|
Sosyolojik Düşün
Günümüz dünyasının egemen kültürünün en önemlilerinden biri de korkudur. Korku ile yaşamak, artık doğal hayatın bir parçası haline getirilmiştir. Doğal yönden kaynaklanan korkulardan, sosyalleşme sürecinde inşa edilen/öğrenilen korkulara kadar her bir korku duygusu, sistemin sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel ya da bireysel boyutlarından ya birine ya da bütününde mutlaka bir yer bulmakta veya bir anlam kazanmaktadır. Çünkü sistemin devamlılığı için toplumun korku ile kontrolü, diğer ideolojik araçlar ile kontrolünden hem daha kolay hem daha etkilidir. Bu yüzden korku üzerine birkaç belirlemede bulunmakta fayda vardır.
KORKUNUN PSiKOLOJiK TEMELLERi
insan sosyal bir hayvandır ve bundan dolayı da diğer türlerden farklılaşan yönleri vardır. Paylaşmaya, üretmeye/emeğe dayalı insan birlikteliği olarak ifade edilen “socius”un niteliğini açıklamak sosyolojinin konusu iken; insanların “niçin” bir arada durma ihtiyacı hissettiği ise psikolojinin/sosyal psikolojinin konusu olmuştur. Korkunun hem bireysel-kişilik özelliklerden hem de toplumsal koşul ve şartlanmalardan dolayı kökenleri vardır.
Korku bir duygu halidir. Genel olarak da bu duyguyu, herhangi bir tehlikeye karşı organizmayı önceden uyaran bir alarm sistemi olarak düşünebiliriz. Ancak bu sistemin oluşumunu belirleyen içsel ve dışsal faktörler korkunun da boyutunu belirlemektedir. Doğuştan gelen korkular, hayvansal boyutumuza hitap eder ve daha çok da ölüm korkusuyla karşı karşıya getiren ani olaylardır. Patlama sesi, kazalar gibi.
Amerikalı psikolog Watson, yeni doğmuş bebeklerde yapmış olduğu gözlemlerde, bebeklerin ilk günden itibaren bir dizi belli uyarımlara korkuyla tepki verdiğini tespit etmiştir. Yüksek sesler; her türlü acı veya ani acizlik (mesela; bebeğin yastığı beklenmedik anda yana kaydıysa) bebekler her seferinde belirgin bir şekilde korku tepkileri göstermişlerdir (Hennenhofer, Heil; 2004:43). Watson’un bu gözlemleri de doğuştan korkulara örnektir. Ancak bizim üzerinde duracağımız korkular daha çok toplumsal alandan beslenen korkular olacaktır.
TOPLUMSALLIK VE KORKU
Toplumsallık, insanı insan yapan özelliklerin kullanımı ile doğaya karşı verilen mücadeleden ve emekle ürettiği değerlerin kullanımından paylaşımına ve onun kavgasına kadar uzun süreli evrim sürecinde şekillenen bir ilişki biçimidir. insan birlikteliğinin temelinde “toplumsal emek” vardır. Emek, toplumsallığın mayasıdır. Emeğin evrimsel olarak farklı biçimlenişi, farklı toplumsal tipler yaratmıştır. insanların “niçin” toplumsallığı yaşadığına ilişkin olarak, gerek yaşanan bu evrimsel sürecin faktörleri belirleyici olmuş; gerekse içgüdü, doğuştan belirleyiciler, öğrenme, ihtiyaçların doyurulması gibi birinci dereceden ve korku gibi ikinci dereceden faktörler etkili olmuştur.
içgüdüsel açıdan toplumsallığın genetik olarak kontrol edildiğine yönelik açıklamalar, bir nebze haklılık taşısa da bunun ispatlanabilir ya da deneylenebilir olma koşulunun sınırlı olması ve diğer faktörlerin çeşitliliği tek bir açıklama türü olamayacağını göstermiştir. insanın doğuştan itibaren ve özellikle de bebeklik çağında yalnız başına hayatta kalması, hemen hemen olanaksızdır. Bu bizi, diğer canlılardan ayıran en önemli yönlerden biridir. insan yavrusu uzun bir süre kesinlikle çaresizdir ve korunmaya muhtaçtır. Yiyecek ve korunma ihtiyacında ana-babaya duyulan bağımlılık, birçok yıl başkalarıyla da birlikte yaşamaya itmektedir. Bu ilk yıllardaki çaresizlik ve bağımlılık ile buna gösterilen tepkiler, bireyin kişilik ve ahlak yapısını etkilemektedir.
