Fakat başkentteki isyancıların, şehir kapılarını NKP-M’ye açtığı esnada, halk ordusunun, henüz Delhi’deki devlet ve emperyalist güçler tarafından önemli derecede desteklenen devlet kuvvetlerini, etkisiz kılamamış olduğu doğrudur.
Şu anki uzlaşmacı süreçte, meclisle ilişkili ve meclis tarafından temsil edilen siyasi güçler tarafından iki cephe ortaya konulmuştur.
A) NKP-M tarafından korunan cephe, yani tüm yoksul köylü kesimle (kırsal kesimdeki halkın büyük çoğunluğuna), toprağa ( ve toprak üzerinden geçinmek için gerekli olan yollara) erişim sağlamayı garantileyen; fakat orta ve zengin kesimden olan köylülerin mülküne dokunmayacak olan, köklü, devrimci toprak reformunun cephesi.
B) Belirsiz Cephe, özellikle Kongre Partisi tarafından korunan, yasanın yeni kuralları oluşturmasından önce, eski feodal/tefeci düzenin, köylü sınıfının isyanıyla özgürlüğüne kavuşturulmuş bölgelere geri dönüşünü gerektiren, daha ‘ılımlı’ bir toprak reformunun savunucusu.
2. Silahlı Kuvvetlerin Geleceği
Şu anda ülkede iki ordu bulunmakta ise de bu iki silahlı gücün, aynı ülkede varlığını sürdürmesinin söz konusu olamayacağı aşikârdır. NKP-M bu iki ordunun birleştirilmesinden yanadır. Ama Maoistlerin düşmanları, bu tür bir birleşmenin devlet kuvvetlerinin saflarındaki neferlerin halk ordusunun neferleri ile bir etkileşime girdikleri halde Maoist ideolojinin etkisinde kalabileceğinden korkuyorlar (ve bu korkularını da dile getiriyorlar). Bu yüzden de umutsuzca Maoist ordunun “rehabilitasyon”undan söz etmekten öteye gidemiyorlar.
3. Burjuva Demokrasisi mi,Halk Demokrasisi mi?
Bu büyük sorun Nepal’deki tüm tartışmaları canlandırmaktadır. Nepal toplumunda, çok partili sisteme, seçimlere, güçlerin resmi ayrımına, insan haklarının ve temel politikaların beyannamesine indirgenmiş, geleneksel parlamenter demokrasi çözümünün savunucuları mevcuttur. İşte bu, büyük medya kuruluşlarının (özellikle Batılı Emperyalistlerin kontrolündeki medyanın) dünya çapında yaydığı egemen ideolojinin, demokrasi tartışmasını yönlendirme çabasının genel biçimidir.
Maoistler, sunulan ‘demokrasinin’ dayandırıldığı temel hakların, yani sözde insan hakları hiyerarşisinin, en başına özel mülkiyete saygının olduğunu belirtirler. NKP-M, buna antitez olarak, uygulanmadığı halde toplumsal gelişmenin mümkün olamayacağı sosyal hakların; yaşama, gıda, barınma, çalışma, eğitim ve sağlık haklarının önceliğini savunur.
Özel mülk ‘kutsal’ sayılmamaktadır; ona duyulan saygı, sosyal hakları yerine getirme ihtiyacı tarafından sınırlandırılmıştır.
Bir başka deyişle, bir grup, özel mülkiyet haklarının kutsallığını ileri çıkaran, toplumsal gelişmeyle ilgili sorunlardan soyutlanmış bir demokrasi olgusunu (baskın olan burjuva ‘demokrasisini’ yani) savunurken, diğeri toplumsal gelişimle birleşik bir demokrasiyi savunmaktadır.
Nepal’deki tartışma, karışık olmaktan ziyade polemikler şeklinde gelişmektedir. ‘Batılı Demokrasi’yi savunanlar arasında gerçek gericiler yer almaktadır. Ancak, bunların arasında aynı zamanda şüphesiz samimi; ama halk sınıfının uğraştığı esas sorunlara karşı hassas davranamayan demokratlar da mevcuttur. Ülke dışından desteklenen ve önemli boyutta hareket halinde olan ‘demokratik haklar savunucusu’ sivil toplum örgütleri, ellerinden geldiğince ılımlı davadan yana bayrak sallamaktadırlar. Bazıları da daha fazlasını gerçekleştirmenin mümkün olmadığını düşünerek, geleneksel ve sınırlandırılmış demokrasinin hiç yoktan iyi olduğunu savunmaktadır. Diğerleri NKP-M’ye karşı birçok suçlamada bulunarak onları ‘dogmatik komünistler’, ‘Stalinistler’, Çin’deki despot modelin ‘totaliter’ taklitçileri olarak adlandırmaktalar.
