EĞiTiMDE BiREYiN TÜKENiÜi VE GARDiYANLAÜMA

Sosyolojik Düşün

Yeni bir öğretim /öğrenim yılına girdiğimiz bugünlerde eğitim kurumu, içinde bulunduğu çarpıklıkta ve eğitimin sistem içinde kullanılma biçiminde, değişen toplumsal koşullarla birlikte yeni anlamlar ve görünümler kazanmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana eğitim kurumu, “kalkınma” kavramı ile birlikte ele alınmıştır. Kapitalizmin merkezinde yer alan ülkelerde eğitim, sistemin içsel dinamiği ve ona koşut şekilde işlev görerek ortaya çıkmış ve ideolojik denetim aygıtı olarak toplumun istenilen yönde yeniden üretilmesinde başat rol üstlenmiştir. Ülkemizde ise, eğitim, kalkınmanın kaldıracı olarak görülmüştür. Tanzimat dönemine kadar medreselerde Osmanlı ideolojisine uygun eğitim verilirken, Tanzimat sonrasında “batılılaşma” rotasında Avrupa merkezli bir anlayış benimsenmiştir. Avrupa’da eğitim bu süreçte kapitalizmin bir sonucu olarak farklı bir karaktere bürünürken, Osmanlı ve onun devamında Cumhuriyet, onu kapitalizmin motor gücü olarak algılamış ve bu yönde uygulamalara girişmiştir. John Dewey gibi o dönemin Avrupalı eğitimcileri Cumhuriyetin ilk yıllarında özel olarak Türkiye’ye getirilmiş ve devletin yapılaşma aşamasında olan ideolojisi “Kemalizm”le bütünleşecek şekilde bir eğitim anlayışı geliştirilmiştir. Bu anlayışın temel amacı eğitim yolu ile ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan “cumhuriyet bireyi” yaratma idi. Aklın araçsallaştırarak düzenin egemenliğine sokulacağı bu mantık çerçevesinde birey tek tipleştirilmeye itilmiş ve eğitim bunun aracı olarak kullanılmıştır. Toplumun önüne “batılı-modern” tipte bir model konulmuştur. Bu tipolojideki insan modeli, sadece aklın özgürleşmesini eğitimle elde eden değil, aynı zamanda ekonomik bilinci elde edip ülkeyi kalkındırmayı amaçlayan “sorumlu” ve ödevleri olan bir bireyi amaçlamıştır. Kemalist bürokrasinin, tasfiye edilen gayrimüslim burjuvazinin yerini alarak kompradorlaşması, kapitalist dünya ile bütünleşmenin gereklerini en hızlı şekilde eğitimle yapmayı gerektiriyordu. Bunun ideolojisine “modernleşme” ya da “batılılaşma” diyecekti. Kapitalizmin bu topraklardaki adı olan “modernleşmenin/batılılaşmanın”, maddi kültür olarak toplumsallaşması en olanaklı ve en merkezi şekilde ancak eğitim kurumu ile gerçekleştirebilirdi. Kapitalist Avrupa’daki gibi burjuva demokratik devrimini yapamamış ülkelerde kapitalizmin gelişimi de kapitalist ülkelere bağımlı şekilde olacaktı. Bu objektif şartlardan ileri gelen bir durum değil, tamamen yönetsel bir tercih meselesiydi.

Toplumsal bir devrimin üzerine oturmayan cumhuriyetin arkaik yapısı, çarpıtılmış bir toplumsal tarih bilinci ve homojen-kaynaştırılmış bir toplum amacına hizmet edecek şekilde ülkedeki eğitimin temaları arasındaki önemli yerini alıyordu. Özellikle “Köy Enstitüleri” bu amaçlar çerçevesinde oluşturulmuştur. Bu proje, köylü nüfusun yerinde kalkınması amacının bir parçasıydı. Demokrat Parti ile bu proje rafa kaldıracaktır. Demokrat Parti ile başka bir klik kalkınmanın öncülüğünü üstlenecektir. Ancak, gidilecek yer değişmemiştir. Sadece arabayı kullananlar değişmiştir. Ama arabanın ruhsatı Kemalizm’e aittir. Resmi ideolojinin kendini yeniden üreteceği alan eğitim kurumudur. Dolayısıyla eğitim aynı zamanda bir ehlileştirme alanıdır. Bu açıdan Althusser’in devletin ideolojik aygıtlarına yaptığı vurgu, ülkemiz yarı-feodal burjuva karakterinde daha fazla önem kazanmaktadır.