Sosyalizasyon sürecinin ilk aşaması olan ailenin ve çevrenin otoriterlik örüntüsünde, çocuğun tehdit ve cezayla belli davranış kalıplarına itilmesi, suçluluk duyma, korkma duygusunu ve buna bağlı olarak da “boyun eğme”, “itaat etme” gibi bağımlı kişilik tipleri meydana getirir. Toplumsal normlar ile bireysel talepler arasındaki bu çelişkide çocuğun içinde bulunduğu çevre, bir köprü vazifesi görür. Anne-babadan devralınan cezalandırılma korkusu, toplumsal alana kaydıkça ailedeki iktidar yerine daha büyük sosyal egemenlerin normları devreye girer. Hukuk, gelenek, görenek, örf ve adetler gibi mekanizmalar bu itibarla vardır. Dolayısıyla bireyin korkuya açık olma potansiyelini, bu köprüyü kuran mekanizmaların işleyiş biçimi şekillendirir.
insanlar öğrenerek de toplumsallığı edinebilirler. Yiyecek, sevgi ve korunma gibi gereksinimler için çocuk başkalarına bağımlıdır ve bu temel gereksinimlerden birinin bir başkası tarafından her doyuruluşunda çocuk bir şey öğrenir. Başka insanlarla olduğu anda ödüllendirmenin pekiştirilmesi, başka insanları arayıp bulma ve böylelikle de onlara yaklaşma, birlikte olma yollarını öğrenmiş olur (Freedman, Sears, Carlsmith; 1998:68-70). Gereksinimlerin doyurulması da toplumsallığa etki eder. Yalnızlığın giderilmesi, cinsellik ihtiyacı, sosyal yönden tatmin, kendini ifade etme isteği, kendini gerçekleştirebilme isteği, ait olma isteği gibi çok çeşitli gereksinimler de toplumsallığın gerekçelerinden sayılabilir.
Toplumsallık ile korku arasında yakından bir ilişki vardır. Korku, toplumsallığın özgül nedenleri arasında yer alır. ilk olarak 1959 yılında sosyal psikolog Stanley Schachter tarafından yapılan gözlem ve deneylerden denence çıkarılmıştır: “Korku duygusu yüksek insanlar, korku duygusu düşük olanlardan daha toplumsaldırlar”. Korku duygusuna sahip bir kişinin, daha fazla toplumsallık göstermesindeki amaç, korkuyu azaltma ihtiyacıdır. Bununla birlikte Schachter’a göre doğum sırası da toplumsallıkta etkilidir. Korktukları zaman ilk doğanlar ikinci sırada doğanlardan, onlar da üçüncü sıradakilerden daha fazla toplumsaldır ve bu durum böyle devam etmektedir. Korku duygusunun toplumsallığı arttırmada bir diğer etken ise toplumsal karşılaştırma ihtiyacıdır. Toplumsal karşılaştırma kuramcılarına göre insanlar, ne hissettikleri konusunda bir belirsizlik içerisindedirler ve kendi duygularını başkalarınınkilerle karşılaştırmak için toplumsal ilişkilere başvururlar (Freedman, Sears, Carlsmith; 1998:80-83). insanlar, genellikle kendilerine benzer olanlarla kendilerini karşılaştırıp; değerlendirme eğilimindedirler. Bunu yapmalarının altındaki amaç, belirsizlikten kaynaklı korkuyu yenme ihtiyacıdır.