Ancak Maoistler kendilerini savunmakta iyi bir iş çıkarmaktadırlar. Köylü sınıfının özel mülkiyetine itiraz etmediklerini, hatta ulusal ve de yabancı kapitalist mülkiyete de itiraz etmediklerini herkese hatırlatırlar. Fakat ulusun menfaatinin gerektirdiği koşulda, mülkün ulusallaştırılmasını da daima göz önünde bulundurmaktadırlar (örneğin ülkenin, yabancı bankalar tarafından, zorla, küreselleşmiş finansal pazarla birleştirilmesini yasaklamışlardır). Sadece, art arda gelen kralların, müşterilerine, köylü halkının mal ve mülküne el koyma yetkisiyle beraber verdikleri ‘feodal’ toprak ve binaların mülkiyetinin yerindeliğini sorgularlar. Kişi haklarını veya bu hakları korumakla hükümlü bağımsız adli teşkilatı sorgulamamaktadırlar. Kurucu meclisi, sosyal hakların büyük ilkelerini formülleştirmenin yanı sıra, onları uygulatacak kurumsal yapıları tertiplemeye davet ederek bu programa katkıda bulunmaktadırlar. Onların tanımladıkları halk demokrasisi, zamanla ve halkın oluşturduğu örgütlenmenin ve devletin arabuluculuğuyla, yürürlüğe konacaktır.
Kuşkusuz, Nepal’in gelecekte otoriter bir devlete dönüşmeyeceğinin veya NKP-M’nin, düşmanlarının orta yolcu çizgisine yanaşması ile sadece yakın gelecekte mümkün olan çıkarların peşinden koşturan bir oportünizme düşmeyeceğinin bir garantisi yoktur. Ancak burada sorulan soruların parti saflarında da farklı görüşleri savunan gruplarca hararetle tartışılmakta olan mevzular olduğunu göz önünde bulunduracak olursak; böylesi bir deneyin önceden bu tür sert eleştirilere mahkûm edilmesi ne kadar doğrudur?
Bu analizler ve mücadele yürütme stratejileri 1955 senesindeki Bandung Konferansı döneminden kalma popülist ulusal kurtuluş ideolojilerinden daha ileridirler. O dönemde Asya ve Afrika’daki meşru ve kitlesel ulusal kurtuluş mücadelelerinden çıkan düzenler daha az gelişmişti. Siyasi iktidarın meşruiyetini sağlayan ideoloji Marksizme dayanan bir ideoloji değildi; oradan buradan alınmış düşünce şekilleri, tarihin yeniden yazılması sureti ile pragmatizm ve milliyetçi efsaneler ile harmanlanıyor ve “ilerici” olarak lanse ediliyordu (bu da sömürgecilik öncesi dönemde var olan sözde demokratik yönetim biçimlerine veya benzeri dini yorumlamalara dayanarak gerçekleştiriliyordu). Bandung rejimlerine has olan “sosyalizm” anlayışı pek muğlâk kalıyor ve “toplumsal adaleti” dağıtan popülist devlet yönetimlerinden pek ayırt edilemiyordu.
Nepalli Maoistler sosyalizm sorununa çok farklı bir bakış açısı ile yaklaşmaktalar. Sosyalizmin inşasını şu anki azami programlarına (köklü toprak reformu, Halk Ordusu, Halk Demokrasisi) indirgemiyorlar çünkü. Kendi programlarını “ulusal demokratik halk programı” olarak adlandırarak sonrasında inşa edilebilecek olan bir sosyalizmin yolunu açmış oluyorlar.
4. Federalizm Sorunu
Himalaya vadilerinin fiziki ve beşeri coğrafyasının çeşitliliğine Nepal’in köylü topluluklarında da rastlamak mümkündür. İki, üç veya dört “etnik topluluk” meselesi değildir mevzubahis olan, yüzlerce böyle topluluk varlığıdır. Bu toplulukların fertleri kralların hizmetinde çalışan generallerin müşterileri tarafından topraksız bırakıldıklarından bu toprakları tekrar işleyebilmeye hasrettirler. Ama aynı zamanda eşit muamele ve saygınlıklarını da talep etmektedirler. Aynı durum yakın tarihte dış müdahalelerin hedefi olmuş olan “Terai” bölgesinin (Hindistan sınırındaki düzlükler) çeşitli etnik toplulukları için de geçerlidir.
Maoistlerin desteklediği federal cumhuriyet formülünün Nepal halkının taleplerini karşılayabileceğine şüphe yoktur. Ancak merkezi devlet idaresinin düşmanları pekâlâ da bu formülü kendi emellerine alet edebilirler.