Kürtler de eğitimle düzene eklemlenmeye çalışılmıştır. Yatılı Bölge ilköğretim Bölge Okullarının(YiBO) çoğunlukla Kürt coğrafyasında inşa edilmesi Kürtleri eğitimle Türkleştirmenin amacını taşıyordu. Bugünkü hükümetin okulöncesi eğitimin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde zorunlulaştırması bu ideolojik amacın bir parçasıdır.

Kalkınmanın aracı olarak inşa edilen eğitim artık günümüzde büyük bir sektör halini almıştır. Ekonomik açıdan bunu irdelemekten ziyade eğitimin başka bir işlevine dikkat çekmek gerekir ki, o da eğitim yolu ile genç nüfusun kontrol ediliyor oluşudur. Lise eğitiminin dört yıla çıkarılması, hem ekonomik açıdan hem de gençliği kontrol etmek- oyalamak açısından son derece sistem için işlevsel olan bir uygulamadır.

Sanayileşmeden kentleşen, alt yapıda devrim yapmadan üst yapıda değişikler yaparak buna “devrim” diyen, modernizmi yaşamadan post-modernizmi yaşayan ve ileri kapitalist-emperyalist ülke ve ulus aşırı şirketlere bağımlı yaşayan bir ülkede, gençliğin bir tüketim kitlesi olarak en iyi konumlanabileceği yer elbetteki sistem için eğitim olacaktır. Sadece ortaöğretim süresinin uzatılması değil; yüksek öğrenimin sürelerinin de uzatılması gündemdedir. Nitekim hukuk fakültelerinin 5 yıla çıkarılması planlanmıştır. Eğitimin öğretim ayağına ilişkin çarpıklıklara burada değinmeyeceğiz. Vurgulamak istediğimiz nokta gençliğin tüketim kitlesi olarak bu alanda gereksiz yere oyalandırılmasıdır. ileride değineceğimiz gibi bilgiye ulaşım koşullarının yaygınlaştığı günümüzde bilgi merkezli politikayla eğitim süresinin uzatılmasında başka bir mantık aramamak gerekir.

ORTAÖĞRENiME KISA BiR BAKIÜ

Türkiye’de eğitim sisteminin başat sorunlarından biri hep disiplin konusu ola gelmiştir. Çünkü eğitim anlayışı, bireyin kontrolü ve bastırılması üzerine kurulu bir itaatkârlaştırma mekanizması olmuştur. Her gelen yeni hükümetin kendine göre bir sistem geliştirmesi ve toplumsal değişmede sadece topluma uyumu gözeten sistem anlayışının uygulanması, bununla birlikte eğitimin yaşam boyu süren bir süreç olduğunun hissettirilememesi, genç nüfusun dinamik yönüyle toplumun dinamik yönü arasında doğru ilişki kurulamaması gibi faktörler, eğitim sisteminin bugün yaşanılan şiddet olayların ötesinde anlamlar taşıdığını bize göstermektedir. Eğitim sisteminin Türkiye’de dünden bugüne kalkınma aracı olarak kullanılmış olması, ancak kalkınma ideolojisinin toplumsal anlamda üretim açısından karşılık bulamaması ve kalkınmanın diğer toplumsal kurumlar eşgüdümlü olarak ele alınamaması gibi çarpıklıklar da zamanla eğitimi kalkınmanın aracı değil; kalkınmayı eğitimin aracı haline dönüştürmüştür. Eğitim ise başlı başına bir kontrol mekanizması haline getirilmiştir.