Korku ile kaygı arasında da farklar vardır. Freud, gerçekçi bir tehlike kaynağından oluşan duyguya korku; gerçek bir tehlike bulunmadığı zamanlarda oluşan duyguya da kaygı adını verir. Freud’a göre, kaygı insanların kendilerinde bulunan fakat varlığı kabul edilemez bilinçaltı arzularından -cinsellik, saldırganlık ya da başka türlü- kaynaklanır. Gizli ya da kabul edilemez duygulara neden olan uyaranlar kaygıya yol açar. Bunlarla birlikte kaygı ile korku arasındaki en temel fark ise, kaygı toplumsallığı azaltırken, korkunun toplumsallığı arttırdığıdır (Freedman, Sears, Carlsmith; 1998:77). Örneğin eşcinsel biri, değer eşcinsel kimliğine uygun duygularının farkına vardığında ve bunların toplum tarafından normal karşılanmayacağını düşündüğünde kaygıya kapılabilir ve asosyalleşebilir. Diğer taraftan örneğin; başarı korkusu yaşayan biri daha fazla toplumsallaşarak bunu çeşitli şekillerde giderebilir.
Korku, aynı zamanda öğrenilmiş bir duygudur. Davranışçı psikologlardan Pavlov’un klasik koşullanma ile ilgili yaptığı deneyin bir benzerini Amerikalı psikolog Watson yapmıştır. Watson, küçük çocuk Albert’a önce bir beyaz fare göstermiş, Albert ise fareyi bir arkadaş gibi severek onunla oyun oynamaya başlamıştır. Ancak Watson, Albert fare ile oynarken korkunç bir gürültü sesi vermiş ve çocuk bundan son derece ürkmüştür. Önceden nötr olan fare uyarımı, her verildiği anda gürültü verilerek bu durum pekiştirilmiştir. Albert, böylelikle gürültünün kaynağını fareye bağlamıştır ve ondan korkmaya başlamıştır. Bir süre sonra Albert sadece o fareden değil, beyaz olan bütün hayvanlardan korkarak bu durumu genelleştirmiştir. Bu deney fobilerin şartlanmış korku tepkileri olduğunu ispatlaması bakımından önemlidir.
Korkunun şartlanması ile oluşan bilgi, diğer bilgilerden her zaman daha kalıcı olmuştur. Bireyin kendi yaşantısında hem öğrenerek, sistemin ideolojik araçları tarafından, hem de öğretilerek oluşturulan bu şartlandırma öyle bir noktaya vardırılmıştır ki artık birey, bir korku nesnesi haline gelmiştir. Psikolojik öğelerden sosyolojik alana kaydığımızda, korkunun toplumsal hayattaki kullanım rolüne ilişkin önemli ipuçları da yakalamış oluruz. Buna korku kültürü diyeceğiz.
KORKU KÜLTÜRÜ VE TOPLUMSAL KONTROL
Korkuyu egemenlik ilişkileri bağlamında ele aldığımızda merceği ilk dikeceğimiz yer dilin kullanımına ilişkin olmalıdır. Zira, dil de bir iktidar ilişkisi içermektedir. Dil, egemenler için öyle bir şartlandırma aracı haline gelir ki toplum bu şartlandırmanın getirdiği korku kültürü ile kontrol edilmeye ve yönlendirilmeye başlanır.