5. Ülkenin Ekonomik Bağımsızlığı Sorunu
Birleşmiş Milletler standartlarına göre Nepal “azgelişmiş ülkeler” arasındadır. Ülkede “modern” bir devlet yönetiminin, toplumsal hizmet ağının ve altyapının var olabilmesi dışsal desteğe bağlıdır. Mevcut yönetim, ülkenin bu korkunç bağımlılık halinden kurtulması sorununun ciddiyetini bilmektedir. Ama aynı zamanda bu bağımsızlığın, aşamalı bir biçimde gerçekleşebileceğinin de bilincindedir. Gıda meselesinde bağımsızlık, Nepal’in temel sorunu değildir; bu alanda kendi kendine yeterlilik çok az miktarda yiyecek girişine bağlıdır. Ama ülkenin üreticilerinin ve kentsel tüketicilerinin arasında nispeten ucuz pazar ağlarının oluşturulması son derece ciddi bir sorundur; çünkü aracıların payı sorununu devreye sokmaktadır. Yarı sınaî, yarı zanaatsal ufak çaplı üretimi geliştiren bir program ithalata olan bağımlılığı azaltabilir; ama istenen sonuçların elde edilebilmesi için çok çaba ve zaman gerekecektir.
Maoistler nüfusun sadece %20’sine yarayıp kalan %80’i durgunluğa hatta sefalete itecek olan “Hint” modeline karşı sürecin her evresinde halk sınıflarına faydalı olacak kapsamlı bir gelişim modelini teklif etmektedirler. Bu da zaten desteklenebilecek yegâne ilkeli tavırdır. Modelin gerçekleştirilmesi için lazım olan programlar ise henüz hazırlanmayı beklemektedirler.
Süreci Kim İlerletecek?
Devrimci Nepal, komşusu Hindistan ile ciddi sorunlar yaşamaktadır. Bunun sebebi Hintli egemen sınıfların kendi ülkelerinde de gerçekleşebilecek bir devrimden korktuklarından Nepal halkına karşı düşmanca ve saldırgan bir tavır benimsemiş olmalarıdır. Nepalli devrimcilerin kazanımlarından dersler çıkaran Hindistan’daki Naksalistlerin mücadelesi, Hindistan Yarımadası’ndaki sömürü ve baskı düzeninin istikrarını ciddi biçimde sorgulatabilir.
Bu düşmanca tavır küçümsenmemelidir. Bu tavır, Hindistan ve ABD arasındaki askeri uzlaşının temel sebeplerinden birini teşkil etmekte olduğu gibi bu güçlere ciddi siyasi malzeme sağlamaktadır. Hindistan’ın kendi ülkesindeki şovenist BJP, Pakistan’daki Siyasal İslam veya Dalai Lama’nın Siyasal Budizmi gibi “alternatif” bir Hindu siyasi partisini finanse ediyor oluşu bunlara bir örnektir. ABD’nin ve başta İngiltere olmak üzere diğer Batılı güçlerin desteği de bu tür karşı devrimci projeler aracılığı ile koordine edilmektedir. Eğer yeni Nepal’in başarıları gecikecek olursa, Nepal’de kuvvetli bir Hindu siyasi partisinin yol açacağı kutuplaşma, bu güçlerin amaçladığı şeylerin pekâlâ da elde edilmesine yol açabilir. Müdahaleleri gerçekleştiren dış güçler de daha sonra Nepal’deki karşı devrimcileri örgütleyerek bölücü hareketleri tahrik edebilirler. Asıl ipleri oynatan dış güçlerin yardımı ve yine o güçlerin desteği ile var olan Sivil Toplum Kuruluşlarının desteklediği “insan hakları” ve “demokrasi” çığırtkanları düşmanın stratejisinde kolaylıkla yer edinirler.
Mevcut uzlaşı, NKP-M’ye halkın desteğini getirmiş olan kökten dönüşüm programının uygulanmasını geciktirmektedir. Bu da siyasi önderliğin saflarında mevcut uzlaşıyı aşmak istemeyen çeşitli eğilimlerin yetişmesine yol açmaktadır. Uzlaşının aşılmaması karşı devrimin saldırısına zemin hazırlamaktan başka bir şey yapmayacaktır.
Ancak umutsuzluğa kapılmanın lüzumu yoktur. Meclisin kararları ne olursa olsun, Maoistler sürekli, halk sınıflarının bu programı gerçekleştirmek için sürdürecekleri mücadeleyi yürütme ve örgütlü kalma hakkına sahip olduklarını belirtmektedirler. NKP-M oy avcılığının parlamenter tuzağına düşmemiş, halkın çoğunluğundan (yoksul köylüler, halk sınıfından işçiler, kadınlar, öğrenciler ve orta sınıfların yurtsever ve demokrat kesimleri) müteşekkil toplumsal zeminini, her seçmen zemini gibi değişken olabilen seçmen zemininden ayırt etmiştir. Bu geniş halk tabanını, devrik feodal-komprador ittifakına alternatif olan, örgütlü egemen bir kuvvete çevirebilmek NKP-M’nin uzun süreli mücadelesinin hedefidir.
|