Toplumsal Değişme ve Eğitim

“Bilgi toplumu”, “bilişim toplumu” gibi post-kapitalist dönemi betimleyen söylemler, esasında bilginin üretildiği topluma gönderme yapmaktadır. ileri kapitalist ülkelerin üretim ilişkilerine uygun gelişen bu süreç, kendi eğitim anlayışını da beraberinde getirmektedir. Bilgi onu üreten koşullara karşılık gelmekte ve üretimde fonksiyonel olarak kullanılmaktadır. Bilginin ithal edildiği, üretilmediği Türkiye gibi ileri kapitalist toplumlara eklemlenmiş ülkelerde ise eğitim sistemi de ileri kapitalist toplumların eğitim sistemine eklemlenmektedir. Dolayısıyla eğitim üretim koşullarından soyutlanarak bilgi disfonksiyonelleştirilmektedir. Bilgi, kapitalist toplumda bir meta olarak kullanılmakta ve tıpkı diğer metalarda olduğu gibi bilginin değeri de kullanım değeri bakımından değil; değişim değeri bakımından ölçülmektedir. Küçük üretim ilişkilerinin hakim olduğu ülkemizde, ileri kapitalist ülkelerin kendi üretim sistemine uygun geliştirdikleri eğitim sisteminde okullaşma oranı en fazla meslek liselerinde olurken; üretime dayalı bir kalkınmayı zorunlu kılan ülkemizde ise tam tersi bir istikamette, düz lise ağırlıklı bir rota çizilmektedir. Diğer taraftan gelecek için kritik bir eşik olan ÖSS ve buna bağlı dershanecilik sistemi ile önemli bir rant oluşturularak öğrenciyi müşteri haline getiren piyasada, öğrenmenin merkezi de değiştirilmekte; liseler sadece toplum ile devlet arasında bir köprü işlevini gören mekanizmalar haline dönüştürülmektedir. Özellikle metropollerdeki liselerde öğrenciler dershaneyi öncelikli sıraya koyarken; liseyi sadece sosyalleşme ve sosyal deşarj yeri olarak görmeye başlamaktadır. Cep telefonu, internet gibi araçlarla da her an her yerde olduğunu hisseden öğrenci, okul ve sınıf ortamını da aşarak mekâna ters bir zihinsel konsantrasyonsuzluk yaşamaktadır. Böylelikle çabuk sıkılan, zora gelmeyen, hayata teğet yaşayan, hayatın içine girmeyen, medya ve diğer popüler araçlarla kimlik edinmeye çalışan, birbirine güvenmeyen, gelecekten beklentisi düşük, cinselliği çabuk keşfeden, sigaraya ve madde bağımlılığına açık gibi karmaşık özelliklere sahip bir gençlik profili ortaya çıkmaktadır (konuyla ilgili Üule Çizmeci’nin “Gençlerin Kimlik Kartı” adlı yazı dizisine bakılabilir, Radikal,25 Kasım 2005).

Değişen toplumsal koşullar, kırdan kente göç ve giderek heterojenleşen toplumsal yapı ile dünya siyasal ve yaşam kültürünün emperyalist bir hegemonyayı teknolojik araçlarla rahatlıkla yukarda belirtilen kimlik dizgesine ulaştırabilmesi, eğitimde geleneksel yöntemleri de sorgulamayı gerektirmektedir. Bunların başında öğretmenlikte çokça kullanılan “usta-çırak” ilişkisidir. Geleneksel öğretmen merkezli sistemin bir ürünü olarak oluşan bu anlayışın her ne kadar disiplini sağlamak için uygun olduğu düşünülse de artık hiçbir şekilde değişen koşullara cevap verememektedir. Zira karşınızda 30 yıllık bir gençlik değil, yeni ve eskisinden çok çabuk değişen dinamik bir gençlik vardır. Bu yöntemin yaygın olmasında saklanan gerekçe, bir anlamda öğrencinin dinamiksel yönünü besleyecek olan öğretmenin de dinamik olması gerektiği fikrinden kaçmadır.

Eğitimde Kadının Yeri

Toplumsal değişme ile birlikte yaşanan önemli bir olgu da kadınların demografik açıdan giderek eğitimde hakim olmalarıdır. Zira, öğretmenlerin yaklaşık yarısından fazlası (% 70 civarı) kadındır. Kadının erkek egemen bir düzende sosyal bağımsızlık araçlarına sahip olması arzu edilenidir; ancak öğretmenlik mesleğinin “kadın mesleği” olarak artık algılanmaya başlanmasının da dolaylı yönden şiddet ve diğer sorunlara faktör teşkil ettiği açıktır. Kadın öğretmenler içinde bulundukları toplumsal formasyonun da gerisinde durarak ev hanımlığını birinci, öğretmenliği ise ikinci meslek olarak görmeye başlamışlardır. Dolayısıyla da çoğunluk (yani kadın ağırlığı), sadece bilgi aktarma düzeyinde ders işleyerek mesleğin geliştirici rollerinden uzaklaşmaktadır. Toplumda öğretmenliğin tatili ve rahatı fazla bir meslek olarak algılanması pek de yabana atılır düşünce değildir. Kadın öğretmenlerin içinde bulundukları iki rolün sorumluluğunda öğretmenin kendini geliştirmesi için fazla zaman ayıramamaları, hem dönüşen bilgi formasyonunda öğretmenlik mesleğinin işlevsizliğine, hem de toplum içinde kadına biçilen değerin öğretmenlik mesleğine de transfer edilerek mesleğin de aşağılanmasına neden olmaktadır. Kadınların niyetlerinden bağımsız olarak gelişen bu duruma müdahil olacak olanlar da yine onlardır. Ancak bu noktada yine acı bir tablo vardır. Zira, kadınlar meslekte ağırlıkta olmalarına karşın idari alanlardan çok uzak durmaktadırlar. Gerek okul yönetimleri ve gerekse sendikal yönetimlerdeki erkek çoğunluk bunu ispatlamaktadır. Bu durum aynı zamanda kadının burjuva-feodal bir sistem içerisinde eğitim yolu ile yapay bir özgürlüğe kavuştuğunun da göstergesidir.