Gündelik hayatta dilin ya da bazı önemli sözcüklerin toplumsal belleğe kodlanmasıyla ilgili öyle şartlandırmalar oluşturulur ki zihin o kelimeleri her duyduğunda korku, nefret gibi olumsuz duygular geliştirebilir. Örneğin “sosyalizm” kelimesi, olumlu değerler içermesi bakımından ilk açıdan korku yaratmaz insanlarda; hatta sempatiktir. Ancak “sosyalizm” kelimesinin yanına “tehlike” kelimesi eklenirse ya da halka karşı her politik söylemde “kızıl tehlike sosyalizm” denilirse, o zaman bir şartlanma oluşur. Zamanla “sosyalizm”, kendi başına bir sebebi olan ve şartlanmış bir uyarıma dönüşür (Hennenhofer, Heil; 2004:60). ABD’nin uzun yıllar komünizm karşıtlığını din ve kontrol ideolojisi olarak kullanması ve bizde de yine bugün olduğu gibi ve özellikle de 1970’li yıllardaki devrimci yükselişe yönelik iktidar söylemlerinin, hep iktidarın şartlandırma yolu ile korkuyu yayma amacını taşımış olmasından kaynaklanır. Örneğin “örgüt” kelimesinin yanına “terörist” kelimesinin eklenmesi veyahut “gerilla” demek yerine “terörist” kelimesinin kullanılması, hep şartlandırma kavramlarıdır ve bu kelimeler, kullananın o kelimelere yüklediği anlam bağlamına bağlıdırlar. Yani, iktidar güdümünde olan sözcüklerdir. Bilimin “sahte şartlandırma” dediği bu durumlar toplumsal hayatta o kadar etkilidir ki yabancılaşmış yığınlar bunun pek de farkında değillerdir. Herkesin bireysel olarak fobilerine yönelik arka plan korkuları vardır. Bunlar ilk etapta organizmayı pek fazla etkilemese de güçlü duygusal sarsıntı ya da yaşayışlarda faaliyete geçip; hayatımızı güçleştirebilirler. Toplumsal hayatta dilin şartlandırılması ile oluşturulan korkuda -örneğin sosyalizm kelimesinde- insanlar o kelimeden öyle korkmaya başlarlar ki bununla da yetinmeyip –izm ile biten bütün kelimeleri de genelleştirip onlardan korkabilirler. Bu böylelikle apolitikliğe kadar uzanıp gider. Çevremizde bunu yaşayan yığınla insan vardır ne yazık ki. Hatta buna yönelik ülkemizde öyle traji-komik hikâyeler vardır ki inanılması bile güçtür. 70’li yıllarda ordunun da komünizm karşıtı bildirilerini dağıttığı ve genellikle de “anarşik/terörist” olarak yapılan nitelendirmeler, öyle bir noktaya varır ki insanlar bu “anarşistleri” insan dışı bir varlık olarak algılarlar. Anadolu’nun bir köyünde yakalanan bir devrimciyi köylünün merakla gidip gördükten sonra, şaşkınlıkla devrimcilirin de insan olduğunu söylemesi acı bir anekdot, korku ile şartlandırmanın toplumsal hayatta kullanımına yönelikte çok iyi bir örnektir.
KAPiTALiZMiN RiSK KÜLTÜRÜ
“Korkunun anlaşılabilmesi için, hazzın anlaşılması gerekir. Çünkü haz ve korku bir paranın iki yüzü gibidir.” J.Krishnamurti (1895-1986)
Kapitalizm, toplumsal meşruiyetini sağlamlaştırmak için her dönemin karakterine uygun değerler yaratır. Bugünkü dünyada en önemli değerler haz alma ve korku kültürüdür. Haz almanın daha doğrusu hedonizmin içine cinsellikten, tüketim alışkanlıklarına kadar akla gelebilecek ve piyasanın da yararına olabilecek bütün davranımlar sokulabilir. Korku kültürü ile insanın giderek çaresizleşen halinden, risk altındaki baskı ve ölümle sürekli korkutulmasından kaynaklı güvenlik ihtiyacının yüceltilmesine kadar birçok hayat damarları ortaya çıkmıştır/çıkarılmıştır.
11 Eylül’den sonra iyice su yüzüne çıkan ABD toplumunun bir korku toplumu olarak yetiştirilmesi, kapitalist dünyada gıda tüketiminden kaynaklanan yeni korkular, dünya çapında ortaya çıkan AIDS, kuş gribi gibi ölümcül hastalıklar, savaşlar, işgaller, Avrupa’nın ortasında ortaya çıkan göçmen ayaklanmaları, protestolar ve daha bir dizi korku kültürünü besleyen olaylar yeni dünyanın anlam kodları haline geldiler. Bütün bunların sonucunda ortaya çıkan çaresizlik hali ve güvenlik ihtiyacı egemenlere toplumu kontrol etme imkânları vermekte ve bunun meşruluğunu sağlama gibi yanılgıları da beraberinde getirmektedir.