Öğretmenin Tükenişi Mi?

Eğitimdeki güncel sorunlarla ilgili, kalabalık sınıflar, yaşanılan yabancılaşma, kültürel yozlaşma, medya, sistemin çarpıklığı, siteme güvensizlik gibi çok fazla neden sıralanabilir. Ancak uzun vadeli düşünüm için sorun daha temelde aranmalıdır. Bunun bir bütüncül sistem meselesi olduğu unutulmamalıdır. Sosyolojik olarak toplumsal sistemde her hangi bir kurumun bozulması, aynı zamanda diğer kurumların da bozulmasını beraberinde getirir. Dolayısıyla bugünkü sistemin bozukluğu eğitim kurumundaki iyileştirme veya reformları sadece birer yamadan öte işlev göstermemektedir.

Gelişen teknolojik araçlarla bilgiye ulaşma koşulları öğretim hizmetlerini aşmaktadır. Peki, bilgiye erişme imkânları yaygınlaşırken okulda öğretmenin işlevi ne olacaktır? Olması gereken, bilgiyi direk aktarmak ve onun öğrenilmesini ölçmek değil; bilgiden bilgi türetilme yollarını, bilgiye ulaşma yollarını, bilginin üretim koşullarını, yani kısaca yöntemi analitik düşünce ekseninde öğretmektir. Oysaki ülkemizde ve genel olarak da klasik eğitim anlayışının uygulandığı ülkelerde öğretmen bilgi aktarımıyla sınırlandırıldığından sadece tek bir işleve bürünmektedir; o da disiplini-kontrolü sağlama, yani “gardiyanlaşma”sıdır. Okula yüklenen anlam artık budur. Çünkü bilginin üreticisi değil; ithal bilginin tüketicisi konumunda olan bir sistemin ezbercilikten, itaatkârlaştırmaktan, ceza vermekten, kontrol etmekten, kısaca disiplin altına almaktan başka bir görevi olmayacaktır. Özellikle son yaşanılan olaylarla kameralı sisteme geçisin hızlandırılması Foucault’nun hapishaneler için söz konusu ettiği “panoptikon” kavramındaki bireyin kapatılmasını çağrıştırmaktadır. Böylelikle öğrenciye izlendiği imajı verilerek davranışları kontrol edilmeye çalışılacaktır. Dolayısıyla okullar böylelikle rehabilitasyon merkezleri gibi işlev görecek ve öğretmenler de gittikçe gardiyanlaşacaklardır. Sadece liselerde değil; birçok üniversitede de uygulanan kameralı kontrol, gözetim toplumunun bir göstergesidir. Ancak, bugünkü çelişkiler içerisinde bunların ne liselerdeki şiddet olaylarının ne de üniversitelerdeki toplumsal mücadelelerin durdurulmasını engelleyemeyecektir. Liselerdeki şiddeti yaratan zaten sistemin kendisidir. Üniversitelerdeki muhalefet de sistemin zaten varlığına bir itirazdır.

Bugün “öğretmen merkezli sistem”den “öğrenci merkezli sistem”e geçildiğini dile getiren MEB, teori ile uygulamanın birbirine zıt olduğunu herkesten daha iyi bilmektedir. 150 yıllık tren rayları üzerine “hızlandırılmış tren”i yerleştiren bir anlayışla aynı mantığı yürüten bu düzenlemenin ileri kapitalist ülkelere eğitimi eklemlemekten başka bir fonksiyonu olmayacaktır. Evet, öğrenci merkezli sistem gereklidir; ancak bu eğitimin demokratikleşmesini kapsayan çok kapsamlı, genel ve uzun erimli bir plan dâhilinde olmalıdır. Ancak, bunun bir istem meselesi olduğunu düşündüğümüzde de pek fazla uygulanma şansı yoktur. Ancak demokratik mücadele içerisindeki kazanımlar ve halkçı politikalar aşağıdan başka bir alternatif eğitim modelini de beraberinde getirebilir. Yukarıda bahsini ettiğimiz bilginin kullanıma biçimi, eğitimin ticarileştirilmesi, öğretmenlik rolündeki dönüşümler, kadının eğitimdeki yeri ve bireyin kontrolü gibi her bir konuda güncel ve yerel alternatifler oluşturmanın yolu da her bir konuya tekabül eden alanlardaki örgütlülüğün yükseltilmesiyle mümkündür.

ÖZGÜR DÜÜÜN SAYI-37

 
kaypakkaya-anma-afisdgh-li-tutsaklarla-dayanisma

Özgür Düşün

  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün
  • Özgür Düşün

www.demokratikgenclikhareketi.org | Demokratik Gençlik Hareketi Resmi İnternet Sitesi