Güvenlik ihtiyacı ve Muhafazakârlık
Kapitalist toplumda teknoloji ve tüketim biçimleri geliştikçe risk alma ya da risk altında yaşama bilinci de derinleşmeye başladı. Ekonomik hayatta risk altında olma artık bir sektör haline geldi. Sigortacılık, bu koşulların bir ürünüdür ve hala da gelişmeye müsaittir. Gündelik hayatta güvenlik ilk olarak, ölüm korkusunda ve daha sonra da ekonomik ve diğer ilişki örüntülerinde kendini göstermektedir. Kıyamet senaryolarının her geçen gün artması, dinsel, metafizik açıdan buna açıklamaların getirilip dinin hala bir ihtiyaç olduğunun hissettirilmesi, mistisizm içeren televizyon programlarının yapılması, falcılığın giderek yaygınlaşması gibi insanı sürekli ölüm çaresizliği ile yüzleştiren etkinliklerin medya aracılığıyla giderek artırılması, toplumun kuşatılmış boyutunu yaygınlaştırmaktadır. Ekonomik risk alanında ise tam anlamıyla korku enflasyonu yaşanmaktadır. Hele bizim gibi bağımlı, yarı-sömürge bir ülkede ekonominin emperyalizmin kontrolünde olması kırılgan bir ekonomiyi koşullamış, siyasetin ekonomi-piyasa alanına etkisi öyle ince dengeler üzerine oturtulmuştur ki bu dengeler, toplumu korku eşiğindeki dengeler üzerinde yürümektedir. Bu dengeyi sağlayan da muhafazakâr düşünce kalıplarıdır.
Güvensizlik, güçlü ve muhafazakâr bir ihtiyat duygusuyla bağlantılıdır. Çevre yönetiminden başlayan önlem alma biçimleri, diğer alanlara da transfer edilmiş ve böylelikle önlem alma ilkesi, ihtiyatı kurumsallaştırarak bir sınırlama doktrini yaratmıştır (Furedi; 2001:35). Özellikle ekonomik alandaki güvensizlik ve korku, risklerden korunma ihtiyacını ve önlem almayı zorunlu kılmıştır. Örneğin; AKP hükümetinin çıkarmış olduğu uzun vadeli konut elde etme imkânında, hedef olarak seçilen orta sınıfın içinde bulunduğu koşullarda, faizlerin seyrinde devam etmesi için mevcut ekonomik politikanın sürdürülmesini arzulaması, muhafazakâr bir davranıştır. Böylelikle bu olanaktan yararlanan kitle, sürekli “aman kriz olmasın” korkusu altındadır. Bu politik manevra, AKP’nin sınıfsal ve sosyal tabanının sürekliliği ve bağımlılığı için de son derece önemlidir.
Güvensizlik konusunda karamsar yaklaşan risk toplumu kuramcılarından Ulrich Beck’e göre insan bilgisi, çözüm yaratmaktan çok sorun yaratmaktadır. Ona göre “tehlikenin kaynağı artık cehalet değil; bilgin kendisidir.” Bir nevi Frankenstein modeli bir korku tiplemesidir modern hayat. Ancak Furedi (2001:36) bu durumu, insana çaresiz bir varlık olduğunu ve potansiyelini küçümseyen bir bakış açısı sunmasından kaynaklı eleştirmektedir. Bir bakıma bu eleştiri yerindedir. insanın bu şekilde çaresiz resmedilmesi ya da çaresiz olduğunun hissettirilerek; psikolojik danışmanlık ya da psikologluk meslekleriyle koşullara sadece önlem alıcı rollerde bulunması, kişiyi özgürleştirmek/ özerkleştirmek yerine onu sisteme daha da bağımlılaştırmakta ve çaresizleştirmektedir. Psikolojik destek gereklidir; ancak bugün ABD orijinli “uyum psikolojisi”, “stresle baş etme yolları” gibi kişinin anormal sisteme uyumunu sağlayacak “normalleştirme” seanslarını kullanan bir psikolojik anlayışın verdiği desteğin, aslında neye hizmet ettiği çok açıktır. Psikolojinin giderek önem kazanmasının altında, eşitsizliklerden ve çelişkilerden kaynaklı toplumsal ve kişiler arası çatışmaların, yabancılaşmış bir toplumda doğallaştırılması ve bireylerin de buna uyumundan çıkan problemlerine yardımcı olacak bir “normalleştirme” aracı gibi işlev görmesi yatmaktadır. Bu işleve duyulan ihtiyaın ve mevcut üretim ilişkileri devam ettikçe daha da artacağı muhakkaktır.
Güvenlik ihtiyacı sadece insanlar arası ilişkileri değiştirmemekte, aynı zamanda mekânsal şekillenişi de egemenlik ilişkileri temelinde organize etmektedir. ileri kapitalist ülkelerde alt sınıflar ve göçmeler için kurulan banliyöler, ülkemizdeki gecekondular ve diğer taraftan da üst sınıfların güvenlik ağları ile örülü” uydu kentler”, bu koşulların ürünleridirler. Dolayısıyla, korkunun toplumsallaşması sınıfsal temelli mekânsal ayrışmaları da belirginleştirmekte ve güvensizliğe yol açan korkunun kaynağı, “tehlikeli unsurlar” denilen kâh alt sınıflar kâh ezilen uluslar kâh alt kimlikler kâh göçmenler olabilmektedir.
Toplumda sınıfsal çelişkiler derinleştikçe, buna gelebilecek tepkilerin örgütlü olmasından korkan egemen güçlerin Terörle Mücadele Yasaları’na ihtiyaç duyması, yukarıda belirttiğimiz güvenliğin yüceltilmesinden kaynaklıdır. Devletin gerekliliği ve devletin güvenliği koruması, ve güvensizlikten kaynaklı korkunun boyutu oranındadır. Bu orana bağli olarak politikalarını yürütecektir. Bu açıdan, toplumun denetlenmesi ve sürekli kontrol edilmesi, devlet sistemi ve egemenlik ilişkilerinin korunması için gerekli görülmektedir.
Her üretim sisteminin kendine göre korku sistemleri vardır. Ancak bütün sistemler otorite ve güç odaklıdır. Feodal toplum, genellikle tanrı korkusu, kapitalist toplum ise genellikle gündelik ideoloji ile ölüm ve güvenlik korkusu üzerine oturur. Çünkü bu düzende mülkiyet ilişkileri daha gelişmiştir ve kaybetme korkusu egemendir. Sisteme ekonomik ağlarla bağlı bireylerde, geleceğe yönelik belirsizlik korkusu, sisteme bağımlılığı yaratır.
Kapitalist toplum korku üretir. Egemenlik ilişkileri sürdürülecekse, kuralları çiğneyenlerin cezalandırılması, tarihi bakımdan zorunludur. insan, gönüllü olarak haklarından, ihtiyaçlarından vazgeçmez; onu buna iten dıştan gelen zorlamalardır. Zor da korkuyu doğurmaktadır (Duhm; 2002:26). Egemenlerin korku ile insanları kontrol etme ve sindirme için kullanabileceği araçlar ve hukuki yaptırımlar, hapishaneler, ıslahevleri, tımarhaneler gibi biçimsel de olabilir; işsizlik, sosyal güvencesizlik, geleceğinin belirsizliği gibi biçimsel olmayan nitelikte de olabilir. Bunların bütünü ise korku kültürüdür. Aile, yukarıda da söz konusu ettiğimiz gibi sistemin kendini korku üzerinden yeniden ürettiği bir baskı aracıdır. Psikanalitik açıdan insanın en güçlü geriye itme ve bastırma mekanizmaları çocuklukta ortaya çıkmaktadır. Çocuğun ihtiyaçları (hareket etme dürtüsü, cinsellik, saldırıda bulunma gibi), kısa süre içinde kendisinin reel cezalar ve tehditler biçiminde yaşadığı ana-baba zoruyla çatışmaya girmektedir. Bunun sonucunda ise reel korku yaşamaktadır. Ancak bu korkulardan kurtulmak için de bastırma gibi savunma mekanizmaları geliştirir, bilinçaltına itilir. Ana-babanın zor ve yasaklarını ise kendi üst beninde içselleştirir. Bastırılmış ihtiyaçlar, iç korku kaynağıdır ve gizli olarak çevreyle çatışmayı doğurur. Bu bilinçdışı korkma hali ileride en küçük bir egemenlik sembolü (otorite) ile karşılaşıldığında saklılıktan çıkar ve çatışmaya bürünür. Dış dünyadaki otorite ile tıpkı ana-babasına karşı geçmişte geliştirmiş olduğu yargıyı özdeşleştirir ve nevrotik korkuya dönüştürür. Geçmişte yaşadığı reel korku, şimdi nevrotik bir korkudur. Nevrotik korkuya, “konserve edilmiş reel korku” da denilebilir; ancak bunun reel ile bağı artık kalmamıştır. Bu korku konservesi, insanların kendi bilinçdışı motoru olarak onları boyunduruk altına sokar. Nevrotik korku, egemenlerin bireylerin üst benimdeki temsilcisi gibidir. Bireyleri gerektiğinde ya da egemen sistemin tehlikeyle karşı karşıya kaldığında devreye giren karşıt bir mekanizma ya da sigorta gibidir. Bu noktada Marx’ın ileri sürdüğü teze şunu da eklemek gerekir: “insanın toplumsal varlığı, onun yalnızca bilincini değil; aynı zamanda bilinçaltını da belirler.” (Duhm; 2002:55-56). Yabancılaşmış bir toplum aynı zamanda nevrotiktir de. Çünkü bu toplumda bireyler koşullara göre yaşar; kendileri gibi değil.
Gündelik hayattan tutalım da devrimci yaşam alanlarına kadar davranış biçimlerimize yön veren çeşitli korkularla karşılaşabiliriz. Bu korkularla baş edebilmek sahip olduğumuz yaşam kültürü ve bilinç seviyemizle doğrudan bağlantılıdır. Kişilere bağlı bir mücadelenin sürdürüldüğü koşullarda, mücadelenin seyrinde önemli devrimci kişilerin kaybedilmesi, o devrimci yapı içerisinde yılgınlığa ve çaresizliğe yol açabilir. Bu insanın kendini nesne, başkalarını özne olarak görme tembelliğidir. Ancak, kişilere değil; koşullara bağlı bir rotaya sahip bir mücadele çizgisinde ise alınabilecek darbeler, çaresizlik ve korkuyu değil; bilimsel yüzleşmeyi ve mevcut koşulları sahip olunan potansiyeli en iyi şekilde kullanarak aşmayı gündeme getirir. insan organizmasındaki sinir sistemi, karşılaşılan bir zorlukta ya da korku kaynağında üç tip reaksiyon gösterir. Bunlardan birincisi, durumu olduğu gibi kabul etmek ve kendini başarısız görmek; ikincisi, karşılaşılan sorundan kaçmak; üçüncüsü ise o sorunla yüzleşmek ve savaşmaktır. Bireysel yaşayışta da toplumsal alanda da korkuya yol açan ya da ona benzer duygular meydana getiren olay ya da olgularla yüzleşilmesinden kaçınılmamalıdır. Savaşmak, özgüveni arttırır. insan korkuyla baş edebildiği oranda özgüven kazanır ve mutlu olur. Gündelik hayatımızda risklerin giderek artması, kendiliğinden bir olay ya da bağımsız bir değişken değil; bu sitemin toplumsal karakterinden kaynaklı bir durumdur. Dolayısıyla her ne kadar bu sistem içerisinde korku ile baş etme yollarına ilişkin yardım hizmetleri yapılsa da korku kültüründen tamamen kurtuluş; ancak onu yaratan üretim ilişkilerinin kökünden değiştirilmesiyle mümkündür.
YARARLANILAN KAYNAKLAR:
DUHM, D. (2002) Kapitalizmde Korku (çev: Sargut Üölçün), Ankara: Ayraç Yayınevi FREEDMAN, J.L.; SEARS, D.O.; CARLSMiTH, J.M (1998) Sosyal Psikoloji (çev: Ali Dönmez), 3.baskı, Ankara: imge Yayınevi FUREDi, F. (2001) Korku Kültürü-Risk Almanın Riskleri (çev: Barış Yıldırım), istanbul: Ayrıntı Yayınları HENNENHOFER,G.; HEiL, K.D. (2004) Korkuyu Yenmek (çev: Lütfi Yarbaş), izmir: ilya Yayınevi
ÖZGÜR DÜÜÜN SAYI-36